Blog Arşivleri

pir sultan ocağının tarihsel gelişimi

Pir Sultan Ocağı 1. Ocak Nedir? Ocak deyimi, sözlük anlamı bağlamında kısaca tanımlanacak olursa; 1. Ateş yanan/yakılan birim, 2. Yemek yapılan yer ya da aygıt, 3. Köylerde “evlik” denilen büyük odalarda ısınmak için başında toplanılan yer, 4. Oturma ve barınma yeri, 5. Ev, yurt, yuva, sıla, 6. Maden çıkarılan yer, 7. Belli bir amaç doğrultusunda oluşturulan, toplanılan ve görev yapılan kurum/örgüt, 8. Geleneksel olarak belli bir işi gören aile çevresi anlamlarına gelmektedir.[1] Anlamlarına baktığımızda, kavramda belli bir anlam yoğunluğunun göze çarptığını söylemek gerekir. Alevi-Kızılbaş toplumunda ise işlevsel olarak ocaklar, Alevi-Kızılbaş toplulukların inanç boyutuyla bağlandığı, yılın belli dönemlerinde bu toplulukların “görgü”sünü ve “sorgu”sunu yapmakla yükümlü olan, toplumu aydınlatma, sorunları çözme ve yönlendirme sorumluluğunu taşıyan, toplumun düşünce, bi-linç/inanç ve kültür dünyasını sürekli geliştiren ve anlamlı kılan, merkezi yapının oluşturduğu kurumlardan kendisini soyutlamış[2], bu topluluklarda çeşitli yaptırım, yol ve yöntemlerle toplumsal ilişki ve işleyişin düzenli yürümesini sağlayan -ya da bir deyişle aksamasını engelleyen- kurumlardır.[3] Alevi tarihi ve kültürünün açıklanması bakımından Alevi-Bektaşi ocaklarının oluşumu, geli-şimi, dağılımı ve etkinliğini irdelemek önem taşımaktadır. Ocakların, Anadolu’da yaşanan toplumsal dönüşüm ve yeniden yapılanmanın etkisiyle, özellikle Osmanlılar’ın ilk döneminde ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir. Sistemin adım adım kurumlaşarak ortodoks bir çizgi üzerine oturması ve heterodoks topluluklar olarak tanımlayabileceğimiz Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun merkezi sistemden kopmasıyla oluşan o yoğun baskı ortamında, sürekli yaşanan kaç-göç sonucu, bir bakıma zorunlu olarak dedeliğin/pirliğin/babalığın “soy” yoluyla işlevini sürdürür hale geldiği görülmektedir.[4] Ortaya çıkan ocakların yaygın biçim-de o dönemlerde yaşamış kişilere dayanıyor -yani o dönemlerde yaşayan kişiler üzerinden yürüyor- olması bunun açık gösterge ve kanıtlarından biri sayılabilir. Bu dönem genel olarak 14. ve 16. yüzyıllar arası biçiminde belirlenebilir. Yani mevcut yapıya bakıldığında bugün ocaklara temel teşkil eden baba, dede, eren ve halifelerin ağırlıkla bu dönemlerde yaşadıkları, yaygın oluşumun bu dönemlerde gerçekleştiği görülüyor. Bu durum Anadolu’da konar-göçer toplulukların adım adım yerleşikliğe geçişiyle de ilgili görünmektedir. Önemli toplumsal işlevleri olan bu tür kurumlara yerleşikliğe geçen toplulukların gereksiniminin arttığı açıktır. “Soy yolu”yla “sürek sürdürme” geleneği öncesi, yani ocak oluşumları gerçekleşmeden önce bu görevlere, bilgi, görgü, birikim, ve olgunluk ve önderlik yeteneği gibi büyük önem taşıyan yeteneklere ve bu yükü kaldırabilecek direnç kapasitesine sahip kişilerin, “yol”u temsilen genellikle halifelik yoluyla atandığı bilinmektedir. Değindiğimiz gibi bunlar giderek belli bir süreç sonunda “ocak” haline gelmiştir. Sözgelimi Hacı Bektaş’ın ve Erdebil dergahının görevlendirdiği halkı irşad etmekle yükümlü bulunan halifeler bu duruma ilginç bir örnek olarak gösterile-bilir.[5] Bunların bir bakıma düzenin kuşatması ve koşulların dayatmasıyla süreç içerisinde ocağa dönüşümü ise üzerinde durulması gereken bir başka önemli boyuttur. Özellikle Osmanlı dönemindeki oluşum ve koşullarda, bu yapıyı -dedelik kurumunu- kurumsal olarak de-netleyen müdahele edilebilen ve yönlendiren yaygın ve sistematik ilişkiler ağı ve bir denetimci kurumun olmayışı -ya da olamayışı-, “sır”rın[6] açığa çıkmasıyla egemen kesimlerin saldırısına maruz kalma endişesi, bu nedenle korku ve tedirginlik içinde yaşanması, diğer önemli ayrıntılar olarak karşımıza çıkmaktadır.[7] Genel durum böyle olmakla birlikte, yaygın olmasa da “ocak kültü”nün Anadolu’da ilk ortaya çıkışının “Horasan Erenleri” denilen “erenler”e dayandığı ya da bir başka deyişle, bu erenlerin bugünkü bazı ocakların ilk “nüve”leri/dayanakları olduğu ve bu erenlerin etkinliği üzerinden “Horasan kültü”nün Anadolu Alevi-Bektaşi toplumu üzerinde derin izler bıraktığı söylenebilir.[8] Değindiğimiz gibi yaygın oluşumların ise, tarihsel verilerden anlaşıldığı kadarıyla daha sonraki dönemlerde -özellikle 15 ve 16. yüzyıldan sonra- gerçekleştiği görülmektedir.[9] ——————————————————————————– Bu erenler, göçebe, yarı göçebe ve yerleşik topluluklar arasında büyük ün ve etkinliğe sahip Dede Garkın,[10] Baba Resul/İlyas, Baba İshak, Hacı Bektaş, Sarı Saltık Sultan, Sultan Mahmud Hayrani, Barak Baba, Kızıl Deli/Seyyit Ali Sultan, Haydar Sultan, Sarı İsmail Sultan, Karadonlu Can Baba/Kara Pirpat Sultan,[11] Ulu Abdal, Kiçi Abdal, Karaca Ahmet Sultan, Şah İbrahim Hacı, Abdal Musa, Baba Taptuk/Taptuk Emre, Geyikli Baba, Garip Musa, Dede Sultan,[12] Sultan Samut, Baba Mansur, Koçum Seydi/Koçum Baba, Derviş Cemal/Cemal Seyyid Sultan, Resul Baba Sultan, Güvenç Abdal, Hacım Sultan gibi babalardır.[13] Bu, “Baba” “Dede”, “Sultan”, “Abdal” ve “Derviş” adlarıyla anılan erenlerin “ocak kültü”nün güçlü olduğu, “od”un -yani ateşin-, yanan/tüten ocakların kutsal sayıldığı bir gelenekten geldiği açıktır. Bunların adlarındaki bu ayrıntı özellikle önemlidir; İslamiyet öncesi içinde bulundukları inanç sistemi ve gelenekle bağlarını göstermesi açısından özenle üzerinde durulması ve ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Dikkatle irdelendiğinde, bu erenlerle ilgili günümüze gelebilen söylence ve menkıbelerin bağrında, İslamiyet öncesi birçok motifin gizlendiği görülmektedir. Bu bakımdan “Horasan ya da Horasan Erenleri Geleneği” olarak niteleyebileceğimiz Alevi-Bektaşi inanç dünyasındaki bu gelenekte, Horasan’a da kutsal bir niteliğin yüklendiği ve bir anlamda “erenlerin anavatanı” olarak algılandığı görülüyor. Heterodoks topluluklar dışında, başka inanç sistemlerine mensup topluluklarla da -özellikle Hrıstiyanlık içindeki aykırı akımlarla- yakın ve iyi ilişkiler içinde bulunan bu babaların, onlar üzerinde de önemli etkileri olduğu bilinmektedir. Fakat burada üzerinde önemle durulması gereken bir olgu bulunmaktadır. Kendi dönemlerinde bir çeşit bilinç taşıyıcısı ve aydınlatıcı konumunda olan bu “babalar”ın bütün etkinliklerine, saygın konum ve yol önderliklerine karşın, henüz o dönemde -yani yaşadıkları sırada- “ocak” haline gelip gelmedikleri tartışmalı bir konudur. Bize göre “ocak” haline gelmeleri Alevi-Bektaşi deyimiyle “Hakk’a yürüme”lerinden -yani ölümlerinden- çok sonra gerçekleşmiştir. Dikkatle bakıldığında bu gerçek kolaylıkla görülebilir. Sözgelimi “Hacı Bektaş Ocağı”nın oluşumu bunun çok açık örneklerinden biridir. Bu yöndeki oluşumun en önemli nedenlerinin başında kuşkusuz dönemin karmaşık, çatışmalı, göç ve kıyımlarla dolu ortamında yerlerinin kolaylıkla doldurulamayışı gelmektedir. Şah Haydar ve Şah İsmail Hatayi’nin büyük etkinliğiyle birlikte Anadolu’daki ocakların özellikle 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iki büyük merkeze bağlandığı görülmektedir. Bunlar, Erdebil ve Hacı Bektaş dergahlarıdır. Eğilimin, etkinlik durumuna, baskın ilişkilere göre yer yer değiştiğini de söylemek mümkündür. Birbirine son derece saygılı olmakla birlikte duruma göre bir kısım ocakların Erdebil dergahına,[14] bir kısım ocakların Hacı Bektaş dergahına bağlandıkları görülüyor. Sonraki dönemlerde buna Şücaaddin Veli Ocağı’na bağlı olarak oluşan[15] Hasan Dede dergahının eklendiği de söylenebilir.[16] Sözgelimi Tokat bölgesindeki tanınmış ocaklardan Hubyar ocağının, Tahtacı ocaklarından Yanyatır ve Hacı Emirli ocaklarının ve Anadolu’daki diğer birçok ocakların bağlandığı merkezler konusunda farklılıklar bulunması, bu durumun açık bir örneğidir. Bu ocaklar arasında Malatya bölgesinde bulunan Mineyik Ocağı gibi başına buyruk bir görünüm sergilemeye çalışanlar da vardır.[17] Kırsal alan Aleviliğinde ocakların iki büyük öbeğe ayrıldığı görülüyor. Bunlar; 1. Mürşid Ocağı, 2. Pir/Dede Ocağıdır. Bunlar dışında rehberlik kurumu, bazı çevrelerde ocak olarak algılansa ve değerlendirilirse de bizim yakından gözlemlediğimiz alanlarda “kapı” olarak adlandırılmaktadır. Sözgelimi “Rehberlik Kapısı” gibi… Özellikle Orta Anadolu Alevi topluluklarında yaygın olarak bu deyimin kullanıldığına tanık olduk. Bu alanlarda, örneğin bir Aleviye, dedesinin/pirinin kimliğine ilişkin “hangi ocağa bağlısın?” şeklinde soru sorulurken, rehberle ilgili olarak “rehberlik kapısı”nın kim olduğu sorulmaktadır. Bir başka deyişle, rehberlik ocağının kim olduğu şeklinde bir sorunun sorulmadığı görülmektedir. Bu durumdan “rehberlik kapısı”nın “ocak” olarak algılanmadığı sonucu çıkarılabilir. Çünkü ocak olarak algılansa, doğrudan bu şekilde tanımlananacağı da açıktır. Bu bağlamda rehber kapısının ocak olarak algılanması ve tanımlanmasının isabetli bir yaklaşım olup olmadığı üzerinde düşünmenin yararlı olacağı kanısındayız. 2. Pir Sultan Ocağı: Pir Sultan Abdal, bugün “Pir Sultan Ocağı”[18] olarak bilinen ve merkezi Yıldızeli-Banaz köyünde bulunan Pir Sultan Ocağı’nın kurucusu ve ilk piridir. Pir Sultan ocağının yapısına baktığımızda, Pir Sultan Abdal’ın aşıklığı/cem törenlerinde zakirliği yanında, aynı zamanda “dedelik” gibi bir işlevinin bulunduğu da açıkça anlaşılmaktadır. Şurası belli ki, değindiğimiz gibi Alevi-Bektaşi geleneğinde dedelik kurumunun ocak oluşumlarıyla birlikte ortaya çıktığı,[19] bu ocakların ise daha önce kimi tekil örneklere de rastlanmasına karşın, ağırlıkla Hacı Bektaş ya da Erdebil derga-hının çeşitli bölgelere gönderdiği ya da o bölgelerde görevlendirdiği[20] -çoğunlukla da o bölgelerin yerlisi olan- halifeler yoluyla oluştuğu bilinmektedir.[21] Nitekim Pir Sultan Abdal’ın şu dörtlüğü bu durumu kanıtlayan örneklerden biridir: “İçerü girince beli Hak derler / Dışarı çıkınca ikrar yok derler / Senden gayrı halifeler çok derler / Verdiği ikrardan dönüyor talip.” Bilindiği gibi “halifeler”, Pir Sultan’ın yaşadığı 16. yüzyıl ve öncesinde Anadolu’da Alevi-Kızılbaş topluluklarının başında bulunan, onları denetim altında tutan ve yönlendiren inanç önderleri ya da “inançsal öncü-yöneticiler”dir.[22] Dergahların etkin olduğu, topluluklar üzerinde inançsal denetimin yoğun sürdüğü dönemlerde, toplum üzerinde etkin ve bilgisi, görgüsü yetkin olanların, yani bu göreve her bakımdan uygun olanların halife tayin edildiğini verilere bakarak söylemek olanaklı. Bunların köken olarak da, genellikle içinde bulundukları topluluklarla aynı kökenden geldikleri döneme ilişkin kaynaklardan anlaşılıyor. Bununla birlikte “gönül kalsın yol kalmasın”, “yol cümleden uludur” deyimlerinde de belirtildiği gibi, sık rastlanan bir durum olmasa da halifelik görevini gerektiği gibi yerine getiremeyenlerin bu görevden geri çekildiği de söylenebilir. Pir Sultan Abdal, Sivas/Urum bölgesinde halifelik yoluyla de-delik görevi üstlenen tek örnek değildir. Sözgelimi, yine bölgenin tanınmış ocaklarından Hubyar Sultan Erdebil dergahına, Garip Musa ise Hacı Bektaş dergahına bağlı halifelerdir.[23] Ocakları da bu halifelik bağı yoluyla oluşmuştur. Bu ve benzeri halifelerin soyundan gelenler üzerinde, koşulların etkisiyle, sonraki süreçte bu dergahlar tarafından yeterince denetim yapılamadığı ve birçoğunun günümüzde de soy sürme yoluyla dedelik yaptığı görülmektedir. Bu oluşumun eski Türkmen geleneğine, Asya, Kafkasya, Önasya ve Anadolu’daki değişik inanç sistemlerindeki benzeri kurumlara uygun/denk düştüğü, aynı zamanda aşiret geleneği içerisinde yer yer, -“dede-beğ”, “dede-abdal”, “dede-halife”, “ba-ba”, “pir-abdal”[24] gibi sanlarla/deyimlerle de anılan- danışma, dayanışma ve sorunların çözüm merkezi durumunda olan aşiret ulularının[25] inanç sistemlerinin merkezinde bulunan “Kamlar”, “Şaman Kocaları”, “Baksılar”[26] ve benzeri öncülerin yerini doldurduğu daha sonraki süreç içerisinde ise toplumsal koşulların etkisiyle giderek kurumlaşan bu yapının, toplumun gereksinim-lerine denk düştüğü ve etkin bir yönlendirici kurum haline geldiği açıktır. Zaten, sistemle barışık olmayan Alevi-Bektaşi toplumunu çok yönlü kuşatarak sıkı bir şekilde izleyen ve ortodoks düşünce anlayışı üzerine oturan kurumlarıyla baskı ve kıyımı gelenek haline getiren Osmanlı toplum düzeninde, karşı düşünce/karşıt kurumlar bağlamında başka türlüsü de olamazdı. Bu, bir bakıma bütün kuşatmalara karşı inatla direnen, ısrarlı dönüştürme çabalarına karşın değerlerinden vazgeçmeyen –ya da yaşam biçimiyle uyuşmayan, kendine yabancı değerleri benim-semeyen- ve karşı düşünce -heterodoks düşünce- zemini üzerinde oturarak kendini sistemin kurumları ve ilişkilerinden dışlayan bir toplumun gereksinim duyduğu iç denetim ve birliği sağlayıcı, çö-züm üretiminde başvuru merkezi ve dayanak olan, aynı zamanda toplumda denge unsuru bir yapıdır. Açık ki, toplumun gereksinimlerine denk düşmeyen -işlevsel niteliği olmayan- bir yapıyı oluşturmak, kurumlaştırmak ve gele-ceğe taşımak mümkün değildir. Bir yapı kurumlaşarak toplumda etkin hale gelmişse, bu gereksinimleri karşıladığı içindir. Ayrıca önemli bir durumu belirtmek gerekir ki, bütün olumsuzlukları bağrında taşıyan o koşullar içerisinde her biri bir yanda bulunan ocakların bağlı bulunduğu ilgili dergahlar tarafından sürekli gözetlenmesi ve denetiminin yapılarak gerekenin -başka bir deyişle görevini gerektiği gibi yerine getiremeyenin- yerine yeni atamalar yapılması da oldukça zordur. Özdenetimi sağlama, dışsal etkenlere karşı ayakta kalma, toplumsal bilinci ve direnci diri tutma bakımından önem taşıyan bu kurumlar, egemen yapıdan bütünüyle uzaklaşmış;[27] kapalı kır toplumlarına özgü yapılanma içerisinde olan Alevi öğretisi ve toplumu açısından oldukça anlamlı ve önemlidir. Ayrıca bu yapının Alevi kimliğinin oluşumu, bu kimliğe ilişkin değerlerin korunması ve geleceğe taşınmasında da temel unsurlarından biri olarak karşımıza çıktığı görülmektedir.[28] Merkezi ve yerel yöneticilerden uzak durma çabasıyla birlikte, böyle bir toplumsal yapılanma ve ilişkilerin, aynı zamanda Alevi-Bektaşi düşünce/inanç sistemini kırsal alanlarda/köy toplumunda kapalı toplum sistemi haline getiren özellikleri bünyesinde taşıdığını da bu arada belirtmek gerekir. Yaşama biçimi ve düşünce/inanç dünyalarının doğal gereği olarak yol kurallarına uygun biçimde, sürekli birbirini denetleyen ve sorgulayan kırsal alan Alevi-Bektaşi toplumunun bu yapılanması içinde eşitlik, hakyemezlik ve barış içerisinde bir arada yaşama kültürü ve “eline, diline, beline sahip olmak” biçiminde özetlenen değerlerin[29] her zaman baskın ve belirleyici değerler olageldiğini özellikle vurgulamakta yarar var. Bunların, Alevi toplumunun değişmeyen yazılı kuralları olmayışı, egemen unsur olamayışı ve bir bakıma dar bir alanda zorunlu kapalı toplum haline gelişi ve bu tür kurumların oluşumundan kaynaklandığı da düşünülebilir. Bu durum, Alevi düşünce sistemi, bireysel ve toplumsal davranış biçimlerini, ortodoks yapılanma ve düşünce sistemlerinden farklı kılan ve içinde bulunduğu koşullarla bütünleştiren bir özelliktir ve aynı zamanda kırsal alanda toplumsal ilişkilerin şekillenmesini de sağlayan önemli unsurlardan biridir. Bu yapılanma içerisinde “düşkünlük kurumu” olarak adlandırılan kurum yoluyla, barışçıl yöntem ve yaptırımlar kullanılarak toplumsal ilişkilerin belli bir düzen içinde yürümesi sağlanmış, “yol”un getirdiği kurallara uymayanlar, yine barışçıl dışlama yöntemiyle tüm toplumdan “rızalık” alınana dek, bir anlamda ders verici bir şekilde cezalandırılmıştır.[30] Alevi yaşam biçiminde belirleyici bir yeri olan dedelik/pirlik kurumunun oluşum ve kurumlaşma süreci, kimi araştırmacıların vardığı sonuca göre de; “Anadolu’ya göçler sonrasında heterodoks şeyh ve dervişlerin öncülüğünde gerçekleşen kolonizasyon hareketiyle[31] yakından ilişkilidir. Her ne kadar dedelik kurumunun oluşumunu ortaya koyan tarihsel veriler sınırlı ise de,[32] bugün halâ yaşayan Alevi ocaklarında yaşamakta olan bu dervişlerin adları, bu ilişkiyi büyük ölçüde doğrulamaktadır. Alevi ocaklarının adlarında bu yarı-savaşçı, kolonizatör dervişlerin adları yüzyıllardır yaşamaktadır… Bu dervişlerin adlarını taşıyan Alevi ocakları, onların kutsal kimlikleri[33] çerçevesinde ortaya çıkmış ve soylarından gelenlerce de bu ocak geleneği sürdürülerek bugüne kadar gelmiştir.”[34] Bu yapı içinde ortaya çıkan Pir Sultan ocağı temsilcilerinin, günümüzde Hacı Bektaş dergahından icazetle dedelik yaptığına bakılırsa, döneminde güçlü bir aşık/zakir olan Pir Sultan’ın da Hacı Bektaş dergahından icazetle halife/dedelik yaptığı sonucuna varılabilir. Böyle bir durum gelenekle de uygunluk içindedir.[35] Bu halife/dedeliğin başladığı dönem de büyük bir olasılıkla 16. yüzyılın ilk çeyreği -Balım Sultan ya da Şah Kalender dönemi- olmalıdır. Pir Sultan’ın, yöresel söylenceyle “pir elinden dolu içerek” aşıklığa başladığı dönem ve deyişlerindeki ipuçları da bu yöndedir. Çünkü bu dönemden sonraki yaşanan gelişmeler ve Hacı Bektaş dergahının Şah Kalender olayı sonrası uzun süre kapalı kaldığı, ilgili çevrelerin dikkatle izlendiği, baskı altında tutulduğu, sürüldüğü ve öldürüldüğü, ayrıca Pir Sultan’ın 16. yüzyılın hemen ikinci yarısında -1560-63 yılları arasında- asılması da gözönüne alınırsa, olasılıklar bütünüyle bu dönemde yoğunlaşmaktadır. Bugün Pir Sultan soyundan gelenlerce, Pir Sultan ocağının görev ve yetki alanının Hacı Bektaş dergahı tarafından belirlendiği ve bu durumun dergahtaki kayıt defteri olan “Kara Kütük”e[36] kayıt edildiği, sözlü olarak aktarılmaktadır.[37] Bu da yukarıdaki tespitlerimizle örtüşen/onaylanan bir durumdur.[38] Bugün Pir Sultan soyundan gelenler tarafından, geleneğe uygun olarak Pir Sultan’ın soyu On İki İmamlardan Musa-i Kâzım’a bağlanmaya çalışılsa da[39] ocağın hangi koşullarda, ne zaman ve ne şekilde ortaya çıktığı bilinmektedir.[40] Konuyla ilgili tarihsel verilerin, olayın oluşumu ve gelişimini en azından büyük ölçüde açıklamaya yettiği rahatlıkla söylenebilir.

Reklamlar

BİSMİALLAH ve BİSMİŞAH

Sevgili canlar, güzel dostlar, biz inancımızın temelini, Allah’a, Kutsal Kitap Kuran-ı Kerim’e, Muhammedi öğretiye ve onun Ehl-i Beyt’ine dayandırıyoruz.
Onları anlama, bilme ve kavrama açısından da bu yolun has insanları olan insan-ı kamil makamına ulaşan Hak Erenleri’nin kandilleriyle fikirleriyle aydınlanıyoruz.
Bizler Hak yolun Hak talipleri olduğumuz için bu erkan yolunun erenlerinin hayatları boyunca Hak için vermiş oldukları mücadeleleri, siyasi ve içtimai hayatlarını, Hak olan üstün öğretilerini bize iletmek istedikleri mesajı, anlamalı ve kavramalıyız.
Pir Sultan kimdir, nedir, ne yaptı bilinmeden, anlaşılmadan tam anlamıyla onu kavramadan Pir Sultan olamayız. İstesek de olamayız. Bizler erenler izinde deyip yola çıkıyoruz. Ama o erenleri anlamaya, onları tanımaya hiç çaba harcamıyoruz.
O zaman nasıl onların izinde yürüyeceğiz ki.
Şimdi gelin sevgili canlar güzel dostlar bu örnek insanlardan olan bir insan-ı kamilin hayatına, yaşamına, öğretilerine bir göz atalım.
Evlad-ı Resülden hem yetim-i Kerbela’dan olan bu Alevi dedesi Şah İsmail Safevi Hazretlerinin hanedanından olup 1871’de Lübnan’ın Beyrut şehrinde dünyaya geldi.
İsmi İsmail olup mahlası Sırr-ı Yezdan’dı. I. Şah İsmail Safevi Hazretleriyle karıştırılmaması için bu Safevi şahına Şah İsmail Kalender Safevi deniliyordu.
Şah İsmail Kalender Safevi’nin babasının ismi Şah Yar Ali Sultan Safevidir. Şah Yar Ali Sultan Safevi’nin babası Şah İsa Ruhullah Safevi’dir. Sırasıyla ecdatlarının isimlei şöyle:
“Şah Mirza Bey Safevi
Şah Safiyuddun Safevi
Şah Muhammed Nur Ali Safevi
Şah Baha Nur-i Hüda Safevi
Şah Işık-ı Işk Sultan Safevi
Şah Hürrem Cavid Safevi
Şah Emir Cafer Safevi
Şah Muhammed Mevlana Safevi”
Ailesinin gözetiminde köklü bir ilim tahsil eden Şah İsmail Kalender Safevi’nin ilk ve son eğitimcisi babası Şah Yar Ali Sultan olmuştur.
Yedi, sekiz yaşlarında Kuran-ı Kerim’i ezberlemiş, onüç-ondört yaşlarına gelince, Kelam, Hadis, Fıkıh, Felsefe, Tarih, Cifr, Tasavvuf ilimlerini tamamlayıp babasından zahir ve batın ilimleri öğrendi. Bunun yanısıra Tevrat’ı, İncil’i hıfz etmişti.
İslami ilimleri, İslam sosyolojisini ve psikolojisini tam anlamıyla kavrayan Şah İsmail Kalender Safevi raksa ve musikiye çok önem verirdi. Kendisinin büyük bir musiki ilmi vardı.
O’na Allame-i Cihan diyorlardı yani “Cihanın Alimi”
Ana dili olan Türkçe haricinde, Arapça, Farsça, Zazaca, İbranice ve Fransızca’ya tam vakıftı.
Bazen eski Rumcayla değişler okurdu.
Onbeş onaltı yaşında babasını kaybetti, onsekiz yaşında da annesi Kahle Mihrimah Sultanı kaybetti.
Yirmi-yirmi bir yaşında babasının postuna oturdu.
1897 yılında Şah İsmail Kalender Safevi 25 yaşlarındayken Beyrut’tan ayrıldı. Irak’a gidip Necef’e yerleşti.
Necef’te barınamayan Şah İsmail Kalender Safevi üç yıl sonra tekrar Lübnan’a döndü.
Şah İsmail Kalender Safevi’nin üç kız kardeşi vardı, kendisi tek erkek çocuktu.
Kardeşlerinin isimleri şöyle;
1. Hatice Nam-ı Kübra Sultan
2. Halime Haşlika Sultan
3. Şahsanem rindt Sultan
1906 yılında Şah 31 yaşında halasının kızı Meryama Sultan’la evlendi. Beş oğlu ve üç kızı oldu.
Erkek evlatları:
Şah Muhammed Ali Safevi
Şah Ali Safevi
Şah Mehmet Safi Safevi
Şah Süleyman Safevi
Şah İbrahim Safevi
İlk üç oğlunu İsrail, Lübnan savaşında kaybetti. Şah Süleyman Safevi denizde boğuldu. Şu an yaşıyan tek evlatı Şah İbrahim Safevi’dir.
Kız çocukları;
Nurşah Sultan
Hacce Ledün Sultan
Meryem Sultan
1995 yılında Safevi hanedanının son şahı, Şah İsmail Kalender Safevi akşam üzeri Hakk’a, o gerçek sevgiliye yürüdü. Nur içinde yatsın.

Şah İsmail Kalender Safevi’nin Marjinalliği

Şah İsmail Kalender Safevi kumral, ela gözlü uzun boylu ince ve narin bir vücuda sahipti.
Saçlarını omuzlarına kadar uzatıp ortadan ayırarak iki yana salardı. Hiç sakal bırakmayan Şah bıyıklarını uzatırdı. İki kulağına mengüş denen küpe koyardı. Vücudundaki bir çok kılları kazıttırıp vücuduna dövmeler yapardı.
Belinde iki kürek kemiği üzerine çifte “Huvve” yazılı ve belinin tam ortasında kudret eli figürü vardı.
Göğsünde tam ortada çifte Ali ve onun hemen ortasında Allah lafzı ve onun üstüne içiçe girmiş zülfikar şekli vardı.
Sekiz parmağına süslü taşlardan yapılmış yüzükler ve kolunda işlenmiş desenlerle dolu gümüş bileklikler mevcuttu.
İki ayağında halkalar bulunurdu. Her ayakta oniki halhal bulunurdu. İnce belini saran bir gümüş kemer vardı. Kırk halkadan oluşuyordu. Kendisi özel bitki özlerinden yaptığı bir ilaçla vücudundaki ve yüzündeki sakal kıllarını kazıttırırdı.
Tırnaklarını uzatırdı. Temizler ve gayet bakım gösterirdi.
Boynunda bir çok kolyeler ve süslü taşlar takan Şah İsmail Kalender Safevi gümüşten yapılmış olan teslim taşını hiç çıkarmazdı.
Bazen kızıl bazen de siyah sarık sarardı.
Kıyafetinin renk seçiminde siyah, duhani ve külrengi onun için vazgeçilmezdi.
Ama en çok baştan aşağıya dek siyah giyinirdi. Kendini siyahla özdeşleştirmişti.
Arada sırada burnuna koymuş olduğu pırlanta hızmasıyla sürmeli olmasına rağmen sürme çekilen gözleri çok dikkat çekiyordu.
Giyim, kuşam ve yaşam olarak Kalender meşrepli bir rindtti.
Kendini Türkmen olarak tanımlıyor ve bir şeye kayıtlı kalmadan inancını sıradışı yaşıyordu.
Zaten onu ayrı ve özel kılan da buydu. Marjinalliği ve aşırı batiniliği Şah İsmail Kalender Safevi’nin gerçek kişiliğini ortaya çıkarmıştı.

İLMİ VE EDEBİ KİMLİĞİ

Yedi yaşında Kuran-ı Kerim’i ezberlemiş, bunun yanında Tevrat ve İncil’i hıfz etmişti. Tefsir ilmini tam anlamıyla kavrayan Şah İsmail Kalender Safevi “Batinul Esasul Kuran” “Kuran-ı Kerim’de Batın Esas ve Batinilik” diye bir eser telif etti.
Aşk ve sevgi üzerine yazmış olduğu ve “Esrarname- i Fil Işk” Aşkın sırları, diye manzum bir mesnevisi vardı.
Aşırı bir vahdeti vücut anlayışı içeren tamamıyla panteist fikrini savunan bir kitap yazdı ismi “ENEL HAK”
Murat ismi bir muhibbi için yazmış olduğu MURATNAME’sinin içeriği dört kapı kırk makam, Alevi erkanın öğretisi, Muhiplik, Taliplik, Musahiplik kavramları üzerinde duran çok önemli eserlerindendi.
Nechul Belaga’ya yazmış olduğu bir şerhi vardı. Şerhin ismi “VEKALE” “DEDİ Kİ”
Bunun yanında Şah İsmail Safevi’nin Dehnamesi ve Nasihatnamesine şerh ve nazireler yazmış.
Türkçe, Farsça ve Arapça deyişleri vardı.
Farsça ve Arapça iki divanı vardı, Sırr-ı Yezdan mahlasını kullanırdı. Bitkilerden, onların şifalarından, hangi bitki neye yarar diye “ŞİFALI BİTKİLERİN SIRRI” adlı bir kitap yazmış, cifi ve yıldız ilimleri hakkında “Kenz” (Hazine) diye bir eser telif etmiştir.
Musiki ve raksa çok önem veren Şah hazretlerinin “GÜLDESTE” adlı kitabında 357 bestelenmiş parçası vardı.
Güldeste içinde kendine ait 157 parça dışında değişik mutasavvıfların şiirlerinden bestelenmiş olduğu 200 parça mevcuttu. Bu şiirlerin çoğunluğu Mevlana’nın, Sühreverdi’nin, Yunus Emre’nin, Şah Hatai’nin, Biyazitta-i Bistami’nin ve Hallacı Mansur’a aittir. Burda Şah’a ait olup da yazamadığım bir çok eser var. Dini, tasavvufi, siyasi, içtimai bir çok eser telif eden Şah İsmail Kalender Safevi’nin bir çok eseri yok edilmiştir.
Şah İsmail Kalender Safevi’den ders alan onun İslama bakış açısını kendine alan İslam filozofu diye tanımlanan Ali Şeriati ömrü boyunca Şah’a sadık kalmıştı.
Pakistan’ın idealist düşünce tezini savunan Muhammed İkbal ondan tasavvuf dersleri aldı.
Muhammed İkbal Cavidnamesinde Sırr-ı Yezdan diye övdüğü şahıs Sırrı Yezdan mahlasını kullanan Şah İsmail Kalender Safevi’dir. Şah İsmail Kalender Safevinin has müritlerinden ve yandaşlarından olan Lübnan’ın ünlü sosyoloğu Leyla Balbali Şah’tan İslam sosyolojisini ve İslam Psikolojisini okudu.
Irak’ta Iraklılar’ın Şii dini lideri sayılan ve üç yıl önce öldürülen Esseyyit İmam Ayetullah Muhammed Sadık el Sadır küçüklüğünden beri Şah’ın talebelerindendir.
Beni sekiz yaşında yanına alıp büyüttü, bilgisini, ilmini bir bakıma bana aktardı.
Eğitimimi üstüne alan dedem Şah İsmail Kalender Safevi Hakk’a yürümeden önce beni maddi ve manevi mirasçısı olarak postuna oturttu. Ondan bana kalan tek şey ilimdir. Çünkü o da çok iyi biliyordu ki zai olmayan tek güzellik ilim ve irfandır.
Bir gün Şah Hazretlerine sordum, şükür nedir diye, bana şu cevabı verdi.
Şükür sevdiğin ve inandığın Allah’a karşı tam teslimiyettir. Benliği atıp tam anlamıyla Allah’ta var olmaktır.

BAZI KAVRAMLAR ÜSTÜNE AÇIKLAMA
KALENDER: İnancının temeli Ehl-i Beyt’e dayanan ve bu inancı önceki inancı olan Şamanizmle bağdaştıran;
Kınanmaya, horlanmaya aldırış etmeyen, riyakarlığa, ikiyüzlülüğe karşı gelen her şeyi güzel görüp, güzel belleyen semaha, musikiye çok önem veren bir dervişler zümresidir.
Zamanla Bektaşiliğe karışmış ve içinde erimiştir. Bu zümreyi en iyi temsil eden Kalender Şah Çelebidir.
Daha doğrusu Kalenderlik onun zamanında çok kuvvet bulmuştur. Ama Kalenderliğin koruyucusu Kalender Şah Çelebi Hazretleri değildir. Onun vakti zamanında bu meşreb çok gelişmiş ve yükselme dönemi yaşamıştır.
RİNDT: Hiçbir şeye kayıtlı kalmayan zahiri kabul etmeyip batini bir hayat tarzı benimseyen kişi. Buna, Divane, Aşk’ta denilebilir.
MENGÜŞ: Alevi erkanında sağ kulağa koyulan küpenin, ifadesi “Ben bu erkanın Kamberiyim, Erkanımız, yolumuz için, Halka, Hak için hizmetkar oldum” demektir.
İki kulağa koyarsa “Ben evlenmem nefsi arzulardan el etek çektim. Artık kendimi Hakk’a ve Hak yola adadım” demektir.
Ama iki tarafa koyup ta evli olan Alevi dedeleri de vardır.
Alevi erkanında evlenmem diyen talip kulağına iki mengüş koyar ve böylelikle mücerret olur.
TESLİM TAŞI: Bu taş herhangi maddeden olabilir Oniki İmamları sembolize eder. Alevi dede babalar bunu bir gelenek haline getirmişlerdi. Kaynakça da ilk kullanan Balım Sultan Hazretleri olmuştur.

ŞAH İSMAİL KALENDER SAFEVİ’NİN
BATİNİLİĞİ

Şah İsmail Kalender Safevi, dört kapı kırk makama inanır ve bunu insan-ı kamil olabilmek için geçilmesi gereken aşama olarak görür.
1. Şeriat kapısı
2. Tarikat kapısı
3. Marifet kapısı
4. Hakikat kapısı
Bu dört kapının ve kırkmakamın hakkını verip ve bunu kavrayıp hakkıyla geçen insanların kemalete ereceğine inanır.
“Zahiri ilimden batını kavrayamaz, batiniliği kavramadan da vahdete yani ceme varılamaz” der.
1. ŞERİAT KAPISI: Zahir hüküm ve zahir yaşamdır. Şeriat kapısında “insan ham”dır.
2. TARİKAT KAPISI: insana zahiri anlamı kavratıp, esas olana hazırlar. Yolu ince ve zordur. Erkanı kavrayıp bu yolda ilerler ve sebat gösterirsen üçüncü kapıya çıkarsın. Tarikat kapısında insan “PİŞER”.
3. MARİFET KAPISI: Burda zahir atılır ve zahirden tümüyle sıyrılır. Artık esas olan batiniliğin kapısı yavaş yavaş insanın yüzüne açılır.
Batini mana ve batini yaşam başlar. Zahiri hükümler kalkmış batın hükümler gelmiştir. Marifet kapısında insan “YANAR”.
4. HAKİKAT KAPISI: Bu kapı insan-ı kamil olmanın son aşamasıdır ve benlik atılır. Nefsanilik biter. Artık o sonsuz olan Vahdet deryasına dalar ve sevgili olan Hak Taala’da cem olur. Artık o kamil fenafillah makamındadır.
“Sen sen değil, tamamiyle O, olursun. Tanrı’nın duyan kulağı, gören gözü, konuşan dili, atan kalbi ve hisseden ruhu olursun.” Hakikat kapısını geçen insan artık insan-ı kamildir. Kemalete dalıp benliği atmış tamamiyle Hakta var olmuştur.

BAZI KAVRAMLAR ÜSTÜNE AÇIKLAMA

1. SABIK: Herşeyden önce var olan varlığına bir sebep bulunmayan, kendiliğinden mevcut bulunan yaratıcı kudret ve onun aktif zuhuru olan Akl-ı Küll yani tüm akıldır.
Akl-i Küll Muhammed Hazretleri ile onun temiz masum Ehl-i Beytidir. Allahın salatı ve selamı onların üzerinde olsun.
2. TALİ: Yani ilk varlıktan sonraki varlık, onun ardından gelen kudret, nefs-i Küll yani tüm nefistir ki bu aktif kudretin meydana getirdiği pasif kabiliyettir.
3. CEDO: Maddenin bütün suretleri kabul etme kabiliyetidir ki buna Hayula’da denilebilir. Yaratılışa vasıtadır.
4. FETH: Mutlak hala, yani varlık suretlerinin zuhura mekan olacak boşluktur.
5. HAYAL: Mutlak zamandır ki, varlık suretleri bunu mukayyet olarak gösterir.
Bu beş cevher var oluşun ana temelidir. Bundan dolayı bunlara cevher denilmiştir

BATİNİLİKTE DÖRT
İNANÇ ESASI VARDIR

1. ALLAH: (Sabık, esas)
2. NATIK: (Peygamber)
3. SAMİT: (Masum imam)
4. KİTAP: (Vahy ve ilham)
Bu dört esas akait esaslarının temelidir. Bunlardan herhangi birisi olmazsa olmaz.

ŞAH İSMAİL KALENDER SAFEVİ HAZRETLERİNİN BİLGİ KURAMI

Batini akidede bilgi kuramı dörde ayrılır. Bu dörde ayrılan bilgi kuramının temeli dört içecek ismiyle sembolize edilmiş. Bu dört içecek şunlar “1. SU, 2. SÜT, 3.BAL, 4. ŞARAP”
Şah İsmail Kalender Safevi de bu esaslara bağlı kalarak şöyle izah getirmekte;
1. İlk bilgi bedenin beş duyusu ile ruhun akıl yeteneğiyle elde edilir. Bizim bilim diye isimlendirdiğimiz bu bilgi türü saydam ve kolay özümlenebilir bir içecek olarak “SU” ile simgelenir.
2. Bu bilgi imge gücüyle oluşan sezgisel bilgidir. Bu tür bilgi sanatı edebiyatı ve felsefeyi içerir. Yani bir tür spekülatif düşüncedir. Daha besleyici bir içecek niteliğindeki “SÜT” ile simgelenir.
3. Üçüncü bilgi Peygamberlerin, imamların ve mutasavvufçıların duyumlar üstü deneylerinin ve öğretilerinin nesnel incelemesidir. Tanrısal bilgelik aşkıdır (HİKMET-İ İLAHİYYE)
Bunun simgesi daha besleyici ve tatlı olan “BAL”dır.
4. Dördüncü bilgi türü bedensel ya da ruhsal yeteneklerin aracılığı olmaksızın insanda o güne kadar gizli kalan tinsel algı yeteneğinin harekete geçirilmesi sayesinde duyumlar ötesi gerçeğin doğrudan deneyidir.
Yani vahiydir, Tanrısal esindir. Ya da tasavvufi düştür. (ilham ve keşf). Simgesine gelince içeni kendi benliğinden alıp ta derinliğe sürükleyen mutlak ışığa ve gerçek hakikate ulaştıran “ŞARAP”tır.
Büyük Alevi, Şii, Batini düşünürü ve Hak erenlerden olan Şah Nasreddin-i Tusi’nin ortaya koymuş olduğu bu bilgi kuramını Şah İsmail Kalener Safevi bunu ilkeleştirmiş ve bunu bilgi kuramında esas kabul etmiştir. Şah İsmail Kalender Safevi’nin torunu maddi ve manevi mirasçısı olarak sevgili canlar güzel dostlar şunu söyleyeyim
O evsiz bir insandı, daha doğrusu o bir insan-ı kamildi. O herşeyiyle şefkatti.
O ilahi aşkın bize sunmuş olduğu bir rahmetti.
Belki de onu tam anlamıyla anlayamadık ve onu hakkıyla tanıyıp hakkıyla kavrayamadık.
O, seçkin er Safevilerin yetiştirmiş olduğu son şahtı. Kişiliğiyle, bilgisiyle, O, safevilerin son insan-ı kamiliydi. Onun gibi birisi bir daha gelir miydi dünyaya diye hep düşünüyorum. O, idrakimize sığmayacak kadar yüceydi.
Allahım sen bizi senden, Hak yolun olan İslam dininden Hak kitabından, Hak Resülün Hz. Muhammed’den ve onun temiz Masum Ehl-i Beyt’inden ayırma, Bizi Hak Erenlerin izinde yürüt, bize onları anlayacak idrak ihsan et.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû