Blog Arşivleri

cemle ilgili aradıgınız her şeyi bula bilirsiniz

Cem’de Siralama

Cemde ki sıralama şöyledir;
1) Dede Ceme girer ayakta (darda) olan cemaata dar duası verir.
2) Sohbet eder. (Aydınlatıcı konuşmalar yapar.)
3) Dede cemaattan razılık ister. Sorunlar varsa çözer. (Küskünleri, dargınları barıştır.)
4) Edeb erkâna dâvet eder.
5) Sâlat ve selam verilir.
6) On iki hizmet görev deyişi okunur. (zakir)
7) On iki hizmet sahiplerine dede toplu Dua verir.
8) Post serilir ve dual arı verilir.
9) Tezâkkâr hizmetleri ve duaları verilir.
10) Çerağ uyandırılır ve duaları verilir.
11) Süpürgeci hizmeti ve duaları verilir
12) Gözcü hizmeti ve duası.
13) Tevbe duası ve Nad-ı Ali (Hadis) okunur.
14) Secde (gülbang) duası
15) Duvazimam okunur
16) Secde duası
17) Tevhid edilir
18) Secde duası
19) Tevhit edilir.
20) Secde duası
21) Mir’aclama okunur ve kırklar semahı yapılır.
22) İstek semahları yapılır.
23) Saki suyu dağıtılır ve duaları verilir.
24) Mersiyeler okunur.
25) Secde duası
26) Süpürge (Farraş) hizmeti ve duaları verilir.
27) Lokma hizmeti ve duaları yapılır.
28) Çerağ söndürülür.
29) Post kaldırılır.
30) On iki hizmet yapanların toplu duası verilir.
31) Dağılma (Gidene – Durana) duası verilir.

Görgü Cemi
Alevi, İslam özünü dört kapı kırk makamda bularak, “eline-diline-beline” kuralıyla “görgü cemi”nde mürşidin talibine “dar gel, doğru söyle!” diyerek, alacağını alıp, vereceğini verip, talibin mürşidin görgüsünden geçtikten sonra, Allah huzurunda, Hz. Hüseyin yolunda aklanmasıdır.

Alevi eşitlik, kardeşlik, demokrasi, laiklik demiştir. Alevilik, bin defa mazlum olsan bir defa zalim olma demiştir. Alevilik engin bir sevgi denizidir. “Sudan duru, sütten beyazdır”. Alevilik Ali’yi sevmektir. Ali dürüsttü, mertti, cömertti, yoksulun yanındaydı. Haksızın yanında değildi. Böylece, Aleviler bu nitelikleri taşımayanları, görgüsünden ceminden uzaklaştırmıştır.

Alevilik başka şeydir, Alevi olmak başka şeydir. Aleviliğin ön koşulları, Allah-Muhammed-Ali sevgisi ilkesine inanıp, Kuranıkerim’e canı gönülden bağlı olmak, görgü cemine girip alacağını alıp, vereceğini vermektir. Önemli olan bir husus, Oniki İmam ve Ehlibeyt yolu olan cemine girmeye hak kazanılmasıdır. Nazlı, niyazlı olacaksın; kötü alışkanlıklara sahipsen, ceme gelemezsin. Nedir bu kötü alışkanlıklar: Alevilikte, insana zarar verecek herşey yanlış olduğu gibi, insanlığa topluma yakışmayan herşey de suç kabul edilir. Suç işlediği düşünülen kişi, görgüden geçerek yaptığı suçun şekline göre cezalanır. Ancak yapılan suç insana karşı yapılmışsa, mutlaka razılık alınarak, barıştırılıp, niyazlaştırılır. Görgüde yolun almayacağı önemli suçlarda vardır. Bunlar; adam öldürmek, haksız yere karısını boşamak, kocasını terk etmek, zina yapmak, ikrar bozmaktır. Bunlar suçtur, yola alınmaz. Yol cezası verilir.

Dede geldiğinde, cem ehlileri dedenin geldiğini duyunca dede ile beraber müsait bir yerde, varsa cemevinde toplanırlar. Aynı gece görgü cemi yapılacağını öğrendikten sonra, o gün kendi aralarında köylerinde ne gibi davaların olduğunu ve durumunu soruştururlar, öğrenirler. Akşam görgüye hazırlanmak üzere, dede tarafından müsaade edilir.

Önce cemimiz cennetimiz olduğuna göre, herkes genel yıkanma temizliğinden geçer. Görgü yapılmadan lokma yenilmez. Evden çıkmadan önce, önce ev halkı birbiri ile niyazlaşır, büyükler küçüklerin gözlerini, küçükler büyüklerin ellerini öper.

Cemevine girerken gelen canların hepsi kapının sağ tarafını Hz. Hüseyin’e sol tarafını Hz. İmam Hasan’a atfen niyaz verir. Yalnız eşiğe de niyaz vermek gerekir. Medet-Mürvet (Medet ve Mürvet, Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın çocuklarıdır, şehit olmuşlardır) niyazıdır, sağ el parmaklarıyla niyaz verilir. Ceme gelindiğinde, önce “malım, canım, Hz. Hüseyin yoluna kurban olsun!” dercesine, meydanda secdeye kapanarak ikrar verilir ve bütün ev halkı niyaz verip, duaya dururlar. Bilirse ev büyüğü, bilmezse ev halkından bilenin birisi, bu da yoksa cemde bulunan rehber şu duayı okur:

“Esselametü Alahkûm Ey Nur-i Tarikat erenleri
Esselametü Alahkûm Ey Nur-i Marifet erenleri
Esselametü Alahkûm Ey Nur-i Hakikat erenleri”

Ardından dede şu duayı okur: “–Akşamlarınız hayır ola! Şerleriniz def ola! Görgü sorgularımızda erenler yardım ede! Allah-Muhammed-Ali bu güzellikten ayırmaya! Gerçeğe Hû, Mümine ya Ali!”

Gelen canlar tekrar duaya kalkar, dede şu duayı okur: “–Nazınızı niyazınızı hak kabul eyleye! Görgü cemimiz hak hukuk cemi ola! Allah-Muhammed-Ali gele, yardım eyleye! Gerçeğe Hû, mümine ya Ali!”

Ceme gelen tüm canlar, aynı edep-erkân yolu takip ederek cemde rehberin gösterdiği yere oturup, iki diz üzerine geldikten sonra, önce dede, sonra canlar, “Hû erenler, hoş geldiniz!” dercesine sağ elini göğsünün üzerine koyar.

Dede cemin görgü cemi olduğunu ve görgü ceminin de ne olduğunu anlattıktan sonra, zakir üç düvaz okur. Dede zakirden sonra dua eder; ardından Selman-ı Pâk görevini yapan görevliler el yıkamak şekliyle dürüstlüğü temizliği doğruluğu sembolize eden görevlerini bittikten sonra, hizmet başlar.

Önce dede: “–Akşam birliğini toparladık, bir gönül bir vücut olduk” der; hizmet sahipleri seccadeyi serer, Oniki İmam’a dua eder. Peşinden, Allah-Muhammed-Ali’yi içeren yakarış duasını, hacet dilek duasını okur. “–Erenler malımız kurban, canımız kurban olarak görgüye başlıyoruz” der. Cemde bulunan tüm canlar niyaz verir (yani yemin eder) görgü neticesine kadar Oniki Hizmet Cemi yapılıp, lokma yenilemez.

Dede oturmuş olduğu dede postunu, dedenin mesuliyetinin ne olduğunu, Ali adaletinin geçerliliğini anlattıktan sonra, muhip canların yapacakları görevleri kendilerine hatırlatır, göreve başlar. Önce dürüstlüğüne inanılan kişilerden dedeye yardımcı olmak için, Oniki İmamları temsilen oniki can seçilir. Bunlara onikiler ve köy sofuları denir. Onlar, görgüyü dedeyle beraber yürütür. Seçilen sofulara, doğru dürüst hareket edeceklerine dair cemde komşular huzurunda yemin ettirilir. Bunların verecekleri kadar, kesindir kimse itiraz edemez. Yapılan isteklerde yapılan alacaklar, vereceklerde mutlaka şahit istenilir şahit de doğru söyleyeceğine yemin eder.

Musahip olanlar her ikisi beraber tüm ev halkı, yalın ayak “Dar-ı Mansur” olarak, seccadeye niyaz veren meydanda yaş itibarı ile safa geçer. Her can, niyaz veya el öperek sıraya geçer. Görgüye gelip safa geçtikten sonra, musahip olan canlardan birisi şu duayı okur: “–Elhemdir illah gene geldik, Erenler meydanına. El bağlayıp durduk pir divanına. Yol Ali’nin Mansur dar’ım, Eyvallah pirim!” Dede, “–Aşk ola sofu yola!” der ve şu duayı okur: “–Hakk teâla cesedine can verdi, kalbine ilham verdi. Geçtiğin Mansur dar’ı, gördüğün Hakk didar. Ne gördün ne işittin ey talip?” Talip: “–Hakk gördüm, Hakk işittim. Ev gördüm, meydana geçtim. Allah Allah eyvallah ya pirim…” Dede: “–Eyvallahın daim olsun! Bünyen kayım olsun! İkrarın tamamına yoldaş olsun! Döktüğünü doldur, ağlattığını güldür! Dil ver, baş kaldır, doğru söyle!” Talip: “–Eyvallah pirim” der. Seccadeye niyaz verip iki diz üzerine oturarak, dedenin anlattığı sözleri haklar: “–Eyvallah!”

Dede: “–Pir, Rehber, Mürşid kapıları hak mı?” diye sorar; talip: “–Hak pirim” deyip seccadeye niyaz eder.

Dede: “–Oniki gün Muharrem orucu, yedi gün veya (üç gün) Hızır İlyas orucu Medet-Mürvet 48 Perşembe orucu Hak mıdır?” diye sorar; talip, “–Eyvallah pirim” der, niyaz eyler: “–Canımı, malımı bu yola kurban, hakkı olan hakkını istesin!” der. Dede: “–Canlar, bu can Hakk divanında görülüp soruluyor. Canını malını yola teslim etti. İsteklisi var mı, eliyle koymadığını alır mı, gözüyle görmediğini söyler mi, küfür söyleyip, kötü işler yapar mı?” diye cemaate sorar.

Cemde bulunan canlara, önce seçilmiş onikiler yanı yol büyüğü sofulara; onlarda iyidir veya davası varsa, söyleyip yol töresi icabı, alacağının isteğinde bulunur. Dargınsa, barıştırılır. Dargın olarak, gönül kırgınlığı olarak görgüden geçilmez. Davanın şekline göre dede ile seçilen onikiler gereken durumu halleder. Bu karara uymak zorunluğu vardır. Uymazsa, ceme gelemez. Kurban kesemez, kurbanı yenilmez!

Aynı görgü, tüm gelen taliplere uygulanır kadın-erkek ayrımı yapılmaz. Küfrü ile ahlakı ile toplum uyumu ile insana olan saygısı incelenir. Alevilikte “kılı kırka ayrılıp kimsenin hakkı kimsede kalmaz” sözü geçerlidir.

Kadın-erkek bağlılığı mutlaka pekiştirilmelidir. Önce ehiller bağlılığı çok önemlidir. Annesine, babasına, kayınpederine vb. mutlak saygı göstermesi lazımdır. Yoksa, gereken ceza verilir veya yoldan dışlanır. Görgüden sonra görülen canlar sırada bulunan canlarla niyazlaşır, duaya durulur. Tekrar yol erkânı almak üzere diz çökerler. Dede der ki: “–Hû erenler, mihracın mübarek olsun!” Cemaatte bulunan canlar da aynı buyrukta bulunur. Ne demektir bu, ölmeden önce ölmek hakkını hukukunu bu dünyada vermek. Hz. Hüseyin’in dediği gibi, kul hakkı ile divana girilmez. Görgü hak sorgusuzdur. Görülmeden, sorulmadan Alevilik olunmaz. Alevi olmanın en temel şartı yol ehli olmaktır. Kişinin işliği önemlidir.

Görgüden sonra, rıza suyu içilir. Rıza suyu içilmeden önce, dede “–Rıza suyu verilecek, kurbanı yenilecek küsülü olarak rıza suyu içilip, kurban yenilmez!” der. Şayet görgü esnasında dargın olanlar varsa ve barışılmazsa, dargın olanlar kendi haliyle söylerler, barıştırılır.

Görülen canlar, hep beraberce kurban alır. Buna “Birlik Kurbanı” denir. “–Ceme girdik aklandık” diye Allah-Muhammed-Ali’ye dua edilir. Sazlar çalınır, muhabbet etmeye, ceme girmeye hak kazanılır. Oniki hizmet, görgüden sonra yürütülür
dualar
Rehber – Mursid
REHBER: Bismillah Bismisah Allah Allah Erkanimiz mübarek ola, Kirklarin gittigi Erkandan sayila, Dualarimiz makbul ola, Hizir yoldasiniz ola, Dil bizden Himmet Hz. Hakktan ola, Allah Eyvallah. HÜÜ…

MÜRSÜD: Mürsüd gülbenk aldiktan sonra Makamina niyaz olur ve yerine oturur ve tüm Hizmet sahiplerine gülbenk verir.

MÜRSÜD: Bismillah Bismisah Allah Allah Erkanimiz mübarek ola, Kirklarin gittigi erkandan ola, Hak Muhammed Ali gözcümüz bekcimiz ola, özü katarindan ayirmaya, Hizmetleriniz kabul niyazlariniz makbul ola, dil bizden Himmet Hz. Hizirdan ola, Allah eyvallah Hüü…

IBRIKCI: Bismillah Bismisah Allah Allah: Hayir Himmet Pirim Destur

MÜRSiD: Bismillah Bismisah Allah Allah Hizmetlerin kabul ola, Seyidi ibriktar Kamber Hz. lerinin hizmetinden sayila, Allah Eyvallah Hüüü…

MÜRSiD: Baris yaparak küskün dargin varmi yokmu sorar ve alacak verecek varsa hal olunur.
Baris Gülbengi
Baris Gülbengi
MÜRSiD: Bismillah Bismisah Allah Allah Aksamlariniz hayir ola, Günahlariniz af ola, Cenabi Hak birlikten dirlikten ayirmaya, her an pir, Mürsid huzurunda yüzünüz ak imaniniz pak ola,dariniz Imam Hüseyin?i Kerbela?nin dari sayila, Sefaatindan mahrum birakmaya, dil bizden nefes Hz. Pirden ola. Allah Eyvallah Hüü…
CEMiN MÜHÜRLENMESi
SÜPÜRGECI: Bismillah Bismisah Allah Allah Selman-i Parsta vekaleten üc baci idik,güruhu naci idik, Kirklarin ceminde süpürgeci idik. Süpürgeci Selman, kör olsun Mervan zuhur ede Mehdi sahibi zaman, Allah Eyvallah Hüü…

MÜRSiD: Bismillah Bismisah Allah Allah Sayila Selman Mülki Süleyman, kör olsun Mervan, yetise Mehdi sahibi zaman Hizmetin kabul ola, Seman-i Pak yardimcin ola, ALLAH Eyvallah Hüü…
Lokma Gülbengi
Bismillah Bismisah Allah Allah

Hizmetleriniz Kabul ola,
Lokmalariniz Kurbanlariniz Ulu dergaha yazilmis ola
Hak Muhammed Ali?nin didarindan
Imam Hüseyinin darindan on iki imamin
katarindan ayirmaya, on dört masumu pak,
on yedi kemeri best ve kirklar sefaatciniz ola,
emeginiz zaya gitmeye, her iki cihanda
yüzünüz ak imaniniz pak ola, ömrünüz
bereketli, yuvaniz meseretli ola, dil bizden
nefes hakta sayila,
Sofra Gülbengi
Bismillah bismisah Allah Allah

Seberi Sübeer Mürsüdü Rehber sundular
kevser, el hamdüllülah, el hamdüllülah
sofra Ali’nin nimmet velinin
el hamdüllülah el hamdüllülah,
el sükürüllülah, nimmet i celil,
berekatü halil, habibi huda resülü kibriya
serveri enbiya Muhammed Mustafa Sahi velayet
Ali’yel Murteza askina.
Allah ulu sofra dolu her kim yedirdi lokma
(kurban) Hüseyinin defterine kayd ola.
Nuri nebi keremi Imam Ali gülbengi pirimiz
Hünkarimiz Haci Bektasi Veli gercek erenler demine
Hüü diyelim Hüü..
Sofra Duasi
Bism-i Sah Allah Allah…

Nimmet-i Celil, bereket-i Halil, sefaat-i Resul, inayet-i Ali, Himmet-i Veli ola …
Artsin eksilmesin, tassin dökülmesin. Hak-Muhammed-Ali bereketini vere..Yiyip yedirenlere, pisirip getirenlere nur-i iman ve aski sevk ola… Dertlere derman hastalara sifa ola.. gittikleri yerde kann ve keder görmeye.. lokmalariniz kabul ola..
üclerin, beslerin, yedilerin, on iki imamlarin, ondört masumu paklarin, onyedi kemerbestlerin, kirklarin, Rical ül gayp erenlerin ve Pir dergahina yazila.
Yiyene helal yedirene delil ola. Hak saklaya. Hizir bekleye gercege Hüü..
Hızır Orucu
Anadoluda oluşan Hızır kültürünün kaynağı Hızır (Hıdır) Peygambere dayanır. Hızır Arapça Al-Hazır, Al-Hızır (Yeşillik) anlamında bir sıfat olmakla beraber; bir Peygamber, Nebi, Veli yada bir ulu kişi olarak anılır. Genellikle ismi İLYAS peygamberle beraber söylenir. Buda Hızır-İlyas zamanla “Hızır-Ellez” veya “Hıdrellez” şeklinde yerleşmiştir.

Hızır inanışının önce Mezopotamya da ortaya çıktığı, buradan Yahudi geleneklerine ve inancına girdiği, oradan da gerek Hıristiyan gerekse Müslüman inancına geçerek önemli oranda yayıldığı görülmektedir.

Hızır’ın temel özelliği, Abı Hayat’ı (Bengi su) içerek ölmezlik mertebesine ulaşmasında yatar. İnsanoğlunun ölüm karşısındaki çaresizliğinin ve arayışının bir sembolü olan Hızır, orta doğu mitolojisinin temel unsurlarından biridir. İnanç alanında oluşturduğu bu olgu halk arasında çok canlı ve güçlü tutulmakta. Kendisine tanrı tarafından batın bilgisi (Ledün ilmi, Hakikat ilmi, gerçek ilim) verilerek Hz. Musa’yı eğitmekle görevlendirilmiş, Tasavvuf ehli tarafından “gerçek bilgiye” sahip olmuş “Yetkin insanın (insan-ı kamilin) simgesi sayılmıştır. Halk arasında ise dar zamanlarda imdada yetiştiğine inanılan bir peygamber, eren olarak kabul edilmiştir.

Söylenceye göre: Hızır Aleyhisselam, İlyas Aleyhisselam ve İskender-i Zülkarneyn birlikte Abı Hayat-ı aramaya çıkmışlar. Bir süre sonra karanlıklar ülkesine dalmışlar. Hızır ve İlyas ölmezlik suyunun kaynağını bulup içmişler fakat İskender’e söylememişler.

İslam Sufi’leri içerisinde Hızır genellikle “Veli” sayılmıştır. Hızır Mutasavvuflar arasında “Mürşit” pozisyonundadır. Yani insanları aydınlatan biri sayılır. Hızır’ın içtiği Abı Hayat ise tasavvufta “bilgi, irfan, feyiz, neşe, aşk, vuslat, söz ve şiir” anlamına gelecek biçimde kullanılmıştır.

Halk arasında inanışa göre ise; Hızır her konuda her şeyi bilen birisidir ve yeryüzünde tanrının bir nevi vekilidir. Hızır ve İlyas sağdır. Yaşamaktadır. Hızır karada, İlyas denizde yardıma muhtaç olanlara, zor durumda kalmış olanlara yardım ederler. İmdat isteyenlerin imdadına yetişirler. Hızır ve İlyas yılda bir kez (6 Mayıs hıdrellez gününün gecesi) bir gül ağacının dibinde buluşurlar.

Hızır ve İlyas inancı Alevi düşüncesine ve inancına en yoğun biçimde girmiştir. Öyle ki Hızır’ın adına atfedilen “Hızır Orucu” tutulur ve dördüncü gün bayramlaşılır. Hızır orucunun son gününde özellikle cem ayinleri yapılır. O gece bir bezin veya tepsinin üzerine un konulur ve Hızır’ın gelip bu una dokunarak bir işaret bırakması beklenir. Çünkü Hızır’ın uğradığı eve bereket, sağlık ve düzen gelir. Böyle inanılır. Eğer sabah kalkıldığında un üzerinde bir iz veya işaret görülürse o undan kömbe yapılır (Halk arasında buna niyaz yada lokma denir.) ve çevreye dağıtılır. Kömbeyi istisnasız her ve yapar ve dağıtır. Buna “Hızır Lokması” denilir. Hızır’ın un üzerine iz ve işaret bırakarak onurlandırdığı ev sahipleri gücü yetiyorsa mutlaka kurban keser ve çevreye dağıtırlar.

İnanışa göre Nuh peygamberin gemisi fırtınaya tutulmuş, halk feryat edip “Yetiş ya Hızır; bizi kurtar!” diyerek dua etmişler. Duaları Allah tarafından kabul olunarak, fırtına dinmiş. İşte o zaman yüce Allah’a ‘üç gün oruç’ adamışlar. Bu oruç o günden bu güne kadar aynı inançla tutulmaktadır.

Hızır orucu, eski takvim (rumi) aylar hesabına göre 31 Ocak ile 2 Şubat arasında (3 gün) tutulurdu. Ancak, bu ayları şimdi kullandığımız miladi takvime çevirirsek, 13-14-15 Şubat günlerine gelmektedir. Oruç bu günlerde tutulur
MUHARREM AYI ORUCU
Kurban Bayramı Hicri Takvim e göre Zilhicce ayının 10. günü başlar.Kurban Bayramının 1. gününden başlayarak 20 gün sayılır.20. günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Muharrem Orucundan önce 3 günlük MASUM-U PAK ORUCU tutulur. Bu oruç Küfe den şehit düşen Müslüm Bin Akıyl ile çoçukları İbrahim ve Muhammet için tutulur. Müslüm , İmam Hüseyin in amcasının oğlu ; İbrahim ile Muhammet ise amcasının torunlarıdır. 3 günlük Masum-u Pak ve 12 günlük Muharrem Orucu olmak üzere toplam 15 gün oruç tutulduktan sonra Muharrem Ayının 13. günü kurbanları tığlanır ve AŞURE dağıtılır.Kurban İmam Ali Zeynel Abidinin Kerbela Katliamın dan kurtuluşundan duyulan sevinci belirtir. Muharrem Ayında eğlence yapılmaz; bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez; düğün-nişan-sünnet törenleri yapılmaz; karı koca ilişkileri kesilir; kurban kesilmez;et yenilme; Kerbela Şehitleri’nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez; eğlence yerlerine gidilmez; saç ve sakal traşı olunmaz.

Günümüzde bunların bir bölümü uygulanamamaktadır. Örneğin, sakal traşı olmamak gibi…

Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden , çay-kahve-meşrubat-meyve suyu-ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır.

Alevi inancı şekilciliğe takılıp kalmayı değil, özü benimser. Aklın ve ilmin yolundan ayrılmaz. Önemli olan İmam Hüseyin’in ve diğer Kerbela Şehitleri’nin çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duymaktır. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşayıp,onlar gibi inanmaktır. Zalime karşı çıkıp, mazlumdan yana olmaktır. Eline-diline-beline sadık olup insanca ve onurluca yaşamaktır. Onlar’a layık olmaktır. Ölmeden önce ölmek, öldükten sonra yaşamaktır. Yaşayan ölü olmamaktır. Yarın onlar’ın huzuruna alnı açık yüzü pak çıkmaktır. Onlar’ın bıraktığı onurlu mirasa sahip çıkmaktır.

Muharrem Orucu’nun sahuru yoktur. Belirlenmiş bir iftar vakti de yoktur. Oruç tutulmadan önce şöyle niyet edilir.

“BİSMİ ŞAH. ALLAH ALLAH. ERENLERİN HİKMETİNE. ER HAKK MUHAMMET-ALİ AŞKINA. İMAM HÜSEYİN EFENDİMİZİN SUSUZLUK ORUCU NİYETİNE. KERBELA ŞEHİTLERİ’NİN TEMİZ RUHLARINA MATEM ORUCU NİYETİ İLE HZ. FATMA ANAMIZIN ŞEFAATİNE. 12 İMAM, 14 MASUM-U PAK EFENDİLERİMİZİN ŞEVKİNE, 17 KEMERBESLER HÜRMETİNE HAZIR-GAYİP GEÇEK ERENLERİN YÜCE HÜMMETLERİ ÜZERİMİZDE HAZIR VE NAZIR OLA. YUH MÜNKİRE. LANET YEZİD’E. RAHMET MÜMİN’E ALLAH EYVALLAH. HÜ”

Akşam olup güneş batınca,karanlık gözle görünce oruç açılır.Yatmadan önce niyet edilir.Niyetten sonra Muharrem Orucu başlar.Gece sahura kalkma uygulaması Muharrem Orucu’nda yoktur.

Çeşitli kaynaklara göre Muharrem Ayı’ nın 10. günü birçok olay gerçekleşmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır : ” İmam Hüseyin’ in şehadeti, Adem Peygamber’ in bağışlanması ,Nuh Tufanı’ nın başlanması, Yunus Peygamber’ in balığın karnından çıkması İbrahim Peygamber’ in Nemrut’ un ateşi yanmaması, İdris Peygamber’in göğe çıkarılışı, Yakup Peygamber’ in oğlu Yusuf Peygamber’ e kavuşması Yakup Peygamber’ in gözlerinin tekrar görmeye başlaması Yusuf Peygamber’ in atıldığı kuyudan kurtulması , Eyüp Peygamber’ in sağlığına kavuşması Musa Peygamber’ in Kızıldeniz’ i asası ile delip geçmesi , Firavun’ un Kızıldeniz’ de boğulması , İsa Peygamber’ in doğumu, İsa Peygamber’ in göğe alınışı”

Muharrem Ayı kutsal ayıdır.Muharrem Ayı haram aylardandır.Bu ayda savaşmanın yasak olduğu Kur’ an-ı Kerim’ de açıkça belirtilmiştir.Muharrem Ayı Hicri ( Kameri ) ayının ilk ayıdır.1 Muharrem Hicri yılbaşıdır.Allah emirleri kesindir.O’ nun yasalarında herhangi bir değişiklik bulunmaz.Son Peygamber olan Hz.Muhammet’ e ne gönderdi ise önceki peygamberlerin hepsine de aynısını göndermiştir.Bu durum Kur’an-ı Kerim’ de defalarca belirtilmiştir.

AHZAP SURESİ 62. AYET’ te ” Allah’ ın bundan önce gelip geçenler hakkında uyguladığı yasa budur.Allah’ ın kanununda/tavrında/davranışında bir değişiklik bulamazsınız.” Denilmektedir.FETİH SÜRESİ23. AYET’ te ” Bu Allah’ın öteden beri işleyip duran yolu /yasasıdır.Allah’ ın yolunda ve yasasında hiçbir değişme bulamazsınız” denilmektedir.

BAKARA SÜRESİ 183. AYET’ TE ” Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korumanız umulmaktadır” denilmektedir.Bu ayetlerin hükmünden de anlaşılır ki diğer peygamberlere de İslam Dini’ nin kuralları tebliğ edilmiştir.Aynı kurallar Hz. Muhammet tarafından da uygulanmıştır.Adem Peygamber’ den itibaren tüm Peygamberler ibadetlerini GECE yapar.ve yaptırırdı.TÜM PEYGAMBERLER ZAMANINDA ÜÇ GÜNLÜK HIZIR ORUCU VE MUHARREM ORUCU TUTULURDU. İslam Dini’ nin oruçla ilgili kuralları bunlardan ibarettir.Bu kurallar İNCİL-TEVRAT ve ZEBUR’ da da vardır. Hz. Muhammet’ ten sonra iktidarı ele geçiren Emevi ve Abbasi çeteleri bu kurallara uymamışlar; bir sürü yalan – dolanı dinin içine sokarak yeni kurallar oluşturmuşlardır. NİSA SÜRESİ 92. AYET’ te ” Herhalde bir Müslüman’ a layık değil ki haksız olarak bir Müslüman ‘ ı bile bile öldüre . Meğer ki hataen bir ok veya silah gazası ola . Her kim bir Mümin’ in bilmeden ölümüne sebep olsa bile esir düşmüş bir Müslüman kulu veya cariyeyi azad etmek üzerine farz olur.Ayrıca ölenin ailesine diyet vermelidir.Meğer ki ölünün ailesi diyet almayalar ya da bağışlayalar.Eğer ölü sizin düşmanınız olan bir topluluktan olsa bile Mümin ‘dir.

Katilin üzerine kadın ya da erkek bir esiri azad etmek borçtur.O da idama mahkum oluş boynunu zincirden kurtarıp serbest bıraktıra.Aranızda anlaşma olan bir topluluktan olsa bile mirasçılara diyet verilmesi gerekir.Ancak Asker ya da yoksul olup esir,cariye veya idam mahkumu azad etme gücü ve parası olmayan KATİLLERİN HEPSİNİN İKİŞER AY VEYA BİR AY ORUÇ TUTMALARI ÜZERİNE FARZ VE BORÇTUR.BU ORUÇ BORCU VE FARZ EMRİ İNSAN ÖLDÜRMEMELERİ İÇİN MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNE ALLAH’ IN FARZ KILDIĞI BİR KATİLLİK NİŞANIDIR Kİ TÖVBE EDİP KİMSEYİ ÖLDÜRMEYELER. ALLAH HERŞEYİ BİLİR.” Denilmektedir.

BAKARA SÜRESİ 185. AYET’ te

” Ramazan Ay’ ında eğriyi doğrudan ayırıp doğru yolu gösterici Kur’an-ı bazı ayetleri indi.SİZLERDEN HER KİME Kİ FARZ OLDU BU AYLARDA ORUÇ TUTSUN.” denilmektedir.

İmam Hüseyin’ in Kerbela’ da şehit edilmesinden sonra 4 kitapta farz ve hak olan Muharrem Orucu YEZİT tarafından yasaklanmış otuz günlük KATİLLİK ORUCU tutturulmuştur.Abbasi’ lerde otuz günlük KATİLLİK ORUCU’ NU MİZRAKİ İLMİHAL kararı ile ve kılıç zoruyla Türkler’ e ve Acem’ lerde tutturmuşlardır.

Yezit, kerbela katliamından kurtulan İmam Ali Zeynel Abidin’ i halkın isyan etmesinden korkarak Medine’ ye göndermiş İmam Zeynel Abidin’ in serbest bırakılması Yezit’ e isyanı durdurmuş ancak halkın kerbela katliamını yapan katillere duyduğu kin ve nefret duygularını bastıramamış.Bunun üzerine Yezit askerlerine ve kendisine bağlı bulunanlara NİSA SÜRESİ’ nin 92. Ayet’ inde emredilen KATİL ORUCU’ nu tutmalarını emreden bir ferman dağıtmış ve bu Oruc’ u tutmayanları öldürtmüştür.Böylece hem yer yer ayaklanan halkın isyanını önlemiş hem de iktidarını sağlamlaştırmıştır.Yezit’ le başlayan bu gelenek günümüzde de devam etmektedir.

FECR SÜRESİ 1. AYET’ te ” Ya Muhammet o Muharrem’ in on sabahı ve akşamı hakkı için ve çift olup duranlara ve dahi on gecelere and olsun ki akıl sahipleri olanlara itibar edip son amaçlarını onunla inceleme ve araştırma yaparlar” denilmektedir.

ARAF SÜRESİ 142. AYET’ te “Musa’ ya kırk gece ve otuz gece ikrarlanma verdik.O otuz on gece ile tamamladık.Musa kardeşi Harun’ a sen benim vekilimsin.toplumu yönet , barışçı ol ve emrimi tutmayan fesatçılara uyma.” denilmektedir.

Bu emirlerden ongün ve geceye and içen Allah’ ın bugün ve gecelerine oruçla geçirenlerin Allah’ a itaat edenler olacağını açıklamasıda MUHARREM ORUCU’ NUN ALLAH’IN EMRETTİĞİ VE MÜMİNLERCE TUTULMASI GEREKEN ORUÇ OLDUĞUNUN EN AÇIK KANITIDIR.

ŞEHİHALMÜŞLEM isimli kitapta Hz.Muhammet’ in ongün Muharrem Orucu tuttuğunu ve Hüseyin’ e matem diye Oruç tutturduğunu yazmaktadır.Gene aynı kitapta MUHARREM ORUCU’ NUN HZ MUHAMMET DÖNEMİNDE FARZ OLDUĞU , PEYGAMBER’ İN HAK’ KA YÜRÜMESİNDEN SONRA MÜMİNLERİN ORUCU OLAN MUHARREM’ İN TUTULMADIĞINI, MÜSLÜMALARİN RAMAZAN ORUCUNU FARZ YAPTIKLARINI YAZMAKTADIR.

Ehli sünnet kaynaklarında Ramazan Orucu’ nun Hicret’ in 2. yılında farz olduğu yazılmaktadır.Bu iddia sadece Kur’an’ a değil dört kitaba da aykırıdır.

Adem Peygamber’ den başlayarak Hicret’ in 2. yılına kadar Muharrem Orucu’ nun tutulmasına emreden Allah aniden fikir değiştirip niçin Ramazan Orucu’ nu farz kılmıştır? Yada Muharrem Orucu’ nu farz olmaktan çıkarmıştır.? Dört hak kitaba da aykırı olan bu iddia halka karşı söylenmiş bir yalan , İslam Dini alet edilerek yapılmış bir iftiradan başka bir şey değildir.

Gönülleri İslam’ a ısınmamış öldürülme ve esir edilme korkusuyla Müslüman oldum diyen münafıkların vazgeçemedikleri cahiliye inançlarını devam ettirebilmek için çeşitli bidatlar ( uydurmalar ) icat ederek çarpıtmaya çalışmalarıdır.Bu Oruç bu çarpıtmayı yapan münafıklar ile katillere farzdır.Müminlere farz değildir. Müminler’ in orucu muharrem orucudur.
KERBELA ve MUHARREM ORUCU
Konunun zaman, mekan ve kısa dönemli etkileri gözönüne alındığında Araplar’a özgü bir sorun olarak görünmekle birlikte, Şii-Sünni ayrılığı ve bunun uzun dönemli etkileri nedeniyle İslamı benimsemiş bütün toplulukları ilgilendiren bir sorun olduğu söylenebilir. İslam tarihinin en ilginç bu dönemi şüphesiz, Dört Halife sonrasında Emevilerin iktidarı elde ediş ara dönemidir. Bu ara dönemin genelde yüzeysel olarak bilindiği ve değerlendirildiği kanısındayız. Bu çalışmada öncelikle bu dönemin baş aktörlerinden Muaviye ve oğlu Yezid dönemleri ele alınmak suretiyle, hafızalarda kötü iz bırakmış bu iki simanın icraatleri de sergilenecektir. Bu çalışma kaynakçada belirttiğimiz çalışmalardan yapılmış alıntılara dayanmaktadır. Verilen bilgiler halkın anlayacağı dilde verilmeye özen gösterilmiştir.

Zihnimi kurcalayan şu sorulardır ki bu konuları ele alma isteğimin kökenini oluştururlar: Muaviye ve oğlu Yezid neler yapmışlardır da böyle kötü ün salmışlar ve hatta lanetle anılır olmuşlardır? Niçin , İslamı benimsemiş diğer toplumlarda birçok kullanılan Arap kökenli ad varken Muaviye ve Yezid adları kullanılmamaktadır, hatta bu şahısları övenler ve yakınlarında dahi Muaviye ve Yezid adları yoktur? Umarız kendi zihnimizdeki sorulara yanıt ararken, okuyucuya da yararlı bilgiler sunarız. Verdiğimiz bilgileri daha çok uzmanlarından alıntı yaparak gerçekleştireceğiz.

MUAVİYE KİMDİR?
Tam adı Muaviye bin Ebi Süfyan’dır. 602 yılında Mekke’de doğan Muaviye önceleri Hz. Muhammed’in karşısında yer alan Abdü’ş-Şems kabilesindendi. Hz. Muhammed’in Mekke’yi ele geçirmesinden sonra müslüman oldu.

İkinci Halife Ömer döneminde kardeşi Yezid bin Ebu Süfyan’ın ölmesi sonrası Şam Valisi olarak sadece Şam ordugah ve vilayetini idareyle memur edilen Muaviye’nin gücü, Ömer’in ölümü sonrasında iyice arttı. Çünkü Muaviye’nin akrabası olan Osman Üçüncü halife olmuştu. Osman’ın halifeliğiyle Muaviye Şam’ın yanısıra Suriye’nin diğer vilayetlerini de idaresi altına aldı. Böylece Muaviye , bütün Suriye ve çevresinin valisi olup, servet ve iktidarını günden güne arttırmaktaydı. Muaviye, Üçüncü halife Osman öldürüldüğünde hem siyasi, hem de ekonomik açıdan oldukça güçlü bir konuma gelmiş bulunuyordu. Bu gücü nedeni iledir ki, müslümanların ittifak ile halifeliğe getirdiği Hz. Ali’nin meşru halifeliğini tanımamış, Osman’ın kanını talep iddiasını öne sürerek Hz. Ali ile savaşa girmiştir. Yine Muaviye, Osman’ın intikamcısı rolüne sarılmakla kalmıyor; halife Osman’ın katillerini teslime rıza gösterdiği taktirde Hz. Ali’ye biat etmeğe razı olduğunu ilan ediyordu ki, bu apaçık siyasi bir manevraydı. Muaviye bu manevradan Sıffin Savaşı öncesindeki müzakerelerde oldukça yararlanmıştı. Şöyleki Osman’ın katledilmesiyle Hz. Ali’nin herhangi bir ilgisi yoktu ve Osman’ın katillerinin bulunamayacağı ortadaydı. Çünkü Osman’ın bulunduğu yeri sararak onu katleden kitle yüzlerle ifade ediliyordu Esasen Osman’ın katledilmesinde bilinen birçok neden rol oynamıştır. Öyleki, Hz. Peygamberin eşlerinden Ayşe bile Halife Osman’ın aleyhinde bulunmaktaydı. Osman’ın akrabalarına olan Emevi Ailesi mensuplarına sağladığı mevkiler ve parasal ayrıcalıklar da yoğun tepkilere yol açmıştı. Bu şekilde halife Osman muhtelif çevrelerde muhalifler yaratmış idi.

Emevi sülalesi İslam’ın doğuşu ile kaybettikleri nüfuz ve iktidarı yeniden ele geçirebilmek için akıl almaz yollara başvurmuşlardır. Özellikle Muaviye’nin ve Yezid’in davranışlarını, bazı Sünni yazarların ileri sürdükleri gibi, “içtihad” farkıyla açıklamaya kesinlikle imkan yoktur. Muaviye “kısas” adıyla din kisvesine büründürdüğü siyasi ihtirasını ne pahasına olursa olsun tatmin için uğraşmış, bu amaçla başvurulmadık yol bırakılmamıştır. Şüphesiz Muaviye’nin bu cüretkâr hareketlerde bulunurken en büyük dayanağı 20 yıllık Suriye Valiliği sırasında sağladığı kazanımlardı. Muaviye’nin başlıca eseri, siyasetine körü körüne itaat eden birliklerden oluşan Suriye Ordusu oldu. Muaviye, ordunun rahatına ve donanımına çok dikkat ediyor, ücretlerini fazlasıyla ve o zamana kadar alışılmamış bir düzen ile ödemeye çalışıyordu. Muaviye kendi amaçlarının önünde engel olarak gördüğü, her kim olursa olsun, ortadan kaldırmakta tereddüt etmemekteydi. Muaviye’nin bu siyaseti icraatlerinde açıkça görülmektedir.

Muaviye, tüm bu sözü edilen önlemler dışında servetini de siyasal başarısı için seferber etmiş durumdaydı. Karşıtlarından kiminin öldürülmesi yolu benimsenirken, kiminin de para ile satın alınması yoluna gidilebiliyordu. Tahsis ettiği maaşların ve cömertce ihsanların altın zinciri ile en inatçı aleyhtarlarının dizginlerini elinde tutmayı başarmış idi. Emevi halifeleri, Muaviye de dahil, kendi siyasetlerine düşman olanların aynı zamanda islama da karşı olduklarına kanaat getirmişlerdi.

Çeşitli İslam Tarihi uzmanlarınca dile getirilen ve Muaviye’nin suçlanmasına yol açan davranışlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Muaviye, Şam dışındaki bütün İslam eyaletlerinin meşru halifesi olan Hz. Ali’ye savaş açmış ve esasta iktidarı elde etme amacını Osman’ın kanını talep iddiasıyla hasıraltı etmeyi amaçlamış, dolayısıyla o zamana kadarki İslami teamüllere karşı çıkarak hilafeti gaspetmiştir.

2. Muaviye, siyasi amaçları uğruna, vali ve hakimlere ferman göndermek suretiyle Hz. Ali’ye, Ebu Turap lakabıyla birlikte küfür ettirir, lanet okutturur, sövdürürdü. Ebu Turap, toprağın babası anlamında olup, Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali’ye verilmiş bir ad idi ve Hz. Ali de bu lakabı çok severdi. Muaviye ile başlayan bu adet diğer Emevi hükümdarları zamanında da sürdü. Mescidi Nebevi’de, Peygamberin manevi huzurunda, onun minberinde en çok sevdiği zata karşı yakışık almayan küfürleri savurmak adet bile oldu. Hatta Muaviye, Medine’de Hz. Peygamber’in mescidinde de ashabın itirazlarına, Hz. Peygamber’in eşlerinden Ümmü Seleme’nin bizzat mescide gelip Resulullah’ın “Ali’ye söven bana, bana söven Allah’a sövmüş olur.” hadisiyle kendisine ihtarda bulunmasına rağmen bundan vazgeçmemişti.

3. Muaviye, diyet uygulamasında sünnete aykırı davrandığı gibi, ganimet mallarının dağıtılmasında da Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün sünnetinin açık hükümlerine aykırı davranmıştır. Emevi soyunun idarecileri, Ömer b. Abdülaziz istisna edilecek olursa, Kur’an ve Sünnet’i dünyevi hırs ve menfaatler uğruna feda edebilmiş ve tarihte “İslam” değil “Arap” devleti adıyla şöhret kazanmışlardır.

4. Muaviye, valilerini o zamanki yasalardan üstün sayıyordu. Valilerinden Ziyad b. Ebih ve Büsr İbni Ertat’ın yaptıkları katliamlar ve zulümler tarihçilerce oldukça yer verilen konulardandır. Muaviye ise bu zulümlere sessiz kalıyordu. Muaviye’nin Basra valiliğine getirdiği Ziyad b. Ebih, Irak’ta haksız yere binlerce insanı öldürttü. Muaviye’nin komutanlarından Büsr İbni Ertat, Mekke, Medine ve Yemen’de zalimce icraatleriyle ortalığa dehşet saçtı.

5. Muaviye, amaçlarına engel olarak gördüğü kişilerden kurtulmak için hiçbir hareketten çekinmezdi ve kanlı emelleri uğruna pek çok değerli şahsın ölmesi onun idaresi dönemine rastlar. Mesela Ammar b. Yasir, Eşter b. Malik, Muhammed İbn-i Ebu Bekir ve Hucr b. Adî bunlardandır. Bu şahıslarının tümünün de ortak yanı, Hz. Ali’nin tarafında yer almış oluşlarıydı.

6. Muaviye, Hz. Hasan’la yaptığı anlaşmayı hiçe sayarak, ölmeden önce oğlu Yezid’e biat edilmesini istedi. Böyle bir durum, o zamana kadar Arapların ve Müslümanların anlayışına uymadığı gibi, Yezid de serbest hareketlerinden dolayı fasık sayılıyordu ve böyle bir kimsenin halifeliğe adaylığını kabul etmek mümkün değildi. Böylece, Muaviye, Yezid El-Humur diye adlandırılmış, kaynaklarda içki içen ilk halife olarak geçen oğlu Yezid’i, kendisine halef tayin etmiş oluyorduki bu durum hilafetin saltanata dönüştüğünün açık bir göstergesiydi.
Sonuç olarak Muaviye o zamana kadar ki İslami teamüllere aykırı birçok kötü hareketi meşrulaştırmış, kendinden sonrakilere kötü örnek olmuştur. G. Levi Della Vida’nın da dile getirdiği gibi, Muaviye’nin halifeliği, İslam’ın devlet teşkilatı tarihinde yepyeni bir dönem açıyordu. Artık halife, sünnetin vücut bulunduğu anlarda buna bizzat şahit olup da sünneti uygulayan veya devam ettiren kimse olmaktan çıkıyor, Arap aleminin belli başlı siması, askeri kuvveti, aile ilişki ve etkileri, kendi şahsi itibarı sayesinde, kabile reisleri arasında en başta geleni oluyordu. Artık halife, resmi ünvanı bakımından olmasa bile, fiilen bir “melik”, daha doğrusu Yunanlıların “tiran” dediği türden bir hükümdardı.

Aslında Muaviye, iktidarı elde edebilmek için her yola başvurabileceğini açıkça ifade ediyordu. Şeyh Ekber Muaviye’nin bu durumunu yansıtan şu sözlerine yer veriyor: “Yükselmek ve büyük mevkilere erişmek için gayret ve çabanızı arttırınız ki muradınıza vasıl olasınız. Nitekim ben ehil olmadığım halde, himmet ve gayret göstererek muradıma vasıl oldum ve istediğimi elde ettim.” Muaviye bu sözleriyle kendisinden önceki dört halifeden oldukça farklı bir anlayışa sahip olduğunu sergilemekteydi. İktidarının meşruluğunu zorla ve savaşla elde eden Muaviye daha önce de dile getirdiğimiz gibi, fiilen bir melik, daha doğrusu Yunanlıların “tiran” dediği türden bir hükümdardı. İktidarı elde ediş ve iktidarda kalış sürecinde meydana gelen olaylar, Muaviye’nin ve sonraki Emevi hükümdarlarının islam halifeliğinin gerektirdiği niteliklere sahip olmadıklarını ortaya koymaktadır. Kısmen Halife Osman döneminde başlayan Emevi valilerin debdebeli yaşam biçimleri, Muaviye’nin iktidarı eldesiyle iyice belirginleşmişti. Saray adabı ve merasimlere aşırı derecede önem verilmeye başlandı. Muaviye, İslam öncesi dönemdeki Arapların teklifsiz ve serbest hal ve tavırlarını, hemen tamamıyla muhafaza etmişti. Yine T. W. Arnold’un dile getirdiği gibi, Emeviler devrinde, hükümdarların çoğu imamlık görevine devam etmekle birlikte, hilafet görevlerinin dinsel yönlerine de fazla ilgi gösterilmemişt; Zira Ömer b. Abdülaziz müstesna olmak üzere, bu hükümdarlar dinsel düşünce ve sorunlara pek önem vermemiş görünmektedir. İşte sözü edilen tüm bu nedenlerden dolayı, Süheyli’nin de ifade ettiği gibi Muaviye halife değil emirdir.

Muaviye’nin kötülüklerini daha önce belirtmiş idik. Yezid’e geçmeden evvel ünlü Oryantalist H. Lammens’in kaleminden bunların bazılarını yineliyoruz: “Muaviye’nin dört suçu vardır ki, bunlardan birisi bile onu lekelemeye yeterdi: Milleti kıymetsiz insanların elinde bırakmış idi (Yezid’e biat ettirmek suretiyle); Kendisine sormadan, milletin mukadderatını, idare hakkını, hem de birçok peygamber sahabesinin ve faziletli insanların yaşadığı dönemde ve bunların zararına olarak gaspetmiş idi; İpeklilere bürünmüş ve çalgı çalmaktan hoşlanan islah kabul etmez bir sarhoşu kendisine halef tayin etmiş, Ziyad’ı kardeş edinmiş ve nihayet Hucr b. Adî’yi ölüme mahkum etmiş idi.” Lammens, tarafsız bir tarihçinin Muaviye’yi bu ithamlar karşısında temize çıkarmasının oldukça zor olduğunu da ekliyor. Ayrıca Emevi İdaresinin, Hz. Ali’den rivayet edilen pek çok şeyin gizli kalmasında büyük etkisi olduğu da muhtemeldir. Çünkü cami minberlerinden Hz. Ali’ye lanet ettirenlerin, Hz. Ali’nin ilminden bahsedip onun fetva ve sözlerini ve bilhassa hükümet teşkilatıyla ilgili görüşlerini nakletmek hususunda ilim adamlarına serbesti tanımaları da makul değildir.

Muaviye’nin iktidara geliş ve iktidarda kalış biçimine ilişkin icraatlerine değindikten sonra Yezid konusuna geçebiliriz. Yezid hilafetin haksız varisi, Hz. Hüseyin’in öldürülmesinin ve mukaddes şehirlere saldırılmasının suçlusu olarak müslümanların hafızasında çok kötü bir isim bırakmıştır. N. Kemal’in Büyük İslam Tarihi adlı eserinde verdiği bilgilere göre: “Muaviye her yönden dört halife devrinin sadelik, dürüstlük, eşitlik, adalet, kanaat kapılarını kapamış, Suriye’ye sinen Bizans ve İran saray politikası ile ihtişamının esiri olmuştu.
YEZİD KİMDİR?
Esasında Halife eşitler arasında birinci olmak ve ileri gelen kişilerden oluşan şuranın öğütlerine göre hareket etmek üzere kendisine eşit düzeydeki kişilerce seçiliyordu. Ne varki, Muaviye henüz sağken, çevresindekilere kendisinden sonra oğlu Yezid’e biat etmelerini sağladı. Böylece seçim(biat) geleneğini br yana itti ve o zamana değin Araplara yabancı bir kavram olan babadan oğula geçen bir saltanat uygulamasını başlattı. Bu şekilde, Halife’nin seçimi ve liyakati gibi unsurlar geri plana itilmiş oluyor ve bu müessese bir tür saltanat kurumu haline dönüştürülüyordu ki, bu durumun sakıncaları Emevi soyu idarecileri ele alındığında açıkça görülmektedir.

Bilindiği üzere Hz. Ali 24 Ocak 661’de öldü ve daha önce Hz. Ali’nin halifeliğini tanımış -Şam ve Mısır dışında- bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat ettiler. Muaviye bunu haber alınca 60 bin kişilik bir ordu ile Irak’a yürüdü. Hz. Hasan da 40 bin kişilik bir ordu ile yola çıktı. Ancak Hz. Hasan karşı tarafın askeri gücünden ve yandaşları arasındaki ayrılıklardan çekinerek, savaşı göze alamadı ve yapılan bir anlaşma sonucunda halifelikten çekildi. Anlaşmaya göre,

Hz. Ali yandaşlarına eziyet edilmemesi,
Camilerde Hz. Ali’nin kötülenmemesi,
Halifeliğin Muaviye’den sonra Hz. Hasan’a devri,
Hz. Ali soyundan gelenlere maddi katkıda bulunulması,

gibi konular hükme bağlanıyordu. Ancak sonraları askeri ve siyasi gücünü iyice sağlamlaştıran Muaviye “Hasan’la olan ahdim ayağımın altındadır.” demek suretiyle, anlaşma hükümlerini bir bir çiğnemiştir. Muaviye’nin Yezid’i yerine getirmesi, bazı sözde tarih erbabını gerçekten zor durumda bırakmış, bu durumu açıklarken çok dolambaçlı yollar benimsemeye itmiştir. Hiç şüpheniz olmasın bu yalancılar, eğer Muaviye Yezid’i atamamış olsaydı şöyle diyeceklerdi: “Eğer Muaviye yaşasaydı, Yezid’i halef tayin etmezdi. Yezid o ölünce zorla iktidara geldi.

Sünni tarihçilerden es-Suyutî’nin(Öl. 1505) de belirttiği gibi “Hilafetin, Muaviye’nin ölümü halinde, Hasan’a iade edilmesi” maddesi, el-İmame ve’s Siyase’de de bulunmaktadır. Ayrıca İbni Haceri’l-Heytemi, bu maddeyi “Muaviye kendisinden sonra kimseyi yerine tayin etmeyecek; aksine bu iş (hilafet), ondan sonra müslümanların şurası ile tespit olunacaktır.” şeklinde nakleder. Ancak sonuçta Muaviye daha sağlığında oğlu Yezid’i yerine geçirmiş ve Hz. Hasan’la yaptığı anlaşmanın bir kandırmacadan ibaret olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine doğaldır ki,önce Hz. Hasan’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu ve Muaviye’de öyle yaptı.

Muaviye, Mervan b. Hakem’i Medine’ye bu iş için yolladı. Mervan çeşitli hilelerle Hz. Hasan’ın eşi Ca’de binti Eş’as’ın, Hz. Hasan’ı zehirlemesini sağladı ve böylece Muaviye oldukça rahatladı.

Böylece Muaviye, oğlu Yezid’i kendinden sonra Emevi hükümdarı yapma şeklindeki düşüncesini yürürlüğe koydu. Böyle bir durum, o zamana kadar Arapların ve müslümanların anlayışlarına uygun olmadığı gibi, Yezid de serbest hareketlerinden dolayı fasık sayılıyordu ve böyle bir kimsenin halifeliğe adaylığını kabul etmek mümkün değildi. Yezid’in veliahtlığı bir hayli tepki görmesine karşın, Muaviye çeşitli girişimlerle Yezid’e biat sağlıyordu. Hatta Muaviye’nin kendisi bu amaçla kalkıp Mekka’ye ve Medine’ye geldi ve buraların halklarına, Yezid’in veliahtlığını öteki bütün eyalet ve şehirler de kabul etmiş gibi göstererek ve tehdit ederek onların da biatını sağladı. Sadece Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer biat etmediler.

Muaviye 18 Nisan 680’de Şam’da ölünce Yezid daha önce kendisine veliaht olarak biat edildiğinden babasının yerine saltanat tahtına geçti. Onun için önemli bir sorun olarak Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatleri meselesi vardı.Yezid, Medine Valisi olan amcası oğlu Velid’e bu üç kişinin biatlerinin bir an önce sağlanmasını isteyen bir mektup yazdı. Mektubunda özellikle Hz. Hüseyin’in biatının sağlanmasını istiyor, “biate yanaşmazsa başını kestir bana gönder” diyordu.

Bütün Hicaz, zor karşısında sinmişti ama bu makamın (halifeliğin) ilim, ahlak ve fazilet bakımından gerçek sahibinin Hz. Hüseyin olduğunu çok iyi biliyordu. Birçokları da Hz. Hüseyin’i, müslümanları bu makamın layıkı olmayan bu adamdan kendilerini kurtarmaya çağırıyordu. Hz. Hüseyin de İslam aleminin yaşadığı bu ızdıraplı dönemi yakından izlemekteydi. Çünkü kendinde, babası Hz. Ali, dedesi Hz. Muhammed’in bütün vasıflarını toplamış gibiydi. Fakat karşısında para, servet, şöhret ve hileye dayanmış Emeviler gibi bir düşman vardı.
HZ. HÜSEYİN’İN KATİLİ YEZİD
Kendisine saltanatı devreden babası Muaviye ölürken bile başucunda bulunma gereği duymayan, avlanmakla gönül eğleyen Yezid, gününü gecesini çalgı dinlemekle, köçek çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet etmiş bir kişiydi. Özellikle maymunlara ve köpeklere çok düşkündü. Ebu Kubays adını verdiği bir maymunu vardı ki, ona alaca bulaca renkli ipek elbise giydirir, başına ipekten örülmüş bir külah koyar, dişi bir merkebe bindirir ve atlarla yarışa sokardı. Kendisiyle şarap içenlere, “Kalkın ey topluluk, dinleyin şarkı söyleyenlerin seslerini; anlamlarla uğraşmayı, bilgilerle oyalanmayı bir yana atın da boyuna şarap içmeye bakın. Çalgı sesi, Ezan sesinden alıkoymada beni; küplerin içindeki yıllanmış şarabı hurilerle değiştim ben.”

Sıbt İbn’il-Cevzi’ye göre Yezid üç şeyi çok severdi: Kadın, şiir ve müzik. N. Kemal de şu olayı nakleder: “Kadınlara karşı son derece düşkündü. Güzel bir kadın olduğunu duyduğu Irak’ın ileri gelenlerinden birinin karısı ile evlenebilmek için Muaviye’yi bir hayli sıkıştırmış, çeşitli hile ve düzenbazlıklara itmişti.”

İşte böyle bir kişi, müslümanların başına geçmiş, İslam’ın temsilcisi sözde halifesi olmuş ve Müminlerin Emiri diye anılmaya başlanmıştı. Bu duruma oldukça üzülen Hz. Hüseyin, Medine’de kendisine Yezid’e biat etmesini öğütleyen Mervan’a şu yanıtı veriyordu: “Başımız sağolsun; çünkü ümmet, Yezid gibi birinin hükmü altına girmekle büyük bir belaya uğradı.”

HZ. HÜSEYİN VE KERBELA OLAYI
Hz. Hüseyin Peygamberin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın ikinci çocuğu idi. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu adı ona Hz. Muhammed vermiş idi. Bazı kaynaklarda Hüseyin doğduğu zaman Hz. Muhammed’in kulağına ” O cennet çocuklarının efendisi (Seyyid)dir.” diye seslendiği yazılıdır. Peygamber Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i çok severdi. “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.” dediği birçok kaynakta yazılıdır.

İmam Hüseyin’in çocukluğu Peygamberin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu durum kısa sürdü. Daha 5 yaşındayken dedesini yani Hz. Muhammed’i; ve kısa bir süre sonra da annesi Hz. Fatıma’yı kaybetti. Bu durumun onu oldukça etkilediği muhakkaktır. Daha çocukken birgün İkinci halife Ömer minberde hutbe okurken Hz. Hüseyin’in Ömer’in yanına giderek “Babamın minberinden in ve babanın minberine git.” diye çıkıştığı da kaynaklarda yazılıdır.

Üçüncü halife Osman’a karşı gerçekleşen isyanda Hz. Ali onu ve abisi Hz. Hasan’ı halifenin evine göndererek eve kimseyi sokmamalarını emretti (656). İsyancılar buradan içeri giremediler, ancak başka bir evden geçerek Osman’ı öldürmeyi başardılar. Bunun üzerine Hz. Ali oğullarını sert bir şekilde azarladı. Hz. Hüseyin babasının halife olmasıyla birlikte Kûfe’ye gitti ve onunla bütün seferlere katıldı. Hz. Ali’nin şehadeti sonrasında abisi Hz. Hasan’a itaat etmeyi yeğledi. Çünkü babası ölürken ona abisine uymasını vasiyet etmişti. Ancak abisinin Muaviye’nin hileleriyle zehirletilerek şehid edilmesinden sonra yaşanan gelişmeler onun o zaman kadarki durumunu değiştirdi. Yezid’e biat etmemekteki kararlılığı onun bu yolda sonuna kadar gideceğini gösteriyordu.

Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Muaviye ölmeden önce çeşitli hile ve tehditlerle halkı oğlu Yezid’e biat ettirmiş; Hz. Hüseyin ve bazı ileri gelenler biat etmemişlerdi. Yezid ilk iş olarak babasının yarım bıraktığı bu işi tamamlamak üzere, Velid’e yolladığı mektupta “her ne suretle olursa olsun Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatlerinin sağlanmasını, eğer bu mümkün olmazsa, boyunlarının vurulup, başlarının kendisine gönderilmesini” istiyordu. İktidar hırsının iştahlarını kabarttığı Emeviler’in yapamayacakları iş yoktu. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, gerekirse Peygamberin sevgili torununun dahi başını kesmeye, Ehli Beyt’e zulüm etmeye kararlıydı.

Doğal olarak Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmedi ve Velid’in çabaları sonuç vermedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. Ayrıca bu sırada Hz. Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ederek kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin de amca oğlu Müslim b. Akıyl’i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kûfe’ye gönderdi. Önceleri Müslim Kûfe’deki çalışmalarında başarılı oldu ve Hz. Hüseyin de bunun üzerine Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktı.. Hz. Hüseyin kendisini Kûfe’ye gitmekten alıkoymaya yönelik girişimlere “Rüyasında dedesi Hz. Muhammed’i gördüğünü ve başladığı iş ister lehine ister aleyhine olsun, dönmeyeceğini” söylüyordu.

Bu arada Müslim’in faaliyetleri Yezid tarafından haber alınınca, Kûfe Valiliğine zalim Ubeydullah getirildi ve Müslim yakalanarak idam edildi. Ubeydullah’ın Kûfe valiliğine atanması şüphesiz anlamlıydı. Çünkü o Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in oğluydu. Zalimlikte babasından aşağı değildi. Ubeydullah’ın Kûfe Valiliğine atanmasıyla Hz. Hüseyin’i davet eden onbinler korku ve tehditle sindirildi.

Hz. Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığında amca oğlu Müslim Yezid’in adamlarınca öldürülmüştü. Hz. Hüseyin kafilesiyle ilerlerken yolda, ünlü Arap Şair Ferezdak ile karşılaşıldı. Hz. Hüseyin ondan Kûfe’deki durumu sorunca, Ferezdak, “Halkın kalbi seninle, kılıçları ise Beni Ümeyye(Emeviler) iledir; kaza ise gökten iner ve Allah dilediğini işler.” dedi. Hz. Hüseyin de “Doğru söyledin , Allahın dediği olur.” dedi ve yola devam edildi. Hz. Hüseyin Müslim’in Yezid’in adamlarınca acımasızca öldürüldüğünü yolda öğrendiğinde oldukça üzüldü. Kûfelilerin kalleşliği ve dönekliği ortada olduğu, Müslim’e oynanan oyun herşeyi gösterdiği halde, hatta kendisi için başkoyduklarını söyleyenler dağılıp kaçtığı halde o, Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakar dostlarıyla , yola devam etmekten çekinmedi. Hatta ordunun geldiğini haber alınca yanındakilere zaman varken kendisinden gece ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar “hayatlarını kurtarmak için onu terketmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler. Hz. Hüseyin ya başarıya ulaşacak, müslümanları eşitlik, kardeşlik ve adalet ülküleri içinde yaşatacak, Yezid’in saltanatına son verecek yada bu yolda boyun eğmeden şehid olacaktı. İşte Hz. Hüseyin, bu asil duyguların esiri olarak adım adım Kerbela’ya, her neye malolursa olsun gidecekti.

Burada anhatlarıyla ele alacağımız bu olay, sadece islam tarihinin değil insanlık tarihinin de en kara ve acıklı sayfalarını oluşturur. Peygamberin cennetin efendileri olduklarını söylediği iki sevgili torunundan Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edildiği bu olayı Emevi yandaşı zavallıların açıklarken nasıl kılıktan kılığa büründüklerini ibret ve hayretle görüyoruz.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. İnsanlık değerlerinden yoksun Kûfe Valisi zalim Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından herhangi birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani Hz. Hüseyin’i şehid etmekti. Çünkü biliyordu ki, Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu.
Şimdi sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in her yönden üstün yaratılış ve niteliğine sahip torununa ve ve onun ailesine saldırıyor, öldürmeye çabalıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir susuzdu,.hararetten insanların dudakları çatlamış, dilleri kurumuş, bağırları yanmıştı. Fakat karşılarındaki paralı askerlerde insaf yoktu, acıma bilmiyorlardı, kana susamışlardı, şan ve şöhretin esiriydiler. Meğer insanoğlu, servet, şöhret ve makam için sırasında ne kadar küçülüp, alçalabiliyordu.

Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitab etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan bu orduyu pek etkilemedi. Hz. Hüseyin’in bu sözlerinin edebi bakımdan da ayrı bir değeri vardır. Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e, meleklere ve nebilere salattan sonra şöyle diyordu:

“Peygamberimizin kızının oğlu, vasisinin oğlu, amcasının oğlu ben değil miyim? Şehidlerin efendisi Hamza babamın amcası değil midir; şehit Cafer Tayyar amcam değil midir? Tanrı elçisinin benim için ve kardeşim için, cennet halkı çocuklarının seyyidleridir ve sünnet ehlinin gözbebekleridir, sürurlarıdır, dediğini duymadınız mı?”

“İmdi benim soyumu araştırınız ve benim kim olduğumu görünüz. Sonra kendi vicdanlarınıza eğiliniz, onları ayıplayınız ve beni öldürmenin haram ve yasaklanmış olan kanımı dökmenin sizin için helal olup olmadığını düşününüz.!…” Bu konuşma bir başka kaynakta ise şöyle nakledilir: ” Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben: “Ey Kûfe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helal olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için -Siz ehlibeytin seyyitlerisiniz- diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikafa çekilmeme müsade etmediniz. Davetnameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasbettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır….”

Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzuli şöyle nakleder: “Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkara kalkıştılar. Hazreti İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkara mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı. O zaman Ömer b. Sa’d gelip:

– Ey Hüseyin! Dedi, bu hikayelerden bir sonuç çıkmaz. Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın.!…

Bu sözleri söyledikten sonra eline bir ok alıp:

– Ey Kûfe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, Hz. Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum.

Bunları söyleyerek o oku Hz. Hüseyin’e doğru fırlattı. Hz. Hüseyin sakalını eline alarak:

– Ey kavim Allahın gazabı yahudilere “Aziz Allahın oğludur!” dedikleri zaman son şiddetini bulmuştu. Ve yine Tanrı’nın kahrı, Hıristiyan kavmine “Mesih, Allahın oğludur” dedikleri zaman, indi. Allahın gazabı bugün de size Al-i Resule (Ehli Beyt’e) kasdettiğiniz için erişmektedir. Bedeninizdeki her kıl, demirine su verilmiş bir hançer olsa “Allah sabırlıları sever…” emrinden dışarı çıkmam. Ve her biriniz ayrı ayrı bana kasdetmek için kin tutan askerlerden olsanız, “Allah sabırlıları sever!” buyruğunu bırakmam. Rivayet ederler ki, Yezid’in askerleri İbni Sa’d’ın gayretini gördüğünde ona uyup Hz. Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu. Hz. Hüseyin bu hücum karşısında süvarilerine dönüp yanındakilere şunları söyledi:

Ey vefakâr arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar! Kavgaya kendinizi hazırlayın ki, kanların döküleceği zamandır. ”

Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in vücudunda otuzüç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı (10 Muharrem 61-10 Ekim 680). Hz. Hüseyin’in şehadetini Kastamonulu Şazi eserinde şöyle dile getiriyor:

Yüzü üstüne bıraktı Seyidi
Kesti başını hemandem o lain
Kanı yere çün döküldü ol zaman
Zelzele düştü yere-ü darügir
Gulgula kıldı melayik ağladı
Yer gök oldu karagû ol zaman

Çaldı pıçağı işit kim neyledi
Hem şehit oldu Hüseyn-ü pâk din
Düştü kavga aleme oldu figan
Göğe değin çıktı feryad-ü nefir

Ay güneş nurunu ol dem bağladı
Yaradılmış cümlesi kıldı figan

Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, hasta ve yatakta olan İmam Zeynel Abidin Ali de öldürülmek istendi. Bu kanlı savaşın bitiminde İmam Zeynel Abidin yatak ve yorganlara sarılarak saklanmıştı. Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi sonrasında çadıra koşan Şimr “Hüseyin’in bir oğlu daha olacak o nerede?” diye aramaya başladı. Çadırın her tarafını arayıp çocuğu buldu. Fakat bu esnada çadırda bulunan kadınlar Şimr’e hücum ederek Zeynel Abidin’i bu caninin elinden kurtardılar. Bu çirkin şavaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin’in yanındakilerden şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Yezid ordusunun komutanı, bu şehitlerin başlarını Vali Ubeydullah’a gönderdi. Hz. Hüseyin’in kızları, kızkardeşleri ve çocuklar da Kûfe’ye Ubeydullah’ın huzuruna getirildiler. Ubeydullah’ın Peygamberin soyuna karşı davranışı çok çirkin ve kaba idi; kendilerine hakaretler ve tehditler savurdu, hatta İmam Zeynel Abidin’i öldürmek dahi istedi. Ubeydullah bundan sonra İmam Zeynel Abidin’in ellerini bağlatıp, Kerbela’da öldürülenlerin kesilmiş başlarını, çoluk çocuğu Şam’a Halife Yezid’in yanına yolladı. Şam’a vardıklarında onları götüren Züheyr, Halife Yezid’in yanına girip başarıyı(!) müjdelemiş ve Kerbela savaşının ayrıntılarını anlatmıştı.

Hz. Hüseyin’in ailesini getiren kafile Yezid’in sarayına getirilmişti. Kısa süre sonra ehlibeyt kadınlarını Yezid’in huzuruna çıkardılar. Kadınlar İmam Hüseyin’in kesik başını Yezid’in önünde görünce feryad ve figan etmeye başladılar. Kadınlarla birlikte zincirli bir şekilde İmam Zeynel Abidin de Yezid’in huzuruna getirilmişti. Manzaranın dehşetinden Yezid’in yanında bulunanlar bile dehşete kapılmışlar ve bunu açıkça belirtmişlerdi. Yezid Hz. Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra artık rahatlamış sayılırdı. Şimdi Ehli beyte yalandan da olsa saygılı davranabilirdi. Derhal Zeynel Abidin’in zincirlerini çözdürdü. Yezid’in kadınları da Ehli beyt kadınlarını teselli etmeye çalışıyorlardı. Artık Yezid yaptığı kötülükleri ve cinayetleri unutturabilmek için Ehli Beyt’e iyi davranıyor, sarayda onlarla konuşuyor, her isteklerinin yerine getirileceğini belirtiyordu. Daha sonra Numan bin Beşir komutasındaki bir muhafız kıtası eşliğinde onları Medine’ye kadar götürdü. Yezid, Zeynel Abidin’i uğurlarken şu yalanı bile uydurabiliyordu: “Allah, İbni Mercame’ye lanet eylesin. Vallahi ben olsaydım babanın her isteğini yerine getirirdim. Lakin kaderi İlahi böyleymiş ne yapalım!…”
Ne Allah’tan korkuları vardı, ne de Peygamberden çekinmeleri vardı, ne de utanma biliyorlardı. Şu da muhakkak ki, yeryüzünde Yezid gibi ahlak yönünden düşük insana az rastlanabilir. Onun bu işleri yapan eli Ubeydullah ise kötülük ve ahlaksızlıkta, zalimlikte efendisi ile yarış halindeydi. Şunu da bilmek lazımdır ki, Kerbela’da hak yolunda kendisinin yüz katı bir orduya karşı duran Hz. Hüseyin’in bu kahramanlığına da rastlamak imkânsızdır. Sonuç olarak Kerbela Olayı yüzyıllara damgasını vurmuş hüzünlü bir destandır. Öyle ki yabancı araştırmacı Gibbon “Yıllar sonra bile insanlar nerede olurlarsa olsunlar Hüseyin’in bu trajik ölümü en soğukkanlı okuyucuyu bile üzecektir…” demektedir.

İmam Hüseyin’in ve yanındakilerin Kerbela’da böyle feci şekilde katledilmeleri ve Peygamber sülalesinin akla gelmedik şekilde ihanete cüretleri halkı o kadar etkiledi ki, adeta Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Olay İran ve Hicaz”a duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin ve ayaklanma istekleri başladı. Bu durum karşısında da Yezid’in paralı kulları büsbütün kudurdu. Zulüm yolunda hiç çekinmez oldular.

KUTSAL ŞEHİRLERİ YIKAN YEZİD
Medine halkı fasık ve günahkar olarak gördüğü Yezid ve iktidarına karşı ayaklanarak, valiyi şehir dışına atmış yerine Abdullah’ı valiliğe getirmişlerdi. Yezid bu durumu haber alınca Akabe oğlu Müslim adlı zalimi onikibin askerle hemen Medine’ye gönderdi ve şu talimatı verdi: “Şehir halkına üç gün süre ver. İsyandan vazgeçmezlerse, onlarla savaş. Zafer kazanıldıktan sonra da bütün şehri yağma et.” İslam’ın bu kutsal şehrinde sözde halife Yezid’in arzuları doğrultusunda İmam Zuhri’nin bildirdiğine göre on binden fazla insan öldürüldü. Evlere saldıran askerler, ellerine geçirdikleri malları almakla yetinmediler, masum bini aşkın kadına da tecavüz etmekten de kaçınmadılar. Tarihçi H. M. Balyuzi bunu şu şekilde anlatıyor: “…Medine düştüğü zaman Hz. Muhammed’in geride kalan dostlarından seksen kişi ve yediyüz hafız öldü. Peygamberin şehri yağmacılara teslim edildi; yapılan barbarlık ve tecavüz inanılır gibi değildi. Peygamberin mescidi dahi kurtarılamadı. Etrafı ahır alanı oldu. Medine sınırları içinde daha pek çok insan kılıçtan geçirildi, kalanı da şehri terketti. Ölümden yakasını kurtaranlar Yezide yalnız halife olduğu için değil aynı zamanda onların efendisi ve amiri olarak itaat etmek zorunda bırakıldılar. Karşı çıkanlar ise kızgın demirle dağlanırlardı….” Oysa ki Hz. Muhammed, “Medine halkını, zulmetmek suretiyle korkutanlar, Allah’ı korkutmuş gibidir. Allah’ın, meleklerin ve bütün halkın laneti onların üzerinedir.” demişti. İbn-i Kesir’in yazdığına göre, alimlerin büyük bölümü bu hadise istinaden “Yezid’e lanet etmeyi” uygun görmüşlerdir. 26 Ağustos 683’te gerçekleşen bu Medine’ye Yezid’in saldırması olayı, Hurre Savaşı olarak bilinir.

Medine’yi kanlı bir şekilde susturan Yezid Ordusu daha sonra Mekke’ye yöneldi. Tepeler üzerine yerleştirilen mancınıklarla şehir taş yağmuruna tutuldu. Kuşatma iki ay kadar sürdü ve Kâbe’ye de mancınıkla taş atıldığı gibi, şehirde yer yer yangınlar çıktı. Bu kuşatma Yezid”n öldüğü haberinin Mekke’ye ulaşmasına kadar sürdü. Böylece Yezid, Kâbe’ye saldırma şerefini (!) de elde etmiş oldu. Yezid 11 Kasım 683’te kötü bir nam bırakarak öldü. Kendisi hükümdarlığını , devlet işleri ve adaletli bir idareden çok, şaraba, müziğe, eğlenceye ve kendisine rakip olarak gördüğü insanları, Peygamberin ailesi de olsa, katletmeye hasretmişti.
SONUÇ
Yezid’in, Hz. Hüseyin’e, Hz. Ali soyuna ve yandaşlarına yaptıkları, Mekke ve Medine’ye saldırması İslam tarihinin en kara sayfalarını oluşturur. Yezid, hilafetin haksız varisi, Hz. Hüseyin’in katledilmesinin ve mukaddes şehirlerin kirletilmesinin baş sorumlusu olarak müslümanların hafızasında kötü bir isim bırakmıştır. Emevi zalimleri Hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamber’in Ehli Beytine olmadık şeyler yapmışlardır. Bütün bunlar sonrasında Emevi saltanatı kökünden sarsıldı ve yıkıldı. İslam alemi yüzyıllardır Peygamber torunlarına yapılan bu zulmü unutmadı. Nihayet bir gün Muhtar isimli bir kahraman arkadaşları ile birlikte ayaklandı. Kûfe şehrindeki Ömer bin Sa’d ile Kerbela Olayı’na katılanlardan 210 kişi kılıçtan geçirildi. Bu karışıklıklar sırasında kaçmaya çalışan Hz. Hüseyin’in katili Şimr de yakalandı ve katledildi. 750 yılında Emevi Hanedanı’nı deviren Abbasiler, onlardan öyle bir öc aldılar ki, ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp yaktılar.

İslam tarihinde Muharrem ayı içerisinde gerçekleşen bu facia her yıl canlandırılır. Ehli Beyt için ağıtlar, mersiyeler söylenir, matem tutulur. Kerbela’da Hz. Hüseyin ve Abbas adına birer cami yapılmıştır. Hz. Ali’nin türbesi ise Necef’tedir. İmam Hüseyin Camisinde, Ali Ekber, Ali Asgar ile birlikte Kerbela’da şehid düşen 72 kişinin mezarı vardır. Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu yere Meşhed-i Ali denir. Meşhed bir şehidin şehid olduğu yer demektir. Minareleri ve kubbe şeklindeki tavanları altın yaldızlı bakırla kaplıdır. Meşhed-i Ali’nin çok görkemli ve göz kamaştırıcı bir görünümü vardır. Meşhed-i Hüseyin ise ormanlarla çevrilmiş, minareler ve kubbe altın yaldızlı bakırla kaplı büyük ve güzel bir abidedir.

KERBELA
Kerbela İmam Hüseyin’in şehadetinden bu yana İslam Dünyasında özellikle Anadolu Alevileri için büyük bir kudsiyete sahip olmuştur. İran ve Türk Edebiyatlarında Maktel-i Hüseyin adı altında bir edebi türe de yol açan bu facia yüzyıllardır hafızalardan silinmemiştir.

Kerbela Şehri, Bağdat’tan 80 km. Ve Fırat’ın 25 km. Batısında bulunmaktadır. Hem Şah İsmail hem Kanuni, Necef’le birlikte Kerbela’yı ziyaret etmişler ve İmam Hüseyin’in türbesine karşı çok saygı ve bağlılık göstermişlerdi.

KERBELA’DA HZ. HÜSEYİN’İN MAKAMI
Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki makamı 108×82,5 m büyüklüğünde bir avlu içinde bulunur. Bu avlunun çevresini livanlar ve hücreler kuşatır. Duvarları boydan boya Kur’an sureleri, mavi zemin üzerine beyaz yazı ile yazılmış olan bir pervaz süsler. Yaldızlı dehlizden geçilerek varılan üçgen şekilli orta kısım, üzeri kemerler ile örtülü bir koridor (bugün cami) ile kuşatılmıştır ki, ziyaretçiler burada makamı tavaf ederler. En ortada yaklaşık 2m yüksekliğinde, 4m genişliğinde ve çevresi gümüş maşrabi eserler ile çevrili İmam Hüseyin’in sandukası, bunun ayak ucunda beraber bulunan oğlu muharebe arkadaşı Ali Ekber’e ait daha küçük bir sanduka vardır.

Türbenin kıble tarafındaki yüzünde gayet zengin işlemeli süslemeler vardır. Giriş kapısının iki tarafında iki minare bulunur. Üçüncü bir minare de doğu kenarındaki binalar önünde yükselir. Güneyde takriben 16m geride, avluyu kuşatan binaların cephesine rastlanır. Bu tarafta avluya bitişik, oldukça büyük bir medrese bulunur. Bunun yaklaşık 26 metrekare şekilli bir avlusu olduğu gibi hususi bir camisi de vardır. Bu türbenin yaklaşık 600m kuzeydoğusunda Hz. Hüseyin’in üvey kardeşi Abbas’ın türbesi vardır. Şehirden batıya doğru giden yol üzerinde Hz. Hüseyin’in çadırlı karargahı bulunur. Burada yapılmış olan bina çadır şeklini andırdığı gibi, kapısının iki tarafında deve semerlerine benzetilerek yapılmış olan taşlar vardır.

Bir başka kaynakta ise İmam Hüseyin’in Türbesi şöyle anlatılıyor. Altın kaplı muhteşem kubbesi, adeta yine altın kaplı güzel minarelerini kaplayan İmam Ali’nin makamını andırır. Minareler altın kaplı tuğlalarla ve diğer kısımlar kâşi taşlarla süslenmiştir. Bu türbede -Bağdat’taki Musa Kazım Türbesi’nde olduğu gibi ve ondan fazla- altınlar, gümüşler, aynalar, türlü işlemeler, süsler çok bol ve cömertce harcanmıştır. Okul, medrese, mescid, sebil, dergah gibi birbirine bitişik dört köşeli geniş bir alan üzerinde yükselen türbe gerçekten göz kamaştırıcıdır. Hele duvarları, köşeleri kaplayan aynalar, gümüşten veya renkli billurdan dökülmüş yazılar, kabartma altın yaldızlı pek ince dallar, budaklar, çeşit çeşit güller ve hep göze, gönüle dokunan HÜSEYN-İ ŞEHİD VE HÜSEYN-İ MAZLUM yazıları, yakıcı mersiyeler ve sonra billur avizeler, şamdanlar, geceleri bunlardan dökülen altın ışıkların akisler yapan görünümü görülmeye değerdir. Gerçekten de Hz. Hüseyin’in makamı Hz. Hüseyin’in şanına layıktır.

Halk arasında Hz. Hüseyin’in türbesi çevresinde gömülenlerin cennete gidecekleri inancı yaygındır. Bu nedenle birçok yaşlı ve sakat ziyaretçi, hayatlarının son günlerini yaşamak üzere bu türbe civarına gelirler veya ölüler buraya nakledilerek, türbe civarına defnedilirler.
Her yıl Muharrem ayında Kerbela ziyaretçi akınına uğrar. Feryatlar, ahlar, dualar yalnız türbenin kubbesini değil, gök kubbeyi de çınlatır. Kerbela faciasının yıldönümleri burada yaşamı tümüyle etkileyen en önemli olaydır.
MATEM VE MUHARREM ORUCU
Aleviler yüzyıllardır, Hz. İmam Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesinin anısına, Muharrem ayının 1-12 günleri arasında matem orucu tutarlar. Bu oruç, Kur’an’da ve Peygamberimizin hadislerinde de yer almaktadır. Matem (yas) orucuna Kurban Bayramı’ndan 20 gün sonra niyet edilir.

Bu ayda düğün, eğlence yapılmaz, hayvan kesilmez, su içilmez, gönül kırılmaz. Halk cemevinde toplanarak Kerbela Olayını anlatan Saadete Ermişlerin Bahçesi, Gülzarı Haseneyn ve Kumru gibi kitapları okurlar.

ORUCA NİYET ETMEK
Bism-i Şah…Allah Allah… Er Hak-Muhammed-Ali aşkına, İmam Hüseyin Efendimizin susuzluk orucu niyetine Kerbela’da şehid olanların temiz ruhlarına, Fatıma Anamızın şefaatına, Oniki İmamlar aşkına oruç tutmaya niyet eyledim. Ulu Dergah kabul eylesin…
AŞURE LOKMASI İÇİN DUA
Bism-i Şah…Allah Allah…

Barekallah. Şehidler Şahı İmam Hüseyin Efendimizin ve Kerbela şehidlerinin yüce ruhlarının şad olması için barekallah. Cümle erenlerin ruhu için barekallah. Yurdumuzun, Ulusumuzun, Cumhuriyetimizin esenlikte olması için barekallah. Ordularımızın güçlü olması için barekallah. Ahirete göçenlerimiz ve bugün yaşayanlarımız için barekallah. Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket vermesi için barekallah. Muhammed Mustafa, Aliyyel Mürteza, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Kerbela Şehidleri ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli hakkı için el-Fatiha ve salevat. Gerçeğe hü…

AŞURE YENDİKTEN SONRA OKUNACAK DUA
Bism-i Şah …Allah Allah…

Allah, Muhammed, Ali, Oniki İmam Efendilerimizin ruhu revanları, şâd ve handan ola. Münkir ve münafıklar mat ola, müminler şâd ola. Lokmalarımız dertlere deva ola.

Matem-i Hasan ve Hüseyin ola. Cümlemize haklı hayırlı kısmetler verilmesi için …

Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli demine hü.
MUSAHIB TUTMAK
Musahib tutmak, (yol kardesi olma ) iyi huylularin ( yol duskunu olmiyanlarin ) kadini baci bilmesi, erkegi kardes saymasiyla gerceklesir. Bu cift kardes ve bacilarin, tasada-kivancta, varlikta yokluk, saglikta- hastalikta birbirlerini arkalamalari gerekmektedir. Oz kardesten de ileri birbirine yakin durumlari, desteklemeleri esastir. Musahib kardeslerden birini mutlaka zengin olmasi gozetilerek paylasimciligin, yardimlasmanin gelistirilmesi ve kibrin kirilmasi amaclanmaktadir… musahib kardes olacaklar, en az uc yil birbirini sinamalidirlar. Anlasabileceklerine inancina bu yola girmelidirler.

Ruh ve gonul birligine eren Musahiblerin asamiyacaklari engel olmaz. Bir olcude ‘ Ev birligine dayanan musahiplik, hosgoru, esitlik ve paylasimcilik esasiyla, sevgi ve saygiyla yurur.

Iki cift Musahib Kardes olmak uzere onceden ikrar verip anlasirlarsa, bu evli ciftler, Cem torenine bir Rehber dede onculugunde gelip Mursid’in huzurunda dort kapi selam verirler. Mursid, bir daha dusunmeleri icin sure tanir. Bu sureden sonra Rehber dede, ciftleri yine Mursid’in huzuruna getirir. Mursid:’Muslumanlik zordur. Birbirimizi incitirseniz, bunun dermani yoktur?. Kendinizden emin misiniz?’ der. Ciftler: ‘Allah, eyvallh!!’ derler. Mursid, ucuncu kez dusundurdukten sonra cifleri huzura kabul eder.

Rehber dede onde, musahib olacak ciftler arkada boyunlarina ikrar bendi takilmis olarak divana yururken,’ Selamin aleykum ey seriat erenleri’ der dururlar. Sonra bir adim atip ” Selamin aleykim ey hakikat erenleri!” diyerek dort kapi adina hazir canlar selamlamis olurlar, mursid derki: Seriat yasa, tarikat yol, marifet bilim, hakikat dogruluk dost kapisidir. Bunlari bildinizmi?

Musahibler, “ozumuz darda, yuzumuz yerde, canimiz kurban, tenimiz tercuman, Allah eyvallah pirim” dedikten sonra, Mursid sunlari soyler:

Ey irfan cemindeki bacilar,babalar!! Musahib olmak isteyen bu baci ve babalarin teni tenesirde, Nesimi gibi yuzulmekte, Fazli gibi hancer bogazlarinda!.. Bu canlar, doktukleri varsa dolduracaklar!Aglattiklari varsa guldurecekler!Yolda-yolakta; suda-sulakta,; alacakta-verecekte, incilmis ve incitmis canlar varsa soyleyin, dilli basilisiniz!

Eger davaci yoksa , cemaat soyle der :
Buyruklar tutarlarsa; buyuklerini sayarlarsa, kucuklerini severlerse; Muhamed-Ali yoluna dogru giderlerse Pirlerine, ustazlarina rahmet olsun!

Rahmet yolunda dogru rahmet olsun, diyen Mursid, su sorulari sorar: Butun mursidlerden, pirlerden, rehberlerden olacaklardan el tutacaksiniz, Muhamed-Ali yoluna baglanacaksiniz. Bu yoldan donmiyeceginize, bu ikrara sadik kalacaginiza, musahib kavline uyacaginiza hazir bulunan cemaat, ay, gun, yer, gok tanik olsun mu? Tanik olsun mu?

Musahib kardesler uc kez” Eyvallah” demek suretiyle ikrar verip taniklar huzurunda” Musahib ” olurlar. Ve Mursid su duvayi okur:
Bismilah!Allah Allah!.. Bu canlar, erenlerimize yuz surup Oniki Imam Veli yoluna katilmayi murat edindiler.. Muratlarikabul ola!!
Gerceklerin demine HUUUU, mumine Ya ALIIII!
DARA ÇEKMEK
On iki hizmet icerisinden birde Hak-Muhammed-Ali divanindan dara cekmek vardir. Hak-Muhhammed-Ali divaninda dara cekilmek, bir tur halk makemsinden yargilanmaktir. Hatali davranislardan bulunan veya suc isliyen kisi, mursid pir , rehber dedeler ile cemevinde toplanmis olan canlar huzurunda edep-erkan geregi huzura gelir, ayaklarini muhurler, elerini gogsunde capraz tutar, basi onunda sorgulanir, yargilanir. Suclu bulunursa cezasi yargic konumundaki dede ile juri konumundaki cemaat ile birlikte saplanir. Agir suc islemis olnalarda on sorusturmasindan sonra cezasi verilmek uzere bir ust kurum olan Pir dergahina veya duskunler ocagina gonderilir sucu sabitlesen ve ceza alanlar yol duskunu olur. Duskunler, kisa sureli ola bilecegi gibi omur boyu da toplumda dislanirlar. Onun mali, davari, toplum malina, davarina katilmaz; ceme alinmaz, konusulmaz.

Bu ceza uygulamasinda amac, suclunun nefsini islah etmesi ve tekrar topluma kazanilmasini saglamaktir.

Alevi-Bektasi yolunda cem torenlerine herkes alinmaz; ozelikle zinna yapanlar ile adam oldurenler kesinlikle alinmazlar. Ayrica Alevi Bektasi inancinda olmayanlarda alinmaz. Ancak bunlar, Alevi Bektasi inancini, torelerini, kuralarini taniyarak, bu yolun eri olacaklarini istiyerek deden nasip, hazir canlardan rizalik alirlar ve ikrar verirlerse torenlere katilabilirler. Ikrar vermek, dede ve canlarin huzurunda, mansurun darinda ( Toren yapilan meydanin odanin orta yeri: dari mansur ) yeminden gecmek: dil ile soyleyip, kalp ile onaylamak anlamindadir.

Bu sorgulu, yargili cem torenlerinde, islenen suclarin buyuklugune kucuklugune gore cezalar verilir ve uygulanir. Postmakamin yaptirim gucu vardir. Okadarki, cogu suclu kisi, seri makemlerde sucunu itrafta bulunmazken, Hak-Muhammed-Ali divaninda bulbul kesilir ve cezasini razi gosterir. O nedenle Osmanli tarihinde Alevi-Bektasilerin davalari kadiya pek intikal etmemistir.

Yine bu Cem torenlerinde kuskunler baristirilir, kirginliklar giderilir, magdurlar ondururlur… Dedenin su sozler bu torenlerin ic guzeligini en acik bicimde sergiler.

Ey Canlar!

Aranizda birbirniden incinen , gucenen, bilerek veya bilmiyerek suc islemis olan, torelerimize uymayan hakaretlerden bulunan can karindas varsa meydana gelsin, Eline, Diline, Beline sahip olmiyan ve nefsini yenmeyen bu ceme girmez. Bu meydan Hak-Muhammed-Ali divanidir. Yalan dolan olmaz bu divanda. Sucluysan soyle kurtul ic azabindan. Bizimi yolumuz, sevgi, baris ve dostluk yoludur. Kimsenin icinde Kin, kibir, kufur, bencilik, dusmanlik, kiskanclik, riyakarlik gibi huylar olmaz.

Kardes bilelim hepimizi.
GÜLBENK
Bismişah… Allah Allah…

Ey canlar, günleriniz hayır ola, hayırlar fethola, şerler defola meydanımız abad gönüllerimiz mesrur ola. ‚oktan çok azdan namuslu bir vergi düzeniyle hakça paylaşımla emeğe saygıyla fukara da mamur ola. Yardımcımız ve gözcümüz ve bekçimiz örümcek kafalılar değil Şah-ı Merdan Ali ve aydınlık kafalı halk ola.

Vicdanimiz ve mantigimiz el ve ışık tutucumuz ola. Gök Tanrı; ulus / ırk / din / dil / mezhep / cinsiyet ve renk farkı gözetmeksizin tüm insanları muhabbetten / didardan / katardan/ cemaldan / dirlikten hele hele barıştan / insan sevgisinden ayırmaya… İnsanlar, yine insan eliyle sevdiklerinden / yurtlarından koparılmaya.

Cümle Ehl-i muhibbanın / darda kalmışların / Hızır darına erişe, Hak erenler cümlemizi ve cümleyi cehennem azabından / yani; Allah alıp Allah satan / cennet alıp cennet satan / Sünnidir, Alevidir diye ayrım koyan / bu canım ülkeyi bize bahşeden, Mustafa Kemal ve yol arkadaşlarına söven / halkın ödediği vergilerle hısım akraba çoluk çocuk hak yiyerek hacca giden, havalimanında ihramlarını giyerken donlarını orada unutan / zengini daha zengin / fakiri daha fakir eden / hala Emevilik güden / insanı insan kılan laikliğe karşı çıkan / aydınlığı karanlığa yeğleyen / halkın, devletin malını / mülkünü parasını ve canını şeytanların şerrinden; halk / demokrasi / hukukun üstünlüğü / adalet / laik demokratik cumhuriyet düşmanlarının mekrinden / bu kötülerin emellerinden yoksun kıla.

Bu gibi yolsuzluklara / uğursuzluklara / haksızlıkları diliyle / kalemiyle karşı çıkan ve bu uğurda canlarından olan ve mapus damlarında çürütülen dil ve kalem erbabına halas-ı hayır, dam dışında savaşanların kalemlerine / dillerine kuvvet ihsan eyleye. Pir’i Sani Balım Sultan / Seyyit Ali Sultan / Kaygusuz Abdal sultan / Muhafız’ı Bab Pir Kolu Açık Hacim Sultan / Halife-i Pir Sarı Saltuk Sultan / Akyazılı Sultan / Seyyid Abdal Musa Sultan / Gözcü Karacaahmet Sultan / Laik cumhuriyetimizin kurucusu ve gönül yoldaşları sultanlar / halk için telli Kur’anlarıyla / kalemleriyle aydınlığı / aydınlatmayı / doğruluğu / eşitliği hukukun üstünlüğünü / emeğin kutsallığını ve insan sevgisini işleyen Pir Sultan Abdal / Şeyh Bedreddin / Hallac-ı Mansur / Nesimi / Serdari / Seyrani / Ruhsati / Dadaloğlu / Köroğlu / Dedemoğlu / Daimi / Müdari ve diyelim Nazım Hikmet / Uğur Mumcu / Muammer Aksoy / Abdi İpekçi / Cavit Tütengil / Turan Dursun / ‚etin Emeç / Metin Göktepe / Ahmet Taner Kışlalı / Bahriye Üçok namlı canlar. Bir Veysel, bir Feyzullah ‚ınar ve de bu uğurda olan nice halk ozanı / yazanı ve de Sivas şehitleri Hürrem ola ve cümlemizden razı ola.

Ey canlar

Bin telli Kur’an’ın birliğine eyvallah

Yerde ve gök kubbede Allı turna / Telli turna misali bir iken binler olup dönmeye eyvallah.

Ey canlar

Yurtta ve dünyada barışa eyvallah.

Dostluğa/kardeşliğe/birliğe/dirliğe eyvallah.

İnsana ve de emeğin kutsallığına saygı yüreğimizde daim ola eyvallah

Niyazımızda çoğalıp sayısız can olalım eyvallah

Bir olalım diri olalım eyvallah

Gök Tanrı, tüm insanları muhabbette / cemalden / didardan / katardan / dirlikten / barıştan/ insan sevgisinden ayırmaya… Eyvallah

Dil bizden, nefes Hazret-i Pir’den, kabul Gök Tanrı’dan ola.

İnayet-i Seyyidi Kainat Sırr-ı Şah-ı velayet demi pir Hünkar Hacı Bektaş Veli,Aşkolsun…
Yola Girmek
Destur alabilmek, yani Icazet alabilmek on dokuz sorunun cevaplarini hakkiyle bilmek zorunludur.
1- Kapida ne üzerinde durursun?
Ikrar üzerinde.

2- Kapi esiginden murad nedir?
Kapi Seriattir. Zahir ve batin ilme isarettir. Ici ve disi Muhammed-Ali’den ibarettir. Iki kanadida Hasan ve Hüseyin’dir. Esik ise Sirat-i müstakimdir ve Tarikatin birinci basamagidir. Mahviyet yolunun da basidir.

3- Post nedir ve cihar kuse Post ne demektir?
Post, Pir evindeki on iki Imam’a isarettir. Cihar kuse Post da dört kapiya isarettir; dört kapinin ortasinda oturmaktir. Post, Hz. Ismail’in kurbanindan kalmistir.

4- Dört kapi dedigin ne kapilaridir?
Seriat, Tarikat, Hakikat ve Ma’rifet kapilaridir ki bunlardan baska kapi yoktur.

5- Seriatta kimin oglusun?
Adem ogluyum.

6- Tarikatta kimin oglusun?
Tarikatta yol ogluyum.

7- Hakikatta kimin oglusun?
Hakikatta Anam Yer, Babam Göktür.

8- Ma’rifette kimin oglusun?
Ma’rifette kemal ogluyum.

9- Yolca, tarikat dilinde, Baba ne demektir?
Mürsid demektir, Hz. Pirin varisidir.

10- Rehber ne demektir?
Erkan üzerine yol gösterici, Talibi beraberinde götürüp Mürsid’e teslim edicidir.

11- Tarikatta kac mertebe vardir ve isimleri nelerdir?
Tarikatta yedi mertebe vardir ve isimleri de sunlardir:

1) Hz. Pir Postnisini
2) Dede Baba
3) Halife Baba
4) Baba ve Baba menzili
5) Rehber
6) Dervis
7) Muhib

12- Bu yolun asiki ne demektir?
Asik, meratibe henüz dahil olmayan demektir ve dahil oluncaya kadar ask ile zevk eder ve meratib sahiplerine niyazdadir.

13- Nerede ikrar verdin?
Erenler meydaninda Pir mukabelesinde ikrar verdim.

14- Ikrar verdiginde elin ve basin ve kulagin ve gözün ve özün ve gönlün nerede idi?
Elim ve basim Mürsidimin elinde idi ve kulagim emanet ve nasihatta idi. Ve gözüm didar-i Muhammed Ali’de idi. Ve özüm Dar-i Mansur’da idi. Ve gönlüm nefh’te ve Muhammed Ali’de ve on iki Imam ve ön dört Ma’sum-Pak’te ve Hak erenlerde idi. Ve mutlaka ikrarim Muhammed Ali’yedir.

15- Cem’de nereye ve kac a’za ile niyaz edersin?
Yedi a’za ile yedi niyaz ederim:

1) Esik’e
2) Horasan (Haci Bektas) Postuna
3) Mürsid Postuna
4) Tur’a ve Muhammed’in Minberine
5) Küre (Hasan ve Hüseyin)ye
6) Rehbere
7) Cümleten cümleye

A’zalar da sunlardir:
1) Bas
2) Agiz
3) Eller
5) Ayaklar
6) Bel ve bütün vücüt.

16- Mürsidin ile senin aranda ne nisan vardir?
Mürsidimle benim aramda (Tevella, Teberra) vardir. Tevella, Muhammed Ali ve Ehl-i Beyt ve Hak erenlere dostluktur. Teberra da Muhammed Ali ve Ehl-i Beyt ve Hak düsmanlarini düsman tutmaktir.

17- Mürsid kulagina ne emanet birakti?
Seriatta üstüvar ol, Tarikatta haberdar ol, Hakikatta sabit kadem ol, Ma’rifette payedar ol, dedi.

18- Dar nedir?
Dar, Cemal ve Celal’in ihata ettigi meydandir ki her maksuda oradan gidilir; sirat-i müstakime delildir; ifham ve tercüman makamidir. Vahdette alem-i küldür. Ceset bakimindan alti yöne isarettir ve Elif Lam’a besarettir. Tevella’da iyilikler ve güzellikler, teberra’da kötülükler ve cezalar yeridir.

19- Tevella ve teberra’nin baska manasi yok mudur?
Vardir, o da (Emr-i bilma’ruf ve nehy-i anilmünker)dir. Tevella Hakk’in rizasi, masivadan tecerrud, yani teberra da nehy edilen seylerden nefsi beri kilmak demektir. Nehy edilen seyler de özellikle: yalan söylemek, kalp kirmak, hirsizlik etmek, adam öldürmek ve buna benzer dogru olmayan sözler ve hareketlerdir.

Allah eyvallah Hüü..

Cem bitirilmiş olur.1069383_429745317141415_2073467989_n

Reklamlar

SEMAH DÖNMEK ALEVILERDE CENAZE

Dünyada her toplumun/topluluğun bir inancı bulunmakta, bu inançlara uygun olarak da cenaze törenleri yapılmaktadır. Alevi toplulukları da inanç sistemlerine ve geleneklerine uygun olarak cenaze törenlerinin gereklerini yerine getirmektedirler. Alevi toplumunda cenazenin bekletilmeden bir an önce toprağa verilmesi gerektiği düşüncesi yaygın olmasına karşın, cenaze güneşin doğuşundan batışına kadar defnedilebilmektedir. Aleviler ölmek yerine, “Hakka yürüdü, Hakka kavuştu, don değiştirdi, ruhu revan oldu, -o Hak dünyasında-biz nahak dünyasında kaldık, derler. Alevi inancında “ölmeden önce ölmek” deyimi, her cemde dedelerimiz tarafından anlatılır. Kin ve kibirden arınmak, nefsini ıslah etmek, kötü-bet- huylardan vazgeçmek, ölmeden önce ölmektir. Hakka yürüyen can, bedenen toprağa verilir ve ruhen bu evrenin bütün varlıklarında yaşamaya devam eder. Alevilerde narı cehennem yoktur, aşkın narı vardır. Bu aşkla Alevi ozanı; Gül yüzlü pirim, istemem cenneti, göster cemalini, demektedir. Alevi inancı, insanı çamurdan-topraktan değil, nurdan yaratmıştır. Onun için, insan nur yüzlüdür, gün yüzlüdür ve bu evrenin özü, özetidir. Güneş’ten kopan bir parçadır. Dua ederken, olumlu söylemde bulunurlarken, “yüzün beyaz olsun, ak olsun, nurdan olsun”, derler. Beddua ederlerken, “yüzün kara olsun”, diye toprağa benzetirler. Ölümden korkmayan Alevilerin bu düşüncelerini Yunus şöyle dillendirmektedir: İnsanın özü ölmez, can içindeki canan / Benim canım kuştur, gövdem ona kafestir/ Dosttan haber gelince, bir gün uçar kuşum benim. Alevilerde, ölen, toprağa giden bedendir, çürüyen ise tendir. Ruhlar yaşar ve ölümsüzdür. Sağ iken yaptıkları ve işledikleri iyi amellere göre, yeryüzündeki bir başka varlıkta yaşamın devam ettiğine inanılır. İyi insanların ruhu, bir masum-u pakta yaşamaya devam eder. İyide, güzelde, çayırda, çimende, bir dalda açan gülde, çiçekte ve arıda, bir canlıda yaşadığına inanılır. Bozatlı Hızır, cümle ikrar sahibi canlara sağlık, afiyet ve uzun ömürler versin, tüm canlar için, esas olan insanca, onurlu bir şekilde ve hakça yaşamaktır, desin. Bizler gibi pek çok Alevi “Alevi olarak doğuyoruz, Sünni olarak ölmek istemiyoruz” demekte ve kendi geleneklerini uygulamak istemektedir. Araştırmacının kendi yöresinde olduğu gibi pekçok yörede uzun yıllardır Alevi geleneğinin terkedilmiş ve Sünni geleneğe göre cenazelerin defnediliyor olması nedeniyle Alevi topluluklarının bu yeni duruma -bir nevi- alıştırılmaları gerekmektedir Cenaze sahibi CENAZE TÖRENİNİN başında ve gerekli görülen yerlerinde katılanlara hitaben şöyle demesi uygun görülmektedir: Sevgili Canlar; Babamız/ Annemiz /Amcamız ……’nın Hakka yürümesi nedeniyle yaptığımız cenaze törenine/merasimine katıldığınız, bize destek verdiğiniz ve acımızı paylaştığınız için sizlere teşekkür ediyor, şükranlarımızı iletiyoruz. Babamızın /Amcamızın düşüncesi ve yaşam tarzı gereğince merasimimizde, Alevi inancına göre davranacağız. Farklı beklenti ya da davranış içerisinde olunmamasını ve Dedemizin söylemleri doğrultusunda hareket edilmesini temenni ediyoruz. Yine Alevi geleneğinde, cenaze için gelenlerin “ başınız sağ olsun, ruhu şad olsun” demeleri ve hane halkının da “dostlar sağ olsun, Hak, cümlenize keder vermesin” şeklinde karşılık vermeleri uygun olacaktır. Bu genel açıklamalardan sonra, Alevilerde cenaze hizmeti ölen Can’ın hak döşeğine konulması, yıkanması, helallik alınması, cenaze meydanı (töreni), mezara koyma ve taziye bildirme aşamaları olmak üzere altı aşamada gerçekleştirilir. 1. Hak Döşeğine Konulması İnsan öldükten sonra evinin büyük odasında orta bir yere cenaze konur, üzerine bez örtü-savan- örtülür. Etrafına yakın akrabaları (kadınlar) ve köyün diğer kadınları toplanarak üzüntü dile getirilir. Bir can ruhunu Hakk’a teslim ettiğinde o an en yakınında bulunan kimse, “Hak Muhammed Ya Ali, şefaatinden mahrum eyleme” diye tekbir getirerek Hakk’a yürüyen Can’ın gözlerini kapatır. Temiz bir bez, mendil ya da tülbent ile çenesini bağlanır. Hakk’a yürüyenin üzerinden elbiseleri (yalnızca iç çamaşırları üzerinde bırakılarak) çıkarılır, bir çarşafa sarılıp “Rahat döşeğe -Hak döşeğine- yatırılır. Elleri yanlarına düzgün bir şekilde uzatılır. Her iki ayak baş parmakları bir bezle birbirine bağlanır. Sırt üstü yatırılan mevtanın üzeri tamamen kapanacak şekilde temiz bir çarşafla ya da bezle örtülür. Ayrıca ölenin karnının şişmemesi için karnının üstüne metal bir madde (demir parçası, makas, bıçak vb.) konulur. Oda sürekli havalandırılır ve kolonya gibi hoş kokulu nesne konulur. Başucunda üç adet mum yakılır. Mumun fitili tutuşturulurken “Hü Cemaat (Topluluk) Şahı Merdan’ı uyandırıyorum” diye üç kez seslenilir.bağrılır. DEDE, “Hak Muhammed Ali inancı üzerine ölmüş olsun. –böylece Hakka yürüdüğü teyid edilmiş olur- Bismişah…Hak Muhammed ya Ali, onu yargıla, onun derecesini hidayete ermiş kimseler içinde yücelt, bizleri ve onu affet, ey evrenlerin Yaratıcısı! Onun kabrini geniş eyle ve orasını ona ışıklı kıl. Şah-ı Merdan seni sancağı altında saklasın, beklesin.” (Bu düvaz sözleri birkaç kez tekrarlanır) Tanrı’nın adıyla. Tanrı’dan geldik, yine O’na döneceğiz. Tanrım onun işini kolaylaştır. Sana kavuşmasını mutlu kıl. Sana kavuşan Can’ımızı bıraktığından iyi kıl, der. 2. Cenazenin Yıkanması Hakk’a yürüyen can, teneşire büyük bir dikkat, saygı ve özenle taşınır. Çizme, önlük ve eldiven giyilir. Bu sırada bir gülbank okunur. DEDE : Ber Cemal-i Muhammed, Şah-ı Velayet, İmam Ali, İmam Hasan, Şah Hüseyin’i Pir bilene verelim candan selavat. Ey Erenler, Canlar, Mümin Müslüm Bacı Kardeşler! Hakka kul, Muhammed Ali’ye talib olan canlar!…Eğer ki ereyim derseniz sefaya, binlerce selavat verelim Hak Muhammed Ali’ye. Yüce tanrım, Hakk’a yürüyen …………. can için durduk sana duaya. Yüzümüzü döndük Kıble-i Beytullah’a. Uyduk, Hakk-Muhammed-Ali ve On iki İmama… Sana yürüyen, sana doğru uçan, sana doğru uğurladığımız bu Can’ı bağışla, der. DEDE : Bismişah…Hak Muhammed ya Ali: Hakk’tan geldik, hakk’a gidiyoruz. Can kıblesine döndük, Yüce Tanrım Hakk’a yürüyen Can senin aşığındır. Sen Canansın O da Can’dır. Şimdi Can bedeni terk etti. Bedeni toprağa dönecek, don değiştirecek. Can’ın ruhu ise sana dönecek. Mürşidimiz Muhammed, Pirimiz Ali ve Ehl-i Beyt’in yüzü suyu hürmetine sana dönen bu Canı sancağının altına alasın, saklayasın, bekleyesin. Gerçeğe Hüü, Mümine Ya Ali, diye gülbank verir. Bu dualar, gülbanklar verilirken mevtanın üzerine iki kat ya da kalın bir “stil bezi” örtülür. Bu bezin kalın ya da iki kat örtülmesinin sebebi vücudun çıplak kısmını ve avret yerlerini göstermemesi amaçlıdır. Cenaze ister bayan olsun ister bay olsun yıkama hizmetini yapan kişi (bir yakını ya da musahibi olabilir), hizmete başlamadan önce: “Yüce Hak niyet ettik önümüze gelen bu meyidi dünya kirlerinden temizlemeye, noksan ve eksiklerimiz olursa sen dergahında bağışlayasın, bu canın ruhunu şad eyleyesin, Boz Atlı Hızır yardımcımız olasın” der ve yıkamaya başlar. Önce avret yerleri yıkanır ve bir pamuk ya da bezle tıkanır. Yıkama esnasında akıntı olmasına karşı tedbir olarak öncelikle bu işlem yapılmalıdır. Sonra vücudunun üst kısmından başlayarak, vücudunun her bölümünde ayrı eldiven ve singer kullanarak bol sabunlu ılık suyla iyice yıkanır ( 4 takım eldiven ve singer gereklidir!). Yıkama esnasında mevtanın erkek ise erkek müsahibi, kadın ise kadın müsahibi ya da bir yakını yıkamayı yapabilir. Bu aşamadan sonra müsahibi varsa öncelikle müsahibinden başlamak üzere en yakın akraba ve arkadaş dost, komşular sırası ile mevtayı ziyaret eder, bir miktar su dökerler (can suyu). Yıkama bittikten sonra mevta üst tarafı temiz bir havlu ile, alt tarafı ayrı bir havlu ile başı da ayrı bir havlu ile kurulanır. Cenazenin sarılacağı kefen bezinin altına sargı bezleri (ayaklarına, beline ve boynuna gelecek şekilde) önceden yerleştirilir. Üzerine sargı bezi açılır. Cenaze bu sargı bezinin üzerine sırt üstü yatırılır. Erkek kefeni üç parçadır. Ölenin tenini örtecek kefenin ilk adına “yakasız gömlek” ya da “Ahiret gömleği” denilir. Ahiret gömleği, eteklik ve sargıdan oluşur. Kadın kefeni ise dört parçadır. Gömlek, eteklik, sargıya ilaveten baş örtüsü ve göğüs örtüsü bezi bulunur. Sargı bezinin üzerine yatırılmış olan mevtaya Ahiret gömleği giydirilir. Ardından eteklik sarılır. Sonra sargı bezi her iki taraftan vücudu iyice saracak, baş ve ayaklar görünmeyecek şekilde sarılır. Başından, ayak uçlarından ve belinden bağlanır. Bu bağlar mevta kabire konulduğunda çözülür. Kefenleme işleminde önemli bir kural ise, kefen bezinin mevtanın kendi kazancından sağlanması ilkesidir. Mevta kefene konulduktan sonra yüzü açılır. Akraba, komşu ve yolculamaya gelenler isteğe bağlı olmak üzere, Hakk’a yürüyen Can’ı son kez görürler. Ziyaret esnasında gözyaşı dökülmez, ziyaret bitiminde kefenin başı kapatılır. Yıkama işi bittikten sonra cenaze kefenlenir tabuta yerleştirilir ya da “sal”a bağlanır. 3. Helallik Alınması Hakk’a yürüyen Can’ı uğurlamaya gelenlerden “helallik” alınır. Bu “helallik töreni” hem Hakk’a yürüyen Can ‘ın evinin önünde, hem de cenaze töreninin yapılacağı yerde alınır. Buna Alevi- Bektaşi inancında ” helallik meydanı” da denir. Hakk’a yürüyen can, evinin önünde uygun yükseklikte bir yere konur. Dede helallik isterken diğer canlar cemlerde olduğu gibi yarım ay biçiminde ayaklar mühürlenerek ve eller göğüste çapraz bir vaziyette “dar duruşu”na geçerler. Çünkü dar duruşu bir teslimiyettir. Cenaze töreninin yapıldığı yerin bir köşesi çiçeklerle süslenerek, mumlar yakılır ve kişinin varsa bir fotoğrafı konulur. Bağlama çalan bir kişi Alevilerin telli kuran dedikleri sazı ile kişinin sağlığında sevdiği ve dinlediği bir iki deyiş söyler. *** En yakın arkadaşları ve dostları onunla ilgili kısa konuşmalar yaparlar***. Sonrada dede hazır bulunan canları saygı duruşuna davet ederek helallık ister. Cenaze töreninde dört tekbir getirilerek düvaz verilir. Alevi dedeleri bütün tekbirleri “Bismişah…Hak Muhammed ya Ali” diye getirirler. Çünkü bu üçlemede aynı zamanda bir birlik yani bir teklik vardır o da Hak`tır. Alevilerde en makbul düvaz (dua) en kısa düvazdır. DEDE : Ey Erenler, Canlar, Mümin Müslüm Bacı Kardeşler! Hakka kul, Muhammed Ali’ye talib olan canlar!…Eğer ki ereyim derseniz sefaya, binlerce selavat verelim Hak Muhammed Ali’ye.Kardeşlerim! Büyük, küçük, kadın, erkek, burada bulunan canlar! Hakk’a yürüyen bu canımız (……….) oğlu/kızı (……….) dünyadan Hakka Yürüyenler Kervanına katıldı, bugün aramızdan ayrılıyor. İşte görüyorsunuz ki kendisi hal diliyle bizlere şöyle sesleniyor: Tenim teneşirde, ruhum ruhaniyette. Bu dünyada, beşeriyet aleminde ömür sürdük, yedik-içtik, konduk-göçtük. Emir Haktan geldi. Bir içim su ile yedi adım yolun hakkı var. İşte hepinizin huzurundayım; belki bilerek belki bilmeyerek bir hakkınız varsa, haklarınızı helal eyleyin! Diyor. Kardeşimiz Hakk’ın huzuruna temiz ve günahsız gitmek istiyor. Belki içinizden biriniz kendisinden incinmiş olabilir ya da alacağı olabilir. Ey Ehli Beyt muhibbi olan canlar! Merhum, Can’ımız dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkıyor, ama yakınları aramızda. Eli erde, yüzü yerde, özü Dar’ı Mansur’da, Hak Muhammed Ali divanında, gözü cem erenlerinde kulağı Pir’de. Hakkını vermeye, döktüğünü doldurmaya, yıktığını kaldırmaya, dost gönlünü sevindirmeye hazırlar. Hakkı olan, ağrınmış, incinmiş, gücenmiş kimseler varsa, dile gelsin, bile gelsin, hakkını istesin. Bu divan Hakk divanıdır, der. (Erkek ya da bayan adı ile anılarak) (………) Can’ı nasıl bilirdiniz?” diye sorar. Canlar ” İyi bilirdik, Hak Muhammed Ali, dondan dona , candan cana taşısın.” derler. Ardından DEDE : Ey canlar; Hakk’ı hakikatı özünde gören, bu yüzden En-el Hak diyen; 72 millete bir nazarla bakıp, eline, diline, beline sahip olmayı kendisine ilke edinen; dini sevgi, kabesi insan, kitabı bilim, mazlumun yanında, zalimin karşısında yer alan ve şimdi Hakk’a yürüyen bu can, bu yol eri (ya da bacısı) sizin içinizde yiyip içti, sizlerle yaşadı. Belki de hak yedi, şimdi göçtü; Hakk’a yürüdü. Bu can üzerinde maddi, manevi hakkınız olabilir, varsa helal ediyor musunuz? diye sorar. Canlar;”helal ediyoruz” şeklinde cevap verirler. Bu soru üç kez tekrarlanır. Her defasında “helal ediyoruz” cevabı alınır. Ardından DEDE : Hakkımız varsa helal ediyoruz, diyen canlardan Hak Muhammed Ali razı olsun, der. Sonra DEDE : düvaza başlar… Bismişah…Hak, Muhammed, ya Ali. Yücelerden Yüce Tanrım. Can kıblesine döndük, sana yalvarıyor, sana yakarıyoruz. Hepimiz senden geldik ve sana döneceğiz. Hakk’a yürüyen bu (…………) can, yönünü sana çevirmiş, sana dönüyor. Seni Hakk, Hz. Muhammedi mürşid bilen, Hz. Ali’yi Pir bilip, Ehl-i Beyte gönülden bağlı olan bu Canı, İmam Hasan, İmam Hüseyin aşkına bağışla. Bismişah… Hakk Muhammed ya Ali; Hakka yürüyen bu Can’ımızı, Oniki İmamlarımız, üçler, beşler, yediler, Ondört Masum-u Pak’lar, Onyedi kemerbestler, Kırklar, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli aşkına bağışla. Hakk’a yürüyen, Can’ın geride kalan yakınlarına, yol kardeşlerine, sabretme gücü ve sağlıklar ihsan eyle, burada bulunan bütün can’ların geçmişlerinin ruhunu şad eyle. Ya Hakk.. Hepimize Hakk Muhammed Ali diyerek Hakka Yürümeyi nasip eyle. Hakkın huzurunda Dem-i Ali, Sırr-ı Nebi, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli ve tüm yol erenlerinin ve gerçeklerin demine devranına hüü diyelim, … der. Dede helalliği aldıktan sonra şu gülbankı okur: Yüce Tanrım, can kıblesine döndük sana yakarıyoruz. Hakka yürüyen can senin aşığındır… Sen canansın o da can. Onun canı, artık bedenini terketti. Bedeni toprağa dönecek, canı ise sana. Aklı ortada kaldı… Cananım, özün eyleme geçsin, yeni bedenler oluşsun ya da yeni bedenler ölmeden evvel ölsün, Hakka yürüyen canımızın canına can olsun, aklına da akıl. Dondan dona yürüyelim, sızıntılarını toplayalım, canlı-cansız her şeyden. Sızıntılardan derecikler, dereciklerden ırmaklar, ırmaklardan denizler oluşturalım… Atalarımızla, pirlerimizle, mürşitlerimizle buluşalım. Buluşalım ki, onun kötülüklerini bilebilelim, iyiliklerini çoğaltabilelim… Pir Ali, mürşit Muhammet ve Ehlibeyt yüzü suyu hürmetine; üçler, beşler, yediler, onikiler, ondörtler, onyediler ve kırklar bize yardımcı olsun, yol göstersin… Hakka yürüyen canımızın arkasından yaptığımız bu helallik töreni, gönül defterine kaydedilsin, silinmesin, unutulmasın. Onsekiz bin alemle birlikte mümin, müslüm cümle kardeşlerimizi Hak Muhammed Ali gülbanglarımızdan mahrum etmeye. Dil bizden nefes Pirimiz Hünkar-ı Hacı Bektaş-ı Veli’dan ola. Gerçeğe Hü, Mümine Ya Ali. Dede hazır topluluktan helallık aldıktan sonra derki; Canlar! İnanç ve ibadetimizde kıble ve kabemiz insandır. Biz yönümüzü ve yüzümüzü insana döndermişiz. Sizin yönünüz Kerbela’ya/kıbleye bakacak, benimse kıblem sizsiniz“ dedikten sonra sağ elini sol göğsünün üstüne koyarak şu gülbangı okur. DEDE : Bismişah… Hak-Muhammed-ya Ali: Erenler! Hakka kul, Muhammed Ali’ye talip olan Canlar! Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dardan ve çağırdığınız pirden şefaat göresiniz! Cenabi Hakk, Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli Sultan bizleri Hakka kul, Muhammed’e ümmet ve Ali’ye talip eyleye! Bu yoldan, bu dardan ve didardan ayırmaya! Ceddi cemalimiz yaramaza, uğursuza ve pirsize duş getirmeye! Şeytanın şerrinden, gafil gadadan-görünmez beladan koruya! Cenabı Hakk, hayırlı devlet, hayırlı evlat, hayırlı rahmet ve bereket ihsan eyleye! Darınız niyazınız kabul ola, gerçeğe hüüü! Ey Erenler, Canlar, Mümin Müslüm Bacı Kardeşler! Hakka kul, Muhammed Ali’ye talib olan canlar!…Eğer ki ereyim derseniz sefaya, binlerce selavat verelim Hak Muhammed Ali’ye. Yüce tanrım, Hakk’a yürüyen …………. can için durduk sana duaya. Yüzümüzü döndük Kıble-i Beytullah’a. Uyduk, Hakk-Muhammed-Ali ve On iki İmama…Sana yürüyen, sana doğru uçan, sana doğru uğurladığımız bu Can’ı bağışla, der. ===Üstteki paragraf selavat yerine geçmekle birlikte istenirse şu selavat da getirilebilir. Selavat: (Türkçesi: Hakk’ın (Tanrının) selamı büyüğümüz, efendimiz Muhammet Mustafa’nın/ Aliyyul Murteza’nın/ Hasan’ın/Hüseyin’in……………………üzerine olsun.) Allahümme salli ala seyyidina Muhammed Mustafa, Allahümme salli ala seyyidina Aliyyel Murteza, Allahümme salli ala seyyidina Hasan-ı Muşteba, Allahümme salli ala seyyidina Hüseyin-i Kerbela, Allahümme salli ala seyyidina Zeynel-i Aba, Allahümme salli ala seyyidina Bakırı Beka, Allahümme salli ala seyyidina Cafer-i Sadık, Allahümme salli ala seyyidina Musa-ı Kazım, Allahümme salli ala seyyidina Ali Sultan Rıza, Allahümme salli ala seyyidina Muhammed Taki, Allahümme salli ala seyyidina Ali Naki, Allahümme salli ala seyyidina Hasan El Askeri, Allahümme salli ala seyyidina Muhammed Mehdi.. Alevilerde Kelimeyi Şahadet: Allah’tan başka Tanrı yoktur; Muhammed Mustafa Allah’ın elçisidir, Aliyyul Mutaza Allah’ın velisi ve inananların önderidir. Ya da: (La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah, Aliyyül Veliyullah, Mürşid-i Kamilullah.) === Bu selamlama, gülbank ile HELALLİK alınmış olur. Helallik meydanı töreni biter. Cenaze mezarlığa götürülürken arkasından su dökülür, bu esnada Hakka yürüyen Can’ın adı anılarak –umup umacağın bu olsun- denilir. 4. Cenaze Töreni (Cenaze Meydanı) Helallik Gülbangı’nın ardından cenaze töreni başlar. Cenaze törenine gelen canların Cem törenine gelir gibi, tertemiz yıkanmış olmaları gerekir. Cenaze “musalla taşına” konur. Canlar cenazenin ardında yarım ay biçiminde toplanırlar. Dede ise cenazeyi önüne alarak canları karşısına alır ve cemal cemale (yüz yüze) Cem Erkanında olduğu gibi tören başlar. Cenaze töreninde kadın erkek yan yana safa durur. Canlar ellerini çapraz bir şekilde göğsünde buluştururlar. Katılanlar, cem töreninde olduğu gibi ayaklarını mühürleyerek “Dar” duruşuna geçerler. Cenaze töreni Dedenin ‘’Bismişah, Hakk Muhammed Ya Ali’’ tekbiri ile başlar. Alevilerde tekbir budur ve bu tekbir söylenirken başlar yukarıya kaldırılır. Alevi- Bektaşi inancında asıl olarak ” Allahuekber” diye tekbir yoktur, sonradan törenlere bir şekilde eklenmiştir. (İmam-ı Cafer’in Cenaze töreninin secdesi ve rukusu olmadığı için namaz olmadığını belirtmiştir.) * DEDE : Cenazenin baş kısmında durarak birinci tekbiri verir ve sonra düvaza başlar. Bismişah… Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali. Yüce Tanrım, Hakk’a yürüyen (…………) can için durduk sana duaya. Yüzümüzü döndük Kıble-i Beytullah’a. Uyduk, Hakk-Muhammed-Ali ve On iki İmama… Ey Erenler, Canlar, Mümin Müslüm Bacı Kardeşler! Hakka kul, Muhammed Ali’ye talib olan canlar!…Eğer ki ereyim derseniz sefaya, binlerce selavat verelim Hak Muhammed Ali’ye. Yücelerden yüce Hakk: Can Kıblesine döndük. Düşündük, yaradılanı gördük, yaradana inandık, yaradanı İnsan-ı Kamil’de bulduk. En-el Hakk olduk. Bağışla bizi Ya Hakk. Sana yürüyen, sana uçan, sana doğru uğurladığımız, sana doğru yolculadığımız bu Can’ı bağışla. ** DEDE : İkinci tekbiri verir ve: Bismişah… Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali: Bütün peygamberlerin hakkı için, gönderdiğin bütün nebilerin hakkı için, Aliyul Murtaza hakkı için bol olan rahmetin için, gizli ve açık herşeyi bilen yüce hak; gani olan rahmetini sana yürüyen candan esirgeme, mekanını cennet eyle, ruhunu şad eyle, der. Ya Hakk, ya Muhammed, ya Ali: Hakikat abdestini aldık. Günahımız sevabımız boynumuzda niyaza geldik. Medet mürvet Şahım darına durmaya geldik… Ezelden seyrettik biz bu alemi. Güneş doğmadan, ay doğmadan, aydan günden ezel biz bu mülke gelmiş gitmiş idik. Günahlarımızı, sevaplarımızı bir mizanda tartmış idik ezelden. Konağımız ışıktır, handan ezelden. Cananı gördük hoş olduk, özümüzü tanıdık yol olduk. Ana rahmine düştük, kızıl kan olduk, kandan ezelden. GERÇEĞE HÜ. MÜMİNE YA ALİ… *** DEDE : Aşağıdaki şekilde üçüncü tekbiri verir ve: Bismişah… Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali: 12 İmamlar hakkı için, 17 Kemerbestler hakkı için, kırklar hakkı için, El-Beyit’e ikrar verenler için, Enel-Hak diyen Mansur hakkı için, göçüp sana gelen canımızın kusur ve eksikliklerini bağışla. Ruhunu sonsuz nurunla aydınlat… Ya Hakk, ya Muhammed, ya Ali…Erenler, b u can Hakk’a yürüdü. Kainatın temsilcisi idi. Hakk ile buluştu, yaradana kavuştu. Yeni bir dona, yeni bir cana, bin bir cana karışacak. Bu nedenle, ölümsüz doğanın bir parçası oldu… Bedeninin bilgeliği ile buluşmanın verdiği güçle, sonsuz devinimli ve yanılgısız doğanın aklıyla, yani Tanrıyla buluştu. Ölümün olmadığı doğada, Hakka yürüdükten sonra yeniden dirilecek. Rahat uyusun.Bu can ölmeden evvel binlerce kez ölmüş, binlerce kez de dirilmiş idi. Şimdi bu can başka bedenlerde yeniden dirilecek, bu canın bedeni canlı cansız her şeye sinecek. Kainat durdukça sonsuza kadar yaşayacak bu can canan içinde.N ILE BIR OLMAK: SEMAH DÖNMEK Evren ile bir olmak: Semah dönmek – Sennur Sezer İslam Ansiklopedisi’ne göre “sema” ve “semah” “tasavvuf ehlinin, müzik aletleri de çalınarak söylenen neşidelere (şiirlere) uyup vecde gelmeleri, raks etmeleri, dönmeleri”dir. İslam Ansiklopedisi’ne göre “sema” ve “semah” “tasavvuf ehlinin, müzik aletleri de çalınarak söylenen neşidelere (şiirlere) uyup vecde gelmeleri, raks etmeleri, dönmeleri”dir. Açık bir deyişle bir tür dinsel törendir. Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Tasavvuftan Dilimize Gelen Deyimler ve Atasözleri” adlı kitabına göre bu sözcükler Arapça “duymak”, “işitmek” anlamında olan “sem” kökünden türemiştir. Anadolu’da “samah”, “zamah”, “samak” gibi çeşitli şekillerde söylenmektedir. “Sema” ile “semah” aynı kavramı ifade etseler de uygulanışlarında önemli ayrımlarlar vardır. Sema günümüzde Mevlevilere özgü duruma gelmiştir. Kuralları vardır. Yalnızca erkeklerce dönülür ve hemen herkesin bildiği bir giysisi (tennure) vardır. Semanın müziği de özel bir müzik, daha doğrusu bir üst sınıf müziğidir. Mevleviliğin dili, Selçuklu hükümdarlığının resmi dili olan Farsçadır. Naat benzeri ayin bestelerinin sözlerinde bu dil kullanılır. Semahlar ise Alevi-Bektaşi toplumunundur. Bu toplumların dinsel ibadetlerini yerine getirdiği toplantıları olan “cem”lerde dönülür. Kentlerde kadının baskı ve peçe altında tutulduğu dönemlerde bile semahlarda kadın erkek birlikte semaha katılmışlardır. Ve kadın erkek karışık yapılan semahlarda kadın ve erkek sayısının birbirine yaklaşık olmasına çalışılmıştır. Çünkü semah, göçebe toplumlarda doğmuştur. Doğa, kişiyi günlük yaşamın her kesiminde ve dinsel törenlerde eşit kılar. Alevi semahlarının daha çok kutsallığına inanılan sayılarda, 3-5-7-9-12 kişilik öbeklerce yapıldığı gözlenir. Ayrıca on altı kişilik, kırk kişilik ve daha kalabalık toplulukların yaptıkları semahlar da vardır. Bu semahların düzenleri farklıdır. Yalnızca erkeklerce dönülen semah türüne Sivas, Malatya, Tokat çevresinde oynanan “Ya Hızır” semahı örnek verilebilir: “Yemen ellerinde ya Hızır yeridir Kimseler duymadan duyardı Ali Fukaraya malın zebil ederdi Duyurdu Muhammet duyardı Ali (…..)” Ancak bu semahın da kadın erkek karışık oynandığı olur. Yalnız kadınlarca oynanan semahlarsa oldukça çoktur. ‘’Çark’’ semahı bunlara örnek gösterilebilir: “Hüseyn’im attan düştü Kâfirler başına üştü Atı Medine’ye kaçtı Ah Hüseyn’im, ah Hüseyn’im…” Semahların ezgisi halk müziğinden kaynaklanır ve türkülüdür. Yörelere göre ezgilerde, vuruşlarda ayrılıklar görülür. Semah ezgileri yalnızca bağlama ile çalınır. Tunceli ve Ege semahlarında kemane de bağlamaya eşlik eder. Davul, zurna hiç kullanılmaz. Bağlama bazı yörelerde kutsal sayılıp duvara, insan boyunun bir karış üstüne gelecek şekilde ve Kuran-ı Kerim’le yan yana asılır. Saz çalınacağı zaman, sazı çalacak olana veren kişi öpüp başına koyar, alan kişi de öpüp başına koymadan çalmaya başlamaz Çepnilerde cemde kesinlikle on iki çalgı bulunur. Bu on iki saz aynı türden olabileceği gibi değişik türlerden de olabilir. Tahtacı cemlerinde ise en az iki, en çok on iki çalgı bulundurmak töredir. Semahlar için belirli bir kıyafet zorunluluğu yoktur. Daha doğrusu semah giysisi halkın düğün, bayram gibi özel günlerde giydiği yeni ya da temiz pak giysisidir. Erkekler de bacılar da böyle giysiler ile semah yapmaya özen gösterirler. Doğu illerinde baş açık semah uygun bulunmaz. Bacıların başları zaten örtülüdür. Erler de şapka ile semaha kalkmaz, başlarına mendil, poşu gibi bir şey bağlarlar. Semaha kalkışta da bölgelere göre küçük ayrılıklar gösteren kimi töreler söz konusudur. Örneğin Doğu illerinde semaha kalkmadan önce el, ayak ve yüz yıkanır. Kimi bölgelerde cemde ilk semah yapılacağı zaman dede ve tüm cem erenleri topluca ayağa kalkarlar. Semahçılar gelip dedenin önünde niyaza dururlar. Niyazdan sonra dede ve cem erenleri yerlerine otururlar. Dede genelde “Bismişah Allah Allah!” sözleriyle başlayan bir gülbank/gülbenk okur: “Allah Allah Allah Allah Allah Allah Üçlerin beşlerin Gerçek erlerin ve şehitlerin Yüzü suyu hürmetine Akşamlar hayrola Şerler defola Yiğitler saf ola Yardımcımız halk ola Varlığımıza Birliğimize Bir olmamıza Merhaba! Merhaba!” (Ruhi Su Türküleri) Bu duaya Kürtçe Gulvang ya da Gulbang denilir. Semaha böylece başlanır. Bundan sonraki semahlarda ayağa kalkılmaz. Kimi bölgelerdeyse semaha er-bacı selamlaşması ile başlanır. Kapalı yerlerde yapılan semahlar yalınayak oynanır. Semahlar karşılıklı durarak ve eller veya kollardan tutuşmadan, ayrık düzende, Cem Mekanı’nın /Cem Bezmi’nin ortasında açılan boşlukta dolaşarak dönülür. Dede Makamı’yla (Post) Çerağ mumlarının yandığı ve “Çerağ Tahtı” denilen yer kutsal sayılır. Semahta oraya sırt dönülemez. Oraya gelinince yüzler o tarafa döner, eller saygıyla göğüste birleştirilip boyun hafifçe eğilir. Bir anlamda selam verilir. Semah Nefesi okunurken nefesin son kıtasında, ozanın şah beyti söylenirken semahtakiler oldukları yerde hareketsiz kalarak şairin anısına saygı gösterirler. “Şah Hatayi eder mi bir gedayı Dilim zikreyledi gâni Mevlayı On iki imam nesli Âbayı Turnalar Ali’mi görmediniz mi?..” Semahlar tek ya da birkaç bölümlü olabilirler. İki bölümlü semahların ilk bölümleri “Ağırlama”, ikinci bölümleri ise “Yeldirme”, “Yürütme”, “Pervane” veya “Pervaz” adlarını alırlar. Eğer semah üç bölümlüyse, ilk bölüme “Ağırlama”, ikinci bölüme “ İki Ayak” veya “Yürütme”, üçüncü bölüme ise “Yeldirme” veya “Pervaz” denilir. Dört bölümlü semahlar yine “Ağırlama”yla başlar, “İkileme”yle devam eder, “Yürütme”ye geçilip “Yeldirme” ile son bulur. Bu bölümler tempoları açısından gittikçe hızlanan bir sıra izler. Bazı semahlardaysa, ağır-hızlı-ağır-hızlı düzeni görülür. Cem nedir? Semahlar Alevi dinsel törenlerinden yani cemden ayrı düşünülemez. İlke olarak semahlar bu dinsel törende dönülür. Cem genelde “görgü, görüm”, “muhabbet cemi” ve “Abdal Musa” olmak üzere üçe ayrılır. Görgü cemi yıllık dinsel törendir. İnanca göre bir yıl içinde yapılanların hesabı verilir. Muhabbet cemleriyse herhangi bir fırsatla bir araya gelindiğinde yapılan cemlerdir… Bu cemlere Alevi olmayan ancak Aleviliğe saygı duyan kişiler katılabilir. Abdal Musa ise görgülerin sonunda ya da görüm yapılmadığı yıllarda tüm toplumu birlikte tutmak amacıyla bir akşam süresine sığdırılan dinsel törenlerdir. Görgü cemlerinde belli aralıklarla semah yapılır. Ancak bunlarda da bir sıra izlenir. Önce tören başlar. Çerağ uyandırılır (Mumlar yakılır). Aşıklar sazlarına sarılıp bir iki deyiş okurlar. İlk semah bundan sonra cemi yöneten dede ya da babanın izni ile yapılır. Önce ağır ve yavaş hareketli semah deyişleri ile başlanır. Semahta bütün dinsel törenler gibi kalkıştan oturuşa değin tüm kurallar (yörelere göre kimi ayrılıklar gösterse bile) belirlenmiştir. Bu kurallar yerine getirilmeden semah dönülemez. Semahlar konusunda önemli bir inceleme yayımlamış olan Fuat Bozkurt, semah düzenini şöyle anlatır: “Semahların yapıldığı toplantılarda etkin bir sıkıdüzen egemendir. Tüm görgü töreni boyunca olduğu gibi semahlar süresince de gürültü yapılamaz. Ayrıca semah ezgileri çalınıp söylenirken, semah dönülürken izleyenler arasında da sigara kullanılmaz. Bir şey yenip içilmez. Dizüstü ya da bağdaş kurulup oturulur. Gürültü edenlere, uygun olmayan davranışta bulunanlara çeşitli cezalar verilir. Bu cezanın biçimi dedenin ve toplumun kararına bağlıdır.” (Fuat Bozkurt, Semahlar, araştırma-inceleme, Kapı Yayınları,136+16 s) Semah dönenler (canlar) duygunun, sevginin, aşkın dorukta olduğu bir duygulu an yaşarlar. Kendinden geçercesine büyük bir aşkla, şevkle, huzur içinde ayrı bir dünyaya yolculuk eder, daha doğrusu evrenle bütünleşirler. Semahlar kökende dinsel görünümde halkoyunu olmalarına karşın, bireyin bağımsızlığı ana ilkesiyle öbür halkoyunlarından ayrılırlar. Semahlar iki ana figüre dayanır. Bunların başında kuşun uçuşunu andıran kolların aynı anda kalkıp inişi figürü gelir. (Kadınlar tıpkı kadın zeybeklerinde olduğu gibi kollarını omuz düzeyinden daha yukarı kaldırmazlar.) İkincisi yürüyüş ve ayak figürüdür. Bu figürlerin arasında da bir uyum vardır. Semahlarda müziğin akışına göre ivedi ya da yavaş biçimde uyumlu olarak hareket ettirilen kol ve ayak figürleri dışında gövde figürleri bulunmaz. Semah, bütün halkoyunlarında olduğu gibi çocuklukta öğrenilmeye başlar. Kişi başlangıçta izleyicidir. Sonra ‘gençler’, ‘gönüller’ semahı denen semah türü ile oyunun içine girer. Bu, alıştırma, daha doğrusu çıraklık dönemidir. Kişi daha sonra oynayış yeteneğine göre öbür semahlarda yerini alır. Semah sözleri Semahlar çoğunlukla Türkçe sözlü deyişlerle dönülür. Bu deyişler yörelere göre değişiklikler gösterse de halk yazınının ürünleridir. Başta Hatayi olmak üzeri Pir Sultan Abdal, Kaygusuz, Nesimi gibi pek çok ozanın deyişleri semah sözü olarak ezgilenmiştir. “Aşağıdan gelen telli turnam İçinizde telli turnam yok benim Yârandan yoldaştan soran olursa Yine sol yanımda derdim çok benim Gidiyorum gayrı gül benzim soluk Od düştü sineme yanıktır yanık Ölüm Allah emri de zalim ayrılık Hangine yanayım da derdim çok benim Pir Sultan Abdal’ım da dost Kırklar Yediler Bu yolu erkanı da canım kodular Herkes sevdiğini de bile dediler Hangine yanayım da derdim çok benim…” Semah sözleri kimileyin belli dinsel kuralları, inançları anlatsa da ana konu sevgidir. Öbür konular sevgi eksenini çevreler: “Kırata yol mudur eştiği zaman Dizgini boynuna düştüğü zaman Sarıdan köpüğü saçtığı zaman Severim kıratı bir de güzeli Kırat da komaz yanında yatam Sesimi turnanın sesine katam Gerdanı beş karış beli bir tutam Severim kıratı bir de güzeli…” Böylec semah sözleriyle öğütler verilerek birlik çağrıları yapılır. “Kararı kararı geliyor kışlar Alay alay olmuş ufacık kuşlar Yıldan yıla meyve veren ağaçlar Özüne döne özümüz deyi…” Semah sözleri dinsel de olsa, din dışı da olsa hep coşkulu, yaşama sevinci doludur: “(…) Açılsın laleler açılsın güller Güllerin dalında ötsün bülbüller Şu gurbeti icat eden onmasın Ay doğsun üstüne güneş doğmasın Vursun felek sillesini kalkmasın Aç kolların semah eyle Demi devran dönsün…” Semah nefeslerinin sözlerinde yüzyılların acılarının, başkaldırılarının izleri vardır. Cemlerde söylenen “tevhitler” de semah nefesleriyle aynı işlevi taşır. Tevhit, “birlik, birleşme” anlamına gelen bir addır. Tevhitlerin coşkulu çağırışlarıyla toplumun birlik duygusu korunur. “Güvercin donuna girip Yanıl elmaya el sunup Yürekten ateşler yanıp Yüze vurduğu yoldur bu!” Aleviler ve Bektaşiler, semahlarla dönerken dünyanın ve evrenin dönüşüne uydururlar gövdelerini. Semahlar sözleriyle “Tanrı ile insanın” birliğini anımsatır: “Hak ağaçta olsa dülgerler bulur Hak denizde olsa balıklar bulur Yerde gökte olsa arada kalır Belagatte o dem Âdeme indi…” Evren ile bir olurlar semah dönenler. Evrenin dönüşünü yenilerler, turnalar gibi pervaz vururken. Sennur SEZER EVRENSEL HAYAT – 3 Şubat 2008photo

Tokat ” Hubyar Semahı”

Semahın da kaynağının Hz. Muhammed`in mihraçtan gelirken Kırklar Cemine uğramasına ve orada ortaya çıktığına inanırlar. Mevlevi semahından oldukça farklı olan semahın kültürel kaynağının izlerini Asya ve Anadolu medeniyetlerinin derinliklerine götürmek olasıdır. Aleviler döndüklerinde semahı ibadetlerinden ayrı düşünmek ve incelemek yanlıştır. Aleviliğin kutsal kitabı olan İmam Cafer Buyruğu, halk arasında yaşayan mevcut semah 12 Hizmetin biridir ve biri olarak yapılır. Yani semah o toplumun bir parçasıdır. Ülkemizde alevilik kendini tanıtmaya başladıktan beri semah dönmek, güncellik kazanmıştır. Yüzyıllarca gizli saklı yapılan cem ayinlerinin bir parçası olan semah yapılan çeşitli törenlerde şenliklerde, folklorik gösteriler içine konulmuştur. Bu durum ilk başta alevilerin hoşuna gitmiş, kendi kültürlerinin tanınmasına hizmet eder düşüncesi ile seyirci kalınmıştır. Yapılan semahlar alevi olan ve olmayan kesimlerce tanınmış ve paha biçilemeyecek durumda beğeni kazanmıştır. Çünkü alevilerin bazıları, ana ve babadan doğup da toplumu derneği görmemeye başlamıştı ve görüp öğrenmeye çalışıyordu. Bu nedenle semahlar alevilerin ibadeti olan cemin bir parçasıdır. Onun yeri orasıdır. Semah dönmek eğlence aracı olamaz. Semah içkili düzensiz yerlerde asla olamaz. Semah dönmek cem ayini dışında olsa olsa çok ağır başlı bir biçimde özüne uygun bir tarzda Hacı Bektaş-ı Veli`yi anma töreni, Abdal Musa anma töreni veya buna benzer türbe anma törenlerinde olabilir. Ağırbaşlı etkinlikler dışında yapılmamalıdır. Bu kaygımızı ifade edersek semahın kaynağı olan Hz. Muhammed`dir. Mihraca gitmesi ve Kırklar Meclisi`ne uğramasını tarihsel kaynaklarımıza dayanarak vermeye çalışalım. Çünkü alevi inancında cemin ve semahın kaynağı Kırklar Cemidir. Bu kaynağı bilmeden cem ve semah anlaşılamaz. Hiçbir semah türünde elele tutulmaz. Semahta esas figürler el ve ayak figürleridir. Eller ve kollar kuşun uçuşunu simgeler. En çok görülen figür ise sağ elin ayası yukarıdan alır, sol el de yere dönüktür. Bu figür Hak`tan almanın halka verilmesini simgeler. Semaha Türkçe sözlü deyişlerle dönülür. Semah dönerken hiçkimsenin ortamı bozacak tavırda bulunması mümkün değildir. Orneğin sigara içilemez. İçki içilemez. Diz üstü ya da bağdaş kurularak oturulur. Gürültü edilemez. Semah dönenlerin ritimini izleyenler de Allah Allah diye tempo tutarlar, dede dua verir, bak için olmaya, Hak için ola, Allah Allah, der. Cemat de Allah`a yalvarır. Hubyarlı üç erkek üç kadın veya iki erkek iki kadın semah ederler. Oniki Hizmet Sahipleri 1- Dede, Cemi yönetir, muhabbet ve dua eder. 2- Rehber, Ceme katılanlara yardımcı olur. 3- Gözcü, Cemde düzeni sağlar, geleni yerleştirir. 4- Çırağcı, Çırağın yanma ve takılmasını sağlar. 5- Zakir, Aşık deyiş duvaz mihraçlama nefes söyler 6- Feraşçı, Süpürge çalar, cem hizmetine bakar. 7- Saka, Meydan görevlisi, saka suyu dağıtır. 8- Lagup, Sofra işleriyle görevlidir. 9- Peyik, Cemiyeti toplar. 10- Pevrazcı, Pevraz semah yapar. 11 – İznikçi, Cemevinin temizliğine bakar. 12- Bekçi, Ceme gelenin gidenin iç ve dış güvenliğini sağlar. Yüce Dağ Başında (Hubyar Semahı) Yüce Dağ Başında Bir Kuş Uçurdum Ana Nenni Nenni Bir Kuş Uçurdum Ben Meylimi Bir Güzele Düşürdüm Dilber Nenni Nenni Yavrum Düşürdüm Duydum Nazlı Yarim Yad Eller Almış Ana Nenni Nenni Yad Eller Almış Vallah Dostlar Ben Aklımı Şaşırdım Dilber Nenni Nenni Vallah Şaşırdım Yürü Güzel Yürü Yolundan Kalma Ana Nenni Nenni Yolundan Kalma Her Yüze Güleni Dost Olur Sanma Dilber Nenni Nenni Dost Olur Sanma Ölümden Korkup Da Sen Geri Dönme Ana Nenni Nenni Sen Geri Dönme Yiğidin Alnına Yazılan Gelir Dilber Nenni Nenni Yazılan Gelir Ceylan Bakışına Kurban Olduğum Sallanma Karşımda Öldürme Beni Ah Gülüm Gülüm Yürüsene Yavrum Mecnun Edip Beni De Düşürdün Çöle Kerem Gibi Burda Da Yandırma Beni Ah Gülüm Gülüm Yürüsene Yavrum Bu Kadar Sallanma Da Öldürdün Beni Ölürüm Unutmam Da Sevdiğim Seni Ah Gülüm Gülüm Yürüsene Yavrum Bırakın Sallansın Da Nazlı Gelini Güzelin Döndüğü De Meydan Öğünsün Ah Gülüm Gülüm Yürüsene Yavrum Hubyar Eğitim Vakfı Hubyar Köyü Kültür Ve Sosyal Yardımlaşma Dernegi http://www.hubyardernegi.org/menu_detay.asp?id=25430

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû