Aylık arşivler: Haziran 2014

ABDAL MUSA BABA

10502235_566991366753394_315788424829332611_n
Elmalı’da Abdal Musa Türbesi’nin bulunduğu Tekke Köyü’nde her yıl Haziran ayının ilk haftasında Abdal Musa Şenlikleri düzenlenir. Anadolu’nun çeşitli yörelerinden gelen halk ile Tekke Köyü, o günlerde büyük bir canlılık yaşar

İlk kez 1983 yılı Haziran ayı başında başlatılan Abdal Musa Anma Törenleri’nin bu günlerde 30’uncusu yapılacak. Törenlerin yapıldığı yer olan Tekke Köyü’ndeki Abdal Musa Türbesi’ne Elmalı-Finike karayolundaki Düdenköy kavşağından batıya dönüp, elma bahçeleri arasında giden bir yolla ulaşılır. Abdal Musa Türbesi, bugün yemyeşil ağaçların gölgesindedir. Yüzyıllar öncesinde bu türbe çevresinde Abdal Musa’ya gönül bağlamış, binlerce derviş dolaşırdı. Günümüzde de özellikle Haziran ayı başında bu türbe çevresi Anadolu’nun dört bir yanından gelen Alevi-Bektaşi inançlı yurttaşlarımızla dolup taşar. Burası mümin olan, özü sözü bir olan, yetim hakkı yemeyen, eline, beline, diline sahip herkese açıktır. Zamanımızdan 600 yıl önce Abdal Musa Dergâhı’ndaki ocaklar hiç sönmez, aş eksik olmazdı. Aynı gelenek günümüzde de Abdal Musa etkinliklerinde tekrarlanıyor. Meydanda kurulan kazanlarda pişen yemekler, Tekke Köyü’ne gelenlere dağıtılıyor. Burada tutulan semahlar ibadetin bir parçası; kadın ve erkek birlikte ibadet ediyor. Ancak bir şartla; O’nun makamında; mümin olmayanın, yetim hakkı yiyenin, eline, beline, diline sahip olmayanın yeri yoktur.

HACI BEKTAŞ VELİ YOLU
13. yüzyılda Şii Batıni özellikler taşıyan Türkmen inancının temsilcisi Hacı Bektaş Veli’dir. Bu inanca göre; sırası ile Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kapılarından geçilir. Bektaşi inancına göre, şeriat İslam’ın ve ehl-i beyt yolunun kurallarına uymaktır. Bu nedenle Bektaşi, dini yasaklara uymak ve saygı göstermekle yükümlüdür. Tarikata ve şeyhe bağlanmaktır. Yol gösterici, tarikata girenlere tarikatın temellerini, törenlerini öğretir. Hakikat kapısı evrenin sırlarının öğrenildiği kapıdır. Bu kapıya giren hakikat âlemine dalar, evrenin yaratıcısı Tanrı’yı tanır. Bu aşamaya gelen Bektaşi, bireysellikten kurtulup, tüm insanları sever. Marifet kapısına giren derviş, ilim evrenine ayak basmış olur. Burada kanıtlara dayanan kesin bilgi, gözleme dayalı bilgi, yaşama biçimiyle elde edilen bilgi ile sırları öğrenilir. Bu dört kapı, ibadet, niyaz, adak ve vuslat üzerine kuruludur. Alevi-Bektaşi inancında kadın erkek birlikte ibadet eder. Cem’e katılan kadınlar bacı, erkekler de kardeştir. Özünde insana saygı bulunan bu inançtaki yurttaşlarımız, asırlar önce dervişlerin semah yaptığı alanda toplanıp, “Dede” diye adlandırılan bilgelerin öğütlerini dinler, birlikte dua ederler. Bu mecliste eline, beline, diline sahip olmayanlara yer verilmez. Anadolu’nun ünlü erenlerinden, bir ozan ve Hacı Bektaş Veli’nin önde gelen halifelerinden olan Abdal Musa Hacı Bektaş Veli’nin akrabasıdır. Payesi “Sultanlık”; Mertebesi “Abdallık”tır. Pir evindeki hizmet postu ise, “Ayakçı Postu”dur. Bu post. Bektaşi tarikatındaki 12 posttan 11’incisi olup diğer adı “Abdal Musa Sultan Postu”dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir. Aslen Horasanlı’dır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşadığından Hoylu olarak tanınmıştır. Kaygusuz Abdal Menkıbesi’ne göre, Körse Musa adıyla da anılmaktadır. 14. yüzyılda yaşadığı ve Osmanlıların Bursa’yı fethi yıllarında Orhan Bey’in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda anlatılır. Abdal Musa’nın yaşamı menkıbelerle doludur. Bunların en ünlüsü de Alevi-Bektaşi edebiyatının en ünlü isimlerinden Kaygusuz Abdal’dır.

ABDAL MUSA TÜRBESİ
Tekke köyünde çeşitli dönemlerde onarım gören dergâhı, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan Türbesi kalmıştır. Sandukası’nın bulunduğu kutsal mekâna dilek tutanlar, adakta bulunanlar ve şifa arayanlar için de bir umut kapısı olan insanlar, büyük bir saygı ve yüz sürerek girerler. Abdal Musa Sultan’ın sandukasının başucunda “seyyid” olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Abdal Musa’nın yattığı mekanın ayak ucunda anne ve kız kardeşi, diğer yanda Kaygusuz Abdal ve kapıya yakın yerde ise babası Seyyid Hasan Gazi’nin sandukaları vardır. Duvarın dibinde ise Mehdi için bir mezar yeri ayrılmıştır. Söylenceye göre buraya da Mehdi’nin cenazesi konacaktır. Türbe’nin bahçesinde de bu inanca bir ömür vererek Hakka yürümüş Fadıl Dede, Salih Dede, Hacı İsmail Dede, Celil Dede, Derviş Veli Baba, Hafız Süleyman Baba gibi daha birçok canların mezarları vardır. Ayrıca türbe çevresinde birçok gelenekler uygulanır. Bunlardan da başka bir yazımda söz ederim.

ABDAL MUSA BABA ZİYARETGAHI
Vasiyetinde; “İmdi ol Sultanın sırrını sakla. Az söyle. Sadık ol. Mümin ol. Kavgalı yerden kaç. Bilmediğin kişiye yar olma” diyen Abdal Musa’nın türbesi ve çevresini 1671 yılında gezip gören Evliya Çelebi “Al-i Aba fukarası Abdal Musa Baba ziyaretgahı” başlığı altında şu bilgileri veriyor: “Dağ eteğinde yüz ev vardır. Abdal Musa vakfıdır. O tekkenin onarımına, yiyip içeceğinden sorumludurlar. Bu köyün güneyinde etrafı dörtbin adımlık bir bağ ortasında bir ulu kubbe altında Abdal Musa Baba gömülüdür. Bir sivri kubbedir. Alemi altındır. Peygamber soyundan Hacı Bektaşi Veli kullarındandır. Uzak ülkelerden gelen seyyahlar işaretlerimiz olsun diye dizgin, yular, savaş zırhı, boynuzlu boru, dervişlerin hindistancevizi kabuğundan kaplarından asmışlar. Hakir kapısına şu beyti yazdım: Pişva-i tarik-i al-i aba Merkad-i pak tekye-i Musa Baba Kubbenin dört tarafı bahçedir. Onun dışında misafirhane ve meydanlar, mutfaklar, mescitler, akarsular, köşkler vardır. Üç yüzden fazla başı ayağı çıplak dervişler gece ve gündüz ibadetle meşguldürler. Gelip geçene nimetleri boldur. Fukara meydanı önünde söğüt, çınar, kavak ağaçları ile süslü çimenlik, fukara yeridir. Orada bir namazgâh köşkü vardır. Bir de bir su kaynağı vardır ki, hasta içse sıhhat bulur. Derler ki, Musa Baba bu tekkeyi inşa ettireli ocağında ateş hiç sönmemiştir. Binden fazla koyunu, bin camusu, on katar katırı, binden fazla sığırı, 700 kısrağı, yedi değirmeni, bağ ve bahçesi vardır. Anadolu halkı bu sultana inanırlar. Birçok kerametleri görülmüştür. Bunlardan biri şudur: Tekkenin önü çamurlu olduğundan dervişleri “Canım Sultan, tekkenin önü çamurdur. Gelenler zahmet çekiyor. Himmetinizle bir kaldırım etseniz” derler. “N’ola güllerim” deyip o gece meşaleleri yakıp, tef ve kudümler, tabıllar çalıp, ortada tek başına duran dağa topluca gidilip, “Selamünaleyküm Ey Allahın Dağı” diyerek iki rekat namaz kılar ve “Ey Dağ, senden ricam budur ki, bir misafirhane yaptım, gönüller kabesi yapmak için, peygamberimiz aşkına on iki bin taş isterim. Her biri katır gövdesi gibi ola..Gelip selam duralar..” deyip hep birden yüksek sesle dua ederler. “Abdallar “Allah” derler. Birden bir gök gürültüsü şimşek kopar. Bir müthiş rüzgâr eser. Musa baba bütün dervişleri el ele vermişlerdir. Sabahleyin bakarlar ki, tekkenin önü üç bin adım bir kaldırım olmuştur. Böyle nice mucizeleri vardır. Himmetleri hazır ola..”

ABDAL MUSA’NIN ÖĞÜTLERİ

“Mümin ol. Halim selim ol. Ahde vefa et. Musibete sabret. Sözü düşün, sonra söyle. İbadete, malına güvenme. Yalan söyleme. Hak divanından ayrılma. Bilmediğin kişiye yar olma. Vaktini zayi etme. Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme. Kendinden ulu kimse ile mücadele etme. Dünya için gönlünü mahzun etme. Mevki sahibi kimseye yüz suyu dökme”.

Reklamlar

KARACAOĞLAN KİMDİR.?

Dünyaca bilinen ünlü ozan Karacaoğlan’ın mezarı Karacaoğlan (Çukur) köyü ile Dere köyü arasındaki bir tepe üzerindedir.

17. yüzyılda yaşamış büyük halk ozanı Karacaoğlan’ın hayatı ile ilgili kesin bir bilgi yoktur. Karacaoğlanla ilgili şu efsane kuşaktan kuşağa anlatılır.

Karacaoglan sevdiği Karakız’ı babasından istemiş; verilmeyince çok üzülmüş, sazı ile gurbet ellere düşmüş. Çok yerler dolaşmış, türküler söylemiş. Karakız da aşkını içine gömüp evlenmiş. Karacaoglan ihtiyarlayınca Karakız’ın obasına dönmüş ve Dere köyü yakınında bir tepeye yerleşmiş. Günün birinde ölen Karacaoğlan’ı, ilçe halkı aynı yere gömerek burayı türbe yapmışlar.

Karakız, Karacaoğlan’ın ölüm haberini alınca, babasının obasından ayrılarak Karacaoğlan’ın mezarının başına koşmuş ve ağlaya ağlaya üzüntüsünden burada ölmüş. Bu acıklı olay karşısında duygulanan köylüler, sağ iken beraber olamayan iki sevgilinin, öldükten sonra beraber olacaklarına inandıkları için, Karakız’ın mezarını Karacaoğlan’ın yattığı yerin karşısındaki tepeye yapmışlar.

O gün bu gündür, Çukur tepesindeki mezarından Karakız’ın; diğer tepedeki mezardan Karacaoğlan’ın ruhları, her gece el ayak çekildiğinde çıkar, ortadaki ovada buluşurlarmış.

KARACAOĞLAN

Türk halk şairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurduğu şiirleriyle Türk halk şiiri geleneğinde çığır açmıştır. 1606′ doğduğu, 1679’da ya da 1689’da öldüğü sanılmaktadır. Yaşamı üstüne kesin bilgi yoktur.

Halk edebiyatımızın en büyük ustası, ünlü Karacaoğlan’ın yaşamı hakkında yazılı bir kaynağımız yok. Karacaoğlan hakkında ilk araştırmayı yapan Akşehirli Ahmet Hamdi Efendi, 1874 yılında Karacaoğlan’ın doğduğu köye varmış, bazı araştırmalarını yazıya geçirmiştir.

Bunda, Bahçe ilçesinin Varsak köyünden olduğu ve orada bazı akrabalarının bulunduğunu ve onlarla görüşüp sohbet ettiğini yazar. Ahmet Hamdi Efendiınin saptamalarına ve başkaca araştırmacıların bulgularına göre Karacaoğlan, Bahçe ilçesinin Varsak köyünde doğmuş, her ne sebepten se genç yaşında gurbete çıkmış, uzun yıllar gurbette gezmiş, ölümüne yakın memleketine döndü ise de gene duramayıp tekrar gurbete çıkmış.

Karacaoğlan’ın ölümü Kadirli söylentisinde, ‘Ceyhan nehrine daldığı, bir daha çıkmadığı’. Adana söylentisinde de; ‘Ashab-ı Kehf’e girdiği bir daha da çıkmadığı’ şeklindedir.

Burada dikkat edeceğimiz bir nokta var: Her iki söylentide de Karacaoğlan batı taraflarına gitmiştir. Kadirli’den Adana’ya, Adana’dan da gene batıya gitmektedir. Bu Batı’ya gidiş rastgele olmasa gerek. Evvelce gezdiği bu yörede tanıdığı Karaca Kız’a kavuşmak için gelmiş olamaz mı?.. Ve Karaca Kız’ı Mutıun Çukur köyü çevresinde buluyor. Artık ölünceye kadar buradan ayrılmıyor.

Buradaki karşılıklı iki sivri tepenin birisine Karacaoğlan, birisine de Karaca Kız gömülüyor ve o tepelerden birine “Karacaoğlan Tepesi” ötekine de “Karaca Kız Tepesi” deniyor. Yüz yıllardan beri bu adla anıla gelmiştir.

Şimdi o tepelerin üzerindeki basit mezarların üzerine (aslına dokunmadan) anıt mezarlar yapılmıştır. Karacaoğlan’ın Çukur köyünde olduğu gerçeği çevrede ve daha ötelerde duyulmuş sa da; Çukur köyünü tanımayanlar Çukurova olarak algılayıp Karacaoğlan’ın mezarını Çukurova’da zannederek büyük yanılgılara düşmüşler, yüzyıllar boyu Karacağlan’ın mezarını Çukurova’da boşu boşuna arayıp durmuşlardı.

Karacaoğlan; nerede doğmuş, nerede yaşamış, nerede gezmiş olursa olsun mezarının Mut’ta olduğu gerçeği artık saptanmış ve kabul edilmiştir.

Ülkemizde yayımlanan Karacaoğlan kitaplarındaki şiirlere ben pek güvenemiyorum. Şiirler arasında yazarını ve hikâyesini bildiğimiz şiirler bile var. Ayrıca şiirlerini bir oya gibi işleyen kuvvetli söz ustası Karacaoğlan’ın acemilik döneminde bile söyleyemiyeceği basitlikte, anlamsız şiirlere de rastlıyoruz. Karacaoğlan şiirlerini seçerken bunlara çok dikkat etmemiz lazım.

HACI BEKTAŞIN ÖLÜM GÜNÜ VE MERASİMİ

Vilayetname ‘de Hacı Bektaş Veli’nin ölümü şöyle anlatılmaktadır: Hacı Bektaş vefat edeceği gün … halifesi Sarı İsmail’i çağırır ve şöyle der:
’’Bugün Perşembe ve ahrete göçeceğim ,göçünce kapıyı ört dışarı çık. Çiledağı tarafını gözle, oradan bir boz atlı gelecek ,yüzüne yeşil nikab urunacak ,bu zat atını kapıda bırakıp içeriye girecek,bana Yasin okuyacak ,attan inip selam verince selamını al,onu ağırla,hulle donundan kefenimi getir. Beni o yıkar, beni yıkarken su dök ,yardım et ona, ceviz ağacından tabut yapar, beni tabuta kor, ondan sonra beni gömün ,onunla söyleşmeyin sakın, öğüdümü tut, ölümümden sonra bin koyunla yüz sığır kurban et, bütün halkı çağır, hizmet et, onları doyur, yedinci günü kırkıncı günü helva dök, ( Burada geçen cümlelerden Türk örf ve adetlerinin ne kadar eski ve İslamiyet ile iç içe geçerek hala sürdürüldüğünü görmekteyiz.) korkma erin harcı kesilmez. Ne kadar mürid, muhib varsa davet et, onları topla, öğüt ver, ağlamasınlar…..’’Hünkar Hacı Bektaş Veli: ‘’Biz ölmeyiz suret değiştiririz’’ diyerek onu teselli etti.Sonra Tanrı‟ya niyazda bulundu. Peygamber‟e salavat getirdi. Kendisi kendisine Yasin okudu, Tanrıya can verdi. Hacı Bektaş’ın vasiyetiyle söyledikleri aynen çıkar. Yüzü örtülü bir zat onun defni ile alakadar olur. İsmail kendini tutamayıp bu zat‟a kim olduğunu sorar, o zat ısrara dayanamayıp yüzünü açar .S arı İsmail, birden karşısında Hacı Bektaş’ı görür. Atının ayağına düşer yalvarır, bağışlanmasını ister. Ancak; Hacı Bektaş:
“ Er odur ki ölmeden ölür,kendi cenazesini kendi yıkar, sende buna gayret et’’ diyerek birden gözden kaybolur.10314516_10202838075091733_3118831720183151349_n

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû