Blog Arşivleri

Trakya ve Balkanlarda Bektaşilik

Refik Engin (Tekirdağ Kılavuzlu Köyü)

Günümüzde Trakya’da ehl-i beyte bağlı tarikatları ikiye ayırabiliriz :

Bunlardan biri Balım Sultan evveli Bektaşi erkânına bağlı olan ocaklar ile Balım Sultan erkanına bağlı olanlardır.

Balım Sultan evveli Bektaşi erkanı uygulayan , Trakya’daki Ehli Beyt tarikatları şunlardır:

Seyyid Ali Sultan erkanı uygulayan Kızıl Deli Bektaşileri ve aynı tarikatın evladiye kolu olan , Ali Koç Baba Bektaşileridir.

Otman Baba ve Akyazılı Sultan Bektaşileri Trakya’da Babailer olarak bilinmektedirler.

Trakya ve Balkanlarda Hacı Bektaşi Veli sonrası Bektaşiler:

Seyyid Ali Kızıldeli Sultan yolu erkanına bağlı olan Er oğulları.

Bu topluma verilen bu ad’a sadece Mehmet Eröz’ün Alevilik ve Bektaşilik adlı eserinde rastladık. Halk ise kendilerine DAĞLI dendiğini söylüyorlar.

Seyyid Ali Sultan döneminde belli bir zaman kabilenin tümüne Kızıldeli denmiştir. Yörede bulunan Kızıldeli ırmağı hem kabileye hem de Seyyid Ali Sultan’a lakap olarak verilmiştir.

Bu kabilenin bir kısmı ise Bulgaristan’daki Alvanar,Veletler ve Küçükler köylerine yerleştirilmişlerdir. Bu yerleşimin Niğbolu kalesi fethinden sonra olması ihtimali yüksektir.

Kızıldeli Vakfı 1402 yılından başlayarak çeşitli zamanlarda bazı padişahlar tarafından varlığı kabullenilmiş ve gerekli yardımlar yapılmıştır. 1927 yılında Seyyid Ali Sultan KIZILDELİ VAKFINA bağlı yirmi dört köyün varlığı bilinmektedir. Bu köylerin isimleri şunlardır:

Kanberler ,Ahlatçıköy ,Yılanlı, Karaören , Kütükli , Mesimler ,.Encekköy ,Kirezli ,Dervent ,Armutlu, Aşağı Tekke , Ömerler , Pir Pınarları ,Hacı Bağı1, Sarp Dere, Maskarlar, İmanlar,.Elebiler, Sucahla,.Büyük Dervent,Seçek sırtı, Horasan Karısı, Ballıkaya, Cuva koru, .Aşağı Mahalle,.Kuş Pınarı ve Yazılı Taş’tır.(1)

Bu listeye ilave olarak Kuşanlar ve Çilingirler köyleri de vardır. Bulgaristan’ın Kırcaali sanacağına bağlı Ortaköy ,Yukarı ve Aşağı Yörükler köy sakinleri bu topluma aittir.

Kızıldeli ocağında halen AREN olarak adlandırılan bir topluluk da vardır. Bu toplumun aslında Pomak Türklerinden bir gurup olduğu söylenmektedir.

Bugün Marmara Bölgesinde tespit ettiğimiz Kızıldeli koluna bağlı merkezler şunlardır:

Tekirdağ,merkeze bağlı Işıklar köyü, Malkara’ya bağlı olan köyler, Yeni Dibek, Sarı Polat,Yaylagöne, Edirne Uzunköprü’ye bağlı Kavak mahallesi,Meriç ilçesi ve Umurca, Nasuhbey, Feruzköy, Çöp köy,Akıncılar, Harmanlı,Çavuşlu, Maksutlu, Alibeyköy, Büyük ve Küçük Altıağaç, Eskiköy Yakupbey, Çoban Pınarı, Türkobası ,Tevfikiye, Balaban, , İbriktepe, Yeniköy, Hıdırağa,Köşan Çiftliği,Musulca ve İskender köyleri Lüleburgaz’ın Evrensekiz, Kırklareli’de İslambey, Kumrular ve İnece köyü de bu kabile köylerindendir.

Bursa ilinde Ortaköy,Atıcılar ,İsmetiye ,Gül Bahçe, Eminbey Çiftliği ,ilin Orhangazi’ye bağlı Orta köy, Bursa’ya bağlı Kazıklı köyü,Yalova’ya bağlı Aşağı ve Yukarı Kocadere,Gökçedere köyleri, İnegöl’e bağlı Kurşunlu, Kemalpaşa’ya bağlı Kumkadı,Bursa’nın Kestel ilçesi, İznik’e bağlı Kurşunlu da Kızıldeli yoluna bağlıdırlar.

ALİ KOÇLULAR.

Bu kabilenin Rumeli’ye Seyyid Ali Sultan ile birlikte yerleştiği sanılmaktadır.

Yunanistan’daki Kızıldeli toplumunun bir parçasıdır.

Bulgaristan’da İsliven sancağına bağlı Veletler,Küçükler ve Alvanar köylerinde toplu olarak bulunuyorlar. Bu kabileden olanların bulundukları yerler; Tekirdağ’ın Muratlı İlçesi,buraya bağlı Aydın Köy, Kırklareli’de, Devletliağaç, Umurça, Terzidere, Demirköy,Hamza Bey, Küçük Karıştıran, Evrensekiz, Sivriler. Çorlu da Paşaalan, Çorlu ve Sağlık mahallesinde toplu halde bulunmaktadırlar. Aynı toplumun Eskişehir’de Seyit Gazi’ye bağlı Büyük Yayla ,Bozhöyük köyleri vardır.

.BABAİLER .Aslında Otman Baba ya bağlı olanlara verilen addır .Babailiğin Balkanlarda 16. yüzyıldan itibaren yayılmaya başladığı sanılmaktadır. (2)

Çorlu’da bulunan Babailer ise aslında Balım Sultan evveli Bektaşiliği uygulayan Otman Babanın uyardığı Bektaşilerdir. Trakya da Babailerin çoğunluğu Çorlu ilçesindedir. Edirne de Köşan Çiftliği ile Lüleburgaz da Turgutbey , Pancarköy , Pınar başı, İğneler, Ahmet bey,Çorlu’da, Beyaz köy,Türkmenli, Türkgücü, Yenice ,Çanta, Çorlu da Kovacık Mahallesi. Tekirdağ merkezine bağlı Hüsunlu, Gündüzlü ve Köse İlyas köyleri ile İstanbul Çatalca’ya bağlı Çanakça köylerine yerleşmişlerdir

Babailerin geliş yeri Bulgaristan’dır. Alanmahalle, Pındıcak, Koşukavak, Koca kışla ,Güveçler, Koçaşlı, Beyköy, Hasköy, Karamanlar, Karamalar, Kararlar, Balolar,Sürmenler, Elmalı köylerine ilave olarak Kırcaali yöresinde

Babalar köyünün Dede mahallesi ,Karalar Kayaaltı .Mandacılar köyleridir.

AKYAZILI SULTAN’a bağlı olanlar.

Akyazılı Sultan :Bektaşiler arasında yaygın bir söylentiye göre, Hacı Bektaş Veli ardalarındandır. 16.cı yüzyılda yaşamıştır. Asıl adı İbrahim’dir. Otman Baba’nın yol evladıdır. (3)

Bulgaristan’ın Varna vilayetine bağlı Şumnu ilçesinin Aşağı Kumluca köyü Akyazılı erkanına bağlıdır. Akyazılıların bir kısmı hala İstanbul’da Zeytinburnu ve Bahçelievler’de oturmaktadırlar. 1927 yılında Çeşmeli ve Sel Veli çiftlikleri satın alarak ÇEŞMELİ köyünü kurmuşlar.

AMUCA KABİLESİ VE BABAGAN KOLUNA BAĞLI BEKTAŞİLER.

Trakya da Balım Sultan Erkanı uygulayan en büyük gurup AMUCA topluluğudur. Trakya’daki Balım Sultan Erkanı’nı uygulayan Babagan kolu Bektaşilerin merkezi Tekirdağ’ın Kılavuzlu köyüdür. Amucaların ve Trakya Babagan kolu Bektaşilerini temsilen Kılavuzlu köyünde ikamet eden Halife Halil Tiryaki Baba’dır. Balım Sultan Erkanı’na göre Babagan kolu Bektaşileri şuan İzmir’de ikamet eden Dedebaba Ali Hayder Ercan ‘a bağlıdırlar.

Amuca Kabilesi köken olarak ERTUĞRUL Gazi soyundan gelmektedir.İki köyünün adı Ertuğrul’dur. Tarih kayıtlarında Amuga,Amuca, ve Amucalı adları ile yer almaktadırlar.

Haleb Rakka ve daha sonraları Kayseri’de görülmüşler. Kayseri’de kabile Şeyh Bedreddini tarikatına bağlı iken Kırklareli’nin o zamanki adı ile KEŞİRLİK bugünkü adı ile Kofçaz ilçesinin Ahmetler köyüne yerleşiyorlar. Burada kısa zamanda içinde on köy kuruyorlar. En eski kayıt 1491 yılında Malkoçlar köyü adına bulunmuştur.

Bu kabile çift tarikatlıdır.1868 yılında büyük bir kısmı Bektaşiliğe geçmesine rağmen hala küçümsenmeyecek bir kısmı kabilenin Şeyh Bedreddini tarikatına devam etmektedirler.. Eskişehir de Akça kaya , ve eski adı Belören yeni adı Şükranlı köyü ,Balıkesir ilinde , Ertuğrul ve Köseler köyleri vardır.

Amuca Kabilesinin Trakya’daki köyleri :

Tekirdağ’da Kılavuzlu ve Arzulu, Kırklareli’de, Topçular, Malkoçlar, Beyci ,Aşağı ve Yukarı Kanaralar, Ahlatlı, Karaabalar, Ahmetler, Devletliağaç, Kapaklı, Tatlıpınar, Kocatarla,Koruköy ,Düzorman, Yörüklerbayırı, Kızılcıkdere, Deveçatağı, Karıncak, Çeşmekolu, Yenitaşlı, Yenibedir, Turgutbey,Umurca, ve Osmaniye, İstanbul’da Beşyüzevler, Taşlıtarla, İkitelli Parseller, Çorlu ilçesinin Reşadiye mahallesinde ikamet ederler.

Bu gün Bulgaristandaki köylerimizin kesin sayıları bilinmemektedir.26 adet köyden tespit ettiklerimiz ,Alagönen, Belören, Bokluca, Çağlar, Çataltepe,Dikence, Eskikonak Aşıklı Gaibler. Göktepe Gündüzler, Harmanlı,Köseler, Karaören, Şekerpınarı Tekkeköy, Yenişarköy, ve Yumruk kaya, dır.

SARIGÖLLÜLER-

Sarıgöl kazası Yunanistan’ın Kayalar sancağına bağlı merkezlerdendir.

SARIGÖL ‘de ilçe halkı Anadolu’dan gelerek buraya yerleşmiş. Bunlara KONYARİ denilirmiş. Bektaşi olduklarından Karaman ve Konya dan buralara gönderilmiş bu yöre halkı dil , gelenek ve göreneklerini olduğu gibi korumuşlardır. Çoğunlukla Bektaşidirler. (4)

SARIGÖL ‘e bağlı köyler:

Erdoğmuş ,Karaağaç, Karacalar Durutlar, Topçular, İnobası,Bayraklı, Cuma, Haydarlı, Cerelli,Okçular köyleri gölün etrafını çevirmiştir. (5)

Bu bölge MUSTFA KEMÂL ATATÜRK’ün annesinin soyunun olduğu bölgedir.

SARI KEÇELİ TÜRKMENLERİ-

Yunanistan’ın Selanik iline bağlı Vardar nehri yakınında bulunan Gevgeli ilçesi, Nutya, Kara Sinanlı,Alçaklar,Vodina, Kılkış , Mayadağ,Poroy köylerinden mübadele ile göç ettirilmiştir. Bu toplum Tekirdağ iline bağlı Şarköy ilçesinin ,Uçmak dere,Gazi köy, Hoşköy, Kirazlı,Çınarlı ,Yukarı ve Aşağı Kalamış, Mürefte, İğdeli bağlar köylerine yerleşmişler. Bir kısmı ise İstanbul, Bursa,İzmir,Balıkesir,Çanakkale,Edirne ve Kırklareli’ne yerleşmişlerdir.

Bu topluma SARI KEÇELİ lakabı giysilerindeki sarı renklerden dolayı verilmiş.

KAYALAR BEKTAŞİLERİ-

Babagân koluna bağlı olan guruplar içinde yer alan bu toplum, günümüzde; Kırklareli,Keşan,Tekirdağ,Manisa ,İstanbul Sefaköy’de toplu halde mahalleler kurmuşlardır. Bu toplum mensuplarının tümü Bektaşi kökenli Yunanistan’ın Kayalar kasabası ve çevre köylerdendir.

KAYALAR kökenli bu toplumun 1400 yılı sonrası Konya’nın YAZILAR köyünden Yunanistan’a göç ettiklerini söylenmektedir.

LANGAZA BEKTAŞİLERİ.

Babagan kolu Bektaşilerinin bir kolu da Yunanistan’ın Langaza ilçesinden gelenlerdir. Bozlu,Kılgıç,Kırepe köyleri bu toplumun tespit edilen köylerindendir.

MAKEDONYA BEKTAŞİLERİ.

MAKEDONYAnın KÖPRÜLÜ kasabasından gelen Bektaşiler,erkan olarak Babagan kolu Bektaşiliğine bağlıdırlar. Muratlı ilçesinde Makedonya’nın Köprülü kasabasından gelenler, Çeltikçi ,Cumal’dan gelenlerin bir kısmı da hala Tekirdağ’ın Kılavuzlu Köyüne bağlı olarak törelerini devam ettirmeye çalışmaktadırlar Makedonya’nın Üsküp sancağına bağlı İştip kasabasının, Kiliseli , Diğinler ve Hamzabeyli’ Tatarlı,Hacı Bekli, Karaotmanlı, Koçular, köyleri de aynı kökenlidirler.

Köprülü ve çevresinden gelipde bu gün İstanbul’un Sefaköy’ü kuranlar yine aynı halkın mensuplarıdır. Ancak bu halkın çoğunluğu Manisa civarlarına dağılmışlardır.

Halen Bulgaristan’da ,Trakya ve Anadolu’da çeşitli bölgelere göç etmiş olan TORLAKLAR ve SARI SALTUK müritlerinin hangi yerlerde ikamet ettikleri ise bilinmemektedir. Torlakların bir kısmı Kırklareli merkezinde ikamet etmektedirler.

Osmanlı arşiv kayıtlarında Bedreddini muhibleri olarak yer alan Doca yöresinin Piri köy,Totrakan, Kilikadı ,Çiğrekçi, köylerinden ve civarlarından olanların Trakya da 1934 1938 yılları arasında Tekirdağ merkezi Osmanlı köyü Banarlı Kara bezirgan Ortaca, Karaca Murat , Fahrioğlu ve Saray ,Çorlu ,Kırklareli, Lüleburgaz ilçesi ve köylerine dağılmışlardır. Bu köylerin isimleri tespit edilememiştir. Bu toplumların Silistire kalesinin alınmasından sonra buralara Karaman civarından geldikleri söylenmektedir.

Bölümün notları.

1. Ramazan Balkan .Bilinmeyen gerçekler erkanmame ve gönül yolu.Syf..272.

2. Hakkı Saygı. Safi Buyruğu ve Rumeli Babagan Bektaşi erkanları.Syf.94,95.

3. Bedri Noyan.Bektaşilik Alevilik nedir.Syf.60

4. Von Hasluck. Çeviri.Turgut Koca/A.Nezihi Girginsoy..Bektaşiliğin corafi dağılımı.Syf.26.

5. Osman Saygı Bölükbaşı.Türk Yurdu.Fatih dervişleri. Syf.216,217.

Kaynak kişiler

1. Ahmet Çilingir.1933 ilkokul .Yeniköy Edirne.

2. Ali Akgül..Küçükler/Kotil.Bulgaristan.1920-1995. İlkokul.

3. Ali Günay.1955.Bursa..Lise.

4. Emin Gümüştaş.Yunanistan/Gümülcine.1941. İlkokul.

5. Fazlı Ertekin.1946 .Ordu/Mesudiye.Üç yol. Üniversite.

6. Hamdi Coşan.1945.Osmanlı /Tekirdağ. Öğretmen

7. Hamza Koçerdin .Alvanar Bulgaristan/Türkiye. 1915-1997 ilkokul

8. Kemal Özcan.1930 .Yunanistan Babalar köyü. İlkokul.

9. Mehmet Şilli . Sarıpolat(Teslim)Malkara Tdağ.1951.Tıp Fak.

10. Naci Yardımcı. İlkokul.Mutlu Köy.Bababeski Kırklareli. 1952.

11. Nazmi Güneş .1948.Tekirdağ.Grafik sanatçısı.

12. TuranYılmaz.1944.Çorlu /Tekirdağ..İlkokul.

13. Veli Ertunç.1957.Bulgaristan/Babalar Köyü.Lise.

BU YAZI ALMANYADAKİ ALEVİLER KİTABINDA YAYIMLANAN ŞEKLİ İLEDİR.

YAYIMLANMASINDA SAKINCA OLMAZSA YAYIMLAYIN.

AMUCALAR: Kimlik ve köken.

Amuca veya Amca : Kelime anlamı Baba kardaşıdır.

Amuca Kabilesi hakkında yazılı kayıtlarda fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Osmanlı arşivlerinin tam olarak okunmasından sonra ,bazı ip uçlarının bulunacağına inanıyoruz.Bu makalede , elimizde bulunan bilgilerin ışığında ,Amuca kabilesinin tarihçesini inceleceğiz.

Tarih kayıtlarında kabilenin adı AMMİLER, EMMİLER, AMUGA, AMUCA ve AMUCA OĞULLARI olarak yer almaktadır.Kabilenin ad öyküsü iki şekilde anlatılmaktadır.

“Zaman ile konar göçerliği bırakan Türkmenler, baskınlara uğramıya başlamışlar. Bunu nasıl önliyeceklerini bilememektedirler.Zaten merkezden uzak yerlerde bulunmaktadırlar.Şikayet etseler , devletin gözünde hasiyetleri yok.Bunun için kabilenin ileri gelenlerini ,aklı çalışanları bir araya toplayıp çare aramışlar.

En sonunda” eşkiyanın başı kim ise biz onu bulalım ;ona baskın payından fazlasını verecek olalım ; oda bize baskın zamanını bildirsin .Ona göre tedbirler alalım ‘ denilmiş. Kaybedecekleri fazla bir şeyleri olmadığından;’ denize düşen yılana sarılır ‘ misali, plânlarını uygu lamanın yollarını aramıya başlıyorlar. Eşkiya başını bulup tekliflerini yapmışlar. Konuşulduğu gibi , bize yardım edilirse , kendisinin payı , fazlası verilecek ; aksi halde her iki taraftan büyük kayıblar olacak ‘ denilmiş.Eşkiya başı, bu oyunu kabul edip uygulamaya başlamış.Yapılan baskınlar , evvelden kabileye bildirildiğinden , köylerde istediğini uygulayamıyan eşkiya çeteleri ,’ bunlar ile biz baş edemiyeceğiz .Bunların AMUCASI var . Onlara yar dım ediyor demiye başlamışlar.O günden sonra kabile adı AMUCA kalmış.

Kaynak kişi.Ali Yıdız. Ahmetler .Kırklareli.İlkokul.1923.

Yukarıda anlatılan olayın olup olmadığıveya doğruluğu bilinmemektedir. Kabilede kime sorulursa sorulsun ” siz kimin soyun dansınız denildiğinde “Biz AMUCA KABİLESİNDEN ERTUĞRUL GAZİ SOYUNDANIZ “denir.Bazen bunusınamak için Osman Gazi Babası soyundan mı diye sorduğumuz da da evet denilmektedir; amma, Osman Gazi bir türlü kabul edilmemektedir. Bunun adı dolayısıyla mı olduğu araştırdığında ” onu adından dolayı , değil töreyi bozduğundan dolayı kabul etmiyoruz ; Türkmen töresinde ikinci bir eş almak , hele yabancı ile evlenmek ; bir Rum kızınla evlenmek törelere aykırı”denilmektedir.

Kabilenin bilinen tarihten beri” tarikatla ” beraraber yaşadığı sanılamaktadır. Tarikat liderlerinin lakabına bakılırsa , Amucaların Balım Sultan evveli Bektaşi kollarının birine devam ettiği sanılmaktadır.Bilinen eski tarikat liderinin lakabı “ABDAL” olması,şu hususa dikate almamıza yol açıyor.

“Rum Abdallarına ait hemen bütün zaviye ve tekkelerin Bektaşilik içine alınması işi çoktan tamamlanmış bulunuyordu. 19 . Yüz yıl tarihçilerinden Esat efendiye göre Bektaşiler bütün <> ve <> lakbalı Şeyhler tarafından kurulan tekkelere el koymuşlardı. Vilayetnamede Hacı Bektaş’ın müritlerini belirtmek için ABDAL tabiri kullanılırdı.(1).

En yakın akla gelenide tarih kayıtlarında AMUCA’ların bulunduğu yere yakın olan ABDAL MUSA koluna bağlılığı olabilir.Çünkü kabilenin hala her iki tarikatında da ABDAL MUSA kurbanı bulunmaktadır.Ayrıca Tekirdağ’ın Kılavuzlu köyünde bulunan “ABDAL MUSA” çırağı bu iddamızı doğrular niteliktedir.Eskiden bu çırak Abdal Ahmet Baba’nın Şeyh Bedreddini yolu erkanını yürütürken Babalık elameti , yani Baba olduğunun kanıtıymış.Hala Şeyh Bedreddinilerde bulunan çırakların , Horasan’ dan gelen çıraklar olduğu söylenmektedir. Hata ilk kurulan Balkanlara gelindiğinde köylerimizden biri nin adı GÜNDÜZLER imiş.Ertuğrul Gazi’nin GÜNDÜZ ALP ile birinci dereceden akraba olması bize bazı ip uçları vermektedir.

Bunula birlikte Bedreddin isyanıyla ilgili şu haberler konumuz açısından önemlidir.

Bedreddin’e bağlı ılımlı kanada pek dokunulmadı.Ama Börklüce çizgisinde kabul edilen “aşırı” kanat sürekli ezildi, kıyıldı.II. Mehmed’in Anadolu’da baskı altında tuttuğu Alevi ögeler Börklüce izdaşı Ömer Dede’nin çevresinde toplanmışlar dı.Padişah zorunlu sürgünü uyguladı.Saruhanlılar ve Deli ormanlılar’ı Arnavutluk’a göçürdü.Ayaklanma bölgesinde kalanlarsa Sünni ve ortodoks Hrıstiyanlıktan farklı dinsel özelliklerini 19. yüzyıla dek koru yabildiler.Bunlara ” Amuga ” denili yordu. Karadeniz dolaylarında ve Burgaz’ın güneyinde yaşıyorlardı.Bedreddin kanadında olanların asıl yerleşim bölgeleri Trakya’ydı.Örf ve gelenkelerinin çoğu Bektaşilerin kine benziyordu .(2)

Amuca Kabilesi TÜRKMEN dir.Yakın zamana kadar sadece Şeyh Bedred din’i yolu erkanına bağlı olan bu kabilenin yaşlılarımızın söylediklerine göre 1868 yılında bir kısmı Bektaşiliğe geçmiş, bir kısmıda her iki tarikatın dışında kalarak sünnileşmişlerdir. Osmanlı devleti kurulurken , Türkmenlere büyük önem verilmiş ; önemli mevki yerlere onları atamışlar. Zamanla bu uygulama kalkınca , Türkmen’e saygı yerine ölüm fetvaları çıkmış. O zamanlar Amuca Kabilesi mensuplarına, diğer kişilerce bir konuşma veya sataşma sırasında “onlara dokunmayın onlar Ertuğrul gazi soyundan Osman bey’in amucası sayılır ” deniliyormuş.Amuca adı aynı zamanda güvenilir kişiler anlamındada kullanılır olmuş.

Amucalar Kayı boyunun içinde ufak bir kabiledir.Zaman içinde büyüdükleri için Kayseri kayıtlarında yer almışlardır.Sonra Balkanlara sürüldüklerikabilenin bir kısmının da önce Sivasa daha sonra Kars dolayına yerleştiği sanılıyor.

Anadolu Alevileri içerisinde yayılmaları ve bunların tutumlarının padişahça gözetlenmek istendiğine ilişkin kadılara gönderilen aşağıda ferman buna örnek olabilir:

Sivas sancağındaki kadılara buyruğumdur.

Yönetiminiz altındaki yerlerdesimavnalı topluluğundan bazı kimselerin Tanrı yolundan saptıkları ,şeriat dışı bir çok kötü işleri işledikleri,kızılbaş başlığı giyip Şah bağlılarıyız dedikleri ve toplantılarda BÖRK GİYİP NİCE Müslümanların baştan çıkmasına neden oldukları bildirildiğinden ,yasa yoluyla yargıların yapılıp gerçeğin ortaya çıkması fermanım olmuştur.Buyruğum size geldiğinde ,yukarda söylenenleri yapan lar meşhur ve tanınmışları kimseler ise yasa gereğince mahkemeye getirilip ,doğruluğunu soruşturasın.Gerçekten ehl-i sünnet ve cemaatten olmayıp ,yoldan sapmış olduğu için Şah tacı (Başlık) giyip şeriat yolundan uzaklaşarak ,müslümanları yoldan sapıtarak zararlı iş yaptıkları ise ad ve sanları yazıp bildiresin.Ama bu bahane ile kendi halinde olanı yasaya aykırı olarak incinmekter sakınasın. (H.1022-1613)Başbakanlık arşivi Mühimme Defteri No.80.Sayfa .19 Hüküm.49. (3).

Kars’ta bulunanlar , bugün ‘Amuca Oğulları ‘ diye anılmaktadır.Bunların eski tarikatlarını bırakarak Şiileştiklerini Birdoğan söylemişti:

“Kars’ın tüm Alevi bölgelerinde Türkmenler,Trakyanın bir kesiminde Amıca oğulları(Bu Amıcaların daha önce leri Bulgaristan ve Türkiye sınırlarında köyler kurup yaşamaları var.) Daha önce sayıları artınca Bulgaris tan’da kalamayıp Türkiye köydaşlarının yanına gelip yerleşmişler.Gölpınarlının verdiği bilgilere göre Simav na Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin müritleri imiş.

(Birdoğan 1990 :216)

Osmanlı Devleti zamanında bir kabilenin kayıtlara geçmesi için aşağıda açıklanan olaylara karışması gerekmektedir.

Anadolu’da yaşıyan Türk aşiretleri hakkında tertib edilen olunan bu kitab ,Divanı hümayun mühimme defterinde mukayyet gayrı matbuu hükümleri havidir.Bu hüküm lerde bütün aşiret hakkında malumat yoktur; çünki her hüküm ,ancak bu aşiretler herhangi bir vazifeye me’mur oldukları veya aşiret arasında ve kışlak yüzün den bir münezea vukua geldiği ve herhangi bir aşiretin diğerinin tecavüzüne ma’ruz kaldığı ve yahut isan olunan aşiretler iskan mahallerinden kaçıp Anadolu’nun öte sinde berisinde şekavetle meşkul oldukları zaman bu hallerin önünü almak için yazılmıştır.

(Öz 1995 :235)

Şu ana kadar bulduğumuz ve yazacağımız kayıtlarda ne yazık ki tam olarak Kabileyi tanıdıkları anlatıklarını söylememiz mümkün değildir..Tarih kayıtları içinde Kayı boyu ve Türkmenlerle ilgili bazı kayıtları aktararak konumuza açıklık getirmiye çalışacağız.Kabilede merhum Hüseyin Pamuk’a bu konuda sordu ğumuzda bize ” Halep Türkmeni derler” demişti.Bu sözlü tarih sonradan Bedri Noyan DEDEBABA mızın gönderdiği ve E Çakar’ın 125 numaralı içmal defterini içeren ve Türk Dünyası araştırmaları dergisinde yayınlanan çalışmasından bir kayıt ile doğrulanmıştır.

HALEP ve çevresi aynı zamanda bir Türkmen yurdu özelliğinide taşımaktadır. 1063 yı lından itibaren Suriye ye girerek kendi hayat şartlarına uyabilecek yerlere yerleşen Türkmen ler bu bölgeyi kendilerine yurt tutmuşlardır.Bunlar Türkmen ilinin tarihi yapısına uy gun olarak BOZOK ve ÜÇOK teşkilatınıda muhafaza etmişlerdir.

Bilindiği gibi 11.yüzyıldan itibaren dalga dalga Ana dolu’ ya gelen Türklerden çoğu boy ve aşiretler bir yere bağlanıp kalmamışlar,çeşitli bölgelerde kışlayıp çeşitli bölgeler de yaylalara çıkmışlardır.Onların bu konar-göçerliklikler, 19.Yüz yılın sonuna kadar sürmüştür. Osmanlı İmparatorluğunun çeşitli defalar toprak ve iskan politikası ile göçerleri yerleşik hayata dönderme çabaları ,kesin bir sonuç verememiş ,çoğu kez devletle aşiretler arasında savaşlara , kanlı tehditlere yol açmış,iskan almak istemiyen aşiretler sık ,sık Suriye ;Irak,İran Horasan ve Halep’e kaçmışlar ancak devletin üzer lerindeki takibi azaldıkça tekrar Anadoluya dönmüş lerdir. Ancak devlet hiç bir zaman iskan siyasetinden vazgeçmemiştir.284 Aşiret -Oymak ve cemaatan kendi isteği ile yerleşenlerin dışında çoğu bu iskan uygulaması neticesinde KAYSERİYE ye (Kayseryye sancağına) yerleştirilmişlerdir. Bu yerleşik hayata geçme işleminde adı geçen aşiret mensuplarının hepsi aynı bölgeye değil yine siyaset gereği Anadolunun çeşitli bölgelerine dağıtılmışlardır

Kabilenin Trakya ya geliş tarihi ,kesin olarak bulunamamıştır.1500 yılından önce olduğu ,halk tarafından söylenmektedir.”Malkoçlar” köyünün 1491 yılı kaydı olamsı , bu konuda dikkat çekmektedir.

Bu araştırmada , ayrıca merkeze bağlı köylerin içinde aşiret ismi almış merkez köyler arasında emmiler köyü bulunmaktadır.Alfabetik sıraya göre 284 aşiret, oymak ve cemaatlar adları yazılırken Emmiler (Ammiler) olarak belirtilmiştir.”Meskun yerler kılavuzu” nda Türkiye de iki, yerde Emmiler adına yerleşim yeri görüyoruz.Biri yukarda belirtilen Kayseri’nin erkilet ilçesine bağlı Emmiler kasabası ile diğeri Niğde’nin Arapsun ilçesine bağlı Emmiler köyüdür.ayrıca trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı Kilimbaşı kasabasında bir mahallenin adı Amıcalı’dır.Trabzon’daki mahallenin çeşitli nedenlerle bu adı aldığı düşünebili; ama kayıtlardaki yerlere yakın olması nedeni ile büyük bir ihtimalle iki Emmiler köyü , Amucaların Kayseri ve Niğde de adlarını verdikleri ilk yerleşim yerlerindendir.Kayseride ki köyde halen Uzunoğulları kabilesi kalmaktadır.Ayrıca Cevdet Türkay’ın eserinde Ammiler (Emmiler)Kayseriyye sancağı ve Amıcalı (Amucalu) kaydı vardır(4)

Öte yandan ,Şeyh Bedreddini yolu ve erkânındaki “nasib alma” merasimi ile Abdal Musa yolu erkânı na bağlı olanların “nasib erkanı” benzerlik göstermektedir.

Her iki erkânda da nasib almak için evli olmak gerekmektedir.eşi ile birlikte nasib görmeleri ,Amucaların Bedreddini evveli Abdal Musa Bektaşisi olduğu ihtimalini arttırmaktadır.Kesin kayıtlar ,ancak Osmanlı arşivlerinin tamamı okunup açıklandı ğında ortaya çıkacaktır. Tabii bu konu ile ilgili belge ,kayıtlara geçmiş ise.Ayrıca Amucaların bir kısmı hâlâBektaşi olmakla beraber inanış töre ve adetleri aynıdır.

Konunun başında , Amucaları Ertuğrul Gazi soyu ile irtibatlandırmıştık.

Amucaların oturduğu iki köyün adı ,”Ertuğrul ” idi.Balıkesir ve Kırklareli’nin Kızılcıkdere köyünün ilk adı Ertuğrul’dur.Bulgaristan’da kalan ve ilk 10 köy arasında kurulan Gündüzler köyü’nüde belirtmemiz gerekir.

93 Harbi’ne kadar (22.6.1877-31.1.1978) 33 köy ve bunlara yakın şehirlere yerleşen Amucalar ,bu günkü Bulgaristan’ın Türkiye sınırının her iki tarafında yerleşik olarak yaşamakta imişler.Osmanlı-Rus savaşı sonrasında ,sınırlar belli olmaya başladığında ,Abdal Amet Baba ve diğer ileri gelenler sınırın iyice denetimine kadar ,iki sınır arasında gelip gitmişler.Amucaların bir kısmı Bulgaristan’da kalmış.Sınır aynı zamanda Bulgaristan ile Osmanlı devletini değil ,Amucaları da ayıran sınır olmuş; Bulgaristan’da kalanlar ile Türkiyedekiler arasına girmiş.Böylece ,akrabalıklar kaybolmuş ,aileler parçalanmış.Ekonomik sıkıntılar baş göstremiş ;bir çok taşınır taşınmaz mal para ve can bu savaş ile yok olmuş.93 Harbi’nden 1923 yılına kadar 46 yıl sürecek yeni bir sefelat yılları başlamış.Pek çok değerler kaybolmuş.Ara ara yapılan göçmen gelişlerinde pek az kişi Türkye’ye gelmiş.

Gelenlerin kabile ile irtibatkuramadıklarından büyük şehirlere göç ettiği sanılıyor. Son olarak gelenler de bu uygulama görülmüştür.Bulgaristandaki uygulanan rejim kabile de pek çok şeyi yok etmiştir.Kalanların oralarda azınlıkta kalmaları dolayısıyla dini inançlarda karmaşa yaşanmıştır. Halen kesin bir bilgi alınamamaktadır.Yaşları 70 i bulanlarda tarikattan nasipli olanı gördük. Kırklareli’nin Lüleburgaz İlçesine bağlı Turgut bey köyünde bu kişilerle bir Bedreddini muhabbetinde tanıştık.

Bugün Bulgaristandaki Amuca köylerinin kesin sayıları bilinmemektedir. Tespit ettiğimiz , Bulgaristan’a giden ve kabileden kişilerinde kabul ettiği köylerimiz şunlardır.Alagönen,(Pıstrava),Belören,Bokluca,(Radoynova)Çağlar,Çataltepe,(Elhova)Dikence,(Graniçar) Eski konak (Konak)(Byalavoda)-Eşekli(Eşeksinikli/ Nikolaeva > )Gaibler.(Kaybılar/Kaybilere,Starnca)Göktepe(Zvezdets),Gündüzler, (Cernovoda ) Harmanlı(Harmanlı) ,Köseler,(Bruevtsi)Karaören, (Sırnevets) Şekerpınar (Tatlıpınar) (Sladık-klade nets) Tekkeköy,(Malevo) Yenişarköy,(Gorno novoselo)Yumrukkaya, (siniokamene)

Köyler haricinde büyük yerleşim yerlerinde de AMUCALARIN bulunduğu bilinmektedir.Kaybılar köyüne ait 2 adet tapu göç zamanında getirilmiş ; Giritli Hasan Ağanın evrakları içinde bu lunmuştur.Her iki tapuda H.1284 M..1866 yılına aittir.Tapunun aynen Türkçesidir.

Erz(arz)miri Tapu senedi i.

Sebebi takrir terfi’ı hümayun oldurki,

Defter-i hane-i hakaniye vürüd iden zirde numrular muahrrer ilmü-haber cedvelinden müsteban aldığı vecihle Edirne Sancağında COKE kazasında KAYBOLAR kariyesinde Hüveyk başında ,taraflar Ahmet ve Ali tarlalar ile mahdüd tahminen 3 kilo embanında arttırsa eden tarlayı Terzi Ali bin Mehmet 10 seneden beru yedinde senedi olmayarak bila niza’zabt ve tasaruf etmiş olmadığı tebeyyün iderek ,hakk-kararı sabit olmakla beher sene a’şarı ser’ınin me’muruna eda etmek üzere kemakân tasarrufuna izin verildiğini mü’şir müceddinden iş bu sened i’ta kılındı.

5.Şevval 1284(1866)

defter numrusu veraka numrusu 55

66

Mühürdeki tarih 1277(1866)

Türkiye sınırları içinde kalan ilk 6 köy şunlardır.Ahmetler,Karaabalar(Karaballar)Malkoçlar ,Kocatarla,Ahlatlı ve Topçular.Günümüzde en kalabalık oldukları yerlerden biri İstanbul Taşlıtarla,Beykoz,Beşyüz evler civarlarıdır.Ayrıca Kırklareli merkez ve merkeze bağlı Deveçatağı köyü,Kofcağız ilçesine bağlı Ahmetler Aşağı ve Yukarı Kanaralar,devletli ağaç,Tatlıpınar,Topçular,Koca,Tarla,dereköy ilçesine bağlı Koru köy,ve Kapaklı, Lüleburgaz ilçesine bağlı Turgut bey ve Yeni Bedir köylerinde Şeyh Bedreddiniliğe devam edenler vardır.Bu köyler haricinde bazı köyler de azda olsa bu yola girmiştir.

Amuca Kabilesi üzerine geniş kapsamlı bir araştırma yapılmadığı gibi, hâlâ Balkanlarda ve Trakya da Ehl-i Beyt yoluna bağlı tarikatlar bilinmemektedir.Bulgaristan,Yunanistan,Makedonya ve Arnavutuk’ta Ehl-i Beyt e bağlı olan ve olmayan tarikatlar,yeterincearaştırmadığı gibi ,zaman zaman bunlar üzerine yazılan yazılar da gerçeklerden çok uzak olmaktadır.Amuca kabilesi ile yazılan şu not en açık delilidir.

“Aleviler ile sünniler arasında bilinen kutuplaşma, Bulgaristanda vardır.Örneğin Deliorman halkı kendisini Türk olarak gösterirken içlerindeki Aleviler ,sünniler tarafından “Kızılbaş” diye adlandırılıyordı .Bölgeye dağılmış olan bazı Kızılbaş köyleri vardı ama,genel olarak Alevi ve sünni guruplar köylerde karışık olarak yaşıyorlardı.Alevilikle ilişkili olan Bektaşilerin konumu açık değil.Alevi ve Bektaşi göçmenlere AMUCA adı veriliyor.Amucalar Balkan savaşı ertesinde Türkiye Bulgar sınırının oluşmasıyla yerlerini terk etmeye zorlanan Türkçe konuşan bir gurup. Çoğunluğu Kırklareli köylerinde Yerleşen Amucalar Hayrabolu ve Tekirdağ yörelerine doğru yayıldılar.Amucaların Şeyh Bedreddini in izleyicileri olarak özgün kökenden geldikleri varsayılıyor. Amucalar belirli dini pratiklerde 1893 te birleştikleri bir leştikleri Bektaşileri andırıyor.Gurup içi evlilikleri hala etkisini koruyor.Bulgaristan göçmenlerinde dini ayrımlar her zaman katı bir şekildesürüyor.Ertuğrul köyüne yerleşen 93 muhaciri Amucalar hep birlikte sünni olmıya karar vermişler. (Soysü 1992 .146)

Oysa, Bulgaristanın Deliorman bölgesinde ve civarında Amucalar haricinde Bektaşi, Babai, Akyazılılar ve Ali Koç Babalılar vardır. Bulgaristanda Alevi değil Bektaşi sürekleri vardır.Soy güden iki tarikat olan Bedreddiniler ve Ali koç Babalılar haricin deki tarikat liderleri halkın oyu ile belirlenmektedir.

Yukarıda değinildiği gibi Amucaları 1878 yılından itibaren sınır ayırmış; o günden sonra Amucalar iki devlet sınırında yer almışlardır. 1878 yılında Bulgarisytan’da kalan Amuca Kabilesi mensuplarının , yakın zaman kadar Şeyh Bedreddiniliği devamettirdikleri söylenmektedir.

Bununla birlikte ,kabileyi Balkanlara getirenin de KARA OĞLU ABDAL AHMET BABA -ki o iki tanedir- olduğunu söylenmektedir.

Onunla ilgili Şeyh Bedreddini erkanında ABDALLAR DUA sında ABDAL AHMET BABA DÖŞEDİ BU POSTU DİYE bir bölüm vardır. (5)

Bu duada anlatılmak istenilen kişinin ilk Şeyh Bedrediniliğe geçiren kişi mi yoksa Balkanlara getiren kişimi olduğu belirlenememiştir.

Bir Abdal Ahmet Baba’nın Bulgaristan’ın Eski Zağra(Straa Zağara) vilayetine bağlı Yeni Şar köyünde (Gorno novoselo) ksin olarak bilinmemekle beraber ,18228 ile 1827 tarihleri arasında doğduğu sanılmaktadır.Babası yine Şeyh Bedreddini tarikatının babalarından Abdal Seyit Emir Ali’dir.Yine Abdal Ahmet Baba,Amuca kabilesini Şeyh Bedreddini tarikatından Bektaşiliğe geçiren kişi olarak tanınmaktadır.

Kırklareli’nin Kofcağız ilçesine bağlı Ahmetler köyün deBektaşi dervişi Ali Yıldız’a göre ABDAL BABA ,KARA BABA diye anılan bir kişinin nazarlaması olması ve ayrıca bu köye Ahmet in köyü anlamına gelen AHMETLER adı verilmesi bize dikatte değer olmakla birlikte kesin olarak net bir cevap vermemektedir. (6)

Yalnız bu kişini iki oğlundan gelen soyların hala tarikatta liderlik yaptıklarını biliyoruz. Karaoğlu Abdal Ahmet Babanın ardından kabilede Şeyh Bedreddini erkanını yürüten 4 adet baba olmuştur. Abdal Ahmet ve Hacı Tahir soyundan gelenler ikişer Baba seçmişlerdir. Bu iki soy erkanlarına göre şu şekilde baba olarak seçilmişlerdir. Abdal Ahmet soyundan seçilen iki baba Hacı Tahir tarafının iki babası ile çaprazlama olarak birbirlerini posta oturtturmaktadır.

Yani Abdal kolunun birinci babası Hacı Tahirlilerden bir baba ile 7 yılda bir hizmet tazeleme ve dardan indirme yapmaktadır. Diğer babalarda aynı uygulamayı yapmaktadır. Vefat edenin yerine sağ olan baba yeni Baba yı posta oturtturuyor. Babalar hatta Dedeler bile yakın zamana kadar belli soylardan seçilmekteymiş. Günümüzde de Babalar Abdallardan ve Hacı Tahirlilerden seçilmektedir.

Babalıklar babadan oğul a geçtiği gibi soyundan birine de verilebilmektedir.

Töreye göre sadece kabileden 7 nesil sayılarak evlenilmektedir.Akraba evliliği yoktur.Hatta babalar nasip verdiği canlarının kızlarını oğullarına alamamaktadırlar.Babaların evlatları, diğer tarikatlardan evlidirler.(7)

Notlar.

1.Ocak 1980.176

2.werner .1986.25

3.sümer.1991

4.C.Türkay.1979

5.R.Engin 1995.23.

6.Ahmetler köyünden Ali Yıldız kesin olarak Abdal Ahmet Baba ya iat bir kabir bulunmamakla beraber Kara Bab Abdal baba diye bilinen bu gün Ali Uçar’ın arsası dibinde ,büyük bir meşe ağacı altında bir nazarlamasının var olduğunu ,rüyada vir kaç kişiye gözüktüğünü söyledi.Nazarlamanın doğusunda seyrek ağaçlı koruya da Abdal Korusu deniliyoemuş.

7.R.Engin 1998.52,53.

1.Abdal ahmet baba dergahı.1995nefes.sayı24

2.Şeyh bedreddin’e anıt mezar yapılmasını istiyoruz.1996 nefes 35

3.Trakya da tarikatların zayıflamasına ve törelerin Zayıflamasına yol açan nedenler ve sebepleri. Nefes 1996 sayı 29

4.Topçu baba ve geleneksel kurbanı. Nefes 1996 sayı 30

5.Gül baba ve geleneksel kurbanı. Nefes 1996 sayı 31

6Ali baba geleneksel kurbanı. Nefes 1996 sayı 32

7Kurban geleneklerimiz. Nefes 1996 sayı 33

8Trakya (balkanlar) kültürü ile anadolu kültürü özellikleri Nefes 1996 sayı 34

9Şeyh bedreddin ve yaşıyan tarikatı. Nefes 1996 sayı 3

10Ali kemteri baba Nefes 1996 sayı 36

11İki bektaşi babası Ali kemteri ve Şaban Sırrı Baba Yol dergisi 2000 sayı 4

12Tevfik Bey baba ve Hasan cemali Baba Yol dergisi 2000 sayı 5

13Ahmet Hayrani ve Halife Cafer Baba Yol dergisi 2000 sayı 6

14.Uluslar arası Anandolu inançları kongresinde (23-28 ekim 2000 ) sunulan bildiri

15.Amucalar.Almanyada yayımlanan.

Reklamlar

Kazlı Çeşme (Eryek/Erikli Baba) Bektaşi Tekkesi

Kazlı Çeşme (Eryek/Erikli Baba) Bektaşi Tekkesi

Kazlıçeşme, İstanbul sur dışında Yedikule’nin karşısına düşen semtin adıdır. Semt, adını halen mevcut olup 953/1546 tarihli ve üzerinde kabartma bir kaz tasviri bulunan ünlü çeşmeden alır. Üzerinde yer alan kaz tasvirinden dolayı çeşmeye verilen Kazlıçeşme adı, semte de ad olmuştur. Bu çeşmenin yapılışı ile ilgili Kömürcüyan’ın İstanbul Tarihinde şu şekilde bir hikaye yer alır.

<> (Kömürcüyan;1952, 28)

Evliya Çelebi ise çeşmeyi ve kaz resmini şu şekilde tasvir eder;

<> (seyahatnâme; 1314, 1, 391-92)

953/1546 tarihli çeşmenin kitabesi şudur:

Kim nazar etti bu Safâya

Dedi: <>

Gördü bir aşık dedi tarihini:

<>

953

Bizans döneminde İstanbul’a gelen yabancıların şehre giriş öncesinde hastalık bulaştırmaları tehlikesiyle, bir süre karantinaya aldıkları Kazlıçeşme semti, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed’in emriyle debbağlar (dericiler), salhane (mezbahane, kasaphane) ve mumhanelere tahsis olmuştur. Evliya Çelebi’ye göre bu semtin bir camii, yedi mescidi, bir hanı, bir hamamı, yedi sebili ve üç tekkesi vardır. Ayrıca 300 adet derici dükkanı ve imâlathanesi, elli adet tutkalcı, yetmiş adet de kirişçi dükkanı vardır. Mahallede oturan aileler çok az olup, büyük çoğunlukla bekarlar (mücerredler) sakindir. Tüm kasaplar yeniçeri olup, mezbahaneler onlara aittir. Merzifonlu sadrazam Kara Mustafa Paşa, bu kasaplar için burada bir camii de inşa ettirir (Camii halen mevcut olup, Kazlıçeşme’deki deri fabrikalarının 1992 de kapatılıp yıkılması sonrasında metruk vaziyete gelmiştir). Daha sonraki yüzyıllarda, Sütlüce mezbahanesinin devreye girmesi ile semt, sadece dericilere mahsus hale gelmiştir. (Seyahatnâme, 1314:1/391; Kömürcüyan – Andreasyan, 1952: 28,202; İnciciyan, 1976: 94)

1992-93 yılında tüm deri fabrika ve imâlâthanelerinin kapatılarak yıkılması sonucunda bu semtte sadece tarihi eserler kalmıştır. İki camii (Fatih Sultan ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camileri), Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın tek hanımı, mumhane, iki türbe – yedi fetih şehidi ve deryaî Ali Efendi – ve mezarlığın kalan kısmıyla Eryek Baba Bektaşi Tekkesi.

Yazımızın konusu olan Kazlıçeşme-Eryek Baba Bektaşi Tekkesi(veya dergâhı), Demirhane caddesindeki ünlü Kazlıçeşme’nin hemen arkasındaki Zâkirbaşı sokağında (No:3) yer almaktadır (Ada, 2578; Parsel, 31). İstanbul’daki Bektaşi dergâhlarının ünlülerinden olan bu tekke, tarihi boyunca çeşitli isimlerle adlandırılmıştır. Bunlardan en çok kullanılanı ise “Kazlıçeşme Eryek Baba Dergâhı”dır. Ancak bunun yanı sıra şu isimlerle de anıla gelmiştir.

1. Yedikule Bektaşi Dergâhı; Yedikule’nin karşısında yer alması dolayısıyla
2. Şüturşümar Mehmet Baba Dergâhı; Dergâhın bilinen ilk postnişinin adından dolayı
3. Perişan Mehmed Ali Baba Tekkesi
4. Şeyh Abdullah Tekkesi
5. Zâkirbaşı Bektaşi dergâhı
(Hassluck,1973: 516-17; A. Rıfkı,1328: 65,119-123: Nüzhet, 1930: Özdamar, 1994: 151)

Eryek Baba veya Erik(li) Baba, bazı kaynaklara göre Horasan’dan İstanbul kuşatmasında bulunmak için gelen Cihat Erleri’ndendir.

« İsimleri malûm veya deyil, medfun bulundukları yer belli veya gayri malûm pek çok zatları bunlardan sayarlar ve rivayetler de bu merkezdedir. Bu Cihat Erleri sonraları erenlerden sayılmışlardır. Çoğu da Bektaşi efsanelerine geçmişlerdir. Bunların hangileri Ni’me’l-Ceyşdendir (1) ayırd etmek güçtür… »(A. Süheyl Ünver. İstanbul’un Mutlu Askerleri ve Şehit olanlar; ‘İstanbul Risaleleri’ içinde C.5.S245. İ.B.B. yay.1996)

Süheyl Ünver’in cihad erleri arasında ismini andığı Eryek Baba’nın kimliği, asıl adı ve ne zaman yaşadığı veya öldüğü konusunda hiçbir somut bilgiye sahip değiliz. Hatta İstanbul’un hangi kuşatmasında (İstanbul Fetih öncesinde tarihte bir çok kez Müslümanlarca kuşatılmıştır.) bulunduğu da bilinmemektedir. Ancak Fatih Sultan Mehmed’le gelenler arasında olması ihtimali daha kuvvetli gözükmektedir. Eryek Baba’nın büyücek mezarı bu gün dergâhın önünde, cümle kapısında sol tarafında bulunmaktadır. Kitabesiz ve silindirik mermerden iki büyük şahidesi bulunmaktadır. Bu tür büyük mezar şahideleri, İstanbul’daki sahabe ve Fatih dönemine ait yatırlarda da sıkça rastlanmaktadır. Turgut Koca Halife Baba her ne kadar Eryek Baba’nın asıl adının Muhammed olup, İstanbul’un fethinde bizzat bulunduğunu ifade ediyorsa da (Cem Dergisi, sayı 63, Şubat 1997) bunu kanıtlayan herhangi bir kaynağa rastlamadık. Eryek Baba adının zamanla, Arabi harflerle yazılışının ayrı olması dolayısıyla yanlışlıkla Erik(li) Baba diye okunup, bu şekilde (Erikli Baba) anılmaya başlandığını tahmin etmekteyiz. Ki, Topkapı Sarayı’nda bulunan eski bir yazmada İstanbul’da yer alan ünlü türbe ve kabirler sıralanırken “Eryek” şeklinde harekelenmiştir.

Buna binaen, Horasan’dan gelip İstanbul’un kuşatmasına katıldıkları rivayet olunan Cihad Erleri’nin Bektaşi Menakıbnâmelerine geçmelerinden dolayı, bir çoğunda olduğu gibi Eryek Baba Türbesi yanında Bektaşi Dergâhının inşa edildiği görülmektedir. (Büyük Çamlıca’daki İvaz Fakih, Beykoz’daki Akbaba, Eyüp Sultan’da Karyağdı Baba, Fatih’te Ciğerci baba, Rumelihisarı’ndaki Safi Baba türbeleri gibi). Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme de söz konusu ettiği Kazlıçeşme’deki üç tekke arasında Eryek Baba’nın bulunup bulunmadığını tespit edemiyoruz. Tekkelere ilişkin eski kayıtlarda da buna dair bir kayda rastlanmamaktadır. Ancak 19. YY ın başlarındaki kaynaklarda bu konuda kayıtlara rastlanmaktadır.

Bunlardan birincisi, İstanbul Atatürk Kitaplığı’nda, Osman Ergin Yazmaları No: 161 ve 1825 te kayıtlı İstanbul Tekke, Hanikâh ve Zaviyeleri ile ilgili Mecmuadır. Burada, <> diye yer almakta, ikincisi ise Topkapı Sayayı Arşivinde bulunan (E.1772/3333) belgedir. Burada da Kazlıçeşme “Kurbünde Seyyid Mehmed Baba Tekkesi” diye bir kayıt bulunmaktadır ki 1214/1799-1800’de vefat eden ve Dergâhın ilk postnişini Seyyid Mehmed Baba’ya işaret etmektedir. Bu gün dergâhın haziresinde yer alan iki mezar taşı kitabesi de bunu doğrulamaktadır. İlk kitabe, Seyyid Mehmed Baba’ya ait olan mezar şahidesidir ve 1214/1799 veya 1800 tarihlidir;

Ya Hû

Merhûm ve mağfurun leh

İla rahmetî Rabbihi’l Ğafur

Es-Seyyid Muhammed

Baba ruhiçün

El fatiha sene 1214
Hazirede Mehmed Baba’dan öncesine ait herhangi bir mezar şahidesine (Eryek Baba hariç) rastlanmamıştır.

İkincisi ise dergâhın banisi olduğu ifade edilen Şem’î Ebubekir Ağa’ya ait 1239/1823-24 tarihli mezar taşı kitabesidir.

Sâlik-i Şerâh-ı Bektaşiyyeden

Şem’î Bû Bekir Ağa’yı hayr intima

Yapdı bu dergâhı evvel bâ’d ezîn

Eyledi bir dâr-ı bâkî iştira

Sıhhatında yani ta’mir eyledi

Kabrini ol zübde-i ehl-i tuka

Böyle lâzımdır kişiye intibah

Yoksa Dünya varlığı ömrüm heba

Nur-u Tevhîd ile tenvir eylesün
Hazret-i Allah kabrin daima

Sene 1239/1823-24

Kitabeye göre dergâh, Ebubekir Ağa adlı, Bektaşi Tarikatına salik birisi tarafından yaptırılmıştır. Kitabedeki tarih, Ebubekir Ağa’nın ölüm tarihi olup, dergâhın yapım tarihi değildir. Ancak, dergâhın ilk şeyhi Es-Seyyid Mehmed Baba’nın şahidesinde ölüm tarihi, 1214/1799-1800 olduğuna göre dergâhın yapılışı bu tarihten önce olması gerekir.

Eldeki kaynaklara göre, Seyyid Mehmed Baba’dan sonra Hüseyin Baba’nın dergâh postnişini olduğu anlaşılmaktadır. Zira 1826’da Bektaşiliğin yasaklanıp, bir kısım Bektaşi babalarının idam, diğer bir kısmının da sürgün edildiği sırada Hüseyin Baba dergâh postnişini olup sürgüne gönderilenler arasında yer alır:

« Rumelihisarı şeyhi Mahmud Baba Kayseri’ye, Öküz Limanı’ndaki (Paşa Limanı Yarımca Baba Dergâhı) Ahmed Baba Hadim’e, Yedikule’deki Hüseyin Baba ile Karaağaçtaki Vekil İbrahim Baba ve Sütlüce’deki Mustafa Baba ve Karyağdı’da diğer Mustafa Baba Birgi’ye … » A. Rıfkı, 1328:2/65) sürgün edilirler.

A. Rıfkı’nın Lütfi Tarihinden aldığı alıntıda Hüseyin Baba’nın Birgi’ye sürülenler arasında olduğu söylense de Üss-ü Zafer müellifi Es’ad Efendi’nin kaydına göre, Hüseyin Baba, Hadim’e sürülenler arasındadır.

« … Bilcümle tedric ile tavahhus olunmak (araştırmak) üzere yedlerinden nez’olunup (ellerinden alınıp), Şehitlikte olan Mahmud Baba yedi nefer eşhas ile Kayseri’ye; Öküz Limanındaki Ahmed Baba ve Yedikule’de Kazlıçeşme’de kâin Mehmed Baba (Seyyid Mehmed Baba) tekyesindeki Hüseyin Baba ikişer nefer hadimleriyle … » (Es’ad Efendi, 1343: 211-212) sürgün edilirler. Hüseyin Baba’nın sürgün sonrası akıbeti ve ne zaman nerede vefat ettiğine ilişki elimizde her hangi bir bilgi yok.

Eyrek Baba dergâhı 1826’da Sultan II. Mahmud’un emriyle yapılan Bektaşi dergâhlarının yıkılması olayından nasibini alır. Alınan karar gereğince son 60 yılda yapılan tüm Bektaşi Tekkeleri muhdes (yeni) kabul edilerek, bunlarda yer alan mescid, türbe ve mezarlara dokunulmayarak yıktırılır. Bunun gibi Kazlıçeşme Eryek Baba Dergâhı’da Hüseyin Baba sürgün edildikten sonra Eryek Baba türbesi ve diğer mezarlar hariç yıktırılır.

« At the suppression of the order in 1826, there were fourteen Convents (tekkes) in the capital, of which nine were demolished. These were at (1) Yedikule, (2) Eyüp, (3) Suadija, (4) Karagach, (5) Shehidlik, (6) Chamlija, (7) Merdiven Keui, (8) Eukuz Liman, (9) Skutari » (Hasluck, 1973: 517)

« 1826’daki tarikata yönelik bastırma operasyonu sırasında payıtahtta (İstanbul’da) 14 tekke (Bektaşi) mevcuttu. Bunların 9’u yıktırılır. Bunlar, (1) Yedikule, (2) Eyüp, (3) Sütlüce, (4) Karaağaç, (5) Şehitlik, (6) Çamlıca, (7) Merdiven Köy, (8) Öküz Limanı, (9)Üsküdar tekyeleridir. »

II. Mahmud döneminde yıkık kalan Eryek Baba Tekkesi, Sultan Abdülmecid veya Abdülaziz döneminde yeniden El-Hacc Mehmed Perişan Baba tarafından ihya edilir. Bu durum, Perişan Baba’ya ait mezar taşında da belirtilir.

Kitabesi şudur:

Hû Dost

Banî-i in dergâh Arif-i billâh

El-Hacc Mehmed Perişan Baba Hazretlerinin

Vefatına kendisinin söylediği tarihtir.

_____________________
Esef etme teselli bul neşru haşre delâlettir
Gelir diğer giden lâbüdd felaketten etme şekvayı

Kahr-ı lütfî Celâldir Cemâl-ı ayn-ı bilmutak

Sefer etse eğer merdum bırakup köhne Dünyayı

Tutalım ten türab oldu eğerçî mürğ-i ruh amma

Karıştı çarde Ma’sum’a bulup Firdevs-i A-layı

Halim veya Hamid libasün giyip se’bu’l-mesanîden

Libasın tazeler tahsil edip ism-i müsemmayı

Çıkardım tarihim ruşen ayn, râ ve cîm den kim

bikhan La Taknutû remzîn gözet imrûz ferdayı

sene 1283

Ketebehu el-Fakir Aziz (2)

Kazlıçeşme Eryek Baba Tekkesindeki bu mezar kitabesine karşın, Mehmed Perişan Baba’nın kimliği ve ölüm tarihine ilişkin olarak Bektaşi kaynaklarında oldukça farklı ve çelişkili bilgiler yer almaktadır. A. Rıfkı’nın “Bektaşi Sırrı” başta olmak üzere birçok kaynakta Selânikli Arnavut Hasan Dedebaba postuna oturan Konyalı Perişan Hafız Ali Baba ile karıştırılmıştır. Hatta bu iki ayrı isim biribirine telif edilerek “Konyalı Perişan Mehmed Ali Baba” şeklinde tek şahıs ve tek isim haline getirilmiştir. Her iki şahsın da “perişan” lakabını taşıması bu tür bir yanılsamaya neden olmuş gözükmektedir.

Bu isim karıştırılmasının ilk kaynağı, A. Rıfkı’nın “Bektaşi Sırrı” kitabında, dedebabaların kronolojik listesi verilirken Konyalı Hafız Ali Baba’ya ilişkin bilgilerdir:

« 21- Konyalı Perişan Hafız Ali Baba

Hacı Hasan Baba’dan sonra post-i mücerrede nail olmuş ve bir müddet sonra irtihal-i Dar-ı Bekâ eylemiştir; Elân Yedikule civarındaki Kazlıçeşmedeki dergâhta medfun ve dergâh-ı mezkûr Perişan Baba yahut Eryek Baba dergâhı namıyla ma’nundur. » (pp. 122-123. Volume 2)

A. Rıfkı, burada Perilşan lakabının verildiği yanılsama ile, Hacı Bektaş Dedebaba Postnişini, Konyalı Hafız Ali Baba ile Kazlıçeşme Dergâhı postnişini Mehmed Perişan Baba’yı biribirine karıştırmış, daha sonraki kaynaklar ise A. Rıfkı’nın bu kaydına dayanarak aynı yanılgıyı sürdürmüşlerdir. Hafız Ali Baba Konyalı olmasına karşın, Perişan Mehmed Baba İşkodralı bir Arnavuttur. Konyalı ve İşkodralı olma zıdlığı zihni karışıklığa neden olduğundan bu konuda da telif yoluna gidilerek karışıklığa şöyle bir çözüm yolu bulunmuş:

« Bedri Noyan, Hafız Ali Baba’nın aslen İşkodralıolduğunu belirtip, Konya’da kalender Baba türbedarlığı yaptığından dolayı “Konyalı” olarak anıldığından söz ediyor. » (Cem Dergisi, Haziran ’97, S. 67, shf.66)

« Courament appelé “Konyalı” Parcequ’il avait été türbedar du türbe de Kalender Baba dans cette ville, ill aurait en fait été originaire de shkodra en albanie » (N. Vatin, T. Zarcone, Anatolia Moderna VII, 1997:81)
« Konyalı olarak adlandırılmasının nedeni bu şehirdeki Kalender Baba türbesinin türbedarı olmuş olması dır. Gerçekte ise Arnavutluk’ta İşkodra kökenlidir. »
Hafız Ali Baba ve Mehmed Perişan Babalar aynı şahıs zannedildiğinden Konyalı ve İşkodralı olma sorunu bu şekilde çözülmeye çalışılmış. Hafız Ali Baba ve Mehmed Perişan babaların ayrı ayrı kişiler olduğu posta oturuş ve ölüm tarihleriyle açıkça ortaya çıkmaktadır. Mehmed Perişan Baba’nın mezarı Kazlıçeşme’de olup, 1283 tarihlidir. Hafız Ali Baba ise Hacı Bektaş dedebaba postunda iken ölmüştür. Yanı sıra Konyalı Hafız Ali Baba’nın posta oturuş ve ölüm tarihi de çok farklıdır. Dedebaba postuna oturuş tarihi A. Rıfkı’nın “Bektaşi Sırrı”na ve Doç. Dr. Bedri Noyan’ın “Bektaşilik, Alevilik Nedir” kitabına göre 1291/1874 sonrası, Ahmed Rifad Efendi’nin “Mir’atu’l-Makasid” ine göreyse 1288/1871 dir. (Bektaşi Sırrı; 2/122; Noyan 1987: 46; Ahmed Rifad Ef. 1293:188). Ancak Konyalı Perişan Hafız Ali Baba’nın 1290/1873 tarihinden sonra dedebaba postuna oturmuş olduğu kesindir. Zira bu tarihe kadar dedebaba postunda Selânikli Hacı Hasan Baba bulunmaktadır. Bu tarihte ise (29 Eylül 1289/1873, 19 Şaban 1290) Hacı Hasan Baba bazı aykırı halleri görüldüğünden şeyhülislamlık tarafından (meclis-i Meşayih) dedebabalık postundan ve Hacı Bektaş’tan alınarak Mekke-i Mükerrem’e gönderilir. Ahmed Cemaleddin Çelebi’nin “Müdafaa”sında yer alan konuya ilişkin iki Meclis-i Meşayih belgesi bunu ortaya koymaktadır. (Müdafaa, 1328: 77-80). Perişan Hafız Ali Dedebaba’nın ölüm tarihi ise bazı kaynaklarda 1292/1875, bazılarında ise 1297/1879 olarak gösterilmektedir. (Nüzhet, 1930:301, Noyan 1987:46). 1293 Cemaziyelahir’inde (1876) basılan Mir’atu’l Makasid de ise Hafız Ali Baba’nın halen hayatta olup dedebaba postunda oturduğu kaydedilmektedir. Oysa ki Mehmed Perişan Baba’nın mezar taşındaki tarih, 1283/1866-67 olup bu tarihte Hacı Bektaş’taki dedebaba postunda Yanbolulu Türabi Ali Baba bulunmaktadır. Türabi Ali Baba, 1266/1849 tarihinden ölüm tarihi olan 1285/1868 tarihine kadar dedebaba postunda oturmuştur. Türabi Ali Baba’dan sonraysa dedebaba postuna Selânikli Hacı Hasan Baba oturmuş, 1285 ten 1290 tarihinde Meşayih Meclisince dergâhtan tard edilip Mekke-i Mükerreme’ye gönderilinceye kadar bu makamda kalmış, 1291’de Medine-i Münevvere’de vefat edip Hz. Osman, Hz. Hasan, Hz. Fatıma vs. İslam büyüklerinin medfun olduğu Cennetu’l-Bakiy mezarlığına gömülü olduğu söylenmektedir. (Noyan, oppcit; Nüzhet 1930: 171, (Hatifinin nefesinde)). Onun yerine ise dedebaba postuna Perişan Hafız Ali Baba oturur. Perişan Hafız Ali Baba’nın vefat tarihinin 1297(3) olması daha kuvvetle muhtemeldir. Hafız Ali Baba’dan sonra ise dedebabalık postuna, daha sonra Merdiven Köy Şahkulu Sultan dergâhı postnişini olan Mehmed Ali Hilmi Dedebaba oturur. Daha sonra Mehmed Ali Dedebaba’nın İstanbul’a nakliyle dedebabalık postuna vekaleten Malatyalı Hacı Mehmed Dedebaba nezaret eder. Dedebaba postuna oturup ta dergâhtan tard edilip makamları ellerinden alınanlar, sadece Selânikli Hacı Hasan Baba ile M. Ali Hilmi dedebaba’dır. (ölümü 1325/1907). Hafız Ali Baba’nın dergahtan tamamen çıkarılıp, İstanbul’a gönderilmesi söz konusu olmamıştır. Saadettin Nüzhet’in “Bektaşi Şairleri”nde Mehmed Perişan Baba hakkında şu şekilde bir kayıt yer alır.

“Ankara Maarif Kütüphanesinde A1 3/26 numaralı Türabi Baba divanının sonunda şu cümleler yazılıdır. « Asitane-i aliyyede Kala-î heft (Yedikule) haricinde Kazlıçeşme demekle maruf mahalde Kâin Hazret-i Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı postnişini El-Hacc Muhammed Perişan Baba … sene 1281 »(shf 30).

Ancak S. Nüzhet bunu kaydettikten sonra yukarıda kaydettiğimiz yanılgıya düşer, ve onu Konyalı Perişan Hafız Ali Baba’yla karıştırır.

Mehmed Perişan Baba’nın dergâhı ikinci kez bina etmesinden, uyandırmasından sonra, Eryek Baba Dergâhı tekkelerin kapatılıp, tarikatlarının yasaklandığı tarih olan 1925/ yılına kadar açık kalır.

Mehmed Perişan Baba’dan sonra, Seyyid Hafız Mustafa Baba dergâh postnişini olur. 1288/1872 tarihli şahide kitabesinde bu durum belirtilir:

Hû Dost
Tarikat-ı Aliyye-i nazenîni

Bektaşiyyeden iş bu dergâh-ı

Feyz iktinahın post nîşîni vasıl-ı sırr-ı hakikat-ı

Muhammedî vakıf-ı rumuz-ı mesalik-î
Haydar-î Arîf-î billa
Mürşid-î dil-agâh u nâ-şerr-î
Meveddet-î ehl-i beyt-i Resûlillah
Es-Seyyid Hafız Mustafa Baba
Hazretlerinin ruh-ı revânı şâd ola
Sene 1288 fi 15 2.a
Ali Rıza (ketebe)
Buna göre Seyyid Hafız Mustafa Baba’nın vefat tarihi 15 Cemaziyelahir 1288/26 Ocak 1872 olmaktadır.

Hafız Mustafa Baba’dan sonra, Gani Baba postnişin olup, çok kısa bir süre sonra ölür: 1289 B.

Hû Dost
Bakma dehri-yi bîkararın varına derviş isen

Er karındaşınla Ya Hû ile daim hasbihal

Ger gedâ ger şâh sen alemde yok bil kendini
Hızır’a yoldaş olmasun tut gitme emri muhal
İşte bak Yakovalı Baba Ganî de al haber
Rihletin bângın duyunca mûrğ-i ruhu açtı bâl
Ehl-i Beyt-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektaş ile
Haydar-ı safder ola yaver ona ruz-ı sûal
Söyledim cevherle Meylî Fevtin tarihini
Vasıl-ı kasrîyi Cinân oldu Ganî Baba bu Sal
Sene 129 fi 17 B (Receb)
(20 Eylül 1872)
Gani Baba’dan sonra, Ahmed Baba dergâh postnişini olur. (ölüm tarihi: 1302/1884-5)

Hû Dost

Bu mihre gelen verdi mevalîde duyûnun

Encam kamu varı koyup Hakk dedi gitti
Dilimürdesini eyledi irşad Türabi
Hizmette henüz eyleme muflak dedi gitti
Destek tutup encam kulak verdim eş…
Dünyaya esir olma sakın bak dedi gitti
Bel bağladım hizmetine eyledi makbul
Allah cümleden kuluna efşak dedi gitti
Cevher ile yaz hatmine tarih dedik ey pîr
Nutkûnla bu Ahmed dedi Yâ Hakk dedi gitti
Sene 1302/1884-85

Ahmed Baba’dan sonra gelen Zikri Baba’nın ölüm tarihi ise 1307/1889-90

Hû Dost

Münhasır idi vâla ecrine zikrî, şükrî

Hakk erenlerde bu arif mihman-ı rıza

Mürşid-î kâmîl idi oldu nazardan pinhan
Semt-i kurba yürüdü aldı halvet Hakka
Göçtü Adne bu kemerbeste-i dest u damen
Ruhunu şâd ede meydan-ı âlide Mevla
Detgîri ola Sultan Hacı Bektaş-ı Veli
Ravza-î kabrine fer vere Çerağ-ı fukara
Dem-i Suret-î âl-i aba bu tarih Eşref
Bula Câ sahil-i ervahta Zikrî Baba
Sene 1307/1889-90

Zikrî Baba’nın, Şeyh Baba Mehmed Süreyya’nın (Müncî Baba) Tarikat-ı Aliyye-i Bektaşiyye kitabında yer alan nefesinin ilk ve son dörtlüğü şu şekildedir.

– Mühtedî Zikri Baba –

Nefes

Bu zümre-i gül-şâha kızılbaşî desinler

Ol sakî-i kevser-bûlar ayyasi desinler
Hoş! Fırka-i münkir bize kallaşî desinler
Dergâh-ı Ali’nin bu da bir taşı desinler
Bu râh-ı Ali Zikri ki, erkân-ı velide
Âdab ile, erkân ile rûz-ı ezelide
Bu oldu bizim kısmetimiz “Kalû beli”de
Ben fahrederimkim, bize Bektaşi desinler
Dergâh-ı Ali’nin bu da bir taşı desinler
(shf. 155)

Zikrî Baba’nın ardından, Hacı Hasan Baba postnişin olur. Mezar şahidesindeki tarih, 1309’dur. /27 Ocak 1892

Hû Dost

Hakikat marifet kanî hezar gonca zar-ı aşk

Kim darende-i esrar-ı Sübhanellezî esra
Ol keştîbân-ı bahr-ı aşk idi müstağrak-ı Tevhid
Anın nezdinde hiç a hiç dünya ve mafiha
Zaman geçtikçe zevk artar idi bezm-i visalinden
Ziya-yı Haydarî parladı vechi bedr idi gûya
Alî-sîret Hüseyin-meşreb hasan hulk mürşid-î kamil
Dürr-i âl-i aba ve rabbani genç Lû’l-ü-î yekta
Çekildi alem-î mestiye cismin gizledi hâke
Mühibban döktü yaşlar duhu oldu Vasıl-ı mevla
Rucu’ ve rihletin verdi haber saat dîdi beşte
Ol hayf göçtü izhar-ı velâyet eyledi mezhâ
Bu tam tarihini Hafif haber verdi dedi mahfi
Hakikat bir ceng-i mihri eya Hacı Hasan Baba
Sene 1309 fi cemaziyelahir yevm-i Salı saat beş

Bandırmalızade Ahmed Münib Efendi’nin 1307/1890 da basılan “Mecmua-i Tekaya” sında dergâhın ismi Perişan Baba Dergâhı olarak geçmekte ve dergâh şeyhi olarak Hasan Baba’nın ismi yer almaktadır. Ancak Bektaşi dergâhları o dönemde, II. Mahmud’un fermanının geçerli olması nedeni ile sureten ve resmen Nakşî gözüktüğünden dergâh,Nakşî dergâhları arasında sayılmış. (Mecmua-i Tekaya; 1307:13)

Hamdi Baba, dergâhta Hacı Hasan Baba’nın ardılı olarak gelir. Bununda mezar taşındaki tarih 1327/1909’dur

Hû Dost

Bu fenaya geldi bunca evliya ve enbiya

Kaffe-i Seyyide İrci’î emrine etti iktida

Şurdaki mefdun olan Hamdi Baba lâcerem

Eyledi kurb-ı ilahî künfekâne ilticâ

İşte bu dergâhta bir mürşid-i kâmil idi

Hem mücerred pâk idi hem rah-ı Hakka rehnüma

Layu’add ayîn-i cemler bunda icra eyleyip

Kaffe-i ervah-ı ehlillahı etti pür-safa
Bu tarik-i nazenînde nazenîn bir zat idi
Destgîridir onun lâşekk Muhammed Mustafa
Oldu hubb-i hanedan-ı ehl-i beyt ile müdam
Nail-i eltaf ve ihsan-ı Aliyyi’l-Murteza
Çıktı bist u heşt harf ile Harâbi tarihi
Göçtü vuslat etti Hakka mutlaka Hamdi Baba
Sene 1327/1909

Eryek Baba Dergâhının bilinen son postnişini 1339/1921 de vefat eden Abdullah Baba’dır. Topkapı’daki Bektaşi dergâhı postnişini şeyh Abdullah Baba ile karıştırılmamak için küçük Abdullah Efendi olarak anılmıştır. Küçük Abdullah Baba’dan dolayı dergâh, bazı kaynaklarda Şeyh Abdullah Efendi Tekkesi olarak anılmıştır.(Hasluck, 1973: 516, Şapolyo, 1964: ). A. Rıfkı’nın “Bektaşi Sırrı” kitabında da o sırada Perişan Baba Dergâhı postnişini olarak Abdullah Efendi’nin ismi geçmektedir (A. Rıfkı, 1328: 2/124). Küçük Abdullah Efendi’nin mezar şahidesindeki kitabe şudur:

Hû Dost

Sakî-yi Kevser-i Ali rahında ol merd-i safa
Salikân-ı aşka olmuştu hemişe rehnüma
Öyle bir aşıktı kim meyhane-i endişede
İçtiği Câm-ı mahabbet sevdiği âl-ı aba
İş bu dergâh içre bir baba-yı âlikar idi
Etmedi dünya ve mafihaya asla iltica
Şah-ı merdan nur-u Yezdan himmet-i Pîrân işe
Hizmet etti dergeh-i Hünkâra bu sıdk u vefa
Dest-i saki-yi ecelden bir piyale nûş edip
Târik-i cism u cihan oldu biaşk’ı Murteza
Hanedan-ı Ehl-i Beyt olsun Şefi’u yaveri
Hemdem olsun ruhuna ruh-u şehid-i Kerbela
Çıktı üç Bektaşi tarih-i tammın söyledi
Etti Abdullah Baba şah-ı şehîde can feda
1339/1921

Abdullah Baba’dan sonra dergâhta 1925’e kadar kimin postnişin olduğuna dair bir bulguya rastlanmamıştır.

Dergâh haziresinde bu sayılan babalar dışında bir çok kimse daha gömülü olup çoğu Bektaşi tarikatına salik devlet ricali ve onların eşleridir.

Bunlardan ilki 1285/1869 tarihli olup, Seyyid Mehmed Sabit Efendi’nin mahdumu İsmail Bey’e aittir.

Hu

Esbak sikke-i hûmayun muavini Seyyid Muhammed

Sabit Efendinin mahdumu İsmail Bey’in ruhu için

Fatiha Sene 1285fi 19 Zilhicce / 2 Nisan 1869

Babası Sabit Efendi de oğluyla beraber gömülüdür.

Hu

Darbhane-i amirede esbak sikke-i hûmayun
Muavini merhum Es-Seyyid Muhammed Sabit
Efendi’nin ruhu için Fatiha
Sene 1287 fi 26 zilhicce / 1871

Hazirede gömülü olan tüm babalar için mezar şahideleri Hüseynî taclı ve teslim taşı kabartmalıdır. Mezar şahidelerinin kafaları 12 terkli, Hüseynî ttac şeklindedir. Sabit Efendi, mahdumu ve babalarından sadece Hafız Mustafa Baba’nın mezar şahidesinde hüseynî tac teslim taşı gibi kabartma şeklindedir.

Bunların dışında tırhalalı Mustafa Efendi’nin şahide kitabesi ilgi öeker. Hüseynî taclı şahidede şunlar yazar;

Hu

Ey ahi bu mülk-i dünya kimseye mal olmadı
Hep gelen gitti tehi dest fırkata vah hasreta
Ehl-i Beyt-i Mustafa’nın rahına meslûk olup
Can-u dilden şöyle muhlisî bende-i al-iaba
Mustafa Beğ nâm ile bir er idi meşhur bu er
Pür-vefa hem ehl-i himmet talib-i rah-ı Hûda
Tirhala’nın ol Yenişehir Çatalcasında bu
Hanedan-ı Mu’teber bir zat idi ehl-î sahâ
Semt-i haktan imtisalen eyledi Mustafa Beğ azm-ı bekâ
Lütfi Hakkla mübîna tam söyler tarihini
Son deminde kıldı rihlet hû dedi hakdan yana
1303/1885

9 Rebiu’l-evvel / 16 Aralık

Dergâh kapısının sol tarafında yer alan, fes ve teslim taşı kabartmalı, bir bölümü kırılmış şahidede ise şu şekilde bir yazı vardır:

Teslim taşının iki yanında: Ya- Hû

Ecel peymanesin çarh-ı hûm ger dündan edip meml

– – – – – – – –

Bakıp Binbaşı Ahmed Ağanın senginden al ibret

– – – – – – – –

Kara toprakta iskân oldu eyvah cism-i Binbaşı

Sene 1892

1305/1887 tarihli Timurtaş Paşa’nın (Rumeli Beylerbeyi) şahidesi de Hüseynî tac ve teslim taşı kabartmalıdır.

Ey zahir sahibi nefs

Hubb-ı sevdadan meyli kes
Dünyada kalmaz hîç kes
Allah bes bâkî heves
Meşahîr-i kuzattan
Niğde Sancağı Naib-i
Lahiki Ergırili Zekeriyya
Könîzade Süleyman
Fehmi Efendinin
Ruhuna Fatiha
Sene 1319/1901

Fi 28 Recep/10 Kasım
Diğer bir mezar taşında, 1325 ve 1333 / 1907-1915 tarihli:

Mirliva settareli Süleyman Paşa ve

Haremi Behiye Hanım.

Sene Sene

1325 1333
Diğer bir şahide, Bektaşi hüseynî taclı ve teslim taşlı derviş mezarı, yere gömülü olduğu için tarih okunamıyor:

Permedi Fraşar dergâh-ı şerifi dervişandan

Merhumu mağfur El-Hacc Derviş mü’min

Hazirede bulunan diğer mezar şahideleri ise şunlara aittir:

1. 21 Rebiu’l-ahir 1307/ 15 Kasım 1889 da vefat eden Ergirili Ali Rifad Paşazade Mustafa Tevfik Paşa; mezar lahidi ve şahidesi son derece tezyin edilmiş durumdadır.

2. Beyrut vilayet valisi İbrahim Halil Paşa’nın eşi ve Ahmed Rasim Paşa’nın kızı Nazhiyye Hanım – 1305 / 1907

3. Mir Hasan kızı Feride, 1291/1875 tarihli

4. Uşşak Süleyman Paşa’nın validesi Emine Hanım – tarihsiz

5. Köprülü Mehmed Paşa sülalesinden, Mevali-i izamdam Hacı Hasan Bey’in kızı ve Arız Baba dergâhı postnişini Tevfik Baba’nın hanımı Amine Hanım – sene 1296/1878-79

6. Servi Kasabası eşrafından Hacı Kadızade Haşim Efendi’nin zevcesi Fatma Baise Hanım. Vefat tarihi : 13 Muharrem 1313/6 Temmuz 1895

7. Ahmed Necati Efendi Kızı, Galip Efendi’nin eşi Hüsniye Hanım, vefatı : 1308/1890

8. Ulemadan Servili Ahmed Tevfik Efendi’nin eşi Fatma Zehra Hanım; sene 1904

9. Servi Eşrafından merhum Hacı Halil Ağazade Çorlu tüccarından Galip Efendi’nin kızı Fatma Aliyye Hanım – sene 1325/1907

10. Filibe hanedanından Hulki Efendi’nin zevcesi, Haleplizade kızı Fatma Sabîre Hanım, 1309/1892

11. 1312/1894 te vefat eden Münire Hanım

12. Leskovik hanedanından Hayreddin Nedim Bey ve Fatma Raziye Hanım evladı, Fraşarlı Ca’fer Tevfik Bey’in zevcesi Fatma Melek Hanım, doğumu, Leskovik 1306/1888, vefatı 1334/1918

13. Şahidesinin bir kısmı toprağa gömüldüğü için okunamayan Aişe Hanım

Haziredeki mezar taşlarının en sonuncuları, 1924 ve 1929 tarihli mezar taşı ile 1932’de yapılan mezar taşıdır. Her iki taşın da diğerlerinden farklı özelliklere sahipti, tüm diğer mezar taşları tezyinatlı ve yazılar kabartma şeklinde olmasına karşın, Tabib Binbaşı Haydar Bey ve kız kardeşine ait mezar şahidesi sade olup yazısı adi bir şekilde yazılmış, ayrıca şahide üzerinde eliptik cam çerçeve içinde Binbaşı Haydar Bey’in bir fotoğrafı yapıştırılmış

Şahidedeki yazı şudur:

Ön yüz:

Hû Dost

Tabib Binbaşı Ehl-i Beyt’e bende Âh Haydar Bey

Hüseynî-meşrep ve Pâkize-meslek marifet-i perver
Sehavet-Pîşe iken kalpten gitti Muharremde
Şehid-i Kerbelâ ya intisabı oldu rûşenter
Niyaz etti çıkardı bir güher tarihini Remzi
Oldu rehyâb mevlaya Bektaşi hakk-ı Murteza Haydar
18 Muharrem 1343/1924

Arka yüzü:

Hüvelbaki

Burada beraber mefdûn olan

Hemşîresi Zehra Hanımın

Ruhuna el-Fatiha

Sene 1929

Son mezar taşı ise 1924 yılında vefat eden Korçalı (Görice, Güneydoğu Arnavutluk’ta bir şehir, Koçi Bey Risalesinin yazarı Mustafa Koçi Bey, Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve Mustafa Kemal’in Annesi Zübeyde Hanım da bu şehirdendir.) Hilmi Ragıp Dusharî’nin 1932 de yapılan mezar şahidesi, şahidenin üst bölümü ise yine Latin harfleriyledir. Alt bölümü ise yine Latin harfleri ile Arnavutça yazılmıştır. Hazirede kitabesi Latin harfleri ile yazılmış tek şahide budur.

Şahidedeki kitabe:

a) Türkçe bölüm:

Hüvelbakî

Bir kuş idim uçtum

Verem emraz(ın)dan ecel

Ayırdı beni altı ayda

Anadan Babadan
Unutmayın akribalarım
Beni hayır-duadan
Şefaat de(i)lerim sizden
Ruz-u Hüdar(Hüdada?) Korça
Vilayeti Duşar
Kariyesinde Rak(g)ip oğlu
Hilmi Bey’in
Ruhuna el-fatiha
Tev(el)ludi vefatı

1905 1924
kız kardeşi çocıgı sako

cercis iskraparı Yadiç(g)ar.
1932 inşası
b) Arnavutça bölüm:

Var im me Balte

Mbuluar me bar eme
Lule plot
Gurine mbi kokë
Sheruar
Kush ma kendon
He qan me lot
Datta helindjes 1905
Datta enderej jeten 1924
Maj 8-5-1924
HILMI RAGIP DUSHARI

KORÇA
kujim beresi ikurshiri
SACO ÇEÇİS
corotati skrapar
28.12.1932

Şimdilerde 40 civarında kabrin bulunduğu ( eskiden kabir sayısı çok fazla iken, bir bölümünün şahîdeşeri zamanla yok olmuş veya çalınmış, diğer bir bölümü ise Zeytinburnu belediyesi tarafından çevre düzenlemesi yapılırken, dergâhın meydan evi dışındaki müştemilatıyla beraber yok edilmiş) Eryek Baba Dergâhı mezaristanında gömülü olanların tamamına yakınının Bektaşi babası veya Bektaşiliğe (mücerred, dedebaba koluna) salik olanlar olduğu görülmektedir. Bu kabirlerden dokuzu Hüseynî taclı (12 terkli Bektaşi Tacı) ve aynı zamanda teslim taşlıdır. Yedi şahide ise sadece Hüseynî taclıdır, bunlardan dördünde ise tac ve teslim taşı yalnız kabartma şeklinde resmedilmiştir. Ayrıca, Azizbeyzade Lûtfi Bey’in şahidesi süslü ve taclı olup aynı zamanda feslidir. Binbaşı Ahmed Ağa’nın mezar taşında ise bir fes ve onun altında bir teslim taşı resmedilmiştir. Hazirede yer alan şahide ve lahidlerden kadınlara ait olanları ise ciddi bir sanat eseri şeklindedir. Arız Baba Dergâhı Postnişini Tevfik Baba’nın eşi Amine Hanımın mezarı bu anlamda dikkat çeker. Mezar, iki şahideli ve her ikisinde de kitabe mevcuttur. Mezarın büyükçe bir lahdi olup, lahid üzerinde mürh-î Süleyman resmedilmiş olup, bir ayet yazılmıştır. Mezarlıkta, Osmanlı Devlet Ricalinden bazı paşaların gömülü olması da dikkat çekicidir. En dikkat çeken yön, mezaristandaki Bektaşi babalarının tamamının ve diğer gömülü olanlarının çoğunun Arnavut asıllı olması ve yine Arnavut asıllı bir kadının gömülü olmasıdır. Niğde Sancağı Naibi olan Kadı Süleyman Fehmi’nin bir Bektaşi mezarlığında gömülü olması (belkide kendisi de Bektaşi idi, Osmanlı döneminde Bektaşi tarikatına mensup bazı kadıların bulunduğu bilinmektedir. Mekke Kadısı Şanizade Mehmed Ataullah Efendi gibi) Bektaşiliğin ve Bektaşilerin şeriatla aralarının hiç iyi olmadığına ilişkin iddiaları geçersiz kılar gözükmektedir.

Eryek Baba Dergâhı bu gün bir meydan evi (iki katlı dergâhın an binası) Eryek Baba’nın büyükçe mezarı, hazire kameriye (5), bahçe ve Zeytinburnu belediyesince yapılan ihata duvarından ibarettir. Ancak Zeytinburnu belediyesince yapılan ihata duvarında, bazı mezar taşları ve mermer lahit parçalarının kullanıldığı görülmektedir. Dolayısıyla tahrip edilen mezar ve mezar taşı sayısını bilememekteyiz. Ayrıca, Kazlıçeşme ile bu günkü Kıble yönündeki ihata duvarı arasındaki alanda yer aldığı tahmin edilen dergâhın diğer (mutfak, aşevi gibi) müştemilâtının deri fabrika ve atölyelerin yıkımı sırasındaki düzenlemelerde de dergâha ait olmadığı sanılarak yıktırıldığı tahmin edilmektedir. 1939’da çizilen dergâh ve çevresine ilişkin krokide (Tanman, 1997: 113) gözüken, dergâh’ın kuzey ve doğu taraflarında derviş hücreleri gibi gözüken müştemilâtta bu gün mevcut değildir, dergâh ana binasının (meydan evi) kuzeybatısında mezarlık olarak gözüken alanda ise bu gün sadece bir tek mezar kalmıştır.

İki katlı, ahşap ve bağdadi yapıda olan dergâh ana binası bu gün bir hayli harap durumdadır. Dergâh binasının sol yan taraf ve arka tarafından bazı bölümleri çökmüş durumda ve bina biraz sol tarafa kayma göstermiştir. Şeyh odası, meydan odası, mihman (misafir) odası, sofa, taamhane, kahve ocağı, selamlık, mabeyn gibi bölümlerden oluşan meydan evi (dergâh ana binasına denir) hazire ve diğer müstemîlâtıyla Eryek Baba, Kazlıçeşme Bektaşi Tekkesi ihya edilmeyi, uyandırılmayı beklemektedir. Dergâhın aslına uygun olarak ve asli fonksiyonunu icra edecek şekilde ihyası temennisiyle …

DİPNOTLAR:

(1) Ni’me’l-Ceyş: Arapça’da “mutlu asker” demektir. Hz. Peygamber’in İstanbul’un fethini müjdeleyen ünlü hadis rivayetinde “Kostantiniyye mutlaka fetholunacaktır. O’nu fethedecek kumandan ne mutlu bir kumandan (emîr) dir ve ne mutlu onun erlerine (Ni’me’l-Ceyş)”. Ni’me’l-Ceyş tabiri İstanbul’u fethedecek askerler, erler için kullanılmıştır. Bundan dolayı İstanbul’un fethi kuşatmasında (1453) bulunan askerler için kaynaklarda bu tabir kullanılmıştır.

(2) Ketebe’de adı geçen aziz adlı hattat, aynı zamanda, Emin Baba Bektaşi Dergâhının 1284/1867 tarihli kitabesini yazan hattatdır.

(3) Konyalı Perişan Hafız Ali Baba’nın ölüm tarihine ilişkin olarak Anatolia Moderna’nın 7. Sayısında Kazlıçeşme dergahına ilişkin makalede; 1301/1883-84 rakamı verilmektedir. Vatin ve Zarcane, Murat Sertoğlu’nun “Bektaşilik Nedir” shf.341 ve Bedri Noyan’ın Hacı Bektaş’ta Pirevi ve diğer ziyaret yerleri “kitaplarından nakille Perişan Baba’ya ilişkin manzum tarihin, tarih beytinden 1301/1883-84 rakamı çıkarılmaktadır. Burada Perişan Hafız Ali Baba’nın mezarının (A. Rıfkı’nın kaydının aksine olarak) Hacı Bektaş’ta olduğu ortaya çıkmaktadır. (Vatin et Zarcone, 1997:81)

(4) Yakova: Arnavutluk’ta bir kasaba

(5) Kameriye: mehtaplı gecelerde oturulmak üzere üstü örtülü ve etrafı açık çardak veya küçük köşk; kamelya adı, kameriyenin bozulmuş halidir. Kamer Arapça’da “Ay” demektir.

KAYNAKLAR:

1. Ahmed Cemaleddin, Çelebi, 1328. Bektaşi Sırrı Nâm Risaleye Müdafaa, (Bektaşi Sırrı’nın 3. Cildi olarak) Asır Kütüphanesi, İstanbul.

2. Ahmed Münib Efendi, Bandırmalızade Es-Seyyid, 1307. Mecmua-i Tekaya, Âlem Matbaası, İstanbul.

3. Ahmed Rıfad Efendi, 1293. Mir’atu’l-Mekasid Fi Def’i l-Mefasid, İbrahim Efendi Matbaası İstanbul.

4. A. Rıfkı 1325-1328 Bektaşi Sırrı (1,2 ve 4. Ciltler). Asır Kütüphanesi, İstanbul.

5. Birge John Kingsley, 1937/1965. The Bektashi Order of Dervishes, Luzac a co. London.

6. Cem Dergileri, 1997. 62-63-67 ve 69. Sayılar, İstanbul.

7. Es’ad Efendi, 1343. Üss-ü Zafer, İstanbul.

8. Evliya Çelebi, 1314. Seyahatnâme, 1. Cilt, İstanbul.

9. Gölpınarlı, Abdülbâki, 1992. Alevi-Bektaşi Nefesleri, İnkılâp Yayınevi, İstanbul.

10. Hassluck F. W., 1973. Christianity and Islam Under The Sultans, Octagon Books, New York. USA.

11. İNCİCİYAN, P.Ğ,1967. 18. Asırda İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyet Yayınları, İstanbul

12. KÖMÜRCÜYAN, Eremya Çelebi, 1955: İstanbul Tarihi, Tercüme ve Tahşiye eden: Hrand D. Andreasyan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

13. KÜLÇE, Süleyman, 1944. Osmanlı Tarihinde Arnavutluk, İzmir.

14. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, Tarihsiz, Kaşifu’l-Esrar’a Reddiye, Süleymaniye (İzmirli İ. Hakkı) Kütüphanesi, No:1228’ de Kayıtlı yazma nüsha.

15. Münci Baba, Şeyh Baba Süreyya, 1338/1340. Tarikat-ı Aliyye-i Bektaşiyye, Kütüphane-i Sûdi, İstanbul.

16. Noyan, Doç. Dr. Bedri, 1987. Bektaşilik-Alevilik Nedir?, Ankara.

17. Özdamar, Mustafa, 1994. Dersaadet Dergahları, Kandil Yayınları, İstanbul.

18. Öztürk, Yaşar Nuri, 1992, Tarihi Boyunca Bektaşilik, Yeni Boyut Yayınları, İkinci baskı, İstanbul.

19. Saadettin Nüzhet, 1930. Bektaşi Şairleri, Mf. V. İstanbul Devlet Matbaası.

20. Tanman, Baha, 1997. Le Tekke Bektachi De Kazlıçeşme, Emplacement, Architecture Et Décoration; Anatolia Moderna – Yeni Anadolu VII. shf.- 111-126

21. Ünver, Süheyl, 1996. İstanbul Risaleleri, 5. Cilt, İstanbul Büyükşehir Belediyesi – Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul.

22. Vatin Nicolas – Zarcone, Thierry, 1997. Le Tekke Bektachi De Kazlıçeşme – Étude Historique Et Épigraphique; Anatolia Moderna – Yeni Anadolu VII. shf 79-109.

Alevilikte Sirlar Ve Gerçeğe Uzanan Dünya

SIRLARIN İÇİNDEN

GERÇEĞE UZANAN DÜNYA

Anahtar Kelimeler: Âşıklık Geleneği, İslâm, Hz. Muhammed, Hz. Ali, Ehl-i Beyt, Kerbela.

Key Words: Ashık tradition, Islam, Prophet Muhammed,Ali, Ehl-i Beyt, Kerbela Event.

Sanatçı, eserini meydana getirirken duyduğu heyecanı tesadüfen değil, isteyerek ve arayarak bulur. İnsanda sanattan önce gelen bir aşk vardır; sanatın özü ve iradenin derinliklerinde ve aşkın hareketlerinde bulunur. Bu aşkın, hareketin, yani sanat iradesinin kaynağı ise imandır(Ayvazoğlu, 1989: 372).

Nurettin Topçu, estetik ve mistik olmak üzere iki türlü imanın bulunduğunu ve birinden sanatın, diğerinden ise dinin doğduğunu söyler. İmanın kaynağından doğan sanat iradesi sanatçıyı realitenin üzerinde bir yaratıcı iktidara sahip kılmaktadır. Ancak bu anlamda sanat, kurtarıcı bir vehim olmaktan öte bir şey değildir. Bu vehimden, insanın kendisinden başkasına sığınması demek olan aşk, sanat aşkı doğar(Topçu, 1974: 68).

İşte Murtaza Şirin’in şiirlerindeki; Allahu Te’âlâ’ya iman; Hz Muhammed’e sevgi; yüce Yaradan’a sevgili Peygamberinin duyduğu yakınlık; Hz. Muhammed’in yakınlık duyduğu insanlara, Hz Ali’ye, Hz. Hüseyin, Hz. Hasan ve On İki İmama muhabbet duymak; Yaradan’dan dolayı insana duyulan sevgi, Ayvazoğlu’nun da söylediği gibi sanattan önceki aşkın tezahürüdür. Duyduğu heyecan ise tesadüfen değil, isteyerek ve arayarak bulduğu heyecandır.

Söz nötr bir varlıktır. Üst derecesi kelam, alt derecesi laftır. Sözün kelam derecesinde konusu aşktır. Söze en güzel manayı aşk verir. Bütün boyutlarıyla sözü aşkla söylediğiniz zaman sözün güzelliğini hissedersiniz(Pala, 2000: 15).

Murtaza Şirin’in dilinde de bu aşk yürekten kopan âfâkı saran bir çığlıktır. Güneşin merkezinde öyle bir alevdir ki yaktıkça yakar.

Evvel baştan niyazımız

Sunarız Allah aşkına

Hu diyerek avazımız

Banarız Allah aşkına

Gah çıkarız gökyüzüne

Gireriz özün özüne

Yanarız Allah aşkına

Bak güneşin merkezine

Mevlâna’nın ifadesiyle, aşk öyle bir alevdir ki, bir tutuştu mu maşuktan başka her şeyi yakar. Çünkü onun coşkusu ve neşesi hiçbir dünyevî zevk ile izah edilemez. Aşk öyle bir denizdir ki dibi bulunmaz; öyle sırdır ki her gönül kaldırmaz, ehli olmayanlara anlatılmaz. Aşk ilimden üstündür, onsuz iman taş misali kurudur. Aşk ikilikten kurtarır, fanilikten çıkarır, tevhidi gerçekleştirir. Aşk menfaatsiz ve şuurlu bir kulluğa yöneltir, güzel ahlâkı gerçekleştirir(Pala, 2004: 337-338).

Yalnızca bir türlü aşk vardır ama görüntüleri binlerce türlüdür, sözüne izafeten İskender Pala aşkın üç çeşidinden bahseder:

“Aşk beşeridir; şakayla başlar, sorumluluk getirir. Gözden girer, gönülde yaşar, surete meyledenler ziyandadır; Aşk platoniktir; sohbette başlar zahmet getirir. Zihinden girer, gönülde yaşar. Siretini süslemeyenler yol şaşırır. Aşk ilahîdir; imanla başlar, vahdete götürür. Gönülde doğar, gönülde yaşar. Sırrı saklamayanlar başını verir. Aşk Allah u Teala’nın “Bilinmeyi istedim kainatı yarattım.” şeklinde buyurduğu noktada başlar(Pala, 2000: 15). O’nun sırrı ve tecellinin remzi bu aşkta gizlidir(Pala, 2004; 336).

Sevdam benim sermayemdir

Yare kavuştuğum demdir

Hakla Hak ola zerremdir

Kul Şirin’im tamam olur

Ayeti Kerime’de; Evvel O, Ahir O, Zahir O, Batın’da O… (Hadis: 3) buyrulur.

Hakk Te’ala Hazretleri Evvel’dir, Ezeldir. Ahir’dir, Ebeddir, sona ermekten münezzehtir. Zahir’dir, bu görünen şeylerin hepsi O’nun kudretinin eseridir. İnsan da bütün yaratılmışlar da “Ol!” Emr-i Şerifi ile zahir olmuşlardır.

Yine Ayet-i Kerime’de “Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilah yoktur. Ezeli ve ebedi hayat ile bâkidir. Zat ve kemâl sıfatları ile her şeye hakim olup, bütün varlıklar O’nunla kaimdir.” (Bakara 255) buyrulmuştur.

Murtaza Şirin de bir şiirinde Yaradan’ın vasıflarını yukarıdaki ayetlere dayanarak zikretmiştir:

Evvel Allah ahir Allah

Her eşyada zuhur Allah

Tevrat, Zebur, İncil, Kur’an

Dört kitapta Zahir Allah

Sonra senden yakın Allah

Dört bir yana bakın Allah

Kainat onun içinde

Deme nerde sakın Allah

Ararsan özünde Allah

Görürsen gözünde Allah

Yoktan hiçbir şey var olmaz

Yazdığın yazında Allah

Vücudundaki can Allah

Damarındaki kan Allah

Nice nice buluş yapan

İnsandaki izan Allah

Her bir şeyi yapan Allah

Çağırana kopan Allah

Rahmeti uçsuz bucaksız

Süphan Allah Süphan Allah

Kainatı kuran Allah

Yörüngeye vuran Allah

Cemi cümlenin rızkını

Düzenleyip veren Allah

Gece Allah Gündüz Allah

Yer gök arş kürs dümdüz Allah

Kul Şirin’i tüm eşyanın

Zikri fikri hergiz Allah

Arifler diyor ki: Zât-ı Vahdet hakkında herkesin nazarı, istidadından ileri gidemez. Avâm bakar, her şeyi kabuktan ibaret görür. Havas bakar kabuk ile özü birlikte görür. Âşık bu iki mertebeden yükselip, sadece özü görür. Yalnız özü gören Rabbânî olur. (Kam, 1994: 52) Her varlık ezeli aşkı kendi diliyle ve idrakıyla terennüm eder.

Yunus da;

Âşk makamı âlidir aşk kadim ezelidir

Aşk sözünü söyleyen cümle kudret dilidir

Dahi yer gök yoğ iken var idi aşk bünyâdı

Âşk kadîmdir ezelî aşk getirdi ne varın

demektedir.

Mahmud Şebüsteri’nin Gülşen-i Râz’ında bu idraki: “Her şey zıddıyla meydana çıkar Fakat Tanrı’nın ne benzeri vardır, ne zıddı. Eşi benzeri olmayınca da bilmem ki akla uyan, onu nasıl bilebilir?”

Alemi, baştan başa Tanrı nurunun ışığı bil. Tanrı alemde meydanda olduğu için gizlenmiştir; meydanda oluşu gizli kalmasına sebep olmuştur.Tanrı nuru ne bir yerden bir yere gider, ne bir halden bir hâle girer. O ne değişir ne bir başka şekle bürünür, diye izah etmektedir(Gölpınarlı, 1972: 32; 92-99, Beyitler).

Kur’an-ı Kerim’de; Bakara 219-266, Ali İmran 190-195, Enam 50, Araf 176, Yunus 24, Rad 3, Nahl 11, 13, 14, 69, Rum 21, Zümer 42 ayetlerinde, Allah’ın delilleri, göklerin ve yeryüzünün yaratılışı, görenle görmeyenin bir olmayışı, Allah’ın nimetleri, anlatılarak insanlar düşünmeye çağrılmakta ve çeşitli vesilelere düşünmeleri buyrulmaktadır. Hz. Peygamber(SAV), “Bir an düşünmek, yetmiş yıl (nafile) ibadetten hayırlıdır.” buyurmaktadır(Kenzü’l Hakayık II, s.27; Gölpınarlı, 1972: 12).

Bu emirleri Murtaza Şirin de;

Dalıp Hakkın hikmetine

Sığınırız kudretine

Sensin güzeller güzeli

Sensin ezeller ezeli

İlkin ilkisin ileri

İlel ebed kalan sensiz

diye ifade eder.

Hakk’ın ezelde ne takdir buyurduğunu tefekkür eden Şirin, mukadderata da rapt-ı kalp etmiştir. O tevekkül rızasının yanı sıra her mekanda ve her zamanda yüce Yaradan’a muhabbet ve özlem duyar. Bulunduğu hâli Mevlâna’nın söyleyişiyle şöyle izah edebiliriz: Aşku sevdan ile gönlüm kanıyor her lahza.

Murtaza Şirin şiirlerinde Dört Kitabı birlikte zikreder: Tevrat, Zebur, İncil, Kuran. Dört kitapta zahir Allah, diyerek tevhit sınırının dört kitapta olduğunu vurgular. Ancak ona göre; Kur’an insanın; insan Kur’an’ın hakikatidir. Hakk’ın varlığı, varlığın iç yüzü Kur’an’da gizlidir. Gerçek ümmet Kur’an yolundan sapmaz(Tatçı, 1990, 97-99).

İbn-i Abbas, Hz. Peygamberin, “Her şeyin bir temeli var; Kuran’ın temeli Fatiha’dır. Fatiha’nın temeli de Besmeledir.” buyurduğunu rivayet etmiştir(Tabrasî I, 1339: 17; Gölpınarlı, 1972: 81).

Besmelenin, her kitabın, her yazının anahtarı olduğuna Besmeleyle başlanmayan işin sonu gelmeyeceğine dair hadisler vardır (Gölpınarlı, 1972: 8; Suyüti I 132: 104). Bismillah lâfzı, kulların halâsı elinde bulunan bir padişahın lafzıdır (Mevlânâ, 200: 110).

Kur’an’ın ilk suresi, yedi ayet olduğu, her namazda okunduğu, tekrarlandığı için Seb’al Mesânî olarak bilinir. Kur’an’ın okunmasına ve yazılmasına onunla başlandığı, ayrıca Fatiha içinde Tanrı’ya hamd edildiği için hadislere göre Kur’an’ın şeref bakımından en üstün sûresi olarak ifade edilir. Kur’an’ın özeti olarak anılan sûre, kitabın aslı manasında Ummû’l- Kitap olarak da isimlendirilir. Sûre Rahman ve Rahim Allah adıyla mealindeki Bismillâhi’r-rahmani’r-rahim diye başlar. Ehli Beyt imamlarına göre Besmele, her sûrenin ilk ayetidir. Yalnız 9. sûrede yoktur. Besmeleyi sesli okumak sünnettir(Gölpınarlı, 1972: 81).

Evrende bulunan tüm güzellikte

Seni gördüm seni buldum sen vardın

Vücutta damarda bütün ilikte

Kanı gördüm kanı buldum sen vardın

Ez zahirsin gören göze var oldun

El batınsın sır içinde sır oldun

El Gafursun cümle cana yar oldun

Canı gördüm canı buldum sen vardın

Besmelede koruyucu silamsın

Elhamdullillahta rabbil alemsin

Errahmanirrahim Levhü kalemsin

Teni gördüm teni buldum sen vardın

Maliki yevmiddin dinsin imansın

İyyake nabudü sahip zamansın

Ve iyyake nestainde yaransın

Dini gördüm dini buldum sen vardın

İhtinas -sıratel müstakimsin hak

Sıratellezine enelhak mutlak

Enamte aleyhim ameline bak

Beni gördüm beni buldum sen vardın

Gayrıl mağdubu aleyhim aman

Veleddalin dedim etmedim guman

Kul Şirini dedi on iki imam
Murtaza Şirin’in Kur’an’ın temeli olarak ifade edilen Fatiha sûresini ele aldığı şiirinde yalnız Fatiha’nın önemini ve güzelliğini idrak edişini değil Şirin’in söyleyiş ustalığını, kıvraklığını ve geleneğe hakimiyetini de görmekteyiz.

İslâm’ın ilk şartı, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in Hak Resul olduğuna inanmaktır. Şirin’in dilinden de Lailahe illallah zikri hiç düşmez:

Zikrim fikrim Lailahe illallah

Kainatı saran seni söylerim

Muhammed Mustafa Hak Resûlullah

Ehl-i beyit Kur’an seni söylerim.

Günahkarım kesik başım elimde

Yaradıp var eden Ulu’ya geldim

Lailahe illallah dilimde

Zikredip Muhammed Ali’ye geldim

Evvel Allah, Ahir Allah, Habibim Muhammed, kitabım Kuran, diyen Şirin Kalu Bela denmeden önce de yüce Yaradanla beraber olduğumuzu ve Allah’ın ezeldeki ruhlarla sözleşmesini söyle anlatır(Araf: 172):

Elestu bezminde ikrar bend olduk

Hamdolsun İslâmız İmanımız var

Guruhi Naci’yiz cennetten geldik

Elimizde Nurdan fermanımız var.

Elestü bezminde çekildik dara

Lâ diyen münkirler sürüldü nara

Ruhun indi mi secdeye

Eleman sevgilim diye

Yüzüm dönükken kıbleye

İki gözün sulandı mı

Yunus da;

Ezel benim ilimdir Elest benim yolumdur

Ezel ile Elest’i ben bunda göre geldim

der.

Elest, ezel ve ebedi birleştirici bir hâldir (Tatçı, 1990: 303). Elest asıl vatandır, döneceğimiz, özlediğimiz, sevgiliyle birlikte olunacak mekandır.

Şirin’in Hz. Muhammed’e sevgisi ve bağlılığı da sonsuzdur. Hak onu övmüş yaratmıştır, fahr-ı alemdir. Daima ümmeti için çalışır. Dertli kulun ilacıdır. Dertlere dermandır. İnsanlığa yerde ve gökte ışıktır:

Muhammed’dir nebî velî baş tacı

Muhammed’dir insi cine duacı

Muhammed’dir dertli kulun ilacı

Derdime dermanım emim Muhammed

Bu sevdalın sana gerçek âşıktır

Damarımda oynar kanım Muhammed

İnsanlığa yerde gökte ışıktır.

Yoluna kurbandır canım Muhammed

Evvel baştan Muhammed’e selavat

Be altında nokta Rahman gel yetiş

Allahümme salli ala Muhammed

Meded mûrvet şiri Yezdan gel yetiş

İki cihanın efendisi Hz Muhammed’e duyulan saygı ehl-i beyt için de geçerlidir. Yaradan’ın en sevdiğine duyulan muhabbet, Hz. Muhammed’in de sevdiklerine aynı coşkuyla duyulmaktadır.

Bu sevgi teşviki Kur’an-ı Kerim’de açık ve net yer alır: “Ey Resûlüm onlara de ki: Tebliğ vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim akraba ve Ehl-i Beytime karşı muhabbettir.”(Sura: 23). İbn u Abbâs (RA)’dan rivayettir. Res’ulullah (SAV) buyurdular ki: “Nimetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin. Beni de Allah sevgisi için sevin. Ehl-i Beytimi de benim sevgim için sevin.”(Canan, 12: 414). Resûlullah Al-i Beyt’i hem sevmiş hem de sevmemizi emretmiştir.

Müslim ve Tirmizi’nin bir rivayetine göre de (Canan, 12: 290) “Oğullarımızı ve oğullarınızı çağıralım.” ayet-i kerimesi indiği vakit Resûlullah (SAV) hemen Ali’yi, Fatma’yı, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı ve Allah’ım bunlar benim ailemdir diye buyurdular.

8-10 yaşlarındayken İslâm’ı kabul ettiği ve yüzünü puta döndürmediği için Keremullahi Veche diye tazim edilen Hz. Ali, Şirin’in mısralarında bazen Hz. Muhammed’le bazen de müstakil olarak zikredilir.

Müslim ve Tirmizi’nin bir rivayetine göre de Resûlullah (SAV) Hayber günü buyurdular ki: Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki O, Allah’ı ve Resûlunu sever, Allah ve Resûlu de Onu sever (Canan, 12: 288). Hz. Muhammed (SAV) sancağı Hz. Ali’nin eline verir. Bu Hadis-i Şerifte, Hz. Ali’nin Allah ve Resûlünü, Allah ve Resûlü’nün de Hz. Ali’yi sevdiği Hz. Muhammed tarafından teyid edilmektedir. Ayrıca Resûlullah (SAV) Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur (Canan, 12: 289) buyurmuşlardır.

Şirin bu sevgiyi şu dörtlüğünde özetler:

Hakka adarız bedeni

Severiz semah edeni

Ehli beyti inciteni

Kınarız Allah aşkına

Hz. Muhammed’in sevgili torunu Hz Hüseyin’in ve diğer Ehl-i Beyt mensuplarının katledildiği Kerbela Türk şiirinin susmayacak acı dolu serzenişi yürekten kopan çığlığı olmuştur.

Türk edebiyatında Kerbela mersiyeleri XV yy. da görülmeye başlar. En eski örnek Yazıcıoğlu Muhammed’in Muhammediye adlı eserindeki mersiyedir. XV yy. daki diğer bir örnek de Sinan Paşa’nın Tazarrunâme adlı eserinde yer alır. XV yy. dan sonra Kerbela mersiyesi yazan şairlerimiz ve şiir örnekleri çoğalmıştır… Duyduğu üzüntüyü dile getirmede, Kerbela mersiyesi yazmada Türk toplumu bir yürek olmuş, üzüntünün, Yezid’e lanetin odunu tek bir yürekte yakmışlardır(Turan, 2001: 98).

Şirin’in şiirlerinde de Kerbela’nın her dem paylaştığımız acısı, sönmeyen ateşi söz olur, can acıtır. Şiirlerindeki tahkiye ediş olayın teferruatını da önümüze serer.

Açlık, sıcak ve susuzluktan bitkin düştüğünden şehit düşen Ehl-i Beyt mensupları içinde Hz Hüseyin’in kundağa sarılı küçük oğlu Ali Asgar da vardır. Ali Asgar imamın kucağında iken okla vurulmuştur. Hz. Hüseyin de takatsiz düşünce Şimir B. Zül-Cevşen’in emriyle şehit edildi(Altınok, 1998: 84).

Kerbela’daki trajik hadiselerden biri de savaş meydanındaki Kasım ve Fatıma’nın evlilik törenidir. İmam Hüseyin kardeşinin vasiyeti üzerine Kâsım’ı Fatıma ile evlendirir. Kasım, babası İmam Hasan’ın çok kederlendiği vakit okuması için koluna bağladığı pazubentin içinde yazılanları okuduğunda babasının şu notuyla karşılaşır: Ey Kasım, sana vasiyet ediyorum ki Amcan Hüseyin Kerbela’da zor bir duruma düştüğü zaman sakın onun uğrunda kanını dökmekten geri kalmayasın ve hiçbir bahane ile tereddüt göstermeyesin(Gündoğdu, 1996: 322). Bu vasiyet üzerine nikahlısı Fatıma’yı bırakarak savaş meydanına at süren Kasım şehadet şerbetini içmiş, Hakka kavuşmuştur. Şehadeti üzerine gerçek Şeb-i Aruz’u yaşamıştır.

Kucağında Ali Askar yürüdü

Şu masuma bir su verin deridi

Boğazından bir ok değdi eridi

Altı aylık yavrum derdi Hüseyin

Ali Ekber Yusuf gibi güzeldi

Fidan boylu Muhammed’e benzerdi

Gökteki melekler vasfın yazardı

Ali Ekber meydana girdi Hüseyin

Araya aldılar Ali Ekberi

Çektiler hançeri tiği teberi

Temaşaya geldi gök melekleri

Ekber saflarını yardı Hüseyin

Yoruldu takati kalmadı bitti

Biri beşi değil hep hücum etti

Başını kestiler Yezide gitti

Cesetleri susuz yurdu Hüseyin

Savaş sırasında toy düğün oldu

Kasım amcasının kızını aldı

El ele değmedi bi murat kaldı

Meydana er ister ordu Hüseyin

Kan ağlarım gece gündüz zar benim

Kerbela’da şehit düşen pir benim

Kul Şirin’i bitmez sevdam var benim

Gerçek sevenlere pirdi Hüseyin

***

Matem ayı Muharremin onunda

Dertli dertli öten kuşlar merhaba

Kılıç kan içinde ağlar kınında

Kerbela’da kesik başlar merhaba

Hür şehittir insanlığın kurbanı

Sağ kolunda durmaz akıyor kanı

İmam Hüseyin ister nişanı

Hak Muhammed Ali Üçler Merhaba

Ehl-i Beyt bir su deyi sızılar

Anada süt arar emlik kuzular

Altı aylık askar noldu gaziler

Penci Ali-aba beşler merhaba

Celal Abbas kendini Fırat’a attı

Zalimler görünce hep hûcüm etti

Kolları kesildi kırbayı tuttu

Alkana boyanan dişler merhaba

Saçın yoldu Ali Ekber Leylası

Yakıldı Kasımın kandan kınası

Sırrıya ağlar şehit anası

Muradın almayan eşler merhaba

Altı Alioğlu atmış altı can

Yetmiş üçün biri Hamza pehlivan

Yürüdü Hüseyin açıldı meydan

Zeynep’in gözünde yaşlar merhaba

Yetmiş üçtür Kerbela’nın kurbanı

Zeynel kan ağladı gezdi cihanı

Murtaza Şirin’in canı cananı

Kesik başlar kalem kaşlar merhaba

İnsanları onulmaz dertlere salan Kerbela hadisesini Şirin Hz. Muhammed’e şikâyet eder:

Torunu Hasan’a zehir verdiler

Hüseyin’i Kerbelaya sürdüler

İmamlar yoluna tuzak kurdular

Çölleri suladı kanım Muhammed

Torunlarına karşı büyük muhabbet besleyen Hz. Muhammed’in şu sözü Ya’la İbn-u Mürre’den rivayettir: “Hüseyin bendendir ben de Hüseyin’denim, Allah Hüseyin’i sever, Hüseyin esbattan biridir.”(Canan,12: 312).

Sonuç

İbrahim Edhem, “Bir zindanda kalmıştım ki çıkmaya kuvvetim yoktu. Âdil bir kadı gördümse de dava için hüccetim yoktu. Kulağıma şöyle bir seda geldi: Ebedî mülk arıyorsan işe giriş! Canana kavuşmak istiyorsan terk-i can et! Mün’im arıyorsan; âşık, nimet istiyorsan köle ol.” Süleyman’dan Belkıs’ın, mektubunu teslim almak istersen Hûdhûd, Yusuf’tan Yakub’a vuslat haberi götürmek istersen rüzigar ol!(Mevlana, 200: 104).

Sadıklar gönül nakdini, ihlas altını; hakikat madeninden arayıp bulurlar. Sikke-i Şühudi ona nakşettikten sonra Hallâc-ı Mansur gibi darda baş oynatır, Bayezid gibi aşk hazinesinden Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim, ne de büyük zuhurum var. İlâhi! Sana hamdolsun. Ne büyük şerefe malikim. Sikkesini çıkarır Fakat bu sikkeyi herkes göremediği gibi bu derdi de her gönül çekemez!(Mevlana, 200: 102).

Mevlânâ’nın tespitinde olduğu gibi Murtaza Şirin, Canan’a kavuşma yolunda terk-i can eden, bu derdi de çekmeye gönüllü, şiir tekniği ve şiiri besleyen bilgi birikimi açısından geleneğin sağlam halkalarından birini teşkil etmektedir.

Murtaza Şirin âşıklık geleneğinin günümüzdeki önemli halkalarından biridir. O, şiirlerinde sırların içinde gerçeği, derdin içinde dermanı, aramaktadır. Şiirlerinde yüce Yaradan’a duyduğu muhabbet ve özlemle birlikte bu sevginin tezahürlerine yer vermiştir. Hz. Muhammed’e, Hz Ali’ye, Ehl-i Beyte, On İki İmama duyulan sevgi de Allah’a duyduğu sevginin tezahürleridir
Onu gördüm Onu buldum sen vardın

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû