Aylık arşivler: Temmuz 2013

Kizilbaş Alevi Türkleri Güney Azerbaijan Iran Türkleri

Reklamlar

Kizilbaş Alevi Türkleri Güney Azerbaijan Iran Türkleri

İran Türkleri[1][2][3] (Farsça: ترک‌های ایران Torkha-ye İran), İran‘da yaşayan Türk halkları. Başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere Türkmenler,Kaşkaylar, Horasan Türkleri, Halaçlar, Sungurlar, Ebiverdiler, Kazaklar ve Özbekler gibi Türk halkları İran’ın belirli bölgelerinde yaşamaktadırlar.[4]

Bugün İran’da popüler konuşmada Tork sözü Türkî (Turkic) ve Türk (Turkish) kelimelerinin her ikisine işaret eder.[5] İran’da Azeriler en büyük Türk grubudur ve Farsçadaki İran Türkleri (ترکهای ایران) adı öncelikle Azerbaycan Türkleri için kullanılmaktadır.[6]Tebriz, İran Türklüğünün siyasi ve kültürel merkezidir.[7]

Türkmen Sahra bölgesinde yaşayan Türkmenler, İran’da “Türklüklerini” en fazla koruyan toplum olarak bilinmektedirler.[8]

Çalışmalarını İran’daki Türk dilleri üzerine yoğunlaştıran Türkolog Gerhard Doerfer İran’ı Türk dili açısından şöyle değerlendirmiştir: İran günün birinde eşit haklara sahip olacak dilleri ve kültürleriyle doğunun İsviçre’si durumuna gelebilir, işte o zaman oradaki milletleri bütün yönleriyle iyice araştırmanın vakti gelmiş olacaktır. Böylece, filoloji bilimi ve Türkoloji bugünden tahmin edilmeyecek bir ölçüde zenginleşecektir.[9]

Nüfus

İran’da yaşayan Türklerin nüfusu ile ilgili kesin bir rakam verilmemektedir.[10] Verilen rakamlarda Türk nüfusu en az 20 milyon, en çok 35 milyon olarak gösterilmektedir.[10] İran’daki Türklerin nüfusu 20 milyon[4], 25 milyon[11][12], 33 milyon[13], 34 milyon[14] olarak birbirinden farklı şekilde verilmektedir. Dünya Bankası Ülke Profilleri veri tabanına göre 66,1 milyonluk İran nüfusunun %42’sini Türkler oluşturmakta olup, bu oran da yaklaşık 25 milyonluk bir Türk nüfusunu göstermektedir.[15][10] Bağımsız kaynaklara göre % 25-30 olan İran Türklerinin oranı, Azeriler tarafından % 60-70 olarak ifade edilmektedir.[2]

  • En büyük Türk nüfusunu Azerbaycan Türkleri oluşturur. Sayıları 18 miyon ila 25 milyon arasındadır.
  • İkinci büyük gurup Türkmenlerdir. Sayıları 2.5 milyon ila 3 milyon civarındadır.
  • Kaşkay Türkleri, sayıları 1.5 milyon ila 2 milyon arasındadır.
  • Diğer Türk toplulukları Avşarlar, Kaçarlar, Karapapaklar, Kazaklar ise 2 ila 5 milyon arasındadır.
  • Tarih

    İran ve Türk kelimeleri yanyana geldiğinde sıkça İran ~ Turan ikilemesi kullanılır. Turan adı verilen coğrafya Türklerin ve Türklerle akraba diğer kavimlerin üzerinde yaşamış oldukları, İran ve Çin arasında kalan ve hatta Horasan’ı içerisine alan kısımdır. İran ise Aryen kavimlerinin üzerinde yaşamış olduğu ve Turan ile Mezopotamya arasında kalan toprakların adıdır. Çoğu zaman İran’dan kastedilen Farslar ve Turan’dan kastedilen de Türkler olduğu düşünülür. İranlılar doğularında yaşayan kavimleri Turan olarak adlandırmışlar ve Ceyhun Nehri’nin kuzeyinde yaşayan bütün kavimleri bu isimle adlandırmışlardır. Buna göre, İran ve Turan arasındaki doğal sınır Ceyhun Nehri’dir.[16]

    İran, 1925 yılına kadar Büyük Selçuklu, Safevi, Kaçar, Afşar, Kızılbaş, Türkmen ve Azerbaycan Türkleri devletleri ve hanedanları tarafından yönetilmiştir.

    Büyük Selçuklu Devleti, Akkoyunlu Devleti, Karakoyunlu Devleti ve ardından Safevî Devleti, Afşar Hanedanı ve Kaçar Hanedanı, Türk kökenli birer devlettirler. Mezhepsel olarak ŞiiAlevi çizgide olduğu için Sünni Türkler, Osmanlı Devleti ve Özbekler tarafından mezhep savaşları yaşanmıştır.


    I. Abbas, Buhara Hanlığı hükümdarı Vali Muhammed Han’ı kabul ederken, (c. 1650, Çihil Sütünü, İsfahan)

    Safevî Devleti; yüzyıllarca Türkmenler, Azeriler ve Kızılbaşlar gibi askerî ve devlet örgütlenmesini oluşturmuşlardır. Bu dönemde Fars kökenliler daha çok ticaret ve devlet işlerinde bulunmuşlardır. Türk savaşçıları o dönemlerde bir Fars kökenlinin emri altında görev yapmayı onursuzluk saymışlardır. Bu sebeple dönem dönem TürkFars çatışmaları yaşanmıştır. Büyük Safevi lideri Şah Abbas, Şah ismail, Afşar Hanedanı ve lideri Nadir Şah ve günümüz İran dini lideriAyetullah Hamaney Türk kökenlidir.

    Halklar

    Azeriler

    Ana maddeler: Azeriler ve İran Azerileri
    İran Azerileri, İran’daki en büyük Türk grubudur ve Farsçadaki İran Türkleri (ترکهای ایران) adı öncelikle Azerbaycan Türkleri için kullanılmaktadır.[6]

    İran’da, pratik bir yaklaşımla, Kazaklar ve Türkmenler dışında kalan Türk topluluklarının hepsi Azerî, dilleri de Azerîce olarak adlandırılmıştır. Türk (Farsça Tork) etnonimi Kuzey Azerbaycan’ın aksine, güneyde Azerileri nitelendirmekte sıklıkla kullanılır.[17]

    Hamedan Eyaletinde yaşayan Azeriler, Karagözlüler, Baharlular, Afşarlar, Karapapaklar, Şahsevenler, Hüdabendelular (Herbendelular), Gülbagiler (Gelbagiler) ve Türkaşvendler gibi gruplara ayrılırlar ve Alevilikten Şiiliğe geçmektedirler.[18]

    Hamse Türkleri

    Hamse Türkleri ya da Hamselü Avşarlar: Bugünkü Zencan Eyaletinin eski adı Hamse Mahalı olup buradaki Güney Azericesine giren Hamse lehçesini konuşan ve boy olarak daha çokAvşarların görüldüğü Türklere Hamse Türkleri denir. Kazvin’in güneybatısından başlayarak Sayınkale ve Sultaniye’ye kadar uzanan yerlerde ve kuzeydeki Yukarı Tarum ve Aşağı Tarum’da ve hattaHalhal çevresinde yoğun bir şekilde yaşamaktadırlar. Hamse (Zencan) eyaletindeki bu Hamse Türkleri dışında, ayrıca Fars Eyaletinde Hamse aşiretleri denilen bir başka yapı daha vardır, fakat buHamse aşiretleri (Hamse, Arapça “beş” demektir: İnallı, Baharlı ve Neferli adlı Türk aşiretleri ile birlikte bir Arap, bir de Lor aşireti) Azerbaycan Türk kimliğini zayıflatmak amaçlı oluşturulmuştur ve her iki Hamse grubu arasında herhangi bir bağ ve aynılık yoktur.[19]

    Hamedan Türkleri

    Ana madde: Hamedan Eyaletinin Türkleri

    Karadağlılar

    Karadağlılar

    Şahsevenler

    Şahsevenler

    Karapapaklar

    Ana madde: Karapapaklar
    Karapapaklar ya da Terekemeler: İran’ın Sulduz (Nekede) yöresi dışında, ayrıca Türkiye‘de genel olarak Kuzeydoğu Anadolu‘da, Kuzey Kafkasya‘daki Derbent, Gürcistan‘nın Kvemo Kartli,Azerbaycan‘ın Kazah bölgelerinde de bulunan[20] ve Azerbaycan Türklerini oluşturan etnik boylardan biridir. Dilleri Azerbaycan Türkçesinin bir ağzı niteliğindedir.[21]

    Küresünniler

    Küresünniler

    Kaşkaylar

    Ana madde: Kaşkaylar
    Kaşkaylar, Orta İran bölümünde olan Şiraz eyaletinde Şiraz, Firuzabad, Abadeh, Kazerun, Faraşbend şehirlerinde yoğun olarak yaşarlar. Kaşkay Türkleri göçebe Türk toplumudur.

    Horasan Türkleri

    Ana madde: Horasan Türkleri
    Horasan Türkleri, İran’ın kuzeydoğusunda Horasan bölgesinde yaşayan ve Oğuzlardır. Nüfusları 1 milyon kişidir. [22] Ayrı bir Oğuz dili olduğu 1969 yılında Gerhard Doerfer tarafından ortaya konanHorasan Türkçesi bir yazı dili değildir ve yerel konuşmada kullanılır.[23]

    Horasan Türkleri çeşitli boylardan oluşmuştur. Bunlardan en önemlileri:[24]

    1. Beyat ya da Bayat, Nişabur bölgesinde (yaklaşık 120‐150 bin) 2. Karaçordu boyu, Güveyn ve Esferayin bölgesinde (yaklaşık 130‐150 bin) 3. İmarlı, Bukanlı, Cuyanlı, Pehlivanlı, Boranlı, Kılıcanlı boyları (Bocnurd vilayetinde)4. Timurtaş ve Nardin boyları (Gürgan merkezinde) 5. Godari boyu (Sını bölgesinde)6. Afşar boyu (Bocnurd ve Kocan’ın güneyinde, Sebzevart ile Nişabur arasında – Servilayet, Ribat, Mişkan, Pamane ve Güveyn’in kuzeyinde) 7. Karayı boyu (Türbet‐i Heyderiye çevresinde)

    Türkmenler

    Doğu Türkmenleri

    Ana madde: Türkmenler

    Kuzey ve Razavi Horasan bölgesinde██ Türkmensahra Türkmenleri██ Horasan Türkleri

    Türkmensahra Türkmenleri ya da İran Türkmenleri (kısmen): (Türkmence Eýran Türkmenleri, Türkmensähra Türkmenleri, Türkmensähralylar) İran’ın kuzey-doğusunda bulunan ve Türkmenistan ile sınır komşusu olan İran Türkmenistanı[25] ya da Güney Türkmenistan[26] olarak da adlandırılan Türkmen Sahra [Türkmensahra] (ترکمن صحرا) denen coğrafi bölgede, çoğunluk oldukları Gülistan eyaleti ile azınlık oldukları Kuzey Horasan ve Razavi Horasan eyaletlerinde yaşayan Sünni Hanefi Türkmenlerdir. Türkmensahra şehirleri olarak tanınanGümüştepe (Kümüş Tepe), Bender Türkmen, Siminşehr (Simin Şehir), Akkale (Ak Kale), Anbar Alum (Anbar Olum), İnceburun (İnce Burun),Hütten Küren, Neginşehr (Negin Şehir), Günbedkavus (Gümbet Kavus), Kelale, Meravetepe (Merave Tepe), Deregez ve Kuzey Horasan eyaletindeki Bocnurd dışında ayrıca, Razavi Horasan eyaletinin Türbet Cam şehrinde ve onun çevresinde de yaklaşık beş bin Türkmen yaşamaktadır.[27] Toplam olarak İran’daki Türkmenlerin sayısı yaklaşık iki milyon olarak tahmin edilmektedir.[27] Türkmenlerin büyük klasik şairi Göklen boyundan Mahtumkulu Firaki’nin mezarı buradadır.[25] İran’da “Türklüklerini” en fazla koruyan toplum olarak bilinmektedirler.[8]

    Türkmensahra Türkmen aşiretler arasında Yomut, Teke, Göklen, Nohurlu, Salır gibi aşiretler bulunmaktadır. Türkmenistan’da kullanılan yazı dili, İran Türkmenleri arasında da geçerlidir.[27]

    Türkmensahra Türkmenlerinin tarihini uzun süre birlikte yaşadıkları Türkmenistan Türkmenlerinden ayrı tutmak mümkün değildir. 1881’de, Türkmenlerin Türkmenistan’daki Göktepe Kalesi’nde Çarlık Rusyası ordusuna yenilmesinden sonra, İran ve Çarlık Rusyası arasında yapılan Ahalteke anlaşması çerçevesinde, iki tarafta yaşayan Türkmenler arasına sınır çekilmiş ve güneydeki Türkmenler İran sınırları içinde, kuzeydeki Türkmenler ise önce Çarlık Rusyası ve daha sonra Sovyetler Birliği sınırları içinde kalmıştır. Güney Türkmenlerin oturduğu bölgeye Şah Pehlevi döneminde Türkmensahra adı verilmiştir.[27]

    1991’de Türkmenistan’ın bağımsızlığa kavuşması Türkmensahra Türkmenleri arasında da büyük sevinç yaratmıştır. Bu şekilde bölgede Türkmenlerin de bir devleti olmuştur. Türkmenistan ve İran’daki Türkmenler sınır bölgesine ait pasaport kullanarak Türkmenistan’da yılda 4 kez bulunma hakkı kazanmıştır.[27]

    Batı Türkmenleri

    Ana madde: Türkiye Türkmenleri
    Safevî Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynayan ve Anadolu’dan gelen AleviKızılbaş Türkmen oymakları arasında Rumlu (Sivas-Tokat-Amasya), Ustaclu (Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde yaşayan Uluyörük topluluğu), Tekelü (Antalya-İsparta-Burdur), Şamlu (Halep Türkmenlerinden), Dulkadirli (Maraş-Yozgat), Varsak (Tarsus), Çepni, Arapgirlü (Malatya-Arapgir), Turgudlu (Karaman),Bozcalu (Halep Türkmenlerinden), Acirlü (Halep Türkmenlerinden), Hınıslu (Erzurum-Hınıs) ve Çemişezeklü (Tunceli-Çemişkezek) oymakları sayılır ve bu oymaklar arasında en kalabalık olanları Şamlu ve Ustaclulardır. Anadolu kökenli olmayan oymaklar arasında ise Karakoyunlu ve Akkoyunlu mensubu olan Kaçar, Karamanlu, Türkmen ve Afşar oymakları sayılır.[28]

    Halaçlar

    Halaçlar (Farsça ترک‌های خلج Torkha-yi Halac «Halaç Türkleri»): Orta İran’da Qom, Arāk ve Sāva üçgeninde bulunan yaklaşık 46 köyde yaşayan, Kaşgarlı Mahmud‘un belirttiği Argu Türklerinin kalıntıları olan ve dilleri Halaçça tek başına Argu grubunu oluşturan Türk halkıdır. Dilleri eskiden Azericenin bir lehçesi olarak kabul edilirken, kâşifi Gerhard Doerfer tarafından ortaya konduktan sonra bugün bütün yaşayan Türk lehçeleri içerisinde Türkçenin çekirdek yapısını koruyan en arkaik bir Türk dili olduğu kabul görmektedir.[29] Soyu tehlike altındadır ve gençler daha çok Farsça ya da Azerice konuşmayı yeğlemektedirler.[30] Nüfusları 30.000 kişidir.[31]


    Nadir Şah

    Dil ve kültür

    Dil

    İran’da Farsça zorunlu öğretilir. Türkçe, Azerbaycan Türkçesi üzerinde önemli kısıtlamalar vardır. Bunlara rağmen, özellikle Azeri Türkçesi 17-20 milyon civarında insanın anadili ve konuştuğu dildir.

    Türkmence, yine 2-3 milyon insan tarafından konuşulur. Kaşkayca ise 1-2 milyon insan tarafından konuşulur. Diğer Türk dilleri tahminen 2-3 milyon civarında konuşulma oranına sahiptir. İran Türklerinin büyük çoğunluğu % 90 seviyelerinde Oğuz Türklerine dayanmaktadır.

    Müzik

    Âşık ve âşıklık: Türk devlet ve toplulukları içerisinde Türkiye’den sonra en kalabalık Türk topluluğunun yaşadığı İran coğrafyasında Türk âşıklık geleneği bütün ihtişamı ile varlığını sürdürmektedir. Çalınan sazların ve saz eşliği olarak kullanılan çalgıların, saz havası ve makamların, anlatılan hikâye ve destanların çeşitliliği göz önüne alındığında Tebriz (Karadağ-Tebriz), Urmiye, Karapapak (Sulduz), Zencan, Save, Kaşkay, Horasan ve Tahran Âşık Muhiti olmak üzere yedi âşık muhitinin bulunduğu görülmektedir. Tebriz Âşık Muhiti’nde beş yüzden fazla, Urmiye Âşık Muhiti’nde altmışa yakın, Karapapak Âşık Muhiti’nde beş ve Zencan Âşık Muhiti’nde yüz elli kadar âşık günümüzde âşıklık geleneği sahasında faaliyet göstermektedir. Tebriz Âşık Muhiti’nde âşıklar “üçlük” dedikleri üç çalgı aleti “saz, balaban, gaval / tef” ile; Urmiye Âşık Muhiti’nde tek saz ile; Karapapak Âşık Muhiti’nde saz, balaban, dümbek veya saz goflasümsüm, dümbek veya saz, zurna ve davul ile; Zencan Âşık Muhiti’nde ise saz, balaban ve gaval /tef ile sanatlarını icra etmektedirler. Her dört âşık muhitinde de şehir ve köylerde yapılan toyların/düğünlerin ekseriyeti âşıklar tarafından yürütülmektedir. Âşıklar bunların yanı sıra resmî törenlere, radyo televizyon programlarına, bölgesel etkinliklere de katılmaktadırlar.[32]

    Kültür

    İran kültürü ve medeniyeti; özellikle Farslar, Türkler ve Arapların tarihî ve kültürel birikminin bir birleşimidir ve çok zengindir. Geçmişten günümüze, çok değerli edebî eserler, bu ülkede Türkçe,Farsça, Arapça olarak günümüze ulaşmıştır.

    Nasreddin Hoca fıkraları Türkmenistan‘da ve İran’da Halaçlar ve Horasan Türkleri tarafından da bilinseler de Türkmen-Sahra bölgesindeki İran Türkmenlerince bilinmemektedir.[33]


    Safevi döneminde Kızılbaş askeri

    Din

    İran’daki Türk Kızılbaşlar (Türk Ehl-i Haklar) ile Kürt Ehl-i Haklar (Kürtler ve Lorlar) az çok farklıdırlar. Türk Kızılbaşlar başta Şah İsmail (Şah Hatayı) olmak üzere Safevilere derin saygı beslemektedirler ve genelde Azerbaycan’da, Horasan’da ve İran’ın birçok bölgelerinde sakindirler.[34]

    İran’ın Türklere yaklaşımı

    1979’da İran İslam Cumhuriyeti kurulana kadar çok az sayıda Türkçe eserin basılmasına izin verilmiştir.[10] Modern Fars milliyetçilerinin esas amacı diğer etnik grupların Farslaşmasına yönelik olup Azerbaycan Türkleri onlara göre sonradan Türkleşmiş olan Türkçe konuşan bir halktır.[10]

    Çalışmalarını İrandaki Türk dilleri üzerine yoğunlaştıran Türkolog dilci Gerhard Doerfer‘e göre, pek çok Farsta Türklere karşı nefret duygusu bu güne değin süregelmiştir. Ayrıksı Türk dili olan Halaçça üzerine araştırma yapmak için 1968 yılında İran’a giden Gerhard Doerfer İran Türkleri üzerine yaptığımız araştırmalarımızın bize kazandırdığı en büyük ödül, bu araştırmalarımızın İran Türkleri arasında yarattığı sevinç olmuştur. Örneğin, İran’da hor görülen Halaç halkının kendini ilk kez ciddîye alınmış görmesi, Halaç olmaktan gurur duyması, bizim için de bir övünç olmuştur. demiştir.[35]

    Farslaştırma

    İran, tarihin hiçbir döneminde, gerek etnik, gerekse siyasi, kültürel, sosyal, dilsel ve diğer alanlarda tek yönlü bir ülke profiline sahip olmamış; ülkede farklı etnik grupların olması, bu ülke toplumunu siyasi, kültürel, dilsel ve diğer alanlarda da karmaşık hale getirmiştir. Ancak, 1925 yılından itibaren Şah Rıza Pehlevi’nin politikalarıyla, İran toplum yapısı, “Fars kimliği” başat konuma getirilerek, değiştirilmeye çalışılmıştır. Pehleviler (1925 – 1979) döneminde başlatılan ve Farslaştırma denilen bu asimilasyon politikasında Kürtler de kullanılmıştır. 1925 yılında Rusya-İngiltere ve İran tarafından yapılan nüfus tespitlerinde, Türkmen Sahra halkının tamamının Türklerden oluştuğu kaydedilmekteyken, bu demografik yapı, Pehlevi hanedanlığının başlamasıyla sistemli bir şekilde değiştirilmeye başlanmış, Kermanşah’tan getirilen Kürtler Türkmen bölgelerine serpiştirilmiştir.[8]

    Ayrıca bakınıZ

    Kaynakça

    1. ^ Ahmet Caferoğlu, Türk Kavimleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1988, s. 64 – 72.
    2. ^ a b Ataman, Muhittin. İran’daki Türkiye algılaması: çakışan ve çelişen beklentiler ve bakış açıları. Ortadoğu Analiz, Ocak’10 Cilt 2 – Sayı 13, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM
    3. ^ Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi); çeviren: Rahimi, Ferhad (2010). İran Türklerinin Eski Tarihi. IQ Kültür Sanat Yayıncılık: 403, Şiir Dizisi: 350, Aralık 2010, İstanbul
    4. ^ a b Blaga, Rafael (1997). İran Halkları El Kitabı, sayfa: 272
    5. ^ Bani-Shoraka, Helena (2007). Azerbaycan Dili ve Kimliği Yeniden Canlanıyor mu?. Çeviren: Süer Ekeri, OAKA, Cilt:2, Say›: 3, ss. 160-167, 2007
    6. ^ a b İpek, Cemil Doğaç (2012). Güney Azerbaycan Türklerinde kimlik sorunu. Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, XII/1 (Yaz 2012), sayfa: 267-283.
    7. ^ Karaağaçlı, Abbas[http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1498:tebriz-zlenimleri&catid=168:ortadogu-analizlerBilgesam: Tebriz İzlenimleri
    8. ^ a b c Yılmaz şahin, Türel (2007). İran’da unutulmuş bir toplum: Türkmen Sahra Türkmenleri. Akademik Orta Doğu, C.1, S.2, 2007
    9. ^ Doerfer, Gehard (1969). “İran’daki Türk Dilleri”, TDAY‐Belleten, Ankara, 1969, sayfa: 1‐11
    10. ^ a b c d e Gökdağ, M. Rıza (2004). İran Türklerinde Kimlik Meselesi. Bilig, Yaz / 2004, sayı 30: 51-84
    11. ^ Sarrafi, A. (1999). “İran Türklerinin Dili ve Folkloru”, Varlık, sayı 114-3, sayfa: 61
    12. ^ Saray, Mehmet (1999). Türk-İran İlişkileri, Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, sayfa: 261
    13. ^ Güldiken, Kadir (1998). “İran’da Yaşayan 33 Milyon Türkü Düşününüz”, Azerbaycan, sayı 322, sayfa: 44
    14. ^ Çehregani, Mahmut Ali (2003). “Hedefimiz Milli Kültürümüze Sahip Çıkmak”, 2023, Sayı 14, Ankara.
    15. ^ Ütük, Kazım (2002). “Araftaki Ülke: İran”, 2023, Sayı 14, sayfa: 10
    16. ^ Bakır, Abdülhalik & Ahmet Altıngök (2011). Klasik ve çağdaş kaynaklar ışığında Turan-İran kavramı ve tarihsel coğrafyası. Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt/Volume XXVI, Sayı/Number 2, Aralık/December 2011, 361-422
    17. ^ Eker, Süer (2008). Farsçanın kıskacında Güney Azerbaycan Türkçesi. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiyat Araştırmaları sayı 9, Güz 2008, sayfa: 183-197
    18. ^ Hemedan Ostani Azerileri
    19. ^ Gökdağ, Bilgehan Atsız (2011). Hamse Türkleri ve Ağzı, Diyalektolog, Kış 2011, sayı:3, sayfa:1-9
    20. ^ Ahmet Caferoğlu, Türk Kavimleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1988, s. 69. Ahmet Caferoğlu, kuzey Azerbaycan ve Gürcistan‘dakilerin tamamen göç ettiğini ve Türkiye’deki yerleşim yerlerinin Kars ve Muş olduğunu belirtmektedir.
    21. ^ Yıldız, Muharrem. Karapapak (Terekeme) Türkleri. TC. Osmangazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı
    22. ^ Doerfer, G. & Hesche, W.1993. Chorasantürkisch, Wörterlisten, Kurzgrammatiken, İndices. (Turcologica 16.) Wiesbaden: Harrassowitz, sayfa: 7,14
    23. ^ Ziyayeva, Zemine (2006). Horasan Ağızları. Journal of Qafqaz University, sayı 18, 2006, s. 91-97, Bakü
    24. ^ Cevat, Heyet (1988). Seyridar Tarih-e Zeban ve Lahjaha-ye Torki, Tahran 1366 (1988), sayfa: 329‐330
    25. ^ a b Kalafat, Yaşar. Horasan Türk halk inançları
    26. ^ İran yönetimi Türkmenleri ezmeye çalışıyor. 25.07.2009
    27. ^ a b c d e Deveci, Abdurrahman (2009). İran Türkmenleri: Türkmensahra. Ortadoğu Analiz, Ekim’09 Cilt 1 – Sayı 10, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM
    28. ^ Tavukçu, Sinan (2009). Alevi Türkmenlerin aşiretten cemaate dönüştürülmesi-III. 28 Ocak 2009
    29. ^ Gerhard Doerfer (yazan), Sultan Tulu (çeviren). Sekiz Halaçça Atasözü
    30. ^ Ölmez, Mehmet. Türk Halkları ve Dilleri 2: Halaçlar ve Halaçça.
    31. ^ Hey’et, Cevad (1988). Varlık (وارلیق), 70.4, sayfa: 12-24
    32. ^ Kafkasyalı, Ali (2005). İran Türkleri âşık muhitleri. Millî Folklor, 2005, Y›l 17, Say› 68
    33. ^ Tulu, Sultan (çeviren). İran, Halaçlar ve Horasan Türklerinden Molla Nasreddin Fıkraları. 16.12.2011
    34. ^ Güney Azerbaycan ve İran Türk Kızılbaşlarının (Alevilerinin) Yaşadıkları Bölgeler. 16.12.2011
    35. ^ Doerfer, Gerhard (1987). İran’da Türkler. 23 Kasım 1987 günü Türk Dil Kurumunda yapılan konuşma’dan: Türk Dili, TDK Yay., Sayı: 431, Kasım 1987

NUSAYRİ

Hatay, coğrafi olarak Asya, Afrika ve Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumunda ve insanın atalarının göç yolları üzerinde yer alan önemli merkezlerden biridir. Antik çağlarda yaşamış olan Huriler, Hititler, Aramiler, Fenikeliler gibi tarihe damgasını vurmuş kültürler Hatay’da yaşamıştır. Ayrıca, Hatay, batı kültürlerinden Helenistik dönemin Grek ve Roma kültürlerinin de etkisinde kalmıştır. Bugünde farklı kültürlerden insanların bir arada barış içinde yaşadığı Hatay, büyük bir kültürel zenginlik sergilemektedir. Nusayriler Hatay ve çevresi olan Çukurova yörelerinde yaşayan, Alevi ve Batıni öğretilere dayalı başlı başına bir inançtır. Her dinde ve inançta olduğu gibi geçmişteki inanç biçimlerinin silik izlerinin bugüne taşınmasının yanı sıra, hz. Ali ve ehlibeytin kutsallaştırılması, Hızır inancının ve türbe inancının güçlülüğü ile tenasüh bu inanç sisteminin en belirgin özelliklerindendir..

NUSAYRİ İSMİ NERDEN GELİYOR

Nusayri ismi ile ilgili olarak doğu bilimcisi Fransız Massignon temelde beş kaynak öne sürer.

1) Massignon diyor ki:’ kimileri, Nusayri adı, tahkir amacıyla Nasrani adının küçültme kalıbı olabilir:’ (Nasrani Hıristiyan demektir. Sünniler Alevileri Hıristiyan yada Yahudi olmakla suçlarlardı.)

yanlış. Nasrani kelimesinin Arapça’ya göre küçültme kalıbı olsaydı(Nusayrani) olması gerekirdi. (Mahmut Reyhani gölgesiz ışıklarII sayfa 21 )

2) Kufe deki Nasuraya köyü

3) Nazerini kelimesinin bozması olabilir. (bu sözcük Latince’dir ve haçlılar tarafından oradaki dağa bu isim verildi. Aynı zamanda Suriye’de küçük bir eyaletin ismidir.)

4) Uydurma Şii şehitlerinden biri olan Nuşayr isminden geliyor olabilir.

5) bu iddiaların en sağlamı, Muhammed bin Nusayr adındaki birinin adıyla ilgili olmasıdır.

Massignon böyle diyor. Bu arada, kimi ılımlı ve dost kılığına girmek isteyen bazı yazarlar, Muhammed bin Nusayr kötü bir isim kazanmış diye Alevilere(Nusayriler) acıyarak, ona intisap etmesini uygunsuz sayıyor ve ismin başka kaynaktan geldiğini iddia ediyorlar. Kimileri ‘ aleviler 5-6 ve 7. yy Sünni iktidarın zulüm ve baskısından kaçarak Nusre denilen dağa tırmanıp yerleştiler, daha sonra dağın adını alıp, Nusayri adıyla tanınmaya başladılar’ diyor. Buda yanlış. Zira Nusre ile bağlantılı olsaydı, yine Arapça’nın kurallarına göre nusrevi olması gerekirdi. (Reyhani II 22)

Doğrusu; Nusayri adının ancak Muhammed bin Nusayr yandaşlarına, onun ilim ve içtihadını taklit edenlere verilen bir isimdir. Bu şahsa iftira atıldığı için Nusayri’ler bu şahsı terk edecek, ondan teberri edecek değiller.

ETNİK KÖKEN

Nusayrilerin etnik kökeni üzerinde duranların başında Tankut gelir. Tankut(1938) eski Türk topluluklarının inançlarından iz taşıdıklarından hareketle Nusayri’lerin Türk olduklarını iddia eder. Bu görüşü Önder de destekler. Önder, yerli ve yabancı antropologların Nusayri’lerden elde ettikleri kafa endisi, dil ve kültürel özelliklerine dayanarak, bu gurubun Türk olduğunu savunur.

Andrews(1992: 214-218), arıngberg-laonatza(1999: 199) ve olsson(1999) Nusayri’lerin Arap etnik kökene sahip olduklarını savunmaktadırlar. Nusayri’lerin büyük çoğunluğu da (% 99.5) kendilerini Arap alevisi olarak tanımlarlar. {güler(1994), sönmez(1994), Rande(1994), Reyhani(1995)} (Hüseyin Türk’ün Hatay’da yaptığı alan çalışmasında Nusayrilere ‘kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?’ sorusuna verilen cevaplarla yapılan ankette bu sonuç çıkmıştır.)

TARİHİ KÖKEN

Nusayriler zahiri olarak kendilerini; Müslümanlığın ikiye bölündüğü gadir humm ve kerbela olayını çok önemli sayarak, tarihi kökenlerini buraya dayandırırlar. Ancak Batıni olarak Aleviliği, dünyanın yaratılışına kadar dayandırırlar. Batıni yön inanç sisteminde incelenecektir. Zahiri olarak hz Muhammed’in 23 yıl boyunca Ali’yi ve onun yüceliğini anlattığını ve veda haccı dönüşü gadir humm denen yerde Ali’yi insanlara Mevla olarak bıraktığı iddiasına dayanarak Aleviliği Ali’nin sırrına erenler olarak tanımlarlar ve bu günü en büyük bayram olarak kutlarlar. Peygamberden sonra Alinin ve ehlibeytin yolunu takip eden, 12 imam ardından giden bu cemaat için Muhammed bin Nusayr dönüm noktası olmuştur.

MUHAMMED BİN NUSAYR

873 yılında vefat eden bu zat, ehlibeytin 11. imamı Hasan Askerinin adamı ve hemen hemen meclisinden eksik olmayan sadık bir müridiydi.(Reyhani II 22) Hasan Askerinin meclisinden olan Şiilerin kıskanmaları sonucu ilk Şiilerin iftiralarına uğradı. Muhammed bin Nusayr’dan 40 yıl sonra, Şii alimlerinden Nobahtı, bu büyük zata ağza alınmayacak kötü töhmetler yöneltti. Ondan sonra hangi Şii yazar Nusayrilerden söz erse, aynı töhmetleri yuvarlayıp atıyordu Şiilerin bu yaman buluşu Sünniler için etkili bir silah oldu. Kimi Sünni alimler Nusayriliği, tüm Şiilerin bir ayıbı olarak yüzlerine vuruyordu. Bu durum onlara o kadar ağır gelmiş ki Nusayri’leri kötülemekte Sünniler kadar karşı durum aldılar. (Reyhani II 22-26)

MUHAMMED BİN NUSAYR DAN SONRA ALEVİLER

873 yılında vefat eden bu zat(Muhammed bin Nusayr) aslında bir mezhep kurucusu değildi. O imam Hasan Askeri’nin talebesiydi. Ondan sonra kendisi, ehlibeytin adap ve kültürüne göre talebeler yetiştirdi.(Reyhani II 28)

Bu talebelerin sayısının çok fazla olduğu bilinir ama 51 tanesi çok özeldi. 17 tanesi ıraklı, 17 tanesi Suriyeli ve 17 tanesi ise diğer yerlerdendi. Nusayrilik bu 51 müridin Nusayriliği yaymasıyla yaygınlaşır. İçlerinde büyük hükümdarlar da vardı. Bunlardan hamdani devletinin hükümdarları seyfüddevle( bu lakap kendisine yiğitliğinden dolayı Abbasiler tarafından verilmiştir. Devletin kılıcı anlamına gelir.), Rüknüddevle, ebu Firas Hamdani vb)

HÜSEYİN BİN HAMDAN EL HASİYBİ

Mısırlı olan Muhammed bin Nusayr’ın talebelerinin talebesi olan bu şahıs mezhebinde asıl kurucusu ve geliştiricisidir. Hasiybi Aleviliğin gelişmesini genellikle Suriye ve ırakta sağladı. Alevi cemaatinin lideri olarak daha sonra Bağdat’a geçti. Oradan Halep’e geçti. Yaşamının son bölümlerini Halep’te geçirdi. Vefatı hicri 346-358 arasında olması gerek. Rastbaş ve el hidayetül kübra kitapları ünlüdür. Bundan başka esmaül eimme, el-maide ve el-ihvan kitaplarını yazmıştır. (Reyhani II 44)

HASİYBİDEN SONRA ALEVİLER

Hasiybi’den sonra; Seyyid Muhammed b. Ali el-Cilli, Hasiybi halifesi olarak yürüttüğü (Halep), diğeri de Seyyid Ali el-Cisri’nin yürüttüğü (Basra) olmak üzere iki merkez oluştu. Hasiybi’den sonra ebul-Hüseyin Muhammed bin Ali el-Cilli Nusayrilerin en büyük dini lideri sayılır. Cilli’nin talebesi olan Surur bin Kesir Et-tabarani Alevilerin başına geçti. (Reyhani II 46) Seyyid el-Cilli’den sonra, Halep’te ki merkez Lazkiye’ye taşındı ve başkanlığını halife Ebu Said el-Meymün Sürür b. Kasım Et-Tabarani yapıyordu.(et-Tavil)

Hasiybi’nin fıkıh ve felsefe metodunu izleyerek yaşama ve genişletme görevini üstlendi.

969 yılında Taberiye kasabasında doğan bu zat( el-Meymün Sürür b. Kasım Et-Tabarani) şeyhi olan Cilli’nin de bulunduğu ve alevi merkezi sayılan Halep’e geçti. (Reyhani II 46)

Bu dönemde Alevilerin hicreti iki yöne doğru oldu. Bir kısmı Halep’e ve bir kısmı da Lazkiye yöresine geçti. Alevilerin tarihinde iki karanlık dönemden söz edilir. İlki haçlı seferleri idi. Diğeri ise Halep’e hicret eden Alevilerin büyük sonu olan Halep katliamıdır. Çaldıran savaşı dönüşünde Halep’e gelen yavuz selim’in 70000 aleviyi öldürdüğü Nusayriler arasında hep söylenegelen bir şeydir. Kurtulanlarda Lazkiye oradan da Antakya İskenderun ve daha yukarısına çıkmıştır. (Reyhani II)

Haçlılar, ölen Hıristiyanların öcünü Aleviler’den alıyorlardı. Diyarbakır, Malatya, Tarsus, Adana, Antakya, Lazkiye Alevileri ortadan silindiler. Buna bir de Hama-Humus-Lazkiye-Antakya bölgesindeki deprem eklenince, Aleviler acınacak hale düştüler, siyasi-dini örgütleri çözüldü. Bu arada Türkler geldi. Nusayri dağlarında çarpışma, ölüm, katliam eksik olmadı. Ardından Moğol saldırısı, çok yaman oldu, bir sel gibi önünde ne varsa sildi, süpürdü. Abbasi Selçuklu, Arap, Osmanlı şehirleri, hükümdarlıkları bir bir çöküyordu. Timurlenk (1336-1405), inanç bakımından katkısız bir Aleviydi . Şam’ı fethettiği zaman, kendisinden ehlibeytin öcünü alması istenmişti. Timur; yağma ve katliama izin verdi. İnsan kafalarından bir tepe oluştu. (et-Tavil)

M.G. et al-Tavil, konumuza özel yazmış olduğu Tarihül Aleviyyin (1924) adlı kitabında şöyle demektedir: Baalbek ve Humus tarafları, İslam Devleti tarafından fethedilmek için yardım zorunlu oldu. Irak ve Mısır’dan gelen kuvvetlere. Bir de Medine’den Gadir Hum biatına katılan 450 mücahit katıldı. Bu küçük gruba Nusayra (yardımcık) denildi. Cihat kuralına göre; fethedilen yerler, fetheden orduya verilirdi. Nasyr grubunun bulunduğu dağlık arazi, bunlara verilerek, buraya Nusayra dağları denildi. Daha sonra Lübnan dağı-Antakya hattındaki bütün dağlara Nusayra dağları, burada yaşayanlara da Nusayri denildi. Medine’deki Ensarlardan oluşan bu Ensari mücahit grubu, Arapların Kahtan soyundandırlar. Bunlar; halen burada yaşayan Nusayrilerin atalarıdır diyebiliriz.

Halep’te yaşayan Aleviler, ya öldürüldü veya kaçıp kurtuldu. Canlarını kurtarmak için kaçabilenler genellikle Akdeniz kıyılarına doğru kaçıp, Lazkiye’den Mersin’e kadar uzanan deniz kıyılarını işgal ettiler. O zamanlarda da bu bölgeler, ormanla kaplı idi. Ormanları kesip, tarım alanı haline getirdiler. Bu yüzden salt tarım işleriyle meşgul oldukları için kendilerine (Fellah) ismi takıldı. Zira, Arapça olan fellah kelimesi çiftçi anlamındadır.

İHTİDAYA ZORLAMA

II. Abdülhamit zamanı, dünya siyaseti açısından karışık bir dönemdir. İmparatorluk zayıflamıştır. Avrupa Devletleri, Osmanlı topraklarını işgal etmekte, karışıklıklar çıkarmaktadır. Toplumsal bütünlüğü korumak amacıyla, Yezidi, Dürzi, Nusayrilere karşı Sünnileştirme politikası güdülmüştür. Yezidi ve Dürziler’den; cizye alınmamış, askere alınmış, millet statüsü verilmemiştir. Sünni islama geçtikleri zaman ihtida ettikleri kaydedilmiştir. Nusayriler’de aynı işleme tabi olmuş, ancak Sünnileşince tashih-i İman ettikleri bildirilmiştir. Lazkiye mutasarrıfı (1890), İstanbul’a gönderdiği yazıda; Sahyun bölgesi Nusayrilerinin Sünni-Hanefi mezhebe geçtikleri bildirilmiş ve eğitimleri için okul-cami yapımı istenmiştir. Böylece, bölgede yaygın Cami inşa ederek bir ihtida amaçlanmıştır.

Nusayriler bu baskı dönemini takiyye ile atlatmışlardır. lazkiye mutasasarrıfının belirttiği gibi sünni hanefiliğe geçmemişlerdir. müslüman olduklarını padişaha bildirmiş ve padişahın cami yapılmasını kabul etmişlerdir. ancak camilere gitmemişlerdir.

Tekfir Fetvaları

İbni Teymiyye’nin, Nusayriler hakkındaki tekfir fetvası, Nusayriyye Risalesi, Memluk Sultanı Klavun’un Nusayrileri toplu ihtida ya zorladığı döneme aittir. Fermanının imdadına fetva yetişmektedir.

M. Maoz, Osmanlı’nın Suriye-Lübnan yönetim siyasetini şöyle anlatmaktadır: Doğrusu, Suriye’nin 400 yıllık idarecileri Osmanlı Türkleri, genel olarak Alevilere dini nedenlerden ötürü zulmetmediler. Fakat zaman zaman, özellikle de 19. yy.da Osmanlı paşaları, Alevilerin özerklik merkezlerini dağıtıp merkezi idarenin otoritesini kabul ettirmek için Ansariyye bölgesine askeri seferler düzenlemişlerdi. Aralıklı olarak onlarca yıl süren uzun bir dizi silahlı çatışmalardan sonra Osmanlılar; – idamlar, tutuklamalar, sınır dışı etme, silahsızlandırma, hatta askere çağırma ve vergilendirme gibi yollarla – Alevilerin askeri ve siyasi güçlerini oldukça zayıflattılar ve asırlar boyunca ilk defa olarak hükümetin otoritesine boyun eğdirdiler .

Nusayrilerin tarih boyunca acı katliam ve iftira çektikleri tarihi bir gerçektir. Ama bu topLum için en acısı iftiralar olmuştur.

İşte bir tane örnek:

Nusayriliğin kurucusu İbn Nusayr, Şiî-İmamiyyenin onuncu imamı Ali en-Nakî’nin hayatında onun tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ediyor; onun hakkında aşırı görüşler ileri sürerek tenasuhtan söz ediyordu. Onun ilahlığını söylüyor ve haramları helal kılıyordu. Bir rivayete göre de, İbn Nusayr, İmamiyye’nin on birinci imamı Hasan el-Askeri’nin (260-873) "bab"ı olduğunu ileri sürmüş ve onun vefatıyla da oğlu Muhammed b. el-Hasan’ın mehdiliğini kabul etmiştir (E.Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, s. 143, en-Nevbahtî, Fırakuş-Şî’a, nşr. M.Sadık, Necef 1936, s. 193).

Bu satırları yazan kişi Abdurrahim Güzeldir. Önceki kişilerin iftiralarını yuvarlayıp atmış. Muhammed bin Nusayr hiçbir zaman için peygamberlik iddia etmemiştir. Nusayri inancında da böyle bir şey yoktur. 10. imamın ilahlığı gibi bir iddia Nusayrilikte yoktur ve Muhammed bin Nusayr da böyle bir iddia da bulunmamıştır. Haramları helal kılma iftirası insan onuruna yakışmayacak bir iddia. Amaç cinsel sapıklığı öne çıkarmak. Yani Nusayrilerin cinsel sapıklık yaptıklarını iddia etmek. Çağımızın objektif yazarlarından Ömer Uluçay’ın konuya ilişkin yazısı:

883 senesinde vefat eden Muhammed İbn Nusayr, onikinci imamın naibi olduğunu iddia etmemiş ve Ehli-Beyt imamlarının mezhebine tabi olan bir Alevi idi ve onların dininden başka bir din seçmemiştir.

Muhammed İbn Nusayr, hiçbir zaman peygamberliği iddia etmemiş, her şeyi mübah saymamış ve Ehli-Beyt imamları hakkında aşırı inançlar gütmemiştir. Yaşadığı hayatın sonuna kadar Ehli-Beytin on iki imamına, büyük bir sadakatla bağlı kaldığını ispatlamıştır. (Ömer Uluçay)

sayın Abdurrahim Güzel’in yazdıklarına devam edelim:

Haçlı seferleri esnasında Haçlı ordularına yardım etmiş ve Müslümanların aleyhinde Hıristiyanlara destek olmuşlardı. Bundan dolayı Selahaddin Eyyubî tarafından cezalandırılmışlardır. Aynı şekilde Memluklular aleyhinde Moğollara yardım ettikleri için Memluklu Sultanı Baybars’tan da baskı görmüşlerdi

Bu Abdurrahim Güzel denen şahıs varolan iftiralar yetmiyormuş gibi yeni iftiralar ekliyor. Nusayrilerin ezildiklerini inkar edemiyor olacak ki ezilişlerine gerekçe uyduruyor. Bu küstah adam bilmiyor ki Nusayrilerin en kötü iki dönemlerinden biri haçlı seferleri olmuştur. Bu küstah adam iftiracının kuranda lanetlendiğini bilmiyor mu? Biliyor ama mezhep hastalığı ona iftirayı hoş gösteriyor. Nusayriler bu kadar acıyı ve iftirayı hak edecek ne yaptılar?

Fatimilerin anormal halifesi El-Hakim Biemrillah, hilafetten ziyade Ehli-Beyt imamlığını istiyordu. Buna karşı çıkan ve halis Alevi olan Hamdaniler, Oniki İmamdan sonra başka bir imam kabul etmeyeceklerini ilan ettiler. Hamdanilerin aldıkları bu karara öfkelenen Fatimilerin halifesi, Hamdanilere kin beslemiş ve devlet adamları ile, başta Hamdaniler olmak üzere, bütün Alevileri kötülemeye başlamışlardır. İşte bu sebeple, halifenin veziri Hamza İbn Ali, yazacağını yazmış ve halifenin takdirini kazanmıştı. Hamza İbn Ali, Vilayeti Beyrut adlı kitabın yazarı tarafından yalanlanmış ve Alevilere attığı iftiralarla, büyük bir müfteri olduğuna dair parmakla gösterilmiştir (1916). (Ömer Uluçay)

Suriye’de Nusayrilik Aleyhinde Propaganda

Bölge, aşiret, din ve mezhep farklılaşmasına dayalı bir siyasi rekabet, Suriye örneğinde belirgindir. Siyasal amaçlara varmak için, din duygularının nasıl kullanıldığına ve toplumları ayrıştırdığına bir örnektir. Müslüman farklı grupların, siyasi mücadelede, din faktörünü kullanmaları nedeniyle, yazılmış kitapların değerlendirilmesinde bu hususu unutmamak gerekir. Yani dini dergilerde, dini terminoloji ile, masumane dini değerlendirme gibi takdim olunan konuda, siyasal arka planı bilmek gerekir.

Nikolaos Van Dam, bu konuda yazdığı eserde, politik din mücadelesinin örneklerini, boyutlarını (Suriye örnek) bildirmektedir:

* Suriye-Irak uzlaşmasının ardından … sorumluların kökten dinci Sünni Müslüman muhalif gruplar olduğu anlaşıldı. Bu gruplar İslam karşıtı ve imansız olarak gördükleri Alevi mezhebine… karşı kin duyuyordu.

* Suriye Müslüman Kardeşler Örgütünden farklı olan ve kendilerine Mücahidin (Mücahitler) adını veren bir grup Cihad [Kutsal Savaş] ilan ettiğini bildirerek; el-Nadhin adlı yayın organındaki makalelerde, Aleviler hakkındaki düşüncelerini net olarak açıklamışlardır: Onlardan ‘Nusayri (Alevi) düşman’ ve ‘islamın dışındaki kâfir Nusayriler’ olarak söz ettiler. Rejime karşı yürüttükleri mücadelelerin baskı altında tutulan (Sünni) Müslüman çoğunluk ile kâfir Nusayri azınlık arasındaki savaş şeklinde tanımladılar.

* Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, devlet rejiminin din ile siyaseti ayıran kesin çizgisine (seküler) rağmen, bu dönemde (1980) bazen konuşmalarında Allahu ekber diyerek başlardı, arada Ayetler okudu, açıkça Müslüman olduğunu bildirdi. Şam’da Emeviyye camisinde namaz kıldı.

Ne var ki, Hafız Esad vefat edince (10 Mayıs 2000), İslam dinine uygun bir cenaze namazı-töreni ile defnedilmiş ve olay TV ile naklen yayınlanmış, ülkemizde de izlenmiştir.

• Mezhep çatışması, siyasi propagandaya mesnet olunca tüm toplumsal katmanlar bundan etkilenmektedir. Nusayri karşıtı yayınların sayısı artmaktadır. Buna karşın Alevilerde savunma-açıklama amaçlı yayınlar yapmaktadırlar. Bunlar arasında Lazkiyeli avukat Haşim Osman ve Şeyh Abdurrahman el-Hayyir’in kitapları önem arzetmektedir.

Nusayriler için yavuz katliamından sonra yukarı göç başladı. Önce Lazkiye ve ardından Hatay ve Çukurova bölgesi yerleşim yerleri oldu.

şuana kadar ki kısımları biraz araştırma yapan herkes, doğrularıyla ve yalnışlarıyla ve de araya girmiş iftiralarıyla bilebilir. ancak şimdi ki kısım inanç sistemleri. ayrıca nusayrilerin ailevi, toplumsal, siyasi vb yanları ortaya konmaya çalışılacaktır. bu kısımları kitaplarda doğru olarak bulmak çok zordur.

İnanç sistemleri

Zahir ve batın

Bu inanç sisteminde insanları birbirine bağlayan tek güç sevgidir. Bu sevgi Ali’den kaynaklanır. Ali tanrısal bir varlıktır. Adem’den beri bütün peygamberlerle görünen kişilik kazandıran Ali’dir. Nusayrilikte her şey zahir ve batın üzerine kuruludur. Her şeyin bir zahiri ve bir batını vardır.

Zahir; dış yüz, görünen demektir. Aynı zamanda Allah’ın 99 isminden biridir. Dini literatürde Allah’ın görünen bütün ilimlere sahip olması anlamında kullanılır.

Batın ise; iç, öz anlamındadır. Yine Allah’ın 99 adından biridir. Dini literatürde Allah’ın bilinmeyen bütün ilimlere de sahip olduğu anlamında kullanılır.

İşte Nusayriler her şeyi zahir ve batına dayandırırlar. Her şeyin bir zahiri ve bir batını anlamı vardır derler. Ali için zahirde vasi ve imamdır, batında ise Allah’ın tecellisidir derler. Mekanı da zahir ve batınla açıklarlar. Yaşadığımız evreni zahiri alem olarak nitelerler. Bu evrenin dışında Batıni bir alemin olduğuna inanırlar. bu inanç ile Eflatunun idealar inancı arasında müthiş bir benzerlik bulunur. Zahiri ve Batıni evren eflatunun idealar dünyasını çağrıştırıyor. İlerde eflatunun Nusayriler için önemi görülecek. Dinlerinde bir zahir ve bir batın yönleri olduğunu söylerler. Önemli olan Batıni manayı anlamaktır. 6. imam Cafer Es-Sadık’ın ‘batıni ilmi müstahakına verin’ sözüne dayanarak batıni mana herkese verilmez. Buda sırrı getirmiştir. Bu sırlar kademe kademe verilmektedir. Bütün erkek çocuklara verilen on altı tane sure vardır. (kız çocuklarına verilmemesi ilerde ele alınacak.) bu on altı tane sureden oluşan bilgilere Kitab-el mecmu denir. herkesin bu eğitim dönemi bektaşilikte ki mürşide mürid olma olayı ile benzeşir. nitekim Yunus Emre’de Taptuk Emre’nin yanında kırk yıl çile çekti. Sırların daha ötesi ilerde şeyhlik yapacak olan kişilere eğitim süreci sonunda ağır ağır verilir. Ama yine hepsi değil. Çok önemli bilgiler önemli şeyhlerde sır olarak kalır. Yeterli sayıda güven duyulan ve şeyh olacak kişilere ağır ağır verilir ve bu bilgiler bu şekilde gelecek nesillere aktarılır. Kurana ve diğer kitaplara bu gözle bakarlar. Her ayetin zahiri ve Batıni anlamlar içerdiğini söylerler.

Nusayrilikte takiyye vardır. Sırrı takiyye tamamlar. Bu; kapalı, içe dönük, Batıni, sırları olan ve ezilen bir gurubun yapması gereken bir şeydir. Can güvenliğinin yanı sıra sırrın saklanması çok önemli olduğundan takiyye ile sır örtülür. bu durum eleştirilebilir. korkanlıkla itham edilebilir. ama durum böyle değildir. iki önemli gerekçenin ilki ve en önemlisi bu bilgilerin dışarıya verilmemesi gerekliliğidir. batıni her mezhepte bu görülür. ezoterizm bugün batıni mezhepleri incelerken buna özellikle dikkat çeker. ikinci gerekçe ise bu topluluğun can güvenliğinin olmamasıdır. Nusayriler için ünlü sünni alim İbni Teymiyye nin çıkarmış olduğu fetve gerçekten büyük etkide bulunmuştur. kısacası Nusayrilerde sır saklamak önemlidir ve gereklidir.

Pir Sultanın şu dizeleri açıklayıcı olabilir:

Pir Sultanım bu bir sırdır.

Sırrını saklayan erdir.

Ay da sırdır, gün de sırdır

Gün Muhammet ay Ali’dir.

PİR SULTAN ABDAL

Nur

Nusayrilik, nur’a dayanır. İslam anlayışında, mitolojisinde nur önemli bir yere sahiptir. Allah’ın isimlerinden birisi nur , nur ul nur , Nur alanur dur. Bunun yanında bütün ruhların Muhammedin Nurun’dan yaratıldığı inancı vardır. Muhammed Ali’nin nurundan, Selman Muhammed’in nurundan, beş yetim(ilerde açıklanacak) Selmanın nurundan, diğerleri beş yetimin nurundan, … vb yaratılmıştır. ilk nur Ali’nin nurudur. geri kalanlar ise Muhammed’in nurundan yaratılınca kainat Muhammed’in nurundan yaratılmış oluyor. Muhammed’te Ali’nin nurundan yaratılmış olduğu için bütn yaratılanlar Allah’ın nurundan yaratılmış olur. Hal böyle olunca, Nusayrilik’e göre insan, Allah’a halife olunca, adem önemli bir konuma gelir. Melekler aracılığıyla veya doğrudan Allah’la söyleşir, görevlenir. Böyle özel nurani ruh ile bezenmiş insan, Vahy ile konuşur, kutsal kitabı tebliğ eder. Böyle bir beşer, zahiri olarak insandır. Konuşan yaşayan ve sonunda vefat edendir. Ancak bu insan, batıni olarak bir başka, özel ve nadir, seçkin bir insandır. Hz. Adem’in alnındaki nur, devam ederek Abdulmuttalib’e geldi, buradan ikiye ayrıldı. Bir parçası Hz. Muhammed’de, diğer parçası Hz. Ali’de belirdi. Hz. Ali’nin Hz. Fatıma ile evlenmesiyle nur’un iki parçası Ehl-i Beyt’te birleşti denilmektedir. Peygamberin şu sözü kanıt olarak gösterilir; ‘şanı yüce Allah’a yemin olsun ki ben ve Ali dünya yaratılmadan on dört bin sene evvel bir nurduk. Ve dünyanın yaratılışını beraber izledik. O nur ademe sulb etti. Ademden Abdulmuttalib’e kadar geldi. O zaman ikiye ayrıldı. Bir kısmı babam Abdullah yoluyla bana ve bir kısmı da Ebu Talib yoluyla Ali’ye geçti.’

Ayn-Mim-Sin

Nusayrilik, bu mana-isim-bap konusuna inancın açıklanmasında, kavranmasında temel bir ilke olarak kabul etmektedir. Hatta bunu vurgulamak için özel anlamda; Ayn, Mim, Sin (AMS) demektedir. Ayn, göz demektir. Allah’ın tecellisini görmek, anlamak demektir. Ayn; yücedir, esastır, ala’dır, Ali’dir. Bu mana dır. Mim, Hz. Muhammed’dir. islamın, Kur’an’ın sözüyle, özüyle, evreni, insanı kavrayıp yorumlamaktadır. İlk yaratılan nur, Muhammed’in olduğuna göre, Adem ve sonrasındaki vekiller, hep İslamı tebliği ettiler. Öyle ise insanlığın din serüveninin adı, özü, ismi Hz. Muhammed’dir. Yani isim olandır. sin, Selman’dır. Yüce olanın, âlâ olan’ın babıdır. Mecusiliği, Yahudilik ve Hıristiyanlığı bilen, tahsil edip yaşayan ve ille de Hz. Muhammed deyip, yollara düşen, esir edilip satılan ve Medine’de Hz. Muhammed’e katılıp onun sahabesi olan, Hz. Selman-ı Farisi’dir. Bilgindir, alimdir, öğretmen ve rehberdir, örnektir ve Selman-ı Pak’tır.

Şöyle özetlenirse;

ayn(mana)(Ali)- mim(isim)(Muhammed)- sin(bab)(Selman)

Mana, anlam demektir. Anlaşılması gereken demektir. Bilinmesi gereken hazine demektir. Erişilmesi gereken gizli ilim demektir. Hal böyle olunca insanlığın amacı manayı anlamak olur. Samit(susan) olandır. Ayn yani Ali olandır. Bilinmesi gereken gizli Ali’dir.

İsim, dile getirendir. Manayı anlatandır. Manayı dile getirendir. Mananın sırlarını öğretendir. Natık(konuşan) olandır. Samit olanı Natık dile getirir. Hal böyle olunca mim olan hz Muhammed bilinmesi gerekeni bildiren olur.

Bab, kapı demektir. İsim olanın dile getirdiği gizli ilim manaya açılan kapıdır. Sin budur işte. Selman-ı farisidir. Nusayriler ona seyidi Selman derler. Seyit üstün önder, büyük olan anlamına gelir. Aynı zamanda peygamber soyunu temsil eder seyyid sözü. Peygamberin Selman hakkında ‘o bizim ehlibeyttendir’ sözüne dayanarak.

Nusayrilikte; her İmam’ın bir Bâbı vardır. Buna göre, 11. İmam Hasal el-Askeri’nin Bâb’ı Ebu Şayb Muhammed b. Nusayr el-Basri’nin en-Nümeyri’dir. 12. İmam Muhammed el-Mehdi’nin özel bir Bâb’ı olmadan gıyaba karıştı. Seyyid Ebu Şuayb Muhammed, Samarra’ya yerleşti ve görevini sürdürdü. Yerine Muhammed b. Cündüp, yerine Muhammed el-Cennân el-Cünbülâni geçti. Adıyla Cünbülâni tarikatı kuruldu. Mısır’a giderek Seyid Hüseyin b. Hamdan el-Hasiybiyi tarikatına aldı. Hasiybi, Nusayriliğin ikinci Pir’idir. Halep’te gömülüdür, türbesi Şeyh Yaprak adıyla ziyaret yeridir.

On iki İmam ve Bâb’ları

İmam……………………………….Bâb

1. Hz. Ali (Ö. 661)…………………..Selman

2. Hz. Hasan (Ö. 670)…………Kays bin Varaka

3. Hz. Hüseyin (Ö. 680)…………Reşid el-Hicri

4. Hz. Ali Zeynelabidin (Ö. 713)…Kenger

5. Hz. M. Bakır (Ö. 733)………….Yahya bin Muammer

6. Hz. C. Sadık (Ö. 765)………….Cebir bin Yezid

7. Hz. Musa Kâzım (Ö. 799)………..El-Kahilî

8. Hz. Ali Rıza (Ö. 818)……………Fadl bin Ömer

9. Hz. M. Cevad (Ö. 835)…………M. bin Mufaddal

10. Hz. Ali el-Hadi (Ö. 868)………….El-Kâatibi

11. Hz. Hasan el-Askeri (Ö. 869)..İbni Nusayr

__________________

Nusayrilikte Hz. Ali

Nusayriler için doğal olarak hz Ali çok önelidir. inanç temelleri onun üzerine kuruludur. hz Ali yi anlatmadan önce affınıza sığınarak Mevlananın hz Ali ile ilgili kasidesini suacağım. Nusayriler, diğer anadolu alevileriyle tarihsel bir bağları bulunmadığı için inanç sistemleri anadolu Alevilerinin ozanları üzerinde değildir. ama bunun nedeni bu şahısların bazıları hariç onları tanımıyor olmalarıdır. ama ozanların deyişleri Nusayriliğin inanç sistemini anlatır şekilde olduğu gibi nusayrilerin diğer Anadolu Alevileriyle tarihsel olmasada inançsal bağları olduğunu gösteriyor. yeri gelince anlatacağım ama şimdiden söylemem gerek ki çok büyük benzerlikler var.

Na’ti Ali

O açıklayıcı imam, o Tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, mekânda, zamanda Hakla duran o imamın zati, iç ve dış temizliğiyle Vasıflanmak vaciptir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur, temizdir…

Onun konağı birlik âlemidir. Dünyevi ve beşeri sıfatlardan dışarıdır. O, insanın hakikati ve canı gibiydi. Her şey fanidir, fakat can yaşar, ölmez. Onun hareketi kendinden diri olan ezeli varlıktandır. Beka çevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratanın zati gibi o bakidir. Hakkın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrının yapışmış O olmuştur. Hani duyduğun lâhûtun o gizli hazinesi yok mu; işte O odur. Çünkü o, haktan hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. işte o ilimden maksût, yüce Ali’dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilemez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir. ibtidasız evvel o idi, sonsuz ahirde odur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikatten odur. Yüzünün nurlu pırıltısı, kendi ziyasından bir güneş yarattı. O, hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki, o hak ile ebedidir. Âdem’in toprağı onun nurundan idi. O sebeple meleklerin tacı oldu; Allah’ın isimlerini ondan belirledi. O temiz ve yüce imamın ilmi sayesinde, Âdem her şeyi anladı. O nur tek olan yaradanın nuru olduğu içindir ki, melekût onun huzurunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Âdem, o imamın nuru ile bütün ilahi isimleri bildi… Şit, kendinde Ali’nin nurunu gördü ve yüksek alemi öğrendi. Nuh, kendinde yüksek menzile ulaştırıncaya kadar, istediğini hep ondan buldu. Gene ondandır ki kurtuluşa eren Nuh, dehir de gayret tufanını buldu da beladan kurtulmuş oldu. Halil Peygamber, dostlukla onu andı da, ateş ona al lale oldu Nemrut’un ateşi, o Allah’ın dostuna hep gül, nesrin, lale oldu. Gene o idi ki, keyfiyle kendi koyununu İsmail’e kurban etti. Yûsuf, kuyuda onu andı da o saltanat mülkünü süsleyen tahtı buldu. Yakup onun önünde bir çok inledi de Yûsuf’un kokusunu alıp gözleri açıldı. İmran’ın oğlu Mûsa, onun nurunu gördü de uzun geceler hayran kaldı. Kırk gece kendinden geçti; kavuşma ve görüşme zevkine daldı. Sonra dedi ki: Yarabbi! Bana bu lütuftan bir âlâmet ver Hak ona iste sana Yed-i Beyza (Nurlu el)’i verdim;dedi. Gene Ali’nin vergisidir ki, Meryem’e arkadas oldu da Isa vücuda geldi… O seriatte ilim sehrinin kapısıdır. Hakikatte ise iki cihanın beyidir. İki cihanın sultani Muhammet, hakka yakınlık gecesinde, Allah’a kavuşmanın harem yerinde onun sırrını gördü. Ali’nin nutkunu, Ali’den dinledi. Ali ile birleşilen o yerde Ali’den başkası bulunmaz. Allah yolunda gidenler isteyicidirler; Ali istenilendir. Söyleyenler söylerler, susarlar. O susmaz söyler. Ebedi ilim, onun göğsünde parlayıp görüldü. Vahyolunanların sırlarını,

o hakikat olarak bildi ve bildirdi. Ümmetine haykırdı:

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû