Blog Arşivleri

Alevi Bektaşi Tahtacı Nefesleri

Dârü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi’nde ihdas ettiği ve okuttuğu Akvam-ı İslâmiyye Etnografyası dersleriyle ve ayrıca Alevîler ve Tahtacılar üzerinde yaptığı saha araştırmalarıyla yazar, Kültürel Antropoloji’nin bağımsız bir ilim olarak kurulmasına yardımcı olmuştur. Alevîlik konusunda yapmış olduğu araştırmalar, ilk defa Hayat mecmuasında (22 Kânunuevvel 1927), bir yıl kadar sonra da Dârül-Fünun İlâhiyat Fakültesi Mecmuası’nda yayımlanmaya başlamıştır. Bu yazılar, 1927 yılı öncesi Anadolu Alevîleri’nin sosyal ve sırrî hayatları hakkında güvenilir ve tarafsız bilgiler vermektedir. Yerli ve yabancı pek çok araştırıcı tarafından kaynak olarak kullanılan bu yazılar Dr. Turhan Yörükân tarafından derlenmiş ve onun eklediği notlarla birlikte tekrar Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adıyla yayımlanmıştır. Elinizde bulunan Alevî, Bektaşî ve Tahtacı Nefesleri adlı kitap ise, Prof. Yörükân’ın araştırma yaptığı dönemde, Alevîlerin kutsal kitaplarında, defter ve cönklerinde bulduğu, Dernek ve Cemlerinde, saz eşliğinde söyledikleri nefesleri bir araya getirmektedir. Alevî ibadetinde sıklıkla kullanılan bu nefesler, aynı zamanda, Yusuf Ziya bey’in daha önce yayımlamış olduğumuz kitaplarını, özellikle de Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar ile Şamanizm adlı kitaplarını tamamlamaya ve onları daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. *** AÇIKLAMA VE TEŞEKKÜR Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân, 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatıldıktan sonra, Süleymaniye Medresesi’nden (Medresetü’l-Mütehassisîn’den)ayrılarak Dârü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi’ne geçmiş, o zamanlar öğretim üyelerine tahsis edilen bir makam olan Fakültenin Birinci Ketebeliği (Genel Sekreterliği) görevine getirilmiştir (29 Mayıs 1924). Vermekte olduğu “Mezheblerin Tetkikinde Usul”, “Hal-i Hazırda İslâm Mezhebleri” ve “Akvâm-ı İslamiyye Etnografyası” dersleri dolayısıyla Alevî toplulukları üzerinde birtakım saha araştırmaları yapmaya başlamıştır. Yaptığı araştırmaların sonuçlarını ilk defa Hayat mecmuasında, 1927-28 yılları arasında, 1928 yılından sonra da Dârü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi Mecmuasında yayımlamaya başlamıştır. Yusuf Ziya Bey, sözkonusu edeceğimiz şiir defterinde bulunan şiirleri, Anadolu’da Türkmenler, Yörükler ve Alevî köylüleri konusunda yaptığı araştırmalar sırasında toplamış veya derlemiştir. Toplamış olduğu şiirlerin bir kısmını yayımladığı yazılarında kullanmış; büyük kısmı ise, bugüne kadar yayımlanmadan kalmıştır. Elinizde bulunan kitap içerisinde yer almış olan nefes ağırlıklı şiirler, birkaç tanesinin dışında, daha önce Turhan Yörükân tarafından notlandırılmış ve derlenmiş olan Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar (Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı, 1998, 2002; İstanbul: Ötüken Neşriyat 2006) adlı kitapta bulunanların bir tekrarı değil, onları tamamlamak üzere derlenmiş olanlardır. Bu defa tekrar yayımlanacak olan birkaç şiir ise, aynı şiirlerin değişik varyasyonlarıdır. Bu “Açıklama ve Teşekkür” yazımızda, Alevî-Bektaşî ve Tahtacı kavramlarının tarihî gelişmesini ve ne mânâya geldikleri konusunu ayrıntılı bir tahlile tâbi tutacak değiliz. Bu konuya ilgi duyanlara Yusuf Ziya Bey’in Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adlı kitabıyla, Şamanizm (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2006, 2009) ve Müslümanlıkta Dinî Tefrika (İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2009) adlı kitaplarına başvurmalarını salık veririz. Birinci kitapta, Alevî-Bektaşî ve Tahtacı toplulukları ile bunların inanç sistemleri, kutsal kitap ve metinleri hakkında ayrıntılı bilgiler verilmiş; ayrıca, Yusuf Ziya Bey’in Anadolu Alevîleri üzerinde yapmış olduğu araştırma sırasında uyguladığı metodolojik anlayış da, kitaba eklediğimiz kapsamlı bir not ile, tanıtılmıştır (Ötüken Neşriyat, ss.53-56). İkinci ve üçüncü kitapta ise, Şamanizmin ve Bâtınîliğin Alevî-Bektaşî ve Tahtacı inanç sistemini nasıl etkilediğinin mezhebî bir tartışması yapılmıştır. Her iki kitapta ele alınmış olan konular ve getirilmiş olan yorumlar, elinizde bulunan kitapta yer almış olan şiirlerin Alevî usul ve erkânını ne şekilde etkilemiş olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Bu bakımdan, bu kitapta bu temel konuların kısa da olsa bir tanıtımına girişmeyeceğiz; okuyucunun, bu kitaplara başvurmalarını önermekteyiz. Yusuf Ziya Bey’in 1927 ve 1928 yılları arasında Hayat mecmuasında yazdığı ve Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adlı kitaba aldığımız seri yazılarından bir alıntı yaparak, elinizdeki kitabın başlığını oluşturmuş olan Alevî-Bektaşî ve Tahtacı tâbirlerinin ne mânâya geldiğini kısaca belirlemeye çalışalım. Yusuf Ziya Bey, Alevî denen insanların birçok aşirete mensup olabileceklerini söyleyerek, bizlere aşağıdaki bilgiyi vermektedir. Yusuf Ziya Bey’e göre, “Anadolu Alevîliği’ni temsil eden kısım, birçok aşirete ve birçok mıntıkaya, ekseriyetle Türkmenlere nüfuz eden Alevîliktir; buna Köy Bektaşîliği denildiği gibi, Türkmen Alevîliği de denilebilir. Biz Anadolu Alevîliğini geniş bir çerçeve içine almış olan nev’e Çelebi Kolu demeyi daha muvafık buluyoruz. Çelebi Kolu… Hacı Bektaş-ı Velî evlâdından olduklarını söyleyen Çelebilere tâbi olan Alevîleri ifade eder. Buna mukabil suret-i mutlakada ‘Bektaşî’ unvanını taşıyan Mücerred Kolu veya Babalar Kolu denen bir grup vardır ki bu, Şehir Bektaşîliği’ni teşkil eder. Yeniçeriler arasına girerek zamanın hükûmetine hergün için bir mesele olan, yer yer ve zaman zaman birtakım istihaleler geçirerek ortaya çıkan, Arnavutluk’ta köylere varıncaya kadar her tarafa hulûl eden, böylece birtakım kollara ayrılan Bektaşîlik budur” (Ötüken Neşriyat, s. 432 ). Yusuf Ziya Bey, Anadolu’da birkaç çeşit Alevîliğin bulunduğunu, amacının bunların arasındaki farklılığa işaret etmek olduğunu, Çelebi Kolu’nda görülmüş olan ananelerin Tahtacı, Çepni, Hudadatlı gibi Alevîlik kollarında bulunmadığını söyleyerek, kitaplarında ve elinizdeki bu kitapta genellikle bu farklar üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmayarak, Alevî usul ve erkânı dolayısıyla terennüm edilen şiirleri, bir bütünün parçaları olarak ele almış ve bizlere böylece tanıtmaya çalışmıştır. Yusuf Ziya Bey, bu bağlamda olmak üzere, Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adlı kitabında, sohbetler sırasında okunan şiirlerin yanında dernek ve cemlerde söylenen veya okunan pek çok nefes, nutuk, düzyazılı gülbank ve tercüman yayımlamıştır. Elinizde bulunan bu kitapta sunulmuş olan şiirlerle birlikte bütün bu şiir ve nesirler, birbirini tamamlayacak şekilde Alevî-Bektaşî ve Tahtacılar arasında yaşayan ve yaşanan kültürün ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Ancak bütün bunlar, değişik dedelerin elinde, eğri veya doğru olarak kullanılan unsurlar olmuştur. Mahallî kelime ve deyişlerle süslenmiş olan şiirlerin bazılarının hem “nefes”, hem de “Düvazdeh imam”[on iki imam] veya “nutuk” olarak isimlendirilmiş olması, hem kitabın başlığını oluşturan “nefes” kavramının genel özelliğinden, hem de mahallî toplumun bu kavramları kendisine göre kullanma alışkanlığında bulunmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Alevî ibadetinde, ana unsur olarak, tercümanların ve gülbankların büyük bir önemi bulunmaktadır. Arapçadan alınmış bir kelime olan “tercüman”, bir meramı anlatmak veya tasvir etmek amacıyla düzenlenmiş bir ifadeye işaret etmekte; Farsçadan alınmış bir kelime olan “gülbank” veya “gülbang” ise, yüksek sesle okunan bir duadır, niyazdır, yalvarmadır. Yusuf Ziya Bey, Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adlı kitabında, gülbanklara çoğu hâllerde tercüman dendiğini söylemekle birlikte, aralarında bir farkın bulunduğuna da işaret etmektedir. Yaptığı açıklamaya göre “Tercüman, bir merasimin başlangıcında okunan ve hizmetin taabbudî [tapınma ile ilgili] mahiyetini gösteren bir tâbirdir. Gülbank ise, okunan tercümana karşı veya bir hizmete mukabil dua mahiyetinde olan bir şeydir. Doğrudan doğruya dua etmek ve hayırlar istemek mânâsını güder.” Yusuf Ziya Bey, “dolu tercümanı” söz konusu olduğunda, tercümanın Erenler Meydanı’nda “Sâkî-i meydana aşk olsun” diye başladığını ve sâkî tarafından okunduğunu… Halbuki “dolu gülbankı” söz konusu olduğunda, gülbankın “Allah Allah Allah, dolusu kabul ola” diye başladığını ve dede tarafından veya o vaziyette bulunan kimseler tarafından okunduğunu söylemektedir. Bununla birlikte, koyun kesilirken okunan duaya da, bir hizmetin başlangıcı olduğu hâlde, gülbank dendiğine işaret etmekte; bu kavramların, daha önce de işaret ettiğimiz üzere, çoğu hâllerde birbirinin yerine kullanıldığını, bunun gibi hutbe, nutuk, düvazdeh imam, keza nefes ve deyiş kelime ve kavramlarının da birbirinin yerine geçebileceğini söylemektedir (Ötüken Neşriyat, ss.336-337 ). Prof. Yörükân Alevîlerde her şey için, sofra, rakı, su, dâr, niyaz için; tıraş olmak, ata binmek, türbe ziyaret etmek için; yeni ay zamanı vesaire için birbirine benzer gülbankların bulunduğuna, bazen bu gülbankların yerine dua ve tercüman mazmununu ihtiva eden nefeslerin söylendiğine vurgu yapmaktadır. Meselâ, “düvazdeh imam tercümanı veya hayırlısı” okunacak yerde, düvazdeh imam nefeslerinin (imamların mersiye ve methiyelerinin) okunduğunu, keza “hayır hayırlısı” yerine hayır nefeslerinin okunduğunu; aynı şekilde bazı yerlerde tercüman veya gülbank yerine, nutuk veya düvazdeh imam ile, yani nefeslerle meydanın açılmakta olduğunu söylemektedir (Ötüken Neşriyat, s.327). Görüldüğü üzere bu açıklama bize nefeslerin Alevî usul ve erkânının önemli ve ayrılmaz bir parçasını oluşturduğuna ve ibadet sırasında, şiirsel bir ifade kullanmanın da tercih edilen bir ibadet şekli olduğuna vurgu yapmaktadır. Başka bir ifade ile Yusuf Ziya Bey, nefeslerin, dinî inançların dile getirildiği, dinî ve kültürel muhtevanın şiirsel bir dille anlatıldığı metinler olduğunu; Alevî-Bektaşî ve Tahtacı inanç ve dünya görüşünün, yaşama tarzının ve bu insanların benimsediği değerlerin dile getirildiği, büyük çoğunluğu hece vezni ile yazılmış olan bir şiirler dünyasını bünyesinde barındırdığını ve bu hâlleriyle bir eğitim aracı olarak kullanıldığını söylemektedir. Prof. Yörükân’ın verdiği bilgiye göre nutuk, dedenin bizzat kendisi veya dedenin işareti üzerine zâkirlerden biri tarafından okunan bir nefestir. Derneği başlatmak üzere, umumiyetle nefesler gibi sazın iştirakiyle okunmaktadır. Yusuf Ziya Bey, yapılacak toplantılar sırasında bazen söylenecek veya okunacak ilk gülbank yerine, nutuk denilen nefeslerden birinin veya bir düvazdeh imam nefesinin okunduğunu; bu sunuş sırasında da, okuyucunun sazına başka bir sazın iştirak etmediğini söylemektedir. Bu durumda, herkes bulunduğu yerde kalmakta ve söyleneni dinî bir teslimiyet içerisinde dinlemek zorunda olmaktadır. Yusuf Ziya Bey, Tahtacılarda çok muteber kabul edilen Şah Hatâyî nutuklarının, düvazdeh imamların her yerde okunduğunu ve Sünnîlerdeki ezan mahiyetinde bir şey olduğunu; âyine başlamanın işaretini verdiğini söylemektedir (Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar, Ötüken Neşriyat, s.329, 331). Görüldüğü üzere elinizde bulunan kitapta, bunların büyük kısmı Hatâyî’ye ait olmak üzere pek çok örneği verilmiştir. Bu, aynı zamanda Alevî-Bektaşîlerin, özellikle de Tahtacıların Hatâyî’ye olan bağlılıklarının bir ifadesi olarak, ne kadar yaygın bir şekilde kabul gördüğünün delili de olmaktadır. Alevî-Bektaşî ve Tahtacı geleneğinde, nutuk ve düvazdeh imam, nefes ve deyiş tabirleri kesin ayrımlar yapılarak kullanılmış kavramlar değildir; dinî içerikli oldukları zaman, birer nefes olarak kabul edilmişlerdir. Nitekim Yusuf Ziya Bey, Malatya taraflarında nefes yerine “düvazdeh imam” deyiminin kullanılmakta olduğuna işaret etmektedir (Ötüken Neşriyat, s.337). Bu kitapta yer almakta olan az sayıdaki yakma, gazel gibi âşıkane mevzulara tahsis edilmiş ve gazel makamında okunan şiirlerdir. Bunlar Acem tarzındaki gazeller gibi mahdut mısralı şiirler değildir. Yusuf Ziya Bey, Âyin-i Cem sırasında okunan nefeslerin, bu makamda okunduğu için onlara da “yakma” dendiğini söylemektedir. Nitekim yakmalar, çeşitli konularda söylenmekle birlikte, ölüler için söylendiği zaman “ağıt yakma”, dinî konularda söylendiği zaman ise “nefes yakma” olarak nitelenmektedir. Ali Kemal’in şiirleri arasında bulunan “ağıt” ile “Her şeye kadirmiş de” adlı yakmaları, ağıt ve nefes yakma türlerine güzel bir örnek oluşturmaktadır. Görüldüğü üzere, elinizde bulunan kitap, adları başka başka olsa da, bazen inşad edenleri belli olmasa da, büyük bir çoğunlukla felsefî-dinî içerikli şiirleri bir araya getirmeyi amaçlamıştır. Alevîliğin inanç yönünü belgelemeyi amaçlamıştır. Unutmamak gerekir ki, Yusuf Ziya Bey bu şiirleri Dârü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi’nde Hâlihazırda İslâm Mezhepleri ve Akvam-ı İslâmiyye Etnografyası dersleri vermekte olan bir insan olarak, Alevî-Bektaşî ve Tahtacı itikad ve sosyal yaşantısını araştırma konusu yaptığı bir sırada toplamıştır. Bu şiirleri, elde edildikleri şekliyle, herhangi bir tasnife ve değerlendirmeye tâbi tutmadan, olanı olduğu gibi zaptetmiştir. Onun için, bu insanların neye nasıl inandıkları önemli olduğu için, çalışmalarını bir reel kültür araştırması olarak, bu kavramı kullanmamış olsa da, böyle bir anlayışı benimseyerek yürütmüş; metinlerin otantikliğine müdahale etmemiştir. Şiirler, şairler açısından değil, inceleme yaptığı toplumun kültürel ethosunun, işlemekte olan Alevî-Bektaşî ve Tahtacı ritüelinin bir parçası olarak toplanmıştır. Bazen bozuk düzen de olsalar, kutsal veya gizli kitaplarda yer aldıkları veya âyinler sırasında okundukları şekliyle, okunamayan kısımları Prof. Yörükân tarafından belirtilerek veya noktalanarak toplanmıştır. Alevî-Bektaşî ve Tahtacılar tarafından benimsenmiş ve kültürel hayatlarının birer parçası hâline getirilmiş olan bu şiirlerin sosyo-kültürel hayat içerisinde nasıl kullanılmakta olduğunu ayrıntılı bir şekilde öğrenmek isteyenlere, ellerinde bulunan bu kitabı daha önce belirttiğimiz üç kitapla, özellikle Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adlı kitapla birlikte okumalarını tavsiye ederiz. Sözkonusu ettiğimiz şiir defterindeki şiirler, birer numara verilmek suretiyle, Prof. Yörükân’ın karşısına çıktıkları şekil ve sırada zaptedilmişlerdir. Şairler, Turhan Yörükân tarafından alfabetik bir sıralamaya tâbi tutulmuşlardır. Böyle bir düzenleme, şairlere ve şiirlerine daha kolay ulaşmayı sağlayacaktır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu kitapta bulunan şiirler, sadece Alevî örf ve âdeti açısından değil, şairler, şiirlerin sahipleri ve kullanılan dil açısından da incelemeye değer bir veri tabanı oluşturmaktadır. Alevî akîdeleri dışında birtakım konular üzerinde araştırma yapmak isteyenler için de, kaynak olma hizmeti görebileceklerdir. Yusuf Ziya Bey, Anadolu’da Alevîler ve Tahtacılar adlı kitabında, “Tahtacılar arasında iyi bir halk şairi sayılabilir” dediği Ali Kemal [Kaygusuz]dan örnek olarak bir “ağıt” ve bir “teselli” şiiri yayımlamıştır (Ötüken Neşriyat, ss. 233-234). Ali Kemal Bey, Tahtacı ocaklılarının yaşadığı Narlıdere’de doğmuş, orada hayatını sürdürmüş, ocaklı ailelere mensup bir kimsedir. Ali Kemal Bey’in oğlu Kudret Kaygusuz’un Turhan Yörükân’a gönderdiği bir mektuptan öğrendiğimize göre, Tahtacı ileri gelenlerinden Seyyah Dede, Ali Kemal’in teyzesinin kocası; Ali Rıza Erdem de Seyyah Dede’nin torunu imiş. Bülbül Hasan Efendi ise küçük halasının kayınpederi bulunuyormuş. Yusuf Ziya Bey, yazılarında bu kimseleri sık sık kaynak olarak zikretmiştir. Yusuf Ziya Bey, araştırmasını yaptığı sırada elli yaşında olduğunu söylediği Bülbül Hasan Efendi’den nefis bir mezar kitabesi örneği yayımlamıştır yukarıda sözünü ettiğimiz kitabında. Bu bakımdan Ali Kemal, Tahtacı örf, âdet ve dinî geleneklerini soruşturma sırasında, yukarıda isimlerini saydığım kimselerin yanında birinci dereceden bir kaynak olma hizmeti görmüştür. Yusuf Ziya Bey, boynunda gelişmiş bir sıracadan dolayı Ali Kemal’i İstanbul’a davet etmiş, küçük çiftlik işletmesinde uygun bir mekânda onu misafir etmiş ve tedavisinde yardımcı olmuştur. Görüleceği üzere, Yusuf Ziya Bey’in şiir defterinde bulunan şiirleri içerisinde iki tanesi “Yusuf Ziya’ya” ithaf edilmiştir. 1928 yılında “Mutlaka mektubuma cevap isterim” diye başlayan şiirinin bir yerinde, “Göndermiş olduğum uydurmaların, hepsine kap geçir kitap isterim” demektedir. Yusuf Ziya Bey’in ve biz çocuklarının dostu olmuş, sazı ile bizimle yarenlik etmiş, Yusuf Ziya Bey ile ilgisini kesmemiş bir kişidir Ali Kemal. Bu bakımdan ve genç kuşak bir Tahtacı şairi olması hasebiyle, Ali Kemal’in sonradan defterde yer alan 24 şiiri içerisinden bazı şiirlerini, elinizdeki kitabın bir eki olarak “Ali Kemal’in Yakmaları“ başlığı altında yayımlamayı uygun bulmaktayız. Ali Kemal’in ünlü dedelerle akrabalık bağını bana bildirmiş olan Kudret Kaygusuz’a da burada teşekkürü bir borç biliyorum. Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Kitaplığı’nda 2463 Et numara ile koruma altına alınmış bulunan el yazması defter içerisinde bulunan şiirlerin yeni yazılara çevrilme işlemini, Sayın Dr. Müjgân Cumbur Hanımefendi gerçekleştirmiştir. Müjgân Hanım, Yusuf Ziya Bey’i, hocası Sayın Prof. Necati Lugal’ın odasında tanıma fırsatı bulmuş, bazı sohbetlerine tanıklık etmiş, Prof. Yörükân’a yakınlık duymuş bir kimsedir. Ricalarımızı kabul etmiş; Yusuf Ziya Bey’in Anadolu Alevîleri ve Tahtacıları üzerinde yapmış olduğu araştırmalar sırasında toplamış olduğu şiirlerin yeni yazıya çevrilme işlemini yüklenmekle kalmamış; sözkonusu edilen şairler hakkında elde mevcut bilgilere dayanarak, metne güvenilir notlar da eklemiştir. Müjgân Hanım’ın hazırladığı bu notlar, kitap baskıya hazırlanırken, şairlerin adlarının ilk defa geçtiği yerlere konulmuştur. Kendisine, bu üstün ve titiz çalışmasından dolayı ne kadar teşekkür etsek azdır. Sağolsunlar, varolsunlar. T.Y. rumuzlu notlar ise, Turhan Yörükân’a aittir. Ayrıca, Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın kitaplarını bir seri hâlinde yayımlama kararı almış olan Ötüken Neşriyat’ın İstanbul ve Ankara Bürosu yetkililerine de burada teşekkürü bir borç biliyorum. Büyük bir titizlik göstererek, bu eseri de kamunun dikkatine sunmaktadırlar. Kendilerini kutlar ve başarılar dilerim. Dr. Turhan Yörükân *** Alevi Bektaşi Tahtacı Nefesleri Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan’ın kaleme aldığı Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar adlı araştırma, Aleviler hakkında yazılmış önemli eserlerden biriydi. 1927 yılı öncesi Anadolu Alevileri’nin sosyal hayatları hakkında önemli bilgiler veren bu kitap, yerli ve yabancı pek çok araştırmacı için referans kaynak oldu. Ötüken Yayınları arasında çıkan ‘Alevi Bektaşi Tahtacı Nefesleri’ adlı kitap ise, Prof. Yörükan’ın araştırma yaptığı dönemde, Alevilerin defter ve cönklerinde bulduğu, dernek ve Cemevlerinde saz eşliğinde söyledikleri nefesleri bir araya getiriyor. Kitap, Dr. Turhan Yörükan tarafından yayına hazırlandı. Bu arada Ötüken yayınlarının, Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan’ın eserlerini bir seri halinde yayınlama kararı aldığını da haber verelim.

Tahtacılar kimlerdir?

TAHTACILAR Tahtacılar, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşayan Alevilerdir. Anadolu Alevi mozaiğinin en renkli öğelerinden olan Tahtacılar, genellikle orman işiyle uğraştıkları için bu ismi almışlar. Osmanlı kayıtlarına 16. yüzyılda “Cemaat Tahtacıyan” olarak geçmişlerdir. Bazı bilgilere göre Tahtacılar 11. yüzyılda Anadolu’ya göçen “Ağaçeri”’lerin soyundan gelen bir topluluk. Tahtacılar çoğunlukla göçebelikten yerleşik düzene geçmiş durumdalar. Tahtacılar tarih boyunca bir çok batılı araştırmacının dikkatini çekmişlerdir. Bu araştırmacıların dikkatini en çok Aleviliği uygulama biçimleri ve doğayla olan ilişkileri çekmiştir. Tahtacılar tarih boyunca hep doğayla iç içe yaşamışlardır. Doğayı sevmek, onunla birlik olmak, onu yaşamın kaynağı olarak görmek. Bununla beraber Tahtacılar doğal bitkilerden elde ettikleri ilaçlarla kendi dertlerinin dermanını kendileri bulmuşlardır. Yine Tahtacıların giyim kuşamları, el sanatları, yemek kültürleri ile büyük bir kültürel zenginliğe sahipler. Örneğin desen desen halıları, yine büyük kıl çadırlar. Bu çadırlar yağmur geçirmez. Kışın sıcak, yazın serinletici olurlar. Bütün bu özgünlüklerle beraber Alevi öğretisini uygulamaları, Alevi inancının kadına verdiği özgürlüğü yaşamsallaştırmaları, tarih boyunca ve günümüzde bütün Alevilerde olduğu gibi Tahtacılar için de bir aşağılanma konusu olmuşlardır. Tahtacı kadını gerçek anlamıyla yiğit bir kadındır. Zorlu göçebelik koşullarında işin en büyük kısmı Tahtacı kadınının omuzundadır. Tahtacı kadını ana olarak fedakârdır, çocukların bakımı, klasik ev (çadır) işleri, hayvanların bakımı ve hayvansal ürünlerin üretime dönüştürülmesi, bütün bunları Tahtacı kadını gerçekleştiriyor. Bunun yanı sıra dağ koşullarında oluşan yiğitlik ve özgürlük. Yiğitliği iki anlamda kullanabiliriz. Hem fiziksel hem ruhsal yiğitlik. Başta da belirttiğimiz gibi Tahtacılar Alevi toplumunun önemli bir öğesi durumundadır. Günümüzde her ne kadar yerleşik hayata geçip kendilerine Tahtacı denilmesinden hoşlanmasalar da, Tahtacılar gerçek anlamıyla büyük bir kültürel zenginliğe sahiptirler. Bu zenginlikler salt Tahtacı Aleviler ve diğer Alevi topluluklar için değil, bütün insanlık için bir değerdirlerYine Tahtacıların giyim kuşamları, el sanatları, yemek kültürleri ile büyük bir kültürel zenginliğe sahipler. Örneğin desen desen halıları, yine büyük kıl çadırlar. Bu çadırlar yağmur geçirmez. Kışın sıcak, yazın serinletici olurlar. Bütün bu özgünlüklerle beraber Alevi öğretisini uygulamaları, Alevi inancının kadına verdiği özgürlüğü yaşamsallaştırmaları, tarih boyunca ve günümüzde bütün Alevilerde olduğu gibi Tahtacılar için de bir aşağılanma konusu olmuşlardır. Tahtacı kadını gerçek anlamıyla yiğit bir kadındır. Zorlu göçebelik koşullarında işin en büyük kısmı Tahtacı kadınının omuzundadır. Tahtacı kadını ana olarak fedakârdır, çocukların bakımı, klasik ev (çadır) işleri, hayvanların bakımı ve hayvansal ürünlerin üretime dönüştürülmesi, bütün bunları Tahtacı kadını gerçekleştiriyor. Bunun yanı sıra dağ koşullarında oluşan yiğitlik ve özgürlük. Yiğitliği iki anlamda kullanabiliriz.Tahtacı kadını gerçek anlamıyla yiğit bir kadındır. Zorlu göçebelik koşullarında işin en büyük kısmı Tahtacı kadınının omuzundadır. Tahtacı kadını ana olarak fedakârdır, çocukların bakımı, klasik ev (çadır) işleri, hayvanların bakımı ve hayvansal ürünlerin üretime dönüştürülmesi, bütün bunları Tahtacı kadını gerçekleştiriyor. Bunun yanı sıra dağ koşullarında oluşan yiğitlik ve özgürlük. Yiğitliği iki anlamda kullanabiliriz. Hem fiziksel hem ruhsal yiğitlik………. Her ne bölgesel farklılıklar olsa da hepimiz CAN’ız…MERSİN Tahtacıları Mersin Merkezde Çukurova Mah., Mithattoroğlu Mah., Selçuklar Mah. Bekiralanı Köyü / Belenoluk Mah. Dalakderesi Köyü Dorukkent Belediyesi / Düğdüören Mah. Çağlarca / Tekirgölü Mah. Kızılkaya Köyü Kuzucubelen ANAMUR –Kaşdişlen Köyü BOZYAZI – Çubukkoyağı Mah., Sıcakyurt Mah. Bahçekoyağı Köyü / Tursun Mah. Tekedüzü Köyü ERDEMLİ – Akdeniz Mah. Tömük Belediyesi / Merkez Mah. Kale Mah. MUT – Kumaçukuru Köyü Yazalanı Mah. Meydan Mah., Göksu Belediyesi / Köprübaşı Mah. Kayabaşı Köyü (Gür) Keleceköy / Mezarlık Mah. Kumaçukuru Köyü Yeşilyurt Köyü SİLİFKE – Sayağzı Mah. Kırtıl Köyü TARSUS – 82 Evler Mah. Çamalan Köyü Kaburgediği Köyü Görüldüğü gibi Tahtacılar 10 köy ve 18 mahalle olmak üzere Mersin’de toplam 28 yerleşim biriminde, yerleşik bir düzende hayatlarını sürdürmektedir.

Ölümden Önce “İşareti” Gelir

En dikkat çekici ölüm ritüelleri Tahtacı Tükmenlerinin yaşadığı Alevi köylerinde gerçekleştiriliyor. “Dirilişe” değil, “biçim değiştirmeyle hayatın devamına” inandıkları için “ölüm” sözcüğünü bile kullanmıyorlar.

En dikkat çekici ölüm ritüelleri Tahtacı Tükmenlerinin yaşadığı Alevi köylerinde gerçekleştiriliyor. “Dirilişe” değil, “biçim değiştirmeyle hayatın devamına” inandıkları için “ölüm” sözcüğünü bile kullanmıyorlar.

Ölüm “kalıp değiştirmek”, tabut “sal ağacı” olarak çıkıyor karşımıza. Tahtacı Türkmenlerinde ölen erkekse, pijama, gömlek, şapka ve çorabıyla, kadınsa yeni dikilen elbisesiyle uğurlanıyor. Diğer birçok yerde “kıyamet köyneği”ni giydirmek yeterli oluyor. Alevi köylerinde bir de kına yakılıyor ölüye, “öbür dünyaya gelin gitsin” diye.

HER ayrılık hüzünlüdür ama “can bedenden ayrılırken” farklı yaşanır hüzün. Giden “bilinmeyen”e göç ederken, kalan, bunun bir “son” değil, “başlangıç” olduğu inancıyla avunur. Ayrılığın “soğuk” yüzünü örtmektir maksat belki de. Bedenden ayrılan ruh, kimine göre “arşı alaya” çıkar, “Yaradan”a kavuşur; kimine göre “kelebek, sinek, arı ve güvercin olarak geri döner” ya da “yeni doğan bir bebekte vücut bulur.” “Ölüm günüm, düğün günümdür” diyen Mevlana gibi düşünenler için “yokluk, ayrılık” değil “kavuşmak”tır ölüm.

TUĞBA AĞACI YAPRAĞI
Özellikle küçük yerleşim merkezlerindeki inanışa göre, ölümden önce, “işareti” gelir. Ay ve güneş tutulması, büyük adamlardan birinin öleceğine işarettir. Her yıldız kaymasında, birinin yıldızının düştüğü, yani öleceği inancı yaygındır. Başka bir inanışa göre herkesin öteki dünyada “tuğba” denilen ağaçta bir yaprağı vardır. Her doğumda, bu ağaçta bir yaprak biter; her ölüm bir yaprağı düşürür.

HAYVANLARIN SESLERİ

Hayvan hareket ve sesleri, düşlerdeki görüntüler, eşyaların durumu, hastadaki fizyolojik ve psikolojik değişiklikler de ölümü çağrıştırır. Başta İç Anadolu olmak üzere birçok bölgede köpeğin sabaha karşı ya da geceleyin, uzun, acı ve sık uluması kötüye yorulur. Uluyan köpek ya kovalanır ya da “Başını ye, denilerek önüne ekmek doğranır”. Bazılarına göre, horozun vakitsiz ötmesi, ayakkabının ters dönmesi, beklenmedik anda kapının çalınması, ayna kırılması da bir işarettir; yakında birinin daha “üçüncü eşiği” geçeceğine.

CAN BİÇİM DEĞİŞTİRİR

“Anadolu’nun Renkleri: Doğum-Düğün-Ölüm” belgeselinin fikir babası Prof. Dr. Alemdar Yalçın’a göre Anadolu’da en iyi korunan, en dikkat çekici ölüm ritüelleri, Tahtacı Tükmenlerinin yaşadığı Alevi köylerinde gerçekleştiriliyor. 13. yüzyılda gemi yapımı ve kereste ihracatında önemli rol oynadıkları için bu adla anıldıkları düşünülen Tahtacı Türkmenleri, “dirilişe” değil, “biçim değiştirmeyle hayatın devamına” inanıyor. “Canlar” öteki dünyada “hesapsız, sualsiz” devam ediyor hayatlarına. “Ölüm” sözcüğü de şekil değiştiriyor dillerinde bu nedenle. Ölüm, “Hakka yürümek, kalıp değiştirmek, kalıbı dinlendirmek, don değiştirmek, emaneti teslim etmek” deyimleriyle, tabut “sal ağacı” olarak çıkıyor karşımıza.

SON YOLCULUK EŞYASI

“Kalıp değiştiren”, “öteki dünyada çıplak kalmasın” diye en sevdiği elbisesiyle konuluyor “sal ağacına”. Erkeğe, pijama, gömlek, şapka ve çorabı; gençse takım elbisesi giydiriliyor. Kadına pijamanın yanısıra yeni bir elbise dikiliyor; gençse gelinliği hazırlanıyor. Anadolu’daki Alevi köylerinin büyük bölümünde ise “kıyamet köyneği” (gömleği) yetiyor. Ancak bu kez, sevdiği kişilerin eşyalarından konuluyor yanına. Çocuğunun gömleği, eşinin fotoğrafı eşlik ediyor son yolculuğunda.

Ölüye kına yakılması da ilginç bir ritüel olarak çıkıyor ortaya. Gençliğinden beri ölü yıkayan Sivas Divriği Güneyevler Köyü’nden 85 yaşındaki Elif Küçük’e göre, başına ve ellerine yakılan kınayla bu dünyadan ayrılan, öbür dünyaya “gelin” olarak gidiyor.

SON BULUŞMAYA ÇAĞRI

Bazen beklenmeyen zamanda gelen bu “ayrılık”, geride kalan ve belki de yıllardır görüşmeyenleri bir araya getiriyor “veda buluşmasında”. Bazen cami aracılık ediyor randevu saatini duyurmaya; bazen küçük bir gazete ilanı. O gün geldiğinde ise, hem bu dünyadaki son yolculuğunda yalnız bırakmıyorlar “can”larını, hem de onunla geçirdikleri günleri anarak, birbirlerinin acılarını hafifletiyorlar. İmamın “Razı mısınız” sorusuyla helalleşiliyor hep bir ağızdan. Ne alacak kalıyor artık bu dünyada, ne borç.

Yakınını kaybeden insanın şaşkınlık, isyan ve acısı çoğu yerde “yas” törenleriyle dindirilmeye çalışılıyor. Kaybedilen kişinin yaşına göre, üç günden birkaç yıla kadar uzayan bu süreçte ne müzik dinleniyor, ne radyo-televizyon açılıyor, ne de düğün yapılıyor. Bazı yerlerde erkek yakınları tıraş bile olmuyorlar. Giysiler için “siyah renk” tercih edilirken, özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde kadınlar bir ay süreyle ters giyiyorlar elbiselerini. Gaziantep dolaylarında, yakın kadın akrabalar saçlarını kesiyor.

Kırk gün sönmeyen ışık

Ruhun gelip dolaştığı inancıyla, kolayca bulabilmesi için üç gün, dokuz gün hatta kırk gün boyunca, açık bırakılıyor ışığı evin. Kürt Alevi köylerinde ise cenazenin arkasından üç gün boyunca ateş yakılıyor. Yeni doğmuş bebeğin kırkı çıktıktan sonra özgürlüğüne kavuşması gibi, “çizgi ötesi”ne geçenin de kırkının çıkması bekleniyor yası kaldırmak için. Çoğu yerde eşe dosta, ilk gün ve yedinci günde olduğu gibi, kırkıncı gün de verilen “can aşı”, “kırk hayrı” yemeğiyle tamamlanıyor yas töreni.

Urfa, Kayseri, Erzurum, Sivas gibi yerlerde ise “yas hamamı” düzenleniyor. Taziyeler günlerce sürüyor. Kimi yağ, un, bulgur, çay, şeker götürüyor taziye evine, kimi koç gönderiyor gitmeden önce.

Iğdır ve çevresinde ise her nevruzda, “ölü bayramı” adıyla devam ediyor bu tören. Kaybedilen yakınlar için toplu mezarlık ziyaretlerine gidiliyor. Kimisi elindeki küçük taşlarla mezar taşına vurarak sesleniyor yakınına, kimisi yanında getirdiği yiyecekleri, kaybedilenin hayrına, geride kalanlara “yardım” için, mezarın üzerine koyarak anıyor. Ancak “ne giden geri geliyor”, ne de “ölenle ölünüyor”. Çünkü hayat yeni döngülerle devam ediyor yoluna.

Ters dönen ayakkabı hemen düzeltilir

Araştırmacı Bircan Kalaycı Durdu, “Anadolu’da ölümle ilgili adet ve inanışlar” çalışmasında, ölüm getireceğine inanılan olaylara karşı alınması gerektiğine inanılan davranışları sıralıyor. Bazıları şöyle:

Horoz gibi öten tavuk kesilir. Öten baykuşa ’hayırsan öt, şersen git’ denir, uluyan köpek kovalanır ya da önüne ekmek konulur.

Ters dönen ayakkabı hemen düzeltilir, ağzı açık olarak yere düşen makasın ağzı kapatılır.

Kötüye yorulan rüya ertesi gün kimseye anlatılmadan akan bir suya anlatılır ya da o rüyanın işaret ettiği belayı savmak için sadaka verilir.

Kimi yerlerde başka ölüm olmasın diye oklava kırıldığı olur, cenazenin yanında. Odada bulunan ayna ya da fotoğraflar ters çevrilir ya da üzeri kapatılır.

Yıkama suyunun ısıtıldığı kazan, iş bitiminde ters çevrilir, kazanın üstüne taş konur.

Gece, evden dışarı süt, yoğurt, tuz, maya, soğan-sarmısak, kara kazan verilmesinden kaçınılır. Süt, yoğurt verilecekse üzerine kömür, yaprak konur.

Gece tırnak kesilmez, aynaya bakılmaz, aksi halde ömrün kısalacağına inanılır.

Veda buluşması

Dostları, bu dünyadaki son yolculuğunda yalnız bırakmıyorlar “canlarını”. İmamın “Razı mısınız” sorusuyla helalleşiliyor hep bir ağızdan. Hakkı olan da helal ediyor, olmayan da. Sonra hep birlikte dualar eşliğinde mezara yerleştiriyorlar.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû