Blog Arşivleri

İran Alevileri

İran Alevileri
Ötekileşen Kendimiz; İran ve Aleviler Hasan Harmancı Ehli Haklar (Ehli Hak; gerçek insan, doğruya inananlar) toplumsal, inançsal ve kültürel yapısı nedeniyle kapalı bir özellik taşır. Batıni birçok topluluk gibi onların bu ?sır? koruma özellikleri tanımlanmaları konusunda sorun olmuştur. Anadolu da Alevilerin yaşadığı sorunlar neredeyse benzer biçimde Ehli Haklarda da yaşanıyor. Eski İran dinleri Zerdüştlük, Manicilik ile Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet ve Asyalı inanç ve dinlerden etkilenmiş ve karışmış bir inanç olarak tanımlanmıştır. Alevilerden farklı bir topluluk olduğu yönünde yapılan çalışmalar olmasına karşın, Ehli Haklar Alevidir. Son dönemlerde yaşadıkları bölgelerde araştırma yapanlar ve Alevilikle karşılaştıranlar onların da Alevi olduklarını dile getirmektedirler. Ayrıca onlar da diğer iç adlandırmalardan daha çok, artık kendilerini Alevi olarak ifade etmektedirler. Aleviliğin senkretik yapısı Ehli Haklar açısından da tartışmalıdır. Bu niteliğin Kalenderilikten alındığı belirtilerek, Kalenderiliğin mistik bir kolu sayılmaya çalışılmıştır. Ehli Haklar; Ali İlahi, Yarsanilik, Tayıfasanlık, Kakailik (Irak?ta) gibi adlarla anılmaktadır yayıldığı coğrafyalarda. Bazı bölgelerde Şeytanperest veya Davudi olarak da tadlandırılmışlardır. Ehli Haklar farklı bir din veya inanç, İslami bir cemaat, mezhep, kol veya yol olmaya kadar çok çeşitli biçimde görülmüşlerdir. Türkiye?de Alevilik için yaşanan karmaşa onlar için de açık bir biçimde öne çıkmıştır. Bu nedenle ayrı bir dinden, İslami bir yol ya da İslam?ın bir koluna kadar uzanan geniş bir yelpazede değerlendirilmişlerdir. Ehli Hak inancının kurucusu olarak Sultan Şahak (tahmini ölüm tarihi 1506) Babai Savaşı?nın önderi Baba İshak olarak gösterilmiştir. Baba İshak?ın Sultan Şahak donunda geldiğine inanılmıştır. Kuşçuoğlu?nun Kelamları?nı yayımlayan İranlı araştırmacı M. H. Sıddık ise Ehli Hak?ı şöyle tanımlamaktadır: ?Ehli Hak ismini, irfan takipçisi büyük dağınık derviş guruplarına vermişlerdir ve bunlar sufi değildirler. Vusule inanan sufilerin tersine süluka inanmışlardır.? Ehli Hak inancında tanrının kendisini göstermesi yedi beden içinde gerçekleşir. Alevi terminolojisine göre söylersek ?don? değiştirir. İlk önceleri bir ?inci? içinde gizli olan Khawandigar (Havendigar) yani yaratıcı (dünyanın yaratıcısı) uluhiyet cevheri, ikinci aşamada yerini Ali?ye bırakır. Her tecelli zinciri bir büyük melekle, bedenle başlar; Cebrail ile başlayan bu zincir Mikail, İsrafil, Azrail, Rezbar, Abdal Beg ve Han Abdal olarak sıralanır. Bu zincire katılanlar zaman zaman yer değiştirir ve zincire Hacı Bektaş, Kaygusuz Abdal, Kalenderi Şeyhi Baba Tahir-i Üryan, Balım Sultan gibi kişilikler de katılır. Bu yeralmayı Aleviliğin Anadolu bölgelerinde yedi ulu ozana ve devamına farklı Batıni inançlardan, süreklerden bilge ve ozanların, inanç önderi ve felsefi düşün yaratıcılarının katılması ile aynı özellikler taşımaktadır. (Nesimi ve Fuzili gibi) Sınırların Değiştiremediği Kültür Alevilik ile Ehli Hak öğretisi Dört Kapı Kırk Makam, ruhun ölmezliği ve geri dönüşü tasarımı, 12 İmam; 12 Hanedan, 12 Ocak, Musahiplik; Şhart-ı İkrar, Kırklar Meclisi; Kırk Güç (Cihiltan), 72 millet tasarımı; yetmişikiler Grubu, Cem; Cıwat, Meclis, Cem?e kadın erkek katılımı (şu anda dinsel baskılar nedeniyle ygulanamamaktadır), Derviş, Pir, Mürşit makamları, Zikr; Dhikr ve Zakir, Derviş ve Dedelerin elle kazan karıştırması, ateşte yürümesi, ateşi tutması, bıyık kesmeme, tek bir kutsal kitabın veya kutsal belirgin bir kitabın (Kuran, İncil vb.) bulunmaması gibi birbirine paralel ve belirleyici ortak özellikler taşımaktadır. Hacı Bektaş Veli ve Sultan Şahak kurgusu, Sultan Şahak ile Baba İshak ilişkisi ortak ritüel ve tarih birikiminin aynı yapılanmada olduğunu göstermektedir. Hacı Bektaş Veli?nin Alevilere düsturu olan Hac ilkesi İran?da da şu biçimde öne çıkmıştır; Bir kişi ki ceme vara öz huyunu değişmeye / Min kere Kabeye varmış olsa da tavafı yoh (Kuşçuoğlu) Cem?de tanbur (bağlama), def ve kemançe eşliğinde nefesler ve duvazlar okunur. Bir Yol Buluşması Yol Tv. Muharrem Sohbetleri için Hacıbektaş?ta bulunan Cavit Mürtezaoğlu ile tanışmamız bu konuyu daha derin ve anlaşılır biçimde tartışmamızı sağladı. Hasan Harmancı: Biraz kendinizden bahseder misiniz? Cavit Mürtezaoğlu: Tebrizliyim. Ateşbey (Şah İsmail torunlarından; Ateşbeyliyiz) Ateşbey Şah İsmail?den sonra zuhur eden Ali?nin donundandır. H.H.: Türkiye Aleviliğini öğrendiniz. Bize biraz karşılaştırma yapar mısınız? C.M.: Pirlerimizden Pir İsmail Köhlami: ?Ben Hacı Bektaş?ım, O da bendir? biçiminde ifade etmiştir. Biz Hacı Bektaş?ın yanındaki dervişleri, babaları melek olarak değerlendiririz ( yukarıda adını verdiğimiz yedi melek). İran?da Ahmet Yesevi?yi o kadar tanımıyorlar. Aydınlar biraz bilirler, Pir olarak bilirler. Ancak Alevi değil. İran Aleviliği açısından silsile olarak bir yere bağlanmaz ve pek yetkili değildir. İran Alevi toplulukların da Alevizm ile tasavvuf çok iç içedir. Vahdet-i vücud ortak duruşumuzdur. ?Nefehtu fihe min ruhi?; ?ben kendi ruhumdan üfürdüm Adem?e biçiminde geçer. Orada bir anlamda tasavvufi anlamda vucudcularla mevcudcular bir aradalar. Dört Kapı Kırk Makam sistemini benimseyenler (Tarikatları da Alevi sayarız, Mevleviler vb.) birbirlerine aşırı derecede düşkündürler. Mevlevi törenlerine katılırız. Bizde Şeriattan çıkanlara Alevi deriz. Şeriatı katedip de geçenlere, yani Tarikat?a yükselenler. İran?daki Ehli Haklar Şii, Elyullahi, Kızılbaş, Göran ve artık Alevi (Hakkımızdaki kitaplar son zamanlarda daha çok bu adla yazılmaktadır.) olarak adlandırılmaktadır. Bizde kendimize Alevi diyoruz. H.H.: Alevi olmak için ne yapılır? C.M.: Alevi olmak için yola başvurmak yeterlidir. Pir?e başvuranlar Alevi olabilir. Musahiplik var. Musahiplik çok zordur. Çocukları evlenemez. Birbirleri için kötü söz söyleyemezler. H.H.: İran?da Alevilerin kutsal günleri, belirli zamanları ve törenleri var mı? C.M: Kirmanşah şehrinde Baba Yadigar?da pir döver yapılır. Tören yapılır. Cemler, lokmalar dağıtılır. Herkes bunu bilir. Gerreban ( Kirmanşah yolunda) Pir-Padişah (Postnişin) ve pirleri de orada bulunmaktadır. Hacıbektaş törenlerine benzer içerikte bir etkinliktir. Bizde her gün kutsaldır. Kutsal olmayan an yoktur Hak için. Şah bayramı, Şah?ın bizim içimizde de yeniden dirilmesidir (sembolik) yapılır. Bir hafta cem yapılır, zikr olur, kurbanlar kesilir. İhsan?la Hak?ın kavuşma bayramıdır. İmam Hüseyin?e Yası Tutmayız H.H.: Muharremde neler yaparsınız? Alevilik İran?da da Şiiliğin etkisindedir. Ancak Aleviler bir yandan da takiye yaparlar. Böyle olunca da İmam Hüseyin?e ezadarlık ve matem uygulamaları devam ediyor. İmam Hüseyin?e yas tutulmaz bizde. İran Alevileri Türkiye?deki Alevileri ?geçit yolu?nda (Tarikat) sanıyorlar. Sizin bu yöndeki uygulamalarınız (takiye) nedeniyle Tarikat aşamasında olduğunuzu düşünüyorlar. İran?a döndüğümde Türkiye Alevilerinin Cemevleri olduğunu söylemiştim, şaşırdılar. Alevilerdeki bu tarihsel ve coğrafik kopukluğun olmasının nedeni, ülkeler arasında çizilen sınırların yarattığı bir durum. Günün birinde bir araya geleceğiz ve aynı toplum olduğumuzu göreceğiz. Bizim ayrı ve birbirinden kopuk olmamız biraz şöyle bir şey; Karıncaları seyrediyordum bir gün. İki parmağımla toprakta bir yol çizdim, karıncalar birbirinden ayrıldı ve yolları kayboldu. Birbirlerini kaybettiler. Sonra biri bir yönden diğerlerini gördü ve diğerleri de oraya yöneldiler. Bizde bu hale getirildik. Biraraya gelmek durumundayız. Alevilik bir bedendir yarısı o tarafta, yarısı bu tarafta. İran?da Alevilerin değerli el yazmaları ve kitapları var. İran deyince Türkiye?deki Aleviler Şiileri görmemeliler. İran?da 30 milyon Türk, 4-5 milyon Kürt Alevi, 12 milyon Hak Yolu?nu (Aleviliği) sürdüren bulunmaktadır. H.H.: Alevi kadınların durumu nedir? C.M.: İran?da ?mum söndü? iftirası ve baskısı yüzünden kadınlar Cem?e giremiyor. Cemlerde içki içilmez oldu. İçkiye bakış açısı iki türlüdür. Bu İslam?ın egemenliğinden oldu. Alevilikte içki var diyenler de var, yok diyenler de. Yok diyenler; Aleviler o kadar temiz ki kullanmazlar. Var diyenler ise; Aleviler çok temizdir, içki bir Alevi?yi etkilemez. İçkide kötülük yoktur. Kötülük insanda vardır. Benim felsefemde, -ben içmem ancak şunu düşünürüm-; bir bıçakla elma soyup bir çocuğa da verebilirsin, adam da öldürebilirsin. İçkinin etkileri ve insanın içki içmesi de bu durumu kapsar. Şiilikte getirip içkiyi mazeret olarak koymuşlar. Bu bizim yaşamımızı da, ritüellerimizi de etkiliyor. H.H.: İran Alevilerinde Cemde Kuran?ın yeri var mıdır? C.M.: Kuran?ın beyazını (sefideha) okuyoruz. Cemde Kuran olmaz. H.H.: Cemlerinizi hangi dilde yapıyorsunuz? C.M.: Cemde Kürtçe Türkçe?dir dil. En büyük Alevi gruplarını Kürtler ve Türkler oluşturur. Hiçbir Cemde Kürt veya Türk denmez. Ortak gireriz; ?Bir ya Ali? deriz. Bu hepimizin Alevi olduğuna yeterli işarettir. Ayrıca İran?da dinsel anlamda ayrım olur, ırksal anlamda değil. H.H.: Ne tür Cemler var İran?da C.M.: Yediler Cemi, Kırklar Cemi ve dedenin adıyla görülen cemler vardır. Bu cemlerin içerikleri ne kadar benzer bilmiyorum ama amaç aynı cemlerimizde. Bizde onbir ?ulu soy? vardır. Her birinin dergahı da yaşar. Bunların üçü İmamlara bağlanır (Haşimilere), diğerleri Sultan Şahak?a bağlıdırlar. Don ba don (don değiştirmek) Ali?nin birisinin suretinde geleceği inancı. Bu şu anlama da gelir; donun, soyun Araplarla sürmediği. Dedelerin bazıları kendilerini şecere olarak Ehl-i Beyt?e bağlarlar. Bazıları da Sultan Sahak?a bağlarlar. Biri Padişah olarak görülürse O?nun oğulları dede olarak görülmeye başlanır. Dedelik yok. ( Pirler; ilim veraseti) Dedelik, soy bağlılar ancak paralel çalışırlar. Ayrıca buradan farklı olarak dedeler cemde başlarını örterler (şapka, takke), bir de kuşak (kemerbest) bağlarlar. Baskıdan Kadınsız Cemler H.H: Bu Pirler arasında kadın var mı? C.M.: Sultan?ın onbir pirlerinden biri kadındır. Rezbar (Fatma Ana) rolündedir; yükü sırlı (hamile) doğurganlığı olan, herşeyin zeminidir. Ancak Cemlere kadınlar katılamıyorlar, İrandaki baskılardan dolayı. Bizde kadın bunun dışında da önemlidir. Kız verilmez yadlara (Şiilere). Kızı gelip tabi, Alevi olursa (pir izin verirse) olur. Kız verirken titiz davranırız. H.H.: Kültürel ve inançsal göstergeleriniz nelerdir? C.M.: Zülfikar değerlidir, önemlidir. Bizde en büyük nişan bıyıktır. Bizde bıyığın değeri önemlidir. Bıyık kesilmez. Ben Bakü?de öğrenciyken bıyıklı insanlar gördüm. Onlara sordum, siz Alevi misiniz diye, şaşırdılar. Ancak tanıştık, çeşitli referanslar verdim ve anlaştık. 70 yıldır cem yapmamışlar Bakü?de. Cem yapmak için sözleştik ve ilk cemi korkuyla yaptık (1993?te) Karabağ?dan kaçan Aleviler bunlar. 95 hafta, her hafta cem yaptık. Sonra yerimize sığılmaz oldu ve onlar şimdi Bakü Cemevini kurdular. H.H.: Sizde Nefesler, Duazlar okuyorsunuz. Nasıl başladı? C.M.:Cemlerde tambur kullanılır, Zakirler aşıklar, dedeler çalar. Ondört yaşındayken hatırlıyorum; zakirler nezaket olsun diye birbirlerine, sen kelam söyle diyorlardı. Bu üç-beş kişiyle sürdü. ?Hü, evveli ahir yar? der cemde kelam söylemek isteyen; ben söyleyince birden herkes sustu; cemde ben kelam söyledim. Bitince cemi yapan Dede beni çağırdı. Yüzümden öptü, cemde bu genç yaşıyla ilk kelam söyleyensin dedi. Böyle bir durum diğer cemlere de duyuruldu ve gençler de aktifleştiler. Bazı yörelerde ?kutsal kelam?, kimin aşkı var, kelam söylesin denir. Bizde semah yoktur, esrime vardır. Semah takiye yüzünden yoktur. Toplumsal baskılardan dolayı yapılmaz. H.H.: İran Türkiye arasında ortak bir değerden bahseder misiniz? C.M.: Ehli Haklar Mevlana?ya çok saygı duyarlar. Şems bizde önemlidir. O?nun sözleri ezbere bilinir. H.H.: Aleviler?in bu baskı ve tutumlara karşın dinleyici olarak müziğe ilgisi nasıldır? C.M.: Alevi müziği bizde tarikat müziği olarak geçer. Alevi müziği sadece cemevinde ifade edilebiliyor. Şimdilerde yurtdışında vardır. Bağımsız olarak müzik yapanlar vardır ve İran Alevileri onları dinlerler. Bunlar arasında beni sayabilirsiniz. Ali Ekber Muradi, Seyit Emrullah, Şah İbrahimi, Rezbar Grubu (bu grupta kadınlar vardır) Emir Hayati, Nurali İlahi vb.leri Alevi müziğinde geçmişten gelen (geleneksel) müzik vardır. Tarikat müziğiyle ortak bir yanı vardır. Bunlar piyasaya çıktığında Aleviler onları dinlerler. Örneğin, Şehram Naziri(Alevidir, Yedilerden; Yediler Alevisidir). İran?da Türkçe deyişler var, Kürtçe yazanlar var. Yeni basılan (az olmasına rağmen) Aleviliği anlatan Türkçe, Kürtçe kitaplar vardır. İran?da da Aleviliği farklı yorumlayanlar vardır. Ancak kabul gören açık bazı noktalar vardır. Bunlardan birisi örneğin; Aleviler Muharremde oruç tutmazlar, ihsan yaparlar; kurban keserler. Üç gün oruç tutulur. Bu oruç Gevaltas – erenler aşkına tutulan oruçtur. Cenazeler Şiiler gibi kaldırılır. Yalnız, pirler ölenin ağzına biraz su dökerler, cenazeyi kaldırmazlar. H.H.: Kurban yapıyor musunuz? C.M.:Kurban olarak koç ve kelezert(sarı kele, erkek geyik) var bizde. Kanlı kurbanlar, kansız kurbanlar olarak iki tür kurban sunulur. Nar, Hindistan cevizi baştapşıranda(yola girende), baş verme töreninde sunulur. Bu kansız kurbandır. H.H.: Dedelerin etkisi, etkinliği sürüyor mu? Dede cemde en aşağıda, kapının yanında sağ yanda oturur. Özel bir yeri yoktur. Cemde kandil, kırkbudak veya mum kullanılır. Ancak çok yaygın değildir. Bazı Aleviler hiç oruç tutmazlar inançları ve felsefelerinden dolayı. Felsefeleri şöyledir kısaca; Kamil olan, hakikat kapısına giren oruç tutmaz. Enel Hak diyene oruç lazım değildir. Beden zaten senin değildir. Cemlerde dedeler pirler çeşitli bilgiler verirler taliplerine, katılanlara. Pirimizin yanına oturduğumuzda sorusu olmayan kalkıp gitsin, sorusu olan kalsın derdi. Tartışmamızı, soru sormamızı isterdi. Aleviler: Sonsuz Muhalefet H.H.: İran yönetimi Alevileri tanıyor mu, İran yönetimine tutumunuz nasıldır? C.M.: İran?da bıyık çok önemlidir. Alevi olduğu ve bıyık bırakma biçimi yüzünden kardeşim işten atıldı. İranlılar da bizi sapkın görüyorlar. Yavaş yavaş İran aydınları derin ve geniş felsefemizi yaymaya başladılar ve bazı şeyler değişti. Suçun bir kısmı bizim, anlatmaya kalkmadık. H.H.: İran?da açık olarak siyaset yapan Alevi örgütü veya bireyleri var mı? C.M.:İran?da siyaset yapan Alevi yok ancak siyasete alet etmekte olanlar vardır. Seçim dönemlerinde burada olduğu gibi biz Alevileri hatırlayan politikacılar oluyor doğal olarak. Ancak Aleviler destekleyebileceği ve ifade edebileceği bir parti bulunmadığı için bu tür durumlara maruz kalmaktalar. Devletin baskısı sadece Alevilere yönelik değil. Herkese yöneliktir. Sadece Ehli Haklara yönelik değildir. ?Bizden değilsin? teoremi uygulanır. La ihrahe fittin; dinde zorlama yoktur yöntemini uygular görünürler. Ancak kurunun yanında yaş da yanar. İran, Alevileri kültürel olarak tanımamaktadır. Siyaseten Alevileri kullanmak isterler. Politikacılar gelip Alevi büyükleriyle görüşüyorlar. Bu da Alevileri yavaş yavaş tanımak olarak görülmeli. Okuma, üniversiteye gitme oranı yüksektir. İş başvurularında kimlik saklama olur. Baskı yüzünden bıyıklarını kesenler bile olur. Bana sahne yasağı uyguladılar. Gerekçesi bizden değildi. Bu sözün çok yönlü anlamı vardır. İran?da açık muhalifiz ama aktif değiliz. Çoğunlukla ?değme bana, değmeyeyim sana? kuralı uygulanıyor. Aleviler İran?da da geri kalmış bölgelerde yaşarlar. Aleviler kendi aralarında gizli bir dayanışma uygularlar. Bir Alevinin fabrikası varsa, Alevi birini çalıştırmak ister. H.H.: Böylesi bir yoğunluk arasında programsızda olsa karşılaşmak ve konuşmak güzel oldu. Teşekkür ederim. Ehl-i Hak Adı Batı İran’da yaşayan Goranlar’ın inancı bu adla bilindi. Ehl-i Hak adıyla Ehli Hakikat (Hakikat Ehli) şeklinde de karşılaşırız. Sufi terminolojide bilgilenme sürecinde Hakikat aşamasına varmış kişileri tanımlar. W. Iwanov, Alamut İsmailileri’nin de kendilerine Ehl-i Hakikat dediklerini yazmaktadır. Örgütlenmesi Ehl-i Hak, gizli bir dindi. Bu nedenle örgütlenmesi hakkında çok az şey bilinmektedir. İwanov’un çalışmasına göre Ehl-i Hak’ın belli bir karargâhı, merkezi bir örgütlenmesi yoktu. Kitapları, standart görüşleri veya tanınan bir liderleri de mevcut değildi. Bunun anlamı, Ehl-i Hak’ta örgüt ve kodların (inanç kodları) eksik olduğu ya da bulunmadığıdır. Minorsky, Ehli Hakk’ı “Ocak (Ujaq) adı verilen bölümlere dayalı gevşek bir konfederasyon olarak tarif eder. Bu ocakları ana gövdeden farklılaşmış fırkalar, doktrin ve pratikte farklılaşmış alt-sektler gibi gören yabancı gözlemcilerin yanıldıklarını düşünür. Ehl-i Hak’ta bu tür alt-bölümlerin bulunmadığını, ocaklar arasında güçlü bir birlik ve dayanışmanın mevcut olduğunu kayddeder. Ehl-i Hak Ocakları Bu inancın mensupları ocakların sayısı konusunda daima kutsal addedilen bir rakam vermiş, bazen 7, bazen de 12 adet olduğunu söylemişlerdir. Ocakların sayıları gibi, adlarında da bir karşıklık varolmuştur hep. Adları verilen ocaklar şunlardır: Khamushi (Kamuşi, Hamuşi, Hamuş-i Pir-Cin) Seyit Celali Şeyh Habib (Şeyh Habib Şah) Kaka : Bu ad sözcük olarak kardeş anlamlıdır. Seyit Bol-Wefa : Bu ad, Seyit Bal, Seyit Bal-Wefa veya Seyit Ebu’l Wefa olabilir (SC). Seyit Ghanime Balu Tahir: Iwanov, Baba Tahir adının aslının Balu Tahir olabileceğini düşünür. Baba Tahir (935-1010/1055?), ünlü bir Ehli Hak seyididir. Deylem orijinli hanedanlıklardan Büveyhiler çağında yaşadı. Aşireti “Bara Şahi”, dili Gorani’dir. Bir “Kalenderi” olduğunu söyler. Mezarı Hemedan’dadır. Öykülerde sık sık Fatima Lara (Fatima Laila) adında bir kadınla birlikte anılır. Aralarındaki ilişki gizemli. Fatima Lara, bir yoruma göre, Baba Tahir’in bacısıdır. Seyit Muhammed (Muhammed Gawre-Sawar): Bazı listelere göre Ehl-i Hakk’ın ilk 7 ocağından biridir. Bu ad İwanov’da “Seyyid Mahmud Gawre-Sawar” olarak verilir. “Gawre” sözcüğü, “Gor” diye de geçer. Serhalka ve Şah Mihman Yediler’in başına “Serhalka (Sarhalqa)” deniliyor. Arta kalan altı ocağa ise toptan “Şah Mihman” dendiği oluyor. “Mihman”, sözcük olarak misafir demektir. Tanrı, inanca göre, bu “Mihman” denenlerde nüksetmiştir.

Reklamlar

Bedreddiniler Ayaklanması

Bedreddiniler Ayaklanması

R.Yürükoğlu, Şeyh Bedreddin ayaklanmasını hazırlayan koşulları şöyle sıralıyor:

“Bedreddin ayaklanması, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkıldığı, Beyliklerin teker teker ortadan kalkmakta olduğu, Osmanlı devletinin hızla merkezi feodal bir devlet olarak yükseldiği dönemde ortaya çıkmıştır.”

“Merkezi iktidarın güçlenmesi, Osmanlı ailesi çevresinde merkez aristokrasisi ile taşrada ona bağlı ikincil aristokrasinin oluşmaya başlamasıyla halk üzerinde ekonomik, siyasal ve dinsel baskılar artmaktaydı.”

“Sünnilik devletin resmi ideolojisi olmuştu. Medreseler dinsel bilgilerin öğretildiği yerler olmak yanısıra, devlet görevlilerinin yetiştiği kurumlar durumuna gelmişti.” (R.Yürükoğlu, agy, s.242)

Şeyh Bedreddin halkı irşad etme, aydınlatma amacıyla Anadolu’da dolaştığı sırada batıni tasavvuf ilkelerini yaymaya başlamış ve gezdiği yerlerde hep Alevi Türkmenlerle temas ederek, maksadına göre onları hazırlamak istemiştir. Elde nesnel bir belge olmamasına rağmen, önceki bölümde şiirlerini incelerken tartıştığımız üzere, onun en yakın yardımcısı ve propagandacısı Kahire’den tanıdığı Kaygusuz Abdal’dır. Yine olasıdır ki, bu dönemde Anadolu’da ilk ve önemli karargahlarından biri, artık yaşamayan Abdal Musa Sultan’ın kurduğu Dergâh’tı. Daha sonra Rumeli’ye geçip Edirne’de yerleşmiş, kendisini ziyarete gelenlerle konuşup gürüşerek, vaazlar vererek, etkinlik alanını genişletmiştir.

Uzunçarşılı’nın hazırlık ve propaganda dönemine ait, yukarıda sözünü ettiğimiz saptamalarına katılmamak elde değil. Bu dönem, Bedreddin’in Küçük Asya’ya geçmek için Mısır’dan çıktığı1390’lı yıllardan, 1410 yılında Musa Çelebi tarafından Kazasker tayin edilinceye dek geçen zamandır. Onun büyük bir bilginliği yanında, geniş bir etkinliğe sahip oluşunun da Musa Çelebi’yi çektiği düşünülmelidir.

Timur’un zulmünden kaçan büyük Alevi ozanı Seyyid İmadeddin Nesimi de 1394-1403/4 arası dönemde Alevi Türkmenler arasındaydı. Her ikisi de aynı yaşlarda ve batıni düşüncelerin yayıcısıydı.

Nesimi’nin maddi dünyaya yönelik inanç ve düşünceleri; ölüm ötesini, dirilişi kesinlikle kabul etmeyişi, Bedreddin’in görüşleri ile üstüste düşmektedir. 1404-5 yıllarında Halep’de derisi yüzülerek öldürülen Nesimi, Halep’e değil de diğer birçok Hurufi gibi Rumeli’ne geçmiş olsaydı, hiç kuşkusuz şeyh Bedreddin hareketinin içinde olacaktı.

Hafız Halil’in Menakıbname-i Şeyh Bedreddin‘de belirttiğine göre, Bedreddin Şam’da iken, Halepliler bin kişilik bir Türkmen heyeti göndererek, kendisini kente davet etmiş ve orada bir tekke kurmasını istemişler. Bedreddin Halep’e gitmişse de tekke kurup, orda kalmayı kabul etmemiş. Nesimi’nin başına gelenlere, darağacında derisinin yüzülmesine seyirci kalmış olan Halep’den hemen ayrılmıştır. Hafız Halil’in aşağıdaki beyitinden anlaşıldığı üzere Şeyh Bedreddin, Nesimi’nin idamından çok az bir süre sonra bu kentten geçmiştir:

“Birisin dirler iradet gütüren

Nesimi’nin salbine fetva viren”

(Menakıbname’den aktaran Necdet Kurdakul, agy, s.221)

Şeyh Bedreddin ayaklanmasına Sakız adası ve Ege’nin en güney ucundan tüm Batı Anadolu, Trakya ve Balkanlara değin bir taban oluştuğu söylenebilir. Bu halklar tabanında, Babai geleneği içinde yetişip yaşamakta olan ve Hacı Bektaş Veli ilkelerini yaşama geçirmiş, önce Abdal Musa Sultan’a, bu dünemde Seyyid Ali Sultan’a bağlı, ekonomik ve dinsel baskılar altındaki Alevi Türkmenlerle birlikte Hıristiyan Rumlar, Yahudiler ve hatta adalardaki Cenevizliler vardı. Bu taban büyük çapta şeyh Bedreddin’in kethudası ve halifesi Börklüce Mustafa ile Torlak Hu Kemal tarafından oluşturulmuştu. Böylelikle Aleviliğin, tıpkı Babailik gibi şimdi de Bedreddinilik siyaseti ortaya çıkmış ve herkes Bedreddini olmuştu. Örneğin, Bedreddin hareketinin Saruhan bölgesi önderlerinden Torlak Hu Kemal Yahudi asıllı idi. Şeyh Bedreddin’in 1408’lerde Kütahya’nın bir köyünde karşılaşıp kendine bağladığı Hu Kemal Torlakları, bu bölgede 8-9 yıl sonra Mehmet Çelebi’ye (1413-1421) karşı büyük bir başkaldırı hareketine girişecektir.(Bernard Lewis: The Jews of Islam-İslam Yahudileri. Princeton University Press, 1987: 104, 208) Bedreddin’in Varidat’da toplanan, fakat daha çok vaazlarıyla Açıkladığı düşünce ve görüşlerini onlar yayıyordu.

Ayaklanmanın nasıl başlayıp geliştiğini ve nasıl sona erdiğini anlatmaya geçmeden ünce, 1341-1477 dünemi içinde bölgedeki Bizans, Osmanlı ve beyliklere ilişkin olayları anlatan Bizans tarihçisi Dukas’ın Börklüce Mustafa’ya ve onun yaymış olduğu düşüncelere ilişkin yazdıklarına göz atalım. Dukas, kitabında Börklüce Mustafa’ya inanan bir Giritli keşişten öğrendiklerini anlatmakta ve Börklüce Mustafa hakkında Osmanlı tarihyazıcılarından çok daha fazla bilgi vermektedir.

Bilindiği gibi 1413 de Musa Çelebi’nin yenilmesiyle Börklüce Aydın iline geçer, ya da Şeyhi tarafından gönderilir. Dukas şöyle anlatıyor:

“O zamanlarda İonia kürfezi girişinde, halk dilinde Stilarion (Karaburun) adı verilen dağlık memlekette bayağı bir Türk köylüsü ortaya çıktı. Adı geçen köylü Türklere vaaz ve öğütlerde bulunuyor; kadınlar dışında olmak üzere yiyecekler, giyecekler, evcil hayvanlar ve arazi gibi şeylerin tümünün ortak mal kabul edilmesini öneriyordu.”

“Diyordu ki: `Ben senin malını-mülkünü kullanabildiğim gibi, sen de benimkini aynı şekilde tasarruf edebilirsin.’ Bu köylü aşağı tabakadan halkı bu çeşit sözleriyle kendi tarafına çekip kazandıktan sonra Hıristiyanlarla da dostluk kurmaya başlamıştı. Köylünün dediğine göre, Hıristiyanların Tanrıya inandıklarını yadsıyan Türk kendisi dinsizdir. Köylünün bütün düşünce arkadaşları, rastladıkları Hıristiyanlara dostça davranıyor ve ona Tanrı tarafından gönderilmiş, yani peygamber gibi saygı gösteriyorlardı. O, Stilarion’un karşısındaki Sakız adası yönetimi aracılığıyla ruhaniler başkanına adamlar gönderiyordu…”

“O zamanlar adada Turloti adı verilen bir manastırda Giritli bir keşiş yaşıyordu… Bu keşişe saçları kesilmiş, başı açık, ayakları çıplak ve yekpare bir giysiye bürünmüş dervişlerden biri ile şöyle haber göndermişti: `Ben de senin gibi hayat geçiriyorum. Ben de senin ibadet ettiğin Tanrıya tapınıyorum. Geceleri gürültü etmeksizin, deniz dalgalarını aşarak daima senin yanında bulunuyorum…’ Buna inanan rahip o köylünün gelip kendisiyle inzivaya çekilip, sohbete daldıklarını söylüyordu… Mustafa’nın ölümüne de inanmadı Giritli keşiş..”

Osmanlı tarihyazıcıları Dukas’ın anlattıklarına, Börklüce Mustafa’nın kendisini peygamber ilan ettiğini, “kadınların da diğer mallar gibi ortak olmasını” istediğini ekliyorlar.

Ayaklanmanın gelişimini İ.Hakkı Uzunçarşılı’dan özetleyelim.

Bedreddin, Börklüce Mustafa’nın Karaburun taraflarında etkinliği ilerlettiğini haber alır almaz, gizlice İznik’ten kaçarak Kastamonu yoluyla Sinop’a geçti. Bir gemiyle Kefe’ye oradan da Eflak beyi Mirca’nın yanına gitti. Börklüce Mustafa, İzmir’de Urla yarımadasının kuzeyindeki Karaburun’da ve müridi Yahudi kökenli Torlak Hu Kemal ise Manisa’nın Kızılbaşların (3)yoğun bulunduğu yörelerinde çalışıyordu. Şeyh Bedreddin de Rumeli’ni eylem alanı seçmişti.

Şeyh Bedreddin Eflak’da fazla durmadan Osmanlı topraklarına geçti. Silistre, Dobruca ve Deliorman taraflarında yaptığı propagandalarla çok sayıda yandaş topladı. İlk kez 1262’lerde HacıBektaş Veli’nin halifelerinden Sarı Saltuk’un Alevi Türkmenlerinin yerleşmiş bulunduğu Dobruca ve Deliorman bölgelerini merkez üssü yaptı.

Tarihyazıcılarının anlattıklarına bakılırsa Bedreddin Deliorman’da (Ağaçdenizi) yönetim hizmetleri verip, görev bölümü yaparak bir çeşit erk yapısı oluşturmuş. “Henüz iç mücadele sarsıntılarından yeni kurtulmuş Osmanlı devletini gafil avlayarak, şeyhlikten şahlığa geçmek istedi Bedreddin” tarihçilerin yargısı bu.

Karaburun’dan çıkmış olan Börklüce’nin yanında beşbin kişi vardı. (Dukas 6 bin diyor.) Buradan başlayan başkaldırı dalga dalga büyüdü. Peşindeki müridlerinin “Dede Sultan” diye çağırdıkları Börklüce’nin üzerine gönderilen İzmir sancak beyi Aleksandros yenildi ve öldürüldü. Arkasından Saruhan sancak beyi Timurtaş Paşa oğlu Ali bey de bozguna uğratılıp, Manisa’ya kaçarak canını kurtardı.

Sultanlığının elden gideceğini anlayan Mehmet Çelebi başsadrazam Bayezid Paşa ile 12 yaşındaki şehzade Murad’ı çok daha büyük bir kuvvetle Bürklüce’nin üstüne günderdi. Yol boyunca korkunç bir kırım başlatıldı. Börklüce’nin kuvvetlerinin hepsi kırıldı, ya da tutsak alındı. Ayasuluk’ta, Börklüce de içinde olmak üzere binlerce Bedreddin eri katledildi. Dede Sultan bir deve üzerinde tahtaya mıhlanmış surette şehirden şehire gezdirilerek teşhir edildikten sonra katledildi.

Manisa taraflarında Torlak Kemal isyanı da, Börklüce’nin ardından aynı kuvvetler tarafından bastırıldı. Torlak Kemal astırıldı ve üçbin kişilik kuvveti yok edildi.

İ. H. Uzunçarşılı şöyle sürdürüyor:

“Bu Alevi kıyamının asıl reisi Şeyh Bedreddin, Deliorman’da Anadolu’daki bu kıyamın büyümesini bekliyordu. Çevreye adamlar mektuplar göndererek, halkı kendi cemiyetine davet etmiş, kazaskerliği sırasında tanıdıkları beylerden katılanlar olmuştu. Bu sırada Çelebi Mehmet de Düzmece Mustafa olayıyla ilgili olarak Rumeli’ndeydi. Bayezit Paşa’yı Anadolu’dan çağırtıp Bedreddin’in üzerine sevketti. Bu sırada, Şeyh’in çevresindekilerin bir kısmı Anadolu’daki ayaklanmaların bastırılmış olduğunu öğrenip dağılmıştı.”

“Kısa bir çarpışmadan sonra şeyh ele geçirilip Serez’e getirildi. İrandan gelmiş bir din bilgini olan Heratlı Mevlana Haydar’ın ‘kanı helal malı haramdır” fetvasıyla, 1420’de Serez pazarında bir dükkanın önünde asıldı. Ona katılmış olduğundan kuşkulanılan akıncı beylerbeyi de Tokat kalesine hapsolundu.” (İ.Hakkı Uzunçarşılı, agy, s. 363-366)

 

 

3 İ. Hakkı Uzunçarşılı bazan Aleviler yerine Kızılbaşlar’ı kullanıyorsa da, bu doğru olamaz. Çünkü bu deyim Şeyh Haydar’ın Erdebil Dergâhı’nın başına geçtiği 1470 yılından sonra kullanılmaya başlamıştır.

 

Tahtacılarda Müzik ve Danslar

Tahtacılarda Müzik Ve Danslar

Yaşamın çeşitli aşamalarındaki (düğün, asker uğurlama vs.) törensel pratiklerde Tahtacılara özgü bir müzikten söz edilemez. Bir tür din dışı müzik diyebileceğimiz müzik icrasını Abdal veya Çingen adı verilen profesyonel gruplar yaparlar. Tahtacılar’ın bu anlamda müzik uygulamalarını göremiyoruz.

Dinsel yaşamdaki müzikte ise Ayin-i Cemlerde uygulanan bir Tahtacı stilinden söz edilebilir. Bu müzik de asıl olarak yöresel bir kimlik taşır. Antalya Tahtacıları ile Narlıdere Tahtacıları’nın müzik karakterleri birbirinden farklıdır. Ancak tören içerisindeki müziğin işlevi her yerde aynıdır.

Nefesler en yaygın müzik türü olarak karşımıza çıkarlar. Birçok doğal ve sosyal olayı yarı-dinsel bir üslupla işleyen nefeslere bazıTahtacılar Deyiş diyorlar. Ayin-i Cem başlangıcında ve Muhabbet toplantılarında icra edilen bu nefes ve deyişlerden sonra en yaygın tür Duvaz-ı İmamlar’dır. Duvazlar’da Alevi-Bektaşiler tarafından kutsal sayılan oniki imamların isimleri geçtiğinden bu tür Tahtacılar arasında da önemli bir yere sahiptir.

Alevi-Bektaşi toplulukları içinde Tahtacıları diğerlerinden ayıran temel özellik onların Semahlarıdır. Gerek ezgi yapısı, gerekse oynayanların konumu itibariyle semahlar çeşitlenir:Kırklar Semahı, Abdal Musa Semahı, Turnalar Semahı en çok bilinenlerdir. Tahtacı semahlarında oyuncu sayısı 2, 4, 7 ve daha kalabalık olarak belirlenir. Anadolu Alevileri ile köy Bektaşileri arasında görülmeyen ikişer ve dörderli grupların semah dönmeleri, Tahtacılar’da ve trakya Bektaşileri’nde görülen bir özelliktir.

Semah havalarının sözleri Kul Himmet, Pir Sultan, Kul Mustafa, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal gibi ozanlardan ve kutsal kişilerden seçilir. Bazı Tahtacılar semahların özellikle Hatayi’den okumazlar.

Tüm bunların yanında Mengi adı verilen bir çeşit semah türü daha vardır. Daha çok güney illerinde yaygın olan bu türün, gençleri cemin genel ortamına ve öbür semahlara hazırlayıcı bir işlevi vardır. Bu işlevine bağlı olarak dinsel özelliğini yitirerek bir çeşit halk oyunu niteliği kazanmıştır. Çanakkale ve Balıkesir civarında bir deBengi adlı bir oyun vardır ki bu oyunun Mengi’lerle olan ilişkisi bugüne kadar aydınlatılamamıştır. Tahtacılar Ayin-i Cem sırasında cura, bağlama ve bozuk adlarıyla anılan çeşitli ebatlardaki bağlamaları çalarlar. Bazen bu sazlara diz üzerinde çalınan Keman da eşlik eder. Cem esnasında müzik işlerini çoğu kez Dede yönlendirir. Bazen ; Zakir adı verilen kişiler de bu görevi üstlenirler.

Tahtacı müziğinin en tipik özelliği belirgin bir motifin sazlar tarafından ısrarla çalınmasına karşın, sesin (vokal) farklı melodik kalıplarda ezgiyi icra etmesidir. İster nefes, ister semah çalınsın bu özellik yerine getirilir. Bir tür çift seslilik diyebileceğimiz bu uygulama Tahtacılar’ın Ayin-i Cem dışı müziklerinde görülmez.

Semahlar ve Mengiler daima 9 zamanlı usulle çalınıp okunurlar. Daha çok 2+2+2+3=9 düzümü kullanılır. Bazen 2+3+2+2=9 biçimine de rastlanmaktadır.

Ezgilerin melodik örgüleri genellikle sade, fakat ısrarlı vurgulamalarla doludur. Ses genişliği bir oktavı pek geçmez. Bu sebeple herkes tarafından rahatlıkla okunabilir.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû