Blog Arşivleri

Alevilikde cem evi yada meydan evi

Alevilikte Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır
23-09-05

YAZAR: İSMAIL KAYGUSUZ

Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir.

İsmail Kaygusuz

Cami, cem sözcüğünden türetilmiş ve “toplanma yeri” demektir. Hemen anlaşılacağı gibi Cemevi ile aynı anlamı taşıyor. Ancak cami bu gerçek anlamından uzaklaştırılarak “Tanrı’nın evi”, “Tanrı’ya dua etme (namaz kılma) mekânı”, “Müslümanların tapınağı” biçiminde isimlerle kutsal görev yükletilmiştir. Kuran ayetlerinden hiçbirinde ve Muhammed’in davranışlarında görüldüğü gibi, Tanrı’nın adının anılması (Kuran 33, 41: Ey insanlar! Tanrıyı sıkça zikredin.) ve ona dua edilmesinin ne yeri ve zamanı ne de duruş biçimi belirlenmiştir. Gece ve gündüz boyunca inananın istediği zamanda ve yerde (Kuran 73, 20: Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını,bazan yarısını, bazan da üçte birini yatmadan ibadetle geçirdiğini…Rabbin biliyor); yatarken, otururken, at veya deve üzerinde çeşitli pozisyonlarda, hatta raksederek Tanrı’ya dua edilebilir (Kuran 3, 191: Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allahı anarlar…Kuran 2, 239: Eğer -herhangi birşeyden- korkarsanız, salatınızı yürüyerek yahut binmiş olarak yerine getirin…) Bir Müslümanın, kilisede ve havrada Tanrısına dua edebileceği gibi, elbette ki evinin bir köşesinde, camide ya da cemevinde bunu yerine getirmesi de olağandır. Demek ki İslamın özünde, yani Kuran ve Hadislerle kesinkes belirlenmiş cami-mescid yapısı türünden bir İslami tapınak yoktur. Eğer öyle olsaydı Ali şu sözleri söyler miydi:

“1024. Duydum ki bir cami yaptırıyormuşsun devlet hazinesinden, inşallah başaramıyacaksın.

1025. Alıp dağıttığı narların karşılığını fuhuş ile ödeyen bir kadına benzetiyorum senin şu cami yaptırma işini.

1026. Bunu anlayan insanlar ona dediler ki; bela onun üstüne olsun, ne zina işle ne de sadaka dağıt!” (Hazreti Emir Ali İbn-i Ebu Talib, Çev. Vedat Atil:, Hazreti Ali Divanı.İstanbul 1990, s. 125)

Nasıl ki Tanrı’ya dua etme-yakarma (Arapça salat, Farsça namaz), Muhammed’den sonra biçim ve kurallara bağlanmış ise, camiler de, özellikle Sünni (Hanedan) İmparatorluklarında kutsanıp, İslam tapınağı olarak birer ihtişam simgesi olmuştur.

Ortodoks İslamın geliştirip zorunlu kıldığı, Kilise ve Havra karşılığı dinsel tapınak olarak Cami kavramı, Heterodoks İslam’da yoktur. Abbasi dönemi heresiograflarının (din sapkınlığı yazarları) verdikleri bilgilere göre; Babek-Hurremiler dinsel törenlerini belirli gecelerde kırsalda, açık alanlarda kadın erkek toplu halde yapıyorlar. Orta yerde yakılmış bir ateşin çevresinde hep birlikte raksederek şarkılar söylüyorlardı. Ayrıca Babekilerin, egemen oldukları bölgelerde yaşayan Ortodoks Müslümanların köylerine -kendileri içine hiç ayak basmadıkları halde- camiler yaptırdıklarını şaşkınlık içinde yazmaktadırlar.

Nuvayri’nin Nihayat al-Arab adlı yapıtında anlattığına göre Karmatiler 891 yılında ilk kez Küfe yakınlarında ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44 m. olan surların çevresinde geniş hendek kazdılar. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina yaptılar. Her yandan gelen kadın ve erkekleri ayırım yapmaksızın buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmen Evi) diyorlardı. Daha sonra yaklaşık iki yüzyıl boyunca Karmatiler, tapınmalarını ve topluluğun sorunlarını görüştükleri toplantılarını kale ve kentlerindeki bu Dar al-Hicra’larda yaptılar.

1051 yılı kışında başkent al-Ahsa’yı ziyaret eden Nasr al-Husrev, İslam şeriatını tümüyle yadsıyan Karmatilerin, kentte yaşayan Ortodoks Müslümanların (Sünni ve Şiiler) toplu dua etmeleri için bir İranlı tüccarın Cuma camisi yaptırmasına izin verdiklerini anlatmaktadır. Görülüyor ki Heterodoks İslam, yani bu proto-Alevi toplulukları, kendileriyle birlikte yaşayan Sünnilerin inanç ve ibadetlerine engel olup, kendi düşünce ve inançlarını zorla dayatmıyorlar. Ancak propaganda ve aydınlatma yoluyla Dai’ler zaman içinde başarabilirlerse onları kendi inançlarına çeviriyorlardı.

Alevi konar-göçer Türkmenler’in Anadolu’dan bir Cem betimlemesi vardır: 13. yüzyılın ilk çeyreğinde, Baba İlyas’ın Piri Dede Garkın’ın Elbistan ovasında dörtyüz Türkmen obasının dörtyüz şeyhini, bir mürşid ve büyük Şeyh olarak topladığını ve kırk gün kırk gece Cem sürdürdüklerini, Elvan Çelebi Menakıbu’l Kudsiyye’sinde (s.16-17) anlatmaktadır. Cem süresince katılımcı şeyhler, Dar’a durarak yol içindeki eksiklikleri-noksanlıklarını dile getirip mürüvvet dilemekte. “Sürünerek huzuruna geldik, suçluyuz suçumuzu kabulettik!” demektedirler. Cem toplu tapınmasının sonunda, büyük bir keramet göstermiş bulunan Baba İlyas halife ve büyük Şeyh seçilmiştir…

Büyük İsmaili Hind ve Sind baş dai’lerinden Pir Sadruddin’in (ölm. 1416) İmam İslam Şah’ın isteği üzerine 1396 yılı içerisinde Pencap ve Kaşmir’de Gat Ganga’lar yaptırdığını biliyoruz. Hind diyalektlerindeki Gat Ganga’nın tam Türkçe karşılığı Cem Evi’dir. İsmaili Aleviler de toplu tapınmalarını camilerde değil ve Cemevi’nde yapıyorlardı. (Muhammad Umar: Islam in Northern India. Aligarh 1993: 370 vd.)

Daha sonraki yüzyıllar içinde Alevi inançlı halk toplulukları yerleşik düzene geçmiş. Bu ekonomik ve toplumsal düzenin daha alt yerleşim birimleri olan köy ve kasabalarda kurulmuş zaviye ve dergâhların Meydanevi ya da Cemevinde toplu tapınmalarını, baskıcı yönetimler yüzünden gizli olarak sürdüregelmişlerdir. Hacı Bektaş Veli Dergahı külliyesindeki Meydanevi bunun en önemli kanıtıdır.

Alevi-Bektaşilerin Heterodoks İslam olarak bir tapınma yeri vardır ve bu Cami değil, Cemevi’dir. Cemevi (ya da Meydanevi) bir tapınma yeridir; inanç ritüelleri orada uygulanır. Ama biz, inandığımız Tanrıya tapınmamızı; Tevhid’imiz, Dar’ımız, Semah’ımızla ve nefeslerimiz ve sazımızla, Kuran’ın buyurduğu gibi her yerde yaparız. Tarihsel örnekleri yukarıda verdik, meydanlarda da evlerde de uygularız inancımızın gereklerini. Başbakan, Alevileri camiye çağırıyormuş: Açınız Cuma akşamları Sultanahmet, Süleymaniye, Fatih, Selimiye…camilerinin kapılarını; sazımızla, müziğimiz ve semahlarımızla gelip toplu tapınmamız olan Cem’imizi yapmazsak, bize Alevi demesinler! Başbakan İslam dinini Sünnilik, daha doğrusu sadece Hanefi şeriatı olarak algılamaktadır. Çünkü İmamhatip Okulu ders kitaplarından öyle öğrenmiş. Daha fazlası da beklenmez…

Reklamlar

Kirklar Cemi Ve Hz. Ali

Kırklar Cemi,?. Hz.Ali-nin niteliğini anlatan bu önemli uygulamadaki cem töreni ve semahı nasıl ve nereye dayatılmaktadır. Peygamber Muhammet Mustafa Mirac’a giderken, yolda önüne bir arslan çıktı, arslan yatmış, yolu kesmişti, o an, ”Amcamoglu Hz. Ali, şimdi burada olasaydı bu arslanın hakkından gelirdi” diye düşündü. Bu sırada bir ses duydu: yüzüğünü (hatemini) arslana ver, Peygamber yüzüğünü çıkardı arslanın ağzına verdi. Orada nişan kaldı, arslan sakinleşti. Peygamber Sidretül münteha’ya erişti. Dost dosta kavuştu. Doksan bin kelam söylendi, otuz bini şerat, otuz bini tarikat, otuz bini ise hakikatti. Miraçtan döndükten sonra Resul hazretleri, ashab’i Suffa’nın kapısına vardı. Kırklar orada sohbet ederlerdi. O hazreti Resul, kapıya vurdu. ”Kimsin” dediler. ”Nedir istediğin?” Resul hazretleri: Peygamberim, açın kapıyı, içeri gireyim, siz erenler ile dem-i didar görelim” dedi. Içerdekiler:” bizim aramıza Peygamber sığmaz.Peygamberliğini var ümmetine eyle” dediler. Peygamber hazretleri bunu işitip hemen geri döndü. Hak Teala Hazretinden ol vakit ses geldi ki, ”Ya Muhammet, ol kapıya var…” Resul hazretleri o sesi işitip derhal geri döndü. Yine geldi, ol kapının halkasına vurup kapıyı tıklattı, içeriden ”kimsin?” dediler. Hz Resul dedi ki?, Ben Resulüm…açın kapıyı, içeri gireyim, mübarek cemalinizi göreyim” dedi. Içerdekiler: ”Bizim aramıza Resul sığmaz ve hem bize gerek değildir” dediler. Resul Aleyhisselam bu sözü işitince geri döndü, diledi ki feraget gele, kendi makamına geri sakin ola. Tanrı’dan Peygamber-in kulağına aynı ses erişti: ”Ya habibim, var yine o kapıya, o meclise dahil ol. Nere gidersin, dön geri.” ”Seyyid geri döndü. Geldi o kapının halkasına el vurdu. Işaret eyledi.” Yine dönüp geldiğini bildirdi, dediler ki, ”Kimsin?” Resul dedi ki?. “Sirril kayyum, hadimül fıkarayım.:” (yoksulların hizmetçisi olduğunu söyleyen Peygamber-in o esnada “Ene biatihim, ene miskinim, ene fıkarayım” dediği de rivayet olunur…Bu, ”Yoksulum, sizlerden birisi ve sizlere uyanım” demek olur..) Kırklar dediler ki “Merhaba ! Ehlem ve Sehlen” dediler. Yani, Hoş geldin, kadem getirdin, gelmekliğin mübarek olsun” dediler. Resul hazretleri bismillah deyip ol kapıdan içeri girdi. Evveli sağ ayağını bastı baktı gördü ki, otuz dokuz sahabe otururlar. Meğer birisi taşraya çıkıp yiyecek bulmaya gitmiş idi. Ona Selman Farisi derler idi. Meğer ki, şah-ı Merdan Ali dahil ol muhabbette hazır idi. Bunlar, Resul Hazretlerini görüncek ayağa kalkıp kıyama durdular.Yer gösterdiler. Seyyid geçip, Murtaza Ali’nin yanına oturdu. Lakin Ali olduğunu bilmedi. Ondan sonra baktı; Yirmi ikisi erkek, On yedisi kadındır. Meğer Fatima Ana da orada imiş. Haber sorup dedi ki: ”Sizler kimlersiniz, size kim derler?” Dediler ki “Biz kırklarız” diye cevap verdiler. Muhammet Mustafa dedi ki: ”Ben müşkülde kaldım, sizin küçüğünüz ve ulunuz kimdir ve hanginizdir” Kırklar cevap verdiler. Hz Muhammet Mustafa dedi ki “Ya hani biriniz eksik, o biri ne oldu?” dedi. Kırklar dediler ki ”Ya Seydullah, o biri dışarı gitti. O, Selmandır,” diye buyurdular. Ve hem dediler ki, Niçin sordunuz?.
Selman da burda hazırdır, dediler. Hz Resul onlardan bunun için bir nişan istedi. Ol demde, şah-ı Merdan Ali mübarek kolunu uzattı, ve birisi “destur” deyu ona neşter ve bıxak vurdu. Bir damla kan revan oldu, ol vakit cümlesinin bileğinden de kan aktı. Bir damla kan dahi pencereden gelip meydana döküldü.. Meğer ki, o bir damla kan taşraya çıkan Selman Farisi”nin kolundan idi. Ali-yyel Murtaza-nın kolunu bağladılar, cümlesinin kanı durdu. Ol dem onu dışarıdan gördüler, Selman Farisi geldi. Bir üzüm tanesi getirip Hz Seyyid-in önüne koydular, birlikte ”Ey hadimül fukara, hadimilik edip, bu üzüm tanesini kırklara kısmet eyle” dediler. Hz Seyyid biraz düşündükten sonra bunlar “Kırk kişiler, bu bir üzüm tanesi’ni kime kısmet edeyim?” dedi. Derhal yüce Tanrı’dan Cebrail Aleyhisselam’a emroldu ki, ”Ey Cebrail, Habibim müşkülde kaldı, tez yetiş, cennetten nurdan bir tabak al, Habibim Muhammed-e ilet. Bu üzümü bu tabak içinde ezip şerbet eylesin. Kırklar-a bahş edip içsinler” dedi. Cebrail Aleyhisselam cennetten bir nur tabak alıp Resul Aleyhisselam’in huzuruna geldi. Hak Teala hazretlerinin selamını farz kıldı. Ol tabağı önüne koydu: ”şerbet eyle, ya Muhammet” dedi. Kırklar bakıp dururken onu gördüler ki, Seyyidin önünde nurdan bir tabak zahir oldu..Gün gibi şule verdi. Seyyid o tabak içine su koyup parmaklarıyla üzümü şerbet eyledi. Kırklar-ın önüne koydu. Hak Teala hazretlerinin bunda hikmeti vardı.. Kudret zahir olsa gerek idi. Kırklar o şerbetten içtiler. Cümlesi mesti, elest oldular, kendilerinden geçtiler. Öyle bir hale geldiler ki, birden cümlesi kendilerini oturdukları yerden ayakta buldular. Bir kere Allah!” deyip dest verdiler sıtkı candan semaha girdiler, yani kendinden geçtiler. Seyyid dahi Kırklar-la sema ederken mübarek başından imamesi yere düştü. Ol imameyi yerden aldılar, kırk pareye kıldılar, bellerine bağlayıp Hak için sema ettiler. Daha sonra Resulün çevresine toplanıp Mirac’i sordular. Dediler ki: ”Ya Resulullah, Hüda aşkına, bize hak süphane ve teala hazretlerinin sizlere beyan eylediği ne ise beyan eyle ki, bizlerde işitelim.” O sırada şahi Merdan Ali de yerinden kalkıp Peygamber”in yanına geldi. Peygamber baktı ki, Miraç yolunda önüne çıkan arslan’a verdiği yüzük onun parmağındadır. O zaman hakikati anladı. Ashabına dedi ki: ”Gelin hakikate talip olun” ki, Hakkın sırrına yakın olasınız Ondan sonra, ashaplar dediler ki, ”Hakikat nedir beyan eyle görelim” dediler. Peygamber hazretleri dedi ki, Hakikat odur ki, evvel özünü kendi kendine yar-ı ihtiyar ile bir yere teslim edin. Onun emrine riayet edin “dedi. Ashaplar Resul-e dediler ki, ”Biz dahi biat kılmaya, iradet getirmeye geldik” dediler. Ikrar verip talip oldular. Resul hazretleri buyurduki: ”Ya ashaplar, hakikat Ali hakkındadır, Varın, Hazreti Ali-ye ikrar getirin”dedi. Cümle ashaplar vardılar, Hz Ali-ye biat kıldılar, talip olup yemin eylediler. Hz Resul buyurdu, o cemde önce iki kişiyi müsaib eylediler, en son Peygamber Aleyhisselam, Ali ile müsaib ve kardeş oldu. Birlik manasını gösterdiler. Peygamber Aleyhisselam kendi mübarek eliyle kuşağını açtı. Ali-yi bağrına bastı.. Ikisi bir gömleğe girdiler. Baş iki, gövde bir oldu, görüldüler. Peygamber Hz Ali hakkında şu hadisi okudu. ”Lahmike lahmi, demmi, ke demmi, ruhike ruhi, cismike cismi,” dedi. Yani “Ali-nin eti benim etim, kanı benim kanım, ruhu benim ruhum, cismi’de benim cismimdir.” Adem’den Hatamül enbiya’ya gelinceye değin, yol-erkan yok idi.Muhammet Mustafa ve Ali-yyel Murtaza cümleye rahmet ettiler, dini zahir eylediler. Erkan koydular. şeriat zahir oldu. Tarikat ve hakikat sır oldu. şeriat Muhammet-in oldu. Tarikat ve hakikat Hz. Ali-nin şanına geldi. Peygamber peki sizi yöneten kim diye sorar, oradakiler hep birden bizler aklımızı sele salmadık, gönül birliğinde karar kıldık, nefs”imize gem vurduk vel hasıl bu vesile ilede kendimizi bulduk, elimize, belimize ve dilimize mühür vurduk, bizler yaşlandık gelip gexiciyiz, geleceğe ışık tutacak, yol yolculuğu yapacak iki torununu kendimize ve geleceğimize, lider yapmak istiyoruz, karar senindir derler, Peygamberimiz Hz. Hasan”a dönerek ya Hasan, sen bu toplumun önderi, lideri olsan, toplumu toplantıya davet etsen, gelmeseler ne yaparsın diye sorar, Hz. Hasan, dedem Muhammet onlar gelmezlerse, askerlerimle gider, gelmeyenleri zorlan getiririm der, Peygamber Hz. Hüseyin”e döner ve aynı soruyu sorar, Hz. Hüseyin, dedem Muhammet, xağırdığım toplum davetime gelmez ise, ben onların ayaklarına gider turab olurum, neden gelemediklerinin mahsurunu öğrenmeğe, onları iknağaya xalışırım der ve Peygamber efendimiz Hz Hüseyin”nin sözlerinden etkilenerek, ya Hüseyin anlaşıldı ki, bu kara xula sen layıksın. Hz. Hüseyin”i Alevi dede”lerinin oturduğu kara xula oturtur, dolayısıyla pirlik kapısının mührünü de bu şekliyle Hz. Hüseyin”e verdi, böylece Alevi”lerin, Kırklar Cem”ide oluşmuş oldu. 1400 yüz yıldır Kırklar Cem-i devam ederek geleneğini sürdürdü. Alevi cemleri Hz Hüseyin”in ölümünden sonra Alevi dedeleri tarafından yönetilmeğe başlandı. Cemleri yönetecek Alevi Dede”lerinin halk arasında itibar kazanmış olması, bizzat Dede”lerin her yıl görgüye girip kurban kesmesi, Eline, Beline, Diline sahip olması, Talip”inden önce kendisinin eteğinde olan taşları dökmesi, Barıştan, dostluktan, Demokrasiden yana olması, her şeyden öncede Alevi hoş görüsü ile hareket etmesi cok önemlidir, aksi takdirde bu ilkelere sahip olmayan Alevi Dede”leri, Hz. Hüseyin”in o muhteşem kara culuna oturma hakkına sahip değillerdir. Bu Cem”lerde on iki kişi görev alır. Bunlar Peyk ( Cem”e gelmek isteyen köylere haber veren ). Postxu : ( Dedenin önüne postu getirip seren ve düzeni sağlayan kişi ). Bekxi ( Cem yapılan yerin dışındaki evleri bekler, Cem”e karşı bir tertip varsa onu önler, veya haber verir). Ibrikxi ( Cem”e katılanların ellerine su döküp ellerini yıkamalarını sağlar ). cırağcı ( Cem yerini aydınlatmakla mükellef olan kişidir ). Ayakkabıcı ( Cem”e girenlerin girişte bıraktıkları ayakkabılarına bekcilik eder ). Lokmacı ( Cem”e gelenlerin getirdikleri yiyecek ve ixecekleri toplar, dağıtılmasına yardımcı olur ). Zakir ( Cem sırasında saz xalar, on iki imamı öven deyişler okur, demeleri seslendirir). Sakkacı ( Kerbela”da şehit düşen Imam Hüseyin ve ehl”i beyt ixin sunulan suyu onların canları aşkına, Cemde bulunanlara dağıtır ). Delilci ( Cem”e katılanlara yol gösterir, Peygamber döneminde yanan delilin yanmasını sağlar “Kura”nı kerim nur suresi 35. Ayet). Cem”in on ikinci kişisi o bölgede, Alevilerin başı olan ve Cem”i yöneten Dede”dir
Kendisine Mürşit”de denir, Mürşit yol gösteren anlamına gelir. Aleviler Cem törenlerine kadın, erkek birlikte katılırlar. Evli iken boşanmış olanlar- insan öldürmüş olanlar- suc işlemiş olanlar Cem”e katılamazlar. Alevi düşüncesine göre bunlar düşkün kullardır.Alevi dedesi Cem”e gelenler arasında dargınlar- kırgınlar- anlaşmazlıklar olanlar varsa onları dinler, kararları kendi verir ve tümünün barışmasını sağlar. Dede Babalar, bacılar,edep, erkan” demesiyle birlikte dua okur , yanında sağında ve solunda bulunan zakirlere destur verir, dostluk ve barış ixin birde konuşma yapar. Zakir”in beyitlerinden sonra Dede ” semahlar saf, günahlar af ola,” der ve cemaat hep bir ağızdan ” Allah ” Allah ” diyerek secde eder ve ardından semah dönülür, Dede bu arada halkı uyararak seyr icin olmaya, hak icin ola, hak icin ola der. Semah bittikten sonra getirilen lokmalara dualar verilir, dede şah lokmasının ardından yiyeceklerin dağıtılmasını buyurur. Bu arada gizlice yiyenler yakalanırsa o kişiye halkın belirleyeceği bir ceza kesilir, o kişide itirazsız kabul eder. Cem”lerde” Allah, Allah. geldiğiniz yoldan, durduğunuz dardan, çağırdığınız pirden ?şefaat göresiniz. cenab-y Hak, Hünkar Hacıy Bektaş? Veli sultan, Allah’a kul, Muhammed’e ümmet, Ali’ye talib eyleye. Bu yoldan, bu dardan, bu pirden ayırmaya. Cedd-i cemalimizi yaramaza, uğursuza, pirsize düşürmeye.?şeytanın ?şerrinden, gafil gadadan, görünmez beladan, koruya. Cenab-y Allah, hayırlıy devlet, hayırlıy evlat, hayırlıy rahmet, hayırlıy bereket nasib eyleye. Dualarınız, niyazlarınız kabul ola. Gerçeğin demine hü..
Süpürgeci görevi devr alarak
“Hüseyn-i Kerbela için gözlerim kanlı yaştır,
Yüz bin lanet ana ki Yezidin bağrıy taştır
Pirimiz Kırklar içinde Seyyid Farraştır.
Bir cemal Muhammed,kemal-i YImam Hasan,YImam Hüseyin Al-i bülende salavat.
Yukarıda yazılanlardan da anlaşılacağı gibi Alevi Cem ibadetlerine Allah – Peygamber – Ehlibeyt ve Kuran hakimdir. Bin dört yüz yıldır süregelen bu gelenek ve görenekler icin, bu yazılanlar birilerine hikaye, veya safsata gibi gelebilir, zalımın zulmüne caresizliğinden boyun büken, dedeler, ozanlar, yazarlar, sanatcılar yolundan, erkanından hic bir şekilde taviz vermeden, bin bir zorluklar icerisinde bu yolu bugünlere kadar taşımışlar, bu gelenek ve görenekleri hic kimsenin rencide etmeğe hak ve selahiyeti yoktur, yanlışıyla, doğrusuyla bugüne değin, yolunu sürenlerin, yüreklerine sağlık demek gerekir. Alevilik- “Alevi”kelimesinin arapca anlamı:” Ali”ye ait” demektir. Yani, ” Hz. Ali”nin yanında olan, ona bağlı olan kişi”. Hz Ali”yi en üstün insan gören, onu Peygamber”in vefatından sonra halifeliğe gelmesi gereken ve bu tercihi Allah”ın, ve peygamberin yaptığına inanılan kişidir. Hz. Ali. 598 yılında Mekke”de dünyaya geldi, annesi Hz.Ali”ye hamileyken kaabeyi tavaf sırasında sancısı tutar ve Allah”a sığınır, Hak taala Kaabe”nin duvarının acılmasını sağlar ve Hz.Ali Kaabe icinde dünya”ya gelir. Öyle ki Aleviler kendi aralarında Hz. Aliyi farklı, farklı yorumlamışlardır, bir kısmı Zeydiyye, Ismailiye, Imamiye, Nuseyriye gibi şii Alevileri, Anadolu Alevilerine göre farklı yorumlar getirmişlerdir, fakat bu ceşitli görüşler Anadolu Alevilerini etkilememiştir. Buradanda anlaşılacağı gibi kesinlikle bilinmesi gereken Aleviliğin ve şiiliğin birbirinden farklı şeyler olduğudur. Böylece VII.yy” sonlarında doğan Alevilik VIII. Ve IV.yy”larda kısa bir süre Sünniliğin ağır baskısı yüzünden pek yayılamadı. Ancak onuncu yüz yıl ile, on altıncı yüz yılları arasında hızla gelişme kaydetti. Başta Anadolu olmak üzere, Iran – Türkistan – Mısır – Yemen – Irakta yaygınlaştı ve edebiyat alanında önemli eserlerin yazılmasına yol axtı. Alevi inancı, Anadolu”da özellikle sekizinci yüz yıldan sonra halk tarafından tutuldu ve benimsendi. Alevi inancına göre esas olan imamlıktır. Imamlık. Tanrı”dan ve Hz.Muhammed”den sonra gelen en önemli makamdır.Bu vesile ile ilk imamda Hz,Ali”dir. Imamlığın secimle değil Tanrı buyruğu ile ve Hz. Muhammed soyundan gelen birine verilmesi şarttır. Bu anlamda Ali”nin imamlığı Tanrı”saldır
Imamlık babadan oğula gexer, secimle değil soy ile, verasetle ilgilidir. Imam yer yüzünde Tanrı”nın temsilcisi, Tanrı”ya en yakın olanıdır. Tanrı Ali”de insan biximine girdiği icin Ali ölümsüzdür. Sözleri buyrukları tartışmasız gecerlilik taşır. Bu bakımdan Tanrı”yı sevmek Ali”yi sevmek, Ali”yi sevmekte Tanrı”yı sevmektir, Tanrı”yı sevmeyen Ali”yi sevmiyor demektir. Ali”yi seveni sevmek, sevmeyeni sevmemek gerekir( tevelle ve teberra ). Ali”den sonra imamlık onun evladına gexmiştir. Gercek imamlar on ikidir. Ilk imam Ali, son imam onun torunu Mehdi”dir. Mehdi ölmemiştir, sırlara karışmış, günün birinde Tanrı”sal bir buyrukla ortaya cıkıp görevine başlıyacak, insanları doğru yola iletecek, kötülüklerden koruyacaktır. Imamlık makamı kutsaldır. Imam suc işlemez, eksik iş yapmaz, o her türlü suctan, eksiklikten arınmıştır, masumdur. Bu yüzden imamın sözü bir bakıma Tanrı sözüdür. cünkü imam Tanrı diliyle, Tanrı iradesiyle söyler. On iki imama karşı işlenen her suc Tanrı iradesine karşı işlenmiş suc sayılır.Cünkü on iki imamın her birinin ayrı bir kutsallığı vardır. Değişik kollara ayrılan Aleviler genellikle islam dininin Kuran ile bildirilen bütün ilkelerine, ve “sahih saydıkları” hadislere inanırlar.Tanrı”nın birliğini, Hz. Muhammed”din Resullüğünü kabul ederler. Sünni mezheplerinin hic birine inanmazlar. Hz. Ali”ye gelince, Peygamber”in nasihat ve vasiyetlerini hice saydılar, yani Bir kavilde iman koyundur- iblis ittir- coban gitti- kurt koyunu nitti- ve bir kavilde iman süttür- akıl bekcidir- iblis ittir- ücü bir evde ve bir yerdedir- bekci evden gitti- süt bekcisiz kaldı- it sütü nitti, Peygamber öldü, ortaklık bitti. Kuran-ı kerim”in fair suresi 5.ayetinde derki, nefsine, menfaatine ve cehaletine düşmüş bu zihniyetten sizleri uyarırım. Emeviler halifelik Hz. Alinin hakkı olduğu halde, maddi gücleri, yani arka bahxeleri daha kuvvetli olan Ebubekir. Ömer ve Osman”ı halife yaptıktan sonra halkın yoğun baskıları sonunda (24 haziran 656) da halife olarak Hz. Aliyi göreve getirmek zorunda kaldılar. Hz. Ali iş başına geldiğinde durum son derece vahimdi, Ali ve ehlibeyt hakkında sahte müslümanların ektiği tohumlar coktaan yeşermeğe başlamıştı. Ali”nin halife olmasıyla ic mücadeleler başladı. Görünüşte Ali”ye taraftar olan sahabeden Talha ve Zubeyr ile Peygamber”in hanımı Ayşe, Ali”ye biat etmediler ve beraberce Mekke”ye, oradan da Basraya giderek şehri ele gexirdiler. Ali kendisini himaye edecek birliklerin azlığı sebebiyle Ekim 656″da Medineyi terketti. Kufe muhafızlarından topladığı kuvvetle Basra üzerine yürüdü. Talha ve Zubeyr”le yapılan müzakereler neticesiz kalınca harp başladı. Ayşe, taraftarlarını cesaretlendirmek ixin bir deveye binerek savaş meydanına girdi fakat sonucta, tarihte “Cemel vakası” diye bilinen bu savaşı Ali kazandı.(4 aralık 656). Böylece bütün Irak Ali”ye biat etti. Bundan sonra karşısına Suriye valisi Muaviye bin Ebu Sufyan cıktı. Emevi ailesinin reisi olduğundan, Osman”ın katilinin intikamını almak bahanesiyle, halbuki siyaset uğruna, Osman”ıda kendileri katletti, herekete gecen Muaviye Mısır”ı ele gecirerek iktidar mücadelesine hazırlandı. Ali 657 senesinde Suriye üzerine hareket etti. Iki ordu Siffin”de karşılaştı. Muaviye, Osman”nın katillerinin teslim edilmesini istedi. Ali Katiller aramızda değildir, katiller sizin icinizdedir dedi. Neticede mayıs ayında başlayan savaş tahminen 110 gün sürdü. Ali zaferi kazanmak üzereyken Amr. Bin As”ın tavsiyesi üzerine Muaviye”nin birlikleri, Kuran”nın hakemliğine müracaat ettiklerine işaret ixin mızraklarının uxlarına Kuran sayfalarını takarak ortaya cıktılar. Bu Irak birliklerine tesir etti ve Ali hakem usulünü kabule mecbur kaldı. Hakem olarak Ali tarafından Ebu Musa el Eşari, Muaviye tarafından ise Amr bin as tayin edildi. Hakemler şubat 658″de Ezruh”ta toplandılar. Uzun müzakereler neticesinde Amr”ın bir hilesiyle Hz. Ali, hakemi tarafından halifelikten azledilince, Amr Bin As, Muaviye”yi halife secti. Bu gelişme taraflar lehine kati bir netice doğurmadı, fakat bu hadise ordu icinde Ali”nin durumunu biraz sarstı. Hakem olayını protesto etmek maksadıyla Ali”nin ordusundan ayrılan 4.000 bin kişi Medine”ye cekildiler. şehri zaptederek yağma ve tahrip ettiler.
Bunun üzerine, Ali, Islam tarihinde”Hariciler” diye bilinen bu asilerin üzerine yürüdü.Nehruvan”da onları mağlup etti, fakat kuvvetlerinin azalması sonucu Kufe”ye cekilmek zorunda kaldı. Muaviye etrafına topladığı yağcı ve cıkarcılar gurubundan bir ordu teşkil etmişti, islam devletine vergi vermiyen Muaviye, her vesile ile Hz. Ali yönetimine kafa tutmaya devam ediyor, bir taraftanda oğlu Yezit”i islam devletinin yönetimine hazırlıyordu, Yezit saraylarda ixi şarap dolu havuzlarda cıplak kadınlarla gününü gün ediyor bir taraftanda ehlibeyt düşmalığı ile yönlendiriliyordu. Hz. Ali daima dürüstlüğünün kurbanı oldu. Bir sabah camiye namaza kalktığında kazlar, ördekler eteklerin yapıştı, ahu figan eylediler, cariyesi ağlıyordu, mübarek insan cariyesine ne olduğunu sordu, ya Ali, senin sakalını alkanlar icinde gördüm dedi. Hz Ali ben bugün şehit olmağa gidiyorum hakkınızı helal eyleyin dedi. Bütün ev halkını bir telaş aldı, Hasan ve Hüseyin hazretleri hemen cami yoluna koyuldular, sağa sola baktılar, yolları araştırdılar. Hz Ali ev halkı ile vedalaştıktan sonra camiye vardı. Caminin arkasında dikine bir hasır duruyordu onu salladı ve kalk ya ibni Mülcem namaz vakti geldi dedi. Mülcem tam bir hafta boyunca hancerini zehirle bilemişti. O yüce insan Hz. Ali namaza durdu ve Mülcem zehirli hancerini Ali”nin sırtından bir kere sapladı, Allahın arslanı yalnız bir ahh diyebildi, ve bir hafta sonra ocak 661 yılında Ramazan ayının on dokuzuncu gecesi ruhunu teslim eyledi. Hz. Ali iyilik edip, Azad ettiği kölesi ibni Mülcem tarafından şehit edildi. O hix bir zaman kendi nefsini düşünmedi, cünkü o bir Veli idi, politikanın dolambaclı yollarını bilmezdi, değil müslümanlara, düşmanlarına bile hile yapmazdı, dolap cevirmez, entrikaya tenezzül etmezdi, velhasıl örneği bulunmaz yüce ve tertemiz bir insandı. Imamı Ali, dünya”da yetişen ender karekterli, olağan üstü bir insan yapısına sahipti, o kahramaların kahramanı, yiğitlerin yiğiti, mertlerin merti, cengaverlerin cengaveri, velilerin şahı, bilginlerin en üstünü, hakimlerin en adili, vel hasıl kelimelerin tarif edemiyeceği bir dahi idi, birbirinden ayrı bir cok nitelikler onda toplanmıştı. Mevlana Celaleddin Rumi bir kasidesinde Hz Aliyi şöyle tanımlıyor. ” O acıklayıcı imam, Tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, mekanda, zamanda, Hakla duran o imamın zati, ic ve dış temizliğiyle vasıflanmak vaciptir. cünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur temizdir… Onun konağı birlik alemidir. Dünyevi ve beşeri sıfatlardan dışarıdır. O, insanın hakikatı ve canı gibiydi. Her şey fanidir, fakat can yaşar, ölmez. Onun hareketi kendinden diri olan ezeli varlıktandır. Beka ve cevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratının zati gibi o bakidir. Hak”kın yüksek sıfatları Ali”nin vasfıdır, Hak”kın sıfatları zaten ayrı değildir. O Tanrı”nın zatine yapışmış, o olmuştur. Hani duyduğum lahutun o gizli hazinesi yokmu: işte o odur. cünkü o, Haktan halka görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. Işte o ilimden maksüt, yüce Ali”dir. Hak”kın hikmetini ondan başka kimse bilemez. Zira o hakimdir, herşeyin bilginidir. Hz. Ali bunca niteliğe sahip bulunurken, emevilerin yaptığı bir toplantıda, Peygamber”in yanında bulunmuş olan eba Hereyre denilen sahabeye soru sorarlar, ey eba Hereyre namazı Hz. Ali”nin arkasında kılmakmı doğru, yoksa Muaviye”nin ardında kılmakmı sevaptır, Hereyre cevap verir, Hz. Ali”nin ardında namaz kılmak doğru ve sevaptır, ama şunuda unutmayın ki, Muaviye”nin pilavı daha yağlıdır, işte insan buna dayanamıyor. Insan oğlunun öncelikle kendi eteğindeki taşları döküp, kendi kendini burada sorgulaması gerekmiyormu? Bir Sahabe`nin işkembesini doldurabilmek uğruna, fakir, fukara hakkı yiyen, türlü entrikalar xeviren, Allah ve Peygamber”i, Islam şemsiyesi adı altında koz olarak kullanan, Muaviye”nin ardından gitmesi doğru olurmu? Toplumları birbirine düşüren, bilgisiz yobaz, ve inatxı softalardan ne beklenebilir. Bazı art niyetli ve bilgisiz müslümanların duyduklarına ve okuduklarına göre, Muaviye bir sahabe”dir, bir iman, bir vahiy katibi ve bir kahramandır, amcası oğlu Hz. Osman”nın şehadetini bizzat gercekleştiren, Hz. Peygamber”in torunu Hz. Hasan”a şehadet şerbetini iciren, Hz. Hüseyin”in Kerbela olayının hazırlayıcısı olan, insan aleminin yüz karası Muaviye”ye, yukarıda sıralanan üstün vasıfları yakıştırmak ne kadar doğru olur, yakıştıranların ve yakıştıranlara uyanların bir hayli düşünüp tarihin gerceklerini irdelemesi gerekir. Bundan dolayıdır ki, Alevi”ler cem törenlerinde sıtkınan Allah”a sığınarak, Muaviye”ye ve oğlu Yezit”e, (Nalet olsun Yezit”e,) diye bedduada bulunurlar. Hz. Peygamber”in sevgili torunu, göz bebeği olan, Hz. Hüseyin”i Kerbela”da susuz şehit edenlere destek verenlerin, o tarihlerde alim gecinenlerin, aldıkları keseler dolusu sarı altınlar hatırına, bile, bile, yalan yazılar yazdığı söylenir, hatta haşa Kuran”a bile el attıkları ifade edilir, bu vesile ilede, Kuran”da Ehlibeyt hakkında olması gereken 366 ayetin yok edildiği kaynaklarca yazılır. Peki ya bugün, hic cıkarları olmadan, sırf insanlar arasına nifak tohumları sacmak amacıyla gereksiz yere mücadele edenlere, inatcılıklarına devam edip, eski yazılanları taklit ederek, halen Muaviye”yi övenlere, masum, cahil milleti aldatmaya, kardeşi, kardeşe düşürmeğe devam edenlere ne demeli. Ebu süfyan”ın oğlu olan Muaviye, bir vahiy, bir sır katibi, bir kahraman olamaz, onu övenler ne yazıkki bilmeden affı mümküm olmayan günah işliyorlar. Ehli sünnet Kuran”da bir hadisten bahseder, sahabelere küfretmek doğru değildir, sahabelere küfredenler cehennemden kurtulamaz, Allah”ın naleti onların üzerinden eksik olmaz diye yazılır, bunu Peygamber”imiz buyurdu derler. Hz. Ali efendimiz sahabelerin en büyükleri olduğu halde, Muaviye cami ibadetlerinde yıllarca ehlibeyte ve sülalesine küfür ettirmiştir ve bu küfür tam 83 yıl boyunca devam etmiştir, bu yüzdendir ki Aleviler cami ibadetine rağbet göstermez. Ebu Süfyan oğlu Muaviye”nin 1400 sene önce başlattığı zulüm ve işkenceler, Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim”in Iranda, şah Ismail”e saldırısıyla, 360 bin asker Kızılbaş ordusu diye kılıctan gecirilmiş, bu saldırılar Cumhuriyet döneminde sırasıyla, Dersim, Maraş, Corum, Sivas, Istanbul olayları ile devam etmiştir. Insan oğlu var olduğu sürece, ne Emevi”lerin lideri olan Ebu Sufyan oğlu Muaviye”nin, nede oğlu Yezit”in ettiği zulüm ve işkenceler, Tarihten silinmeyecek, Alevi ve aydın düşünen bütün toplumların ciğer yarası olarak kalacak, insanlık bundan daima utanc duyacaktır. Alevi”liğin özü doğruluk, cevheri hoşgörü, hazinesi bilgi,kemali marifet,meyvesi dostluk ve vardığı yer insan sevgisidir.İLLA ZÜLFİKAR
Haykırınca titrerdi dağlarla taşlar Ehli beytin derdi yürekleri dağlar
şaha kalk düldül geliyor kızılbaşlar Peygamber soyuna zulüm yaptılar
Zulme karşı sallanırdı o Zülfikar Allah ile kul arasına girdi azanlar
La Feta Illa Ali,la Seyfa,illa Zülfikar La Feta Illa Ali,la Seyfa,illa Zülfikar
Hüseyin”i Kerbela”da al kana boyadılar Pirler, Mürşitler susmuş konuşmazlar
Imam Zeynal Abidi”ni zindana attılar Cem yerine varıp birliği sağlamazlar
Imam Musa”i Kazıma kurşun akıttılar Hak uxun Mevla-ya sitem yollamazlar
La Feta, Illa Ali,La Seyfa, Illa Zülfikar La Feta, Illa Ali,La Seyfa, Illa Zülfikar
Ak deve üstünde yükümüz vardır Kula kul olduk yılıp, usanmadık
Erenlerden gelme soyumuz vardır Her gördüğümüzü kendimiz saydık
Mahşer kapısın`da duran şahımız vardır Aşık kul seveni bu uğurda uğurladık
La Feta, Illa Ali, La Seyfa, Illa Zülfikar La Feta, Illa Ali, La Seyfa, Illa Zülfikar.
Emir’el müminin ,Hicretin 40.,miladın 661.yılında Ramazan ayının 21.gecesi hakka yürüdü.Büyük oğlu Hasan,kendisini yıkayıp kefenledi.Sabaha doğru şimdiki türbesinin olduğu yerde sırladılar.
Sırası gelmişken Hz.Ali’nin nasıl katledildiğine değinmek istiyorum.Haricilerin anlaşmasına göre İbn-i Mülcem ,Ali’yi öldürmekle görevlendirilmişti.Bir başka fedai,de Muaviye’yi öldürecekti.Ancak Muaviye kaçıp kurtuldu.Ali’nin gömülmesinin ertesi günü ibn-i Mülcem öldürüldü.Aynı gün Kufe camiinde İmam Hasana biat edildi.Daha sonraki gelişmeler’e değinmek yerinde olur kanısındayım.Hasan Muaviye’nin uslu durmadığını, aleyhine eylemler düzenlediğini duyunca muaviye’ye mektuplar yazdı, ancak sonuç alamadı. Muaviyenin zenginliği işe yarıyor, paralar vererek etkin kişileri Hasan’ın çevresinden uzaklaştıyordu. İmam Hasan ordusunda Ehl-i Beyt’e bağlı olanlar iyice azalmıştı, öbürleri ise yelin estiği gibi davranıyorlardı. Hele hele Ehl-i Beyt yandaşları bir ara haricilerin etkisine kapılmışlardı.Orduda Muaviyenin casusları cirit atıyorlardı. İmam’ı Hasan’ı kaçırıp Muaviye’ye götürmek isteyenler bile vardı.Çadırı yağmalanmış,bir kezde yaralanmıştı.Çok zor durumdaydı.Iraklıların davranışı onu perişan etmişti.Tam bu sırada muaviye’nin adamları bir önerge ile çıkageldiler.Hasan, demokratik bir davranışla bu gelen öneriyi kendi adamlarına açtı.Orada bulunanlar anlaşmayı benimsediler.Bu anlaşma koşulları şöyle idi.1-Halk,Kuran’a ve Peygamber sünnetine uygun yönetilecekti..2-Hz.Ali’ye kötü söz söylenmeyecekti..3-Hz.Ali yandaşlarına kötülük edilmeyecekti.4-Cemel ve Sıffeyn savaşlarında ölenlerin çocuklarına haraç malından pay verilecekti.5-Muaviye,Halife olacaktı.Ancak kendisinden sonraki halife üzerinde söz sahibi olmayacaktı.Maviye imza töreninden sonra Nuhayle’ye gitti İlk sözü şu idi”Ben Hasan’la kimi maddelere uyacağımı söyledim.Ancak o maddeler bile ayağımın altında.Hiç birini yerine getirmeyeceğim.”Öyle de yaptı.Hz.Ali’ye oğlu Hasan’ın bile bulunduğu toplantılarda lanet okuttu.Bütüm uyarılara karşın bu alışkanlığını sürdürdü.Bu kötü alışkanlık kendisinden sonrada ta Abdülaziz oğlu ömer dönemine değin sürdü.Muaviye döneminde Ali yandaşlarına edilmeyen kötülük kalmadı.Ehl-i Beyt şehitlerinin çocuklarına bir dirhem bile verilmedi.Ölümünden öncede yerine öğlu Yezid’i zorla halife yaptı.böylece Halifeliğe saltanat kuralını getirdi.Bundan sonra Halifelik babadan oğula geçecekti.İmam’ı Hasan’ı bu anlaşmadan dolayı eleştirenler sonradan kendisine hak verdiler.Hasan,Muaviye ile yaptığı anlaşmadan sonra Medine’ye döndü.Bundan sonra zaman,zaman onun canına kıyma girişimlerinide görürüz.Bir kaç kez zehirlendi,ancak kurtarıldı.Sonunda Muaviye’nin kandırması ile eşlerinden Eş’as kızı Cüde,onu zehirledi.Muaviye,eğer bu işi yaparsa Cüde’yi oğlu Yezd’e alacaktı.Ancak sonradan”Hasa’na yapan oğlumada yapar”diye sözünden döndü.Hasan,kardeşi Hüseyn’in,”bunu kim yaptı?”sorusuna ,”Tanrının öcü daha zorludur”,diye yanıt vermedi.Hasan’ın cesedini dedesinin yanına gömmek istedilersede Mervan engel olur Hüseyin’de ağbisinin cesedini onun vasiyetine uyarak batı, mezarlığında toprağa verdi. Ölüm tarihi. 49 dur.(m 670).Kırk yedi yıl yaşadı. böylece İmam Ali’ye ve oğullarına, giderek soyuna karşı öldürme düşünceleri artık eyleme dönüşmüştü. Bu bölümde artık yazımın can alıcı bir noktasına değineceğim. Sünni kurallar dışındaki inançlarım olsun, Anadolu türkmen – Alevi kesiminin olsun yüzyıllardır üzerinde birleştiği, sevdiği,saydığı ,
ağladığı bir kişinin, bir savaşın öyküsüdür bu. Üçüncü imam Hz.Hüseyin’in künyesi “Ebu Abdullah, ek adı (lakap) Zeki, Şehid, Mazlum ve sıbd olup Hicretin 4.yılı Şaban ayının beşinci salı günü Medine’de doğmuştur.”(m.626) Adını dedesi Hz Peygamber koymuştur. Adın konulmasıTanrı isteğidir. Ağabeyi Hasan’dan yirmi ay sonra dünyaya gelmiştir.Altı erkek, iki kız çocuğu olmuştur. Bunlardan dedesi Hz.Peygamber’e çok benzediği için Şehip-I
Peygamber (Peygamber benzeri) diye de anılan Ali Asker (Asgar) Kerbela’da şehid olmuşlardır. Soyu hasta olduğu için Kerbela kırımından kurtulan Zeyn’el Abidin’den yürümüştür. Diğer oğulları Muhammed, afer, Abdullah, babalarının sağlığında Medine’de ölmüşlerdir. Kızları Fatma, Sakine ve altı aylıkken Kerbela’da boğazından oklanarak öldürülen Ali Asker’in annelerinin adı Rebab’dır. Büyük oğlu Ali Ekber’in aslında Zeynel Abidin olduğu söylentisinin aslı yoktur. Neminden beri süregelen söylentilere göre dedesinin en sevdiği torunu idi. Çok sık görüşürlerdi. Bilindiği gibi Kuran’da Ehl-i Beyt sık sık dile getirilmiş ve övülmüştü

İRAN’DAKİ BAZI CEMHANELER (CEMEVLERİ) VE DEDELERİ (SERCEMLER)

1- Aşağı Cemhane: Ilıhçı kentinde. Abdullah Virani Dede sercem. 2-Tebriz kentinde: Abdullah Virani Dede sercem 3-Yukarı Cemhane: Ilıhçı kentinde. Ali Asgar Zakiri Dede sercem. 4-Tebriz kentinde: Rıza Pirinya Dede sercem. 5-Tahran’da: Rıza Pirinya Dede sercem. 6-Meşhed kentinde: Mirza Ali Guli Nezad Dede sercem. 7-Merage kentinde: Baba Seburi sercem 8-Urmiye’nin Gıpcag köyünde: Abdullah Virani Dede sercem. Saygı ve sevgiyle… İyi biliyoruzki Özbek TÜRK-lerine karşı şah İsmail Kızılbaşları(ezidi-zerdüş Kürtler-türkler) sunni oluşumun karşısında hetorodoks İslam anlayışını Ali ehlibeyit anlayışına tutma gereği duyarak sunni (Türk denilen) olan Özbeklere karşı büyük savaş açmış Özbek ve tır.. Oğlu olan 1.şah . Şah Tahmasp fars hayranı olduğu ve babasının şah İsmail(xızır) anlayışını kısmen terk etmişti ama yine Kızılbaşları (çoğu Kürtler-Türk göçerlerde var)Özbeklerin karşısına dikmiştir… Şirvanşahlar Türk sunni devleti Şah İsmail Kızılbaşları tarafından gülistan şehrinin yakınlarındaki savaşta şirvanşahların akimiyetine darbe indirildi.. Şah severlerin çoğu kürttür aslanda Abbas zorunlu olarak geterdiği ve sınırda Özbeklere karşı güç olarak değerlendirdiği bir kol.. Göçten önce ilk Yerleşim yerleri Geleneklerine göreneklerine dönemine bakılınca kürt olduğu olasılık fazla gibi gelmektedir… daha sonra kızılbaş Türklerin etkisiylede Türkleştiğini görüyoruz… kızılbaşlar kürt ve Türk kİmlığini unutmuş hakim kimse (hızır)ona inanmış onun dediklerini yapmış ve onun dili ile konuşmuş olmalarıda doğaldır diye bakmaktayım… etkileşim çoğrafya şartlar işte her yöreden oluşmuş gibi.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû