Blog Arşivleri

YAVUZ : OSMANLININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİREN PADİŞAH -2

Osmanlı Halife Sultanlarının belki de en dramatik iktidardan indilme olanı Genç Osman isimli 2. Osman döneminde yaşanır. 1617 yılında 13 yaşında Sultan ve Halife olan Genç Osman 5 sene sonra 20 Mayıs 1622’de tahtan, diğer yanı ile Halifelikten indirilerek İstanbul Yedikule zindanlarında boğdurularak öldürülür.

Hilafet tarihinde ilk defa Halifeler, Şeyhül İslam fetvaları ile tahttan ve Hilafetten indirilir olmuşlardır.

Bütün bunlar alt alta getirildiği zaman Yavuz’un Osmanlı’ya getirdiği bu Halifelik belası hem Osmanlı’nın dinamizmini baltalamış, hem de Hilafet adeta maskaralığa döndürülmüştür.

Osmanlı bu icraatlarla saygınlığını ve dinamizmi yitirmenin ötesinde oldukça gerilemiş, dünyada ki tüm gelişmelere yabancılaşmış, Emevi hayranı çıkarcı din adamlarının her alanda yetkin hale getirilmeleri ile Osmanlı kendini var eden etkenlerden sapmıştır.

Sene 1683. Osmanlı 2. Viyana seferine çıkacak. Fatih döneminde (1453) ağır sanayi sayılan ağır toplar katırlarla taşıma zahmetinden kurtulmak için Edirne’de getirlmeyip İstanbulda dökülülürken, bilimden ve çağdaşlıktan fersah fersah sapan bu anlayışın doğal sonucu olarak 1683 senesi 2. Viyana kuşatmasında o toplar binlerce km. mesafeye katırlarla çekilerek götürülmek durumunda kalınmış. Fatih’in İstanbul’un alındığı dönemde bu topları 250 km. mesafedeki Edirne’den getirme yerine İstanbul’da bunu döktürmesi ile aynı topların 2000 km. ileride ki Viyana’ya katırla taşınması arasında ki farktır bu anlayış. Osmanlı Yavuz sayesinde 150 sene içerisinde bu hale getirilmiş.

Bu anlayış ile Osmanlı’nın bırakın Roma gibi dünya devleti olmasının beklenmesi, Avrupa Rönesans ile tanışıp gelişmese bile Osmanlının uzun süre yaşaması imkansızdır. Bu anlayışın devlete egemen olması ile ülke çok doğal ve haklı olarak iç isyanlarla çalkalanacak, diğer yandan da gücünü yitiren saray çevresi, ülke içinde ve dışında ki çeşitli güçlere karşı otoritesini yitirecek, bağımsızlığından ödün üzerine ödün verecektir.

Osmanlının son dönemi olan gerileme döneminde ise artık iyice can çekişecek, Sultanlar yabancı ülkelerin maslahatgüzarları tarafından yönlendirileceklerdir. Ancak yönlendirilen ve yönetilen sadece Saltanat olmayacak, Hristiyan batılı ülkeler tarafından İslam Halifesi de yönlendirilme durumuna düşecektir.

Bu çöküşün son durağı ise son Sultan Vahdettin’in genç Türkiye Cumhuriyetinin Sultanlığı kaldırması (1Kasım1922) sonucu bir İslam Halifesi olarak ülkesini işgal eden Hristiyan İngiliz devletine sığınması ile son bulacaktır.

Vahdettin, Anadolu’yu işgal eden Hristiyan Emperyalist ülkelere karşı başında Mustafa Kemal Paşanın bulunduğu Ulusal Kurtuluş savaşına destek vermek yerine, kukla duruma gelmiş Sultanlığı ve Hilafetinin acınılacak durumunu görmeyip işbirlikçi Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın önüne koyduğu Mustafa Kemal Paşayı ölü veya diri tutuklanması önergesine imza atacak kadar zavallılaşacak, Ulusal Kurtuluş savaşı sonrasında ise ‘’Ülkesinde can güvenliğinin kalmadığı’’ gerekçesi ile ülkesini işgal eden İstanbul’daki İngiliz işgal kuvvetleri komutanına mektupla baş vurarak Malaya isimli İngiliz zırhlısına binerek (17 Kasım 1922) ülkeden kaçıp gidecektir.

Emevi hayranı Osmanlı Sultanı Yavuz’un, henüz yeni kurulan (9 Eylül 1502) ve başında Şah İsmail’in bulunduğu Türkmen Safevi Kızılbaş Devletine karşı 23 Ağustos 1514 (bazı kaynaklara göre 19Mart 1514) tarihinde açtığı Çaldıran savaşının sonrasında elde ettiği İslam dini Hilafeti macerası, arkasında milyonlarca Müslümanın kanı ve ahını bırakarak ve ülkesini her yönlü tamamen bitirerek, aynı anlayışın devamı olan torunlarının işgalci Hristiyan bir ülkeye sığınması ile son bulacaktır.

Emevi tarihiı böyledir. İktidarını kanla başlatır, kanla devam ettirir ve kanlı bir şekilde sona erer.

Emevi anlayışı böyledir. Güçlü olunca işgal eder, iktidarı döneminde göz yaşı döktürür ve iktidarı zayıflayınca da düşmanına sığınır.

Emevi ahlakı böyledir. Bu anlayışı başlatan Ebu Süfyan, İslam dini Peygamberine karşı yaptığı her türlü kötülüklerden sonra Bedir’de (13 Mart 624), Uhud’da (25 Mart 625) ve Hendek’te (627) savaş açtığı savaşları kazanamayınca, 1 Ocak 630 tarihinde Mekke’yi muhasara eden Hz. Muhammed karşısında derhal İslam dinine geçer. Aleviler onun için bu anlayışa ‘’Kılıç zoru ile İslam olanlar’’ deyimini kullanır.

Emevi tutarsızlığı böyledir. Anlayışı babasından devr alan Ebu Sufyan oğlu kendini Halife ilan eden Muaviye, Hz. Ali ile arasında yaşanan Sıffeyn (26 Temmuz 657) savaşını kaybedeceğini anlayınca ‘’Savaşacağımıza aramızda Kuran hakem olsun’’ diyerek Kuran’ı Kerim sayfalarını yırtarak mızraklarının başına geçirir ve bu hile ile zaman kazanmaya çalışır.

Bu Emevi tarihi böyledir. Bunların fikir babaları Muaviye oğlu Yezid’de, Kerbela (10 Ekim 680) vakası sonrası önüne getirilen İslam Peygamberinin torunu Hz. Hüseyin’in başına bakarak, Emevi Halifesi sıfatı ile şöyle der. ‘’Ey Katil’in oğlu. Baban Uhud’da dedemi katletti. Ne mutlu bu güne ki intikamımı aldım. Keşke atalarım hayatta olsalardı da bu mutlu günü görselerdi’’

Emevi tarihi ve değerlerinin devamını Osmanlı’ya hakim kılan Yavuz ve ardıllarının, vatanlarını işgal eden Hristiyan Emperyalistlere sığınması son derece normaldir. Bundan dolayıdır ki Emevi anlayışından ahlaki bir davranış beklemek yersiz bir beklenti olur.

Osmanlı tarihine baktığımızda 2 önemli kırılma dönemi yaşandığını görürüz. Bunlardan ilki ve küçük olan Fatih döneminde, büyük ve kalıcı olanı Yavuz döneminde yaşanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı’yı İmparatorluğa dönüştürürken yaptığı zihniyet değişimi ile Yavuz’un ortaya çıkmasının koşullarını da önemli ölçüde hazırlamıştır. Yavuz ise Büyük Roma hayali ile Osmanlının başına Hilafet belasını sararak onu bir daha düzelemeyecek bir yörüngeye oturtmuştur.

Osmanlının kuruluşunda Şeyh Edebali’nin deyimi ile ‘’Önce İnsana yatırım’’ anlayışı Fatih tarafından ‘’İnsanıçıkarı için kullanmaya’’, Yavuz döneminde ise ‘’İnsanı, insani erdemlerden soyutlamaya’’ dönüşmüştür. Bu kırılmalara Osmanlının 4. Sultanı Yıldırım Beyazit döneminde de teşebbüs edilmiş ancak ne Osmanlının gücü, ne de koşullar buna elverişli olmadığı için kırılma yaşanmamış, ancak kuruluş felsefesinin kırılabileceği anlayışı konuşulur/görüşülür / tartışılır olmuştur.

Osmanlı Hilafetle yönetilmeden önce yaşam biçiminde Türk aile gelenek ve görenekleri egemendi. Bu geleneklerin en önemlisi de aile müssesesinin biçimidir. Türkler aile geleneklerinde kadına değer verir. Sofrada, cephede, ibadette kadını ile birlikte bulunurlardı. Ancak bu gelenkler başında Şah İsmail’in bulunduğu Kızılbaş Türkmen Safevi devletinde daha da belirgindi. Bundan dolayıdır ki Şah İsmail’in eşi Çaldıran savaşında kocasının yanındaydı. Tarih kitapları onun bu savaşta Yavuz’a esir düştüğünü yazarlar. Osmanlı ise Hilafetle yönetildikten sonra 2000 kadar Emevi hayranı Ulemayı Osmanlıya akıl hocaları gibi getirip onları yönetimde etkin hale getirdikten sonra onlarla birlikte Bedevi Arap geleneği olan çok eşlilikle de tanışmış veya kaynaşmış oldu.

Osmanlı’ya Hilafetin getirilmesinden sonra saray içinde Sultan Halifeler için Haremler oluşturuldu. Her biri yurdun başka bir coğrafyasından hoyratça koparılıp seks kölesi olarak getirilen bu fiziği düzgün hanımlar, özellikle saray entrikaları denilen iktidar kavgasında ciddi birer obje durumuna sürüklendiler.

Sultan Halifelerin bu şekilde saraya doldurulmuş sayısız cariyeleri vardı. Bu cariyeler bakire olarak Sultan Halife Efendi Hazretlerine sunulur, fizikleri bozulmaya başladıktan sonra Harem içinde daha alt başka bir alana gönderilirlerdi. Sultan Halifenin fiziği düzgün cariyelerinden, sarayda görevli başka erkeklerin istifade etmemeleri için, özellikle cariyelerle yakın ilişkide olan erkekler iğdiş edilerek onların erkeksi özellikleri giderilir, Cariyelerin zamanla daha alt konuma sürüklenmelerinden sonra da bu hanımlar sarayda diğer yetkin kişilerin metresi olma durumunda kalırlardı.

Sultan Halifenin cariyelerine haremde başkalarının sokulması yasaktı. Ancak fiziği düzgün bu cariyelerin bir kısmının Sultan üzerinde ciddi etkileri vardı. Bir kısmının zamanla çocukları doğmuş ve gelecekte iktidar paylaşımında taraf olacaklardı. Cariyeler bunu bildiklerinden onların bir kısmı saraya yakın paşalarla gizli ilişkilerde bulunur, herkes bir ötekini çıkarı için kullanmanın yollarını arardı. Sultan Halifelerin bir kısmının tahtan indirilme veya boğdurulmalarının arkasında bu cariyelerin entikaları vardı.

Türk gelenek ve göreneklerinde bulunmayan bu görüntüye Ahlaki olarak bakıldığında bunun en büyük zararının Türk gelenek ve göreneklerine zarar verdiğini rahatlıkla görmek mümkündür. Saray veya Sultanlık açısından bakıldığında Padişah efendilerin cinsel arzularına yanıt vermesi için çok sayıda cariyenin kümes gibi bir yere doldurulması, kimi Padişahların cariyelerden çocuklarının olması, fiziği düzgün bazı cariyelerin Padişahı etkisi altına alarak onu devlet işlerinde yönlendirmeleri Osmanlıyı ciddi felaketlere sürüklemiştir.

Dini açıdan bakıldığında İslam dini gibi güzel, adil ve sevgi dolu bir dinin en yüksek temsilcisi olan Halifelerin, dinsel kavramları bir yana bırakarak onlarca cariye ile sarayda zevk ve sefa sürmeleri en çok bu güzel dine zarar vermiş, Halifeler şahsında İslam dininin dış görüntüsü ciddi yaralar a

lmış, adil ve paylaşımcı özelliği tahrip edilmiştir.

Görülüyor ki Hilafet makamı, Osmanlı da İslam dininin özelllikleri ve sorumlulukları için değil, tıpkı Emeviler gibi, iktidarı ele geçiren gücün ahlaksız çıkarlarına alet edilmiştir. Hilafetin özgün

konumunun iktidar erkinin çıkarları doğrultusunda yapılandırılması ile İslam dini yüzyıllar sonra bile halen halk üzerinde kalıcı etkiler bırakan çok yanlı zararlar görmüş, İslam dininin yanlış tanıtılması ve bilinmesi gibi bir yanlışın doğmasına sebep olmuştur.

Bu uygulamalar ile Osmanlıya teba olan halklar bilim ve uygarlıktan git gide uzaklaşmış, bu halklar aynı zamanda İslam dinini önemli ölçüde çağdışı fanatik bir inanç biçimde benimseme durumuna gelmişlerdir.

Bugün bile bu coğrayaya baktığımızda Osmanlının bu çağdışı ve İslama yabancı mirasını savunan geniş bir Türk toplumu ortaya çıktığını maalesef görmek durumunda kalıyoruz.

Türkler (Türkmen ve diğer Türk oymaklarda) çok az görülen ve Türklere ait olmayan bazı davranış biçimleri Anadolu Türklerinde ortaya çıkmış, bu gelenekler İslam dininin yorumlanması, Siyaset anlayışı, toplumsal uzlaşı gibi alanlarda çok ciddi huzursuzlukların meydana gelmesine zemin sağlamışlardır.

Türkler gibi, bırakın zayıfı ezmeyi, cephede elinden silahını düşüren düşmanının hayatını bile bağışlayacak kadar sayısız örnekleri olan bir toplumun içinden bugün ciddi biçimde bir ‘’Linç’’ kültürü doğmuşsa bunun sebeplerini çok önemli oranda Yavuz ve onun Emevi tarzı Hilafet anlayışında görmek gerekir.

Bu anlayışın toplumda ciddi oranda kök salması ile, yüzlerce yıldır dinsel açıdan sorgulayıcı olmayan bir halk kitlesi ortaya çıktı.

Bu halk kitlesinin içinde şu görüşler ciddi orada kabul görmektedir :

Sorunları olduğunda Muska, üfürük, büyücü, falcı gibi gene bu dinin içinden çıkan rantçı Hurafe takımı ve onlardan medet uman geniş bir kitle,

Evlendiği kızın bakire olmasını şart koşan ancak gün boyu becerek bir kadın ve kız arayan erkek topluluğu,

Gerektiğinde kızları için fahiş başlık parası alacak kadar insafsız bir aile fotoğrafı,

‘’Allahını seven vursun’’ sloganı ile Allah sevgisi ile linç kültürünü bağdaştıran bir anlayış,

Alevilerin Cem ayinlerinde ‘’Mum söndürdüklerini’’ sanacak kadar yönlendirilebilecek cahil bir topluluk,

Ulus anlayışı yerine Bedevi Arap anlayışı olan ‘’Ümmet’’ kavramını savunmak,

Ramazanda Oruç tutmadıkları için insanları sokak ortalarında tekme tokat linç etmeye kalkan bir İslam anlayışı,

Cihad adını verdileri şiddet yöntemi ile akıllarınca Allahın avukatı olmaya kalkışmak,

Depremleri, doğal afetleri devlet yöneticilerinin eksik din uygulamalarına bağlayacak kadar sapkın bir dürtü,

Toplumsal barış yerine ‘’Şeriat’’ dedikleri Emevi anlayışını devlette hakim kılmak,

Türban simgesi ile devlet – halk arasında uzlaşmaz gerilimler çıkarmak,

Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta insanları kurşunlamak, diri diri yakmak,

Bilim ve çağın ihtiyaçlarını üretim yerine mandacı, mikro anlayışları savunmak.

………

Bütün bunlar Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı İmparatorluğuna yerleştirdiği Hilafet anlayışının doğal sonuçlarıdır.

Bu anlayışların toplumda geniş kabul görmeleri Yavuz’un bize bıraktığı mirastır. Onun hediyedir.

Bu mirasın gerisinde Yavuz’u iktidar yapan ve Osmanlı’yı dünya devleti yapmak isteyen kesimlerin ve Emevi hayranı Şeyhül İslamların etkileri yatmaktadır.

Bu anlayışların gerisinde Yavuz’a “Eğer şeriata aykırı emirler verirsen, ben de senin hal’ine fetva veririm” diyen Şeyhül İslam Zembilli Ali efendi (dönemi 1503- 1526) vardır.

Bu anlayışların Osmanlıya hakim olmasında Yavuz’un akıl hocalarından olduğu iddia edilen İbni Kemal lakablı Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin efendi (dönemi 1526 – 1534) ve onun ardıllarından Ebu Suud efendi (dönemi 1546- 1574), Hamit Mahmut Efendi (dönemi 1574- 1577) gibi, gibi Emevi uzantısıŞeyhülİslam düşünürlerdir.

Bu düşünürlerin düşünceleri ve icraatları ne Türklüğe, ne Osmanlıya, ne de İslam dinine iyilikleri olmamış tam tersine saymakla bitmeyecek ve yazılsa ciltler dolusu çıkacak kötülükleri dokunmuştur.

Türklüğe faydası olmamış tam tersine Türk katliamını ‘’Ulvi (makbul)’’ bir anlayış olarak Osmanlı da hakim kılmışlardır.

Şeyh Edebali’nin Osmanlının kurucusu olan Osman Beye ‘’Ey Oğul’’ diye başlayan ve her yanı ciddi erdem içeren nasihat mektubu ile başlayan ve gelişen Osmanlı da hakim olan anlayışta ilk kırılma noktası 4. Osmanlı Sultanı Yıldırım Beyazit dönemidir. Yıldırım, kendisi de Türk ve müslüman olan Timurla 1402 Ankara (Haymana) savaşını yapmıştır. Ancak İstanbul’u almayı ve Osmanlıyı İmparatorluk yapmaya çalışan Yıldırım’ın buna gücü yetmemiş, kırılma yüksek sesle düşünülür/konuşulur olmanın dışında başarıya ulaşmamıştır.

Osmanlı da ilk ciddi kırılma İstanbul’u zapt (1453) eden 7. Osmanlı Padişahı Fatih zamanında başlamıştır. Fatih İstanbul’u zapt ettikten sonra ilk işi Türk ve Müslüman olan Çandarlı Halil Paşa’yı idam etmiş, peşinden de gene Türk ve Müslüman olan Uzun Hasan ile Erzincan’da  Otlukbeli (11 Ağustos 1473) savaşını yapmıştır.

Osmanlı da 2. ve kalıcı ciddi kırılma ise 9. Osmanlı Padişahı Yavuz döneminde ve başında Şah İsmail’in bulunduğu Türkmen Safevi Kızılbaş Devletine karşı 23 Ağustos 1514 (bazı kaynaklara göre 19Mart 1514) tarihinde açtığı Çaldıran savaşı ile başlamıştır.

Tarafsız bir gözle bu savaşların içeriğine baktığımızda Yıldırım ile Timur arasında ki savaş (1402) Ankara’da yaşanmıştır. Bu savaş bölgesine baktığımızda Ankara Osmanlı başkentine 400 km., Timur İmparatorluğu başkentine de yaklaşık 4000 km. Mesafededir. Demek ki savaşı esas başlatan Timur’dur ve savaşın esas taraftarı Timur’dur.

Ancak Osmanlı’da ki diğer krılıma dönemi savaşlarına baktığımız da savaşı isteyen taraf Osmanlıdır. Otlukbeli Uzun Hasan’ın bölgesidir ve etkin devlet işlerinin yürütüldüğü Diyarbakır’dan 300 km. mesafededir. Otlukbeli Osmanlı başkenti İstanbul’a ise 1100 km uzaktadır. Demek ki savaşı isteyen taraf Osmanlıdır.

Şah İsmail ile yaşanan Çaldıran savaşına baktığımızda da aynı fotoğrafı daha belirgin görürüz.Savaşın yaşandığı Çaldıran, Kızılbaş Türkmen Safevi devletinin başkenti Tebriz’e yaklaşık 500 km., Osmanlı başkenti İstanbul’a ise yaklaşık 1500 km. mesafededir. Burada da savaşı isteyen tarafın Osmanlı olduğu net olarak görülmektedir.

Tarihin garip bir cilvesi olarak bu kırılmaların tümü de Osmanlı ile Müslüman Türk devletleri arasında meydana gelmiştir. Mantıklı olarak baktığımızda ‘’Din, ırk ve kültürel’’ gelenekleri kendisine benzeyen başka bir oluşumun, aynı özellikleri taşıyan başka bir oluşum tarafından yok edilmeye çalışılması, söz konusu anlayışı ahlaki açıdan sorgulatır. Bu da o devlette çürüme ve yozlaşmanın başlangıcı demektir. Osmanlının kuruluş felsefesinden sapmasının ve giderek çürüyüp tarihten silinmesinin altında bu ahlaki sorumsuzluk vardır.

Bu sorumsuzluk sadece ırki olarak değil, coğrafi ve dini ortak özellikleri bir birine benzeyen diğer oluşumları da kendine düşman etmiş ve giderek coğrafyasında yanlızlaşma durumuna düşmüştür. Genç Türkiye Cumhuriyetini kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’’ sözleri bu açıdan birer tarih belgesidir. Türkiye’nin bugün karşılaştığı yurt içi ve yurt dışı sorunların altında tıpkı Osmanlı da olduğu gibi bu kuruluş felsefesinden sapma yapmaktadır.

Osmanlı Sultanı Yavuz’un Çaldıranda Şah İsmail ile yaptığı savaş sonrası elde ettiği Halifelik, devlet üzerinde ciddi tahribat yapmış ancak saray çevresinde bulunan veya saraya sonradan dahil olan etik kesimin

hepsi Hilafeti benimsemiş değildi. Hilafeti savunanlar ile karşı çıkanlar arasında ki açık ve gizli iktidar kavgası 1683 2. Viyana kuşatmasına kadar devam etti.

2. Viyana kuşatması bu açıdan önemli bir dönemeçtir. Viyana kuşatmasına değinmeden önce Osmanlının durumunu kısaca yeniden gözden geçirelim.

Dünyanın en büyük İmparatorluğu Yavuz’un Osmanlı başına Hilafeti bela etmesi sonrası giderek ciddi devlet olma özelliğini kaybetmeye, kamusal alan her yönü ile Emevi İslam anlayışına sahip kişiler tarafından yönetilmeye başlandı. Batı Avrupa, İstanbul’un Fatih tarafından zapt edilmesi sonrası yeni alternatif ticaret yolu bulmak amacıyla denizciliği geliştirmiş, Hristiyan Katolik anlayışında yaşanan değişimlerle Rönesans başlamış, bilimde, sanatta, tıb’da, teknoloji de atılım başlamıştı. Osmanlı ise Emevi İslamı referans almış, gelişim ve dönüşümlere kapısını kapatmış, bir dönem sonra ise batının geliştirdiği teknolojik üstünlüğü yakalamak ve ondan yararlanmak ve geliştirerek sahip olma yerine ‘’Gavur icade’’ diyerek ona cepha alma yoluna girmiş ve modern teknolojiyi red etmiştir.

1453 yılında İstanbul’un alınması döneminde bir gecede gemileri karadan kızaklar üzerinden Haliç’e geçiren hızlı ve kapsamlı mobilize üretim yapan kadro yaşamdan dışlanmış, yerini ya Emevi anlayışlı Din Uleması, ya da bundan etkilenen geniş bir halklar topluluğu almıştı. Halk, Osmanlının hakim kıldığı anlayış sonucu yoksullukluk ve yüksek vergi altında inim inim inlerken bile bunun nedenlerini böylece sorgulamak yerine daha fazla dine sarılan bakış açısını tercih etme noktasına gelmişti.

Hilafet ve saray bir yandan çeşitli iktidar entrikaları ile çalkalanırken diğer yandan da ‘’Vur patlasın, çal oynasın’’ umursamazlığı içinde gününü gün ediyordu. Osmanlının her yeri dökülüyor, ülke Celali isyanlar dizisi ile neredeyse her yerden isyanlarla ve talan çeteleri ile çatışmak durumunda kalıyordu.

Anadolu da Türkmen tapluluklar Köroğlu, Dadaloğlu, Pir Sultan örneklerinde gördüğümüz gibi iktidara doğrudan cephe almışken, Dini propaganların etki alanı içinde olan saraya yakın alanlarda ise sarayın yanlışlıkları, başka daha büyük yanlışlıklarla giderilmeye çalışılıyordu. Örneğin askerler isyan ederek Sultan Halifeleri tahttan indiriyor ve başka birini yerine getiriyor, canı istediği sultanı ise öldürüyorlardı. 28 Eylül 1730’da saraya karşı yaşanan Patrona Halil ayaklanması ise artık Osmanlının kurtulma şansının kalmadığının gösterisine dönüşüyordu. Ayaklanmada Saraydan daha fazla şeriat isteyen asiler her yeri yakıp, yıkıyor, Batı’dan 160 sene sonra ancak ulaşılabilen matbaa dışında her türlü teknolojik icadı ‘’Gavur icadı’’ diyerek kırıp döküyorlardı.

Sonuçta Osmanlı öyle bir noktaya gelmiştir ki Emevi Hilafet anlayışı onun sonunu getirmiştir.

Saray çevresinden yansıtılan ve yaşanılan bu ölçüsüzlük ancak köklü bir değişim ve dönüşüm ile sağlanabilirdi. Bu da ancak koşulların buna elverişli olması ile sağlanabilirdi.

Bu açıdan 2. Viyana Kuşatması (1683) bir dönüm noktasıdır.

Kuşatmaya giden Sadrazam Kara Mustafa Paşa gidişatın farkındaydı. 1453 yılında İstanbul, Fatih tarafından işgal edildiği zaman en ağır silah sayılan topların en büyük dökümhanesi Edirne’dedir. Ancak Fatih topları oradan 200 km. katırlarla çakmek ve İstanbul’a getirmek yerine bu topları İstanbul’da döktürmüş, mobil teknolojinin nimetlerinden yararlanarak iş ve zaman kaybını aza indirmişti.

2. Viyana kuşatmasında ise aynı toplar yaklaşık 3 bin km. katırlarla çekilerek Viyana önlerine getirilmek gibi teknolojinin öneminden uzaklaşılmıştı. Kara Mustafa paşa bir komutan olarak durumun farkındaydı.sefere çıktığı alan netice de Avrupa olduğu için bu bölgeyi daha yakından analiz etme durumu söz konusuydu.

Osmanlıya baktığımızda şu ciddi farklılığı rahatça görmek mümkün. Osmanlı Emevi İslamı devletin resmi dini haline getirmiş ama bunu Osmanlının hakim olduğu Avrupa yakasında yaşama geçirememişti. Hem bu bölgenin sonradan İslam oluşu, hem buranın İslamlaşmasında Bektaşi Babalarının ve Tekkelerinin hakim oluşu hem de sosyal ve coğrafi olarak bölgenin farklı bir sosyo ekonomiye sahip olma durumu bir araya getirildiğinde Osmanlının burayı Emevileştiremediğini görmek mümkün. Bugün de bu coğrafyaya göz attığımızda Bektaşilikten Sünniliğe dönüşen bu alanda Emeviliğin etkin ol(a)madığını rahatça fark edebiliriz.

Tarihe bir göz attığımızda İspanya’da kurulan Emevi Endülüs Devletinin de buna benzer bir süreç yaşadığını görürüz. Horasanlı Eba Müslüm 750 /51 yıllarında Emevi devletini yıkıp yerine Abbasi devletini kurduğunda yeni devletin ilk Halifesi Ebu Abbas, Emevi izlerini silmek için Emevilerin üzerinde ciddi bir şiddet politikası kurmuş, eline geçirdiği tüm Emevileri ve taraftarlarını katletmişti. Emevi devleti yıkıldığı zaman bu devletin en uzak cağrafyası Türklerin yaşadığı Orta Asya bölgleri ile şimdiki İspanya / Venedik ülkelerinin bulunduğu batı Avrupa bölgeleri de Emevi devletinin sınırlarına dahil olmuşlardı. Ancak Emevilerin Ehli Beyt soyuna yaptığı zulüm sonucu Ehli Beyt taraftarları genellikle Orta Asya bölgelerine göç ettikleri ve oralarda ciddi bir etkinlik kurdukları için Emevi devletinden arta kalanların buralara sığınmalarının koşulları zayıftı. Zaten Emevi devletine baş kaldırıp yıkan komutan Horasan’lı Eba Müslüm de bu coğrafyadandı. Dolayısı ile Emeviler yeni devletin (Abbasiler) elinin kavuşamayacağı bölgeye kaçmak/sığınmak zorunda kalmışlardı. 1258 yılına kadar hakimiyetini İspanya ve çevresinde sürdüren Endülüs Emevi devleti, bölgenin yukarıda sıraladığımız coğrafi özelliklerinden dolayı kısa süre içinde Emevi anlayışından sıyrılmış, modern bir İslam devleti olarak yıkılana kadar varlığını devam ettirmişti. Endülüs Emevi Devleti bu coğrafyada zamanına göre ileri düzeyde bilim ve sanat eserleri ortaya çıkarmış, süreç içinde Abbasi Devleti ile kıyaslandığından çağının ileri bir devleti düzeyine çıkmıştı.

Kara Mustafa Paşa da bu durumu bildiğinden Osmanlının köklü bir değişim yaşamasının ancak Avrupa içlerine inmekle mümkün olabileceğini biliyordu. Eğer Viyana’yı almış olsaydı mutemelen Osmanlı Batı Avrupa’ya doğru yayılacak ve buraya özgü koşullar bunu gerektirdiği için kısa sürede köklü bir değişim ve dönüşüm geçirmek zorunda kalacak, Emevi İslamından vaz geçmek durumunda olacaktı.

Ancak bu durumun farkında olan sadece Kara Mustafa Paşa ve onu destekleyen Osmanlının liberal kanadı değildi. Hrıstiyan Katolikler ve Osmanlının Emevi içtihatını savunan kanadı da bunun farkındaydı. Bu yüzden Viyana savunmasında Katolik Hristiyanlar Avusturya’yı yanlız bırakmamış, Haçlı seferlerinde olduğu gibi çok uluslu devletler güç birliği yaparak Osmanlıya karşı birleşmişlerdi.

Polonya kırallığı sıra kendine gelmeden büyük bir askeri destek ile Avusturya’nın imdadına kavuşmuş,  Viyana işgalinde Osmanlıyı arkadan çevirerek geri çekilmek zorunda bırakmışlardı.

Osmanlı Sadrazamı Kara Mustafa Paşa küçük bir güç kaybı ile Belgrad’a geri çekilmek durumunda kalmış, yarım bıraktığı işgali ilk baharda başlamak üzere hazırlık yapmaya başlamıştı. Tam bu sırada Osmanlının Emevi içtihadını savunan kesimi devreye girmiş, 20. Osmanlı Padişahı olan Avcı Mehmet lakaplı 4. Mehmet’e sadrazam Kara Mustafa Paşayı şikayet etmiş ve ‘’Ordunun büyük bir yenilgi aldığı’’ yalanı ile onun kellesini vurdurmuşlardır. İlginçtir, Osmanlı devleti içinde savaşta başarıya ulaşmadığı için kellesi alınan ilk ve son Sadrazam Kara Mustafa Paşadır.

Ve gene ilginçtir ki bu savaşta Emevi içtihatlı Osmanlılar ile Hristiyan Katolikler, Kara Mustafa Paşa’nın Viyana kuşatması konusunda aynı yaklaşım tarzını savunmaktadırlar. Başka bir deyimle adeta aralarında ona karşı bir ittifak oluşturmuşlardır. Emevi içtihatlı Osmanlılar, Viyana kuşatması başarıya ulaşmış olsaydı devlet içinde yani bir yapılanmanın zorunlu olacağı savı ile iktidarlarının sona ereceği kaygısını taşırken, Hristiyan Katolikler de, Batı Avrupa’ya hakim olacak Osmanlının yeni açılımları ile Bektaşi inancının devlette hakim olacağını ve Batı Avrupa’nın kansız ve sancısız bir şekilde Bektaşi olacağı endişesini taşıyorlardı.

Katolik dünyası bu açıdan 2 önemli noktayı ciddi bir şekilde gündemde tutmaktadır.

1-      Bektaşi düşmanlığı,

2-       Viyana işgalinin Katolik inancının sonu olacağı.

Katolik dünyası, Emevi İslam anlayışının bu coğrafyada tutmayacağını hem Balkanların Bektaşi tarzı İslamlaşmasından, hem de Endülüs Emevi Devletinin içtihatlarından dolayı bilmektedir. Osmanlı eğer batıya Emevi tarzı bir İslamiyeti dayatsaydı halk buna direnir ve başarı şansı olmazdı. Ancak yumuşak ve sancısız olan Bektaşi tarzı İslamlaşma Balkanlarda sıkıntı yaratmamış ve halk bunu kolayca benimsemişti. Bugün Balkan Bektaşi Dergahlarına kısaca göz attığımızda Bektaşi Tekkelerini kuran kimi Bektaşi Babalarının Hristiyanlar tarafından da çok sevilip sahip çıkıldığını, bazılarıcna Aziz denilecek kadar benimsendiğini rahatlıkla görmekteyiz. Bu sebeple onlar açısından asıl tehlike Emevi tarzı İslam değil, Bektaşi tarzı İslamdır.

Viyana kuşatması 1683 yılında yaşandı. Bu kuşatmanın üzerinden 3 Yüzyıldan fazla zaman geçti. Bu coğrafya bu kuşatmadan sonra çok sayıda acılar ve savaşlar yaşadı. Örneğin külleri henüz kurumamış olan 1. ve 2. Dünya savaşını yaşadı. Gerek Avusturya ve gerekse Batı Avrupa’nın Katolikleri çok büyük acılar yaşadılar. Ancak ne hikmetse bu acılar fazla öne çıkarılmaz, 2. Viyana kuşatması sanki daha yeni yaşanmış gibi güncel tutulmaya çalışılır. Bu güncellikte de Bektaşliği çağrıştıran Yeniçeri tehlikesi öne çıkarılır.

Viyana’nın iç semtlerinden Kahramanlar meydanında bir Avusturya kahramanının temsil edildiği heykelin ayakları altında 2 Yeniçeri askeri tasvir edilmektedir,

Avusturya’nın en büyük kilisesi olan Stephans Dom kilisesinin duvarında bir Papaz’ın bir Yeniçeriyi ayakları altına aldığı kabartma tasvir edilmektedir.

Avusturya Askeri Müzesinin girişinde mermerden yapılan bir heykelde bir komutanın ayakları altında bir Yeniçeri askerinin kesik kafası bulunmaktadır.

2. Viyana kuşatmasının 3. Yüzyılında Papa 2. Johannes Paul, Viyana’yı ziyaret ederek Kara Mustafa paşanın otağının bulunduğu Kahlenberg tepesinde yapılan Kiliseye ‘’Çok şükür buralar İslam toprağı değil’’ anlamına gelen bir tabela astırmıştır.

Viyana’nın her yerinde 2. Viyana kuşatması sanki yeni yapılmış gibi anıtlar, yazıtlar, işaretler, izler güncel tutulmaktadır.

Viyana’da bulunan Askeri Müze de 1. ve 2. Dünya savaşlarının artıklarından ziyade 2. Viyana kuşatmasının izleri sergilenmektedir.

Okullarda 2. Viyana kuşatması Osmanlı kuşatması olarak değil Türk kuşatması ‘’Türken belagerung’’  çok aktüel olarak anlatılmaktadır,

Viyana kuşatmasında halkı isyana teşvik eden bir papaz, Papa 2. Johannes Paul tarafından Aziz olarak ilan edilmiştir.

Bütün bunlar yan yana getirildiğinde tarihte sıradan bir olay olarak geçmesi beklenen bir kuşatma eğer başarıya ulaşmış olsaydı Osmanlı doğal olarak dini bir reforma gitmek zorunda kalacak ve bunun getirdiği sonuçlar itibarıyla dünyanın haritası çok daha değişk olacaktı. Yavuz’un Osmanlı başına sardığı Emevi içtihatı olan Hilafet belası dolayısı ile Kara Mustafa Paşa, saraya yakın Emevi taraftarları vasıtası ile kellesinden olacak ve halen de genellikle öyle bilinen şekilde tarihe yanlış yansıtılarak Osmanlının Emevi İslamı Hilafeti belasından kurtulmasının önü kapatılmış olacaktı.

Emevilerin getirdiği İslam Anlayışına, Arap İslamı veya Araplara özgü bir İslam diye değerlendirme yapan anlayışları sorgulayıp, bu İslamı Hilafete büründürüp Çaldıran’da Şah İsmail ile yaptığı savaş sonrası Osmanlının başına bela eden Sultan Yavuz’u başka açılardan da irdeleyebiliriz. Bunun için önce Arap kavimlerine kısaca göz atalım.

Bir çok insan Arap coğragyasına ve onların yaşadığı sefil yaşama bakarak İslam dinini Araplarla özdeşleştiriyor. Bu büyük bir yanılgıdır. Tarih sayfaları, Arap kavimlerinin dünyanın en büyük medeniyetlerini oluşturan bir çok açıdan son derece dinamik bir toplum olduğunu gösteriyor. Arapların yaşadığı alanlar olan Kuzey Afrika, Mısır, Arap yarımadası ve Mezopotamya coğrafyalarına baktığımız da, İslamın bu topraklara egemen olmasında sonra tahribattan kurtulan verilerle bunun kanıtlanması mümkündür.

Dünyaya damgasını vuran dünyanın en büyük medeniyetleri ve harikalarının çoğu bu coğrafyada yaşanmıştır. Mısır Piramitlari, Babil Kulesi, Bağdat’nın Cennet Bahçeleri bunun için örnek gösterilebilir. Ayrıca Helenist medeniyetlerin oluştuğu Ege topraklarına, Tarihi İpek yoluna coğrafi olarak yakın olması gibi dünyanın diğer önemli şaheserlerini yaratan medeniyetlerden de coğrafi olarak uzak olmaması faktörleri bir aray

a getirildiğinde, üstü toz kaplamış fotoğrafı sezinlemek mümkün olabilir. Bunun yanında bütün dünya arkologlarının ve teologlarının uzun yıllar üzerinde kapsamlı olarak çalışmalarına rağmen ne yapımı, ne de gizemi üstünde ki perdelerin aralan(a)madığı Mısır Piramitlerini göz önüne aldığımızda eski Arap medeniyetlerinin boyutu hakkında tahminde bulunulabilir.

Arap dil(ler)i de eski tarihlerde son derece zengin bir dildi. Bu dille pek çok aktarım kolaylıkla sağlanabiliyordu. Araplar bu dil sayesinde dünyanın en büyük medeniyetlerini meydana getirmişlerdi. Bu dil sayesinde en güzel edebiyat yazıları yazılmış, en güzel şiirler kaleme alınmıştır.

Eski Arap toplulukları bu dil(ler) sayesinde bilimde, matematikte, astrolojide, tıb’da harikalar yaratmıştı. Bu dil sayesinde şakıyarak coşkulu müzik yapılabilmiş, ve bu dil sayesinde kıvrak halk dansları sergilenebilmişti.

Ancak dünyada oluşturulan tüm büyük uygarlıklar gibi bu coğrafya da bir süre için dinlenmeye çekilmiş ve tarih sahnesinde ki etkinliğini geri plana almıştı.

Halife Ömer döneminde 635 – 645 yılları arasında bu medeniyetlerin artıklarının depolandığı en büyük kütüphaneler yakılmış, yıkılmış, ve belgeleri haftalarca hamamlarda yakıt olarak kullanılarak eski medeniyetlerin üstü örtülmüştü. Tarih notları Halife Ömer’in döneminde İskenderiye’de bulunan 400 bin civarında ki belgenin bu şekilde hamamlarda küle döndürüldüğünün ağıtını yakmaktadır.

Bugün dünyanın her neresine bakarsak bakalım şehirlerle kırsal bölgeler arasonda ciddi bir farklılık görmekteyiz. Kentler genelde otorite ve hiyerarşiyi temsil ederken, taşralar genellikle feodal geleneklerin etkin olduğunu göstermektedir. Kentlerde kurallarını beylerin ve kralların koyduğu göreceli bir düzen görülürken, taşra daha ziyade tarım ve hayvancılığın kendine özgü şekillendirdiği özelliklerle öne çıkıyordu. Ve doğal olarak taşra da kanunlar daha gevşek uygulanıyor, beylerin ve kralların otoriteleri daha az etkin oluyordu. Bu fotoğrafa kente uyum sağlamayan veya merkezi otorite ile sorunlu olan ancak otoriteye baş kaldıran kesimleri de dahil ettiğimizde merkezi otoritenin dinamizminin önce taşra da sorgulandığını ve ona baş kaldırıldığını görürüz.

Merkezi otoritenin can damarı olan gıda maddeleri ve giyim- kuşam taşıyan kervanların genellikle taşra da  soyguna uğradıkları görülür. Merkezi otorite bir yandan ticaret kervanlarından ticareti uygun hesaplarla yapıyor, bir kısmından da güvenlikleri veya toprak bastı şeklinde vergi alarak gelir oluşturuyordu. Ticaret kervanları bu yüzden yanlarında çok fazla silahlı koruyucu taşımaz, onları koruyacak belli otoritelere vergilerini vererek geliş- gidişlerini sürdürürlerdi. Zaten yüzlerce silahlı koruyucunun binlerce km. yolda kervana eşlik etmeleri ekonomik olarak da kervan sahiplerini sarsardı.

Ancak her şeye rağmen zaman zaman kervanlar soyguna uğrar, malları eşkıyalar tarafından talan edilirdi.

Kervan sahipleri dünyanın her yerinde soyguna uğramışlardır. Ancak gerek bölge otoritelerinin kervan sahiplerini kollamaları ve gerekse iştah kabartan gelirler yüzünden kervanla ticaret tarihte hiç bir zaman kesintiye uğramamıştır.

Bir kervanın her hangi bir bölgede soyguna uğraması, o bölge üzerinde söz sahibi olan otoriteye başkaldırı olarak algılanır, otorite sahibi mevcut askeri güçleri ile soyguncuların peşine düşerek onları etkisizleştirmeye çalışır, yakaladıklarına da- biraz da başkalarına göz dağı vermek için – çok ağır cezalar uygulardı. Bu yüzden eşkıyalar genellikle kervan sahiplerinden ziyade daha küçük soygunlarla yetinmek durumunda kalırlardı.

Ancak Mezopotamya bölgesi için bu kurallar göreceli olarak daha başka farklılıklar içermektedir. Kervan soygunları Mezopotamya bölgesinde güneye inildikçe, başka bir deyimle çöller arttıkça başka bir biçime bürünmektedir. Çöllerin uçsuz bucaksız ve su kaynaklarının sınırlı oluşu yanında, var olan su kaynaklarınının çöllerde nerelerde bulunabileceği konusunda gezgin kervan sahipleri bilgisizdi. Böyle tehlikeli bölgelerden geçerken yanlarına çöl bölgelerini iyi bilen klavuz almaları gerekirdi. Ancak soygun sonrasında bu klavuzların kervan sahiplerine çöl eşkıyalarının kaçacakları / saklanabilecekleri muhtemel alanları gösterme istekleri fazla değildi. Çünkü sonuçta kervanlar gelip geçecek ve o bölgenin kendine özgü kuralları daha sonra devam edecekti. Bu kuralların başında da soyulan kervan sahiplerine yol gösteren klavuzların başına daha sonra nelerin gelebileceği sorusuydu.

Kaldı ki kervan sahiplerinin yük taşıyan at, katır, deve gibi hayvanları, ağır yük ve uzun yol göz önüne alınarak hazırlanıyordu. Deve dahil çöl yaşamına yabancı hayvanın bu uçsuz bucaksız kum vadisinde doğaya karşı fazla direnci olamazdı. Netice de çöl eşkıyalarını soygun sonrası takip edecek ve mallarını kurtaracak güçlerin hem kendileri, hem de hayvanları çöl ortamına elverişli değillerdi.

Çöl coğrafyasına yakın yerlerde soygun planlayan çöl eşkıyaları kendi yaşadıkları çöl bölgelerini iyi tanıyorlardı. Kendileri ve hayvanları bu coğrafyanın özelliklerine yatkındı.Çöl de su kaynaklarının hiç bulunmadığı alanlarda kervan soygunu öncesinde gerek görürlerse bir miktar su saklayarak kervan sonrası o yöne kaçıyor ve önceden gizledikleri sularını da yanlarına alarak çölde kaybolup gidiyorlardı. Kervanı basılan kişilerin böyle durumlarda onları kovalama ve mallarını kurtarma şansları artık yok denecek kadar azdı.

Ticaret kervanları doğu Asya’dan batı Avrupa’ya kadar uzanan uzun yolda doğrudan veya aralıklı seferler yapıyorlardı. Bunun dışında elbette kuzeyden güneye doğru da yer yer irili ufaklı yüzlerce kervan ticaret yapıyorlardı. Kervancılık her yerde riskli bir meslekti. Ancak çöllerin bulunduğu coğrafya da ise böylece daha da fazla risk teşkil ediyordu. Ve doğal olarak bu kervanların bir kısmı da bütün tehlikelere rağmen çöllerin hakim olduğu coğrafyaya seferler yapıyorlardı.

Bedevilerin yaşadığı, başka deyimle bir nevi Çöl Köylülerinin yaşadığı coğrafya da kervan soygunlarının riski az olduğu için bu durum çöllerin bulunduğu alanlarda kendine özgü bir kültür ve ahlak geliştirmiştir.

Soygun ve talana bir nevi doğal geçim kaynağı olarak bakılıyordu. Soyguncular için sorgulanan ahlaki boyut, kervan sahibinin tanıdık bir aşiretten veya yakın bölgeden olup olmamasına orantılıydı.

Bu ahlaki yapılanmanın bir benzerini yakın çağda Avrupa ve Amerika’da da görmek mümkün. Soygun ve talan, yüzlerce yıl kolonist Amerikalı ve Avrupalının doğal geçim kaynağı sayılmış, başta yoksul Afrikalılar olmak üzere tüm Afrika kıtası ve güney Asya sahilleri kolonistler tarafından soyulmuş, talan edilmiş, yakılmış ve yıkılmıştır. Bugün Asya ve yoksul ülkelere küçümseyerek bakan ABD ve Avrupa’lıların dedeleri Milyonlarca Afrika’lıyı hoyratça yerinden / yurdundan ederek köle yapıp satmış, ailelerini parçalamış, direnenleri de vahşice katletmiştir.

Amerikalı ve Avrupa’lının yaptıkları sadece bunlar değildi elbette. Onlar girdiği ve kendilerine yurt edindiği yerleri de aynı barbarlıkla talan etmiş, Amerika kıtasında asıl yerli Kızıl Derilileri ’’Kovboy’’ filmlerinde gördüğümüz gibi barbarca katlederek toprakları üstüne oturmuştur.

Bu durum Güney Afrika’da halen görüldüğü gibi tüm Afrika’da kıtasında soyguncu beyazları üstün ırk yapacak ve ayrıcalıklar tanıyacak kadar ölçüsüzleşmiştir.

Amerikalı ve Avrupa’lının yüzyıllarca bir birleri ile yarışarak sürdürdükleri bu ahlaksızca soygun, katliam ve talanı, kendileri açısından doğal geçim kaynağı görülmesi nasıl bu kıtalarda meşru bir zemin bulmuşsa, çöl bedevileri içinden çıkan eşkıyaların soygunları da aynı şekilde kendi coğrafyalarında meşru geçim kaynağı görülüyordu. Hatta bu konuda Avrupalı ve Amerikalı haydutlar, meslektaşları çöl bedevilerinden daha da barbarlardı. Ayrıca icraatlarını çok daha sistematik ve kapsamlı yapıyorlardı. Çöl bedevileri soyup kaçarken, onlar ayrıca katlediyor ve halkları köleleştiriyorlardı.

Arap çöl köylülerine özgü bu talan anlayışını bir tarafa not edip esas konuya dönelim.

Mekke’de Semavi dinlerin atası olarak bilinen Hz. İbrahim tarafından yapıldığına inanılan Kâbe ve sonradan düzenlenen çevresi, süreç içinde bir birleri ile kavgalı Arap kavimleri için o dönem kutsal bir mekâna dönüşmüştü. Hangi tarihlerden itibaren şekillendiği tarafımızdan fazla netleşmemiş bir süreçten sonra 5. Yüzyılda putlara tapan Arap kavimlerin ortak kutsal mekânına dönüşmüştü. 360 civarında irili ufaklı sergilenen putlara Arap kavimleri bağlılıklarını ifade etmek için üzerinde anlaştıkları ateşkes dönemlerinde gelip ziyaret ediyor ve çeşitli adaklar sunuyorlardı.  Bu ziyaretler döneminde hem göreceli bir ticaret yapılıyor hem de Kâbe’nin ziyaretçilerinin dikkatlerini Mekke’ye çekiyordu. Bu dönemde kurbanlar alınıp satılıyor, su kaynakları birere gelir kapısı olarak değerlendiriliyordu.

Kâbe’nin bu özel statüsünden istifade eden bir aile vardı. Ümeyyeoğulları denilen Kureyş ailesi bu ticaretin rantını elinde tutuyor ve ciddiye alınan bir aile muamelesi görüyorlardı.

Hz. Muhammet 612 yılında İslam dinini ilan edince en büyük tepki uzak akrabaları olan bu Ümeyyeoğullarından geldi. Aile yeni dinin bölgede etkin olması halinde Arap kabilelerin artık Kâbe’yi ziyaret etme ihtiyacı duymayacaklarını ve dolayısı ile rant olanaklarını yitireceklerini düşünüyorlardı.

Böylece Mekke’de ilk ciddi muhalefet bu aile tarafından başlatılmış oldu.

Bu ailenin gerek aile ilişkileri, gerek sosyal yaşamları ve gerekse bölgede ki etkileri kervan soyan, yol kesen çöl haydutlarının ahlaki değerleri ile ciddi bir örtüşme gösteriyordu.

Başka bir deyimle Ümeyyeoğulları, çöl haydutluğunu, Mekke ileri gelenleri olarak, fırsatçılık – çıkarcılık anlayışlarını Kâbe sorumluları kimliği ile örterek / gizleyerek sergiliyorlardı.

Bu ailenin yeni dine tepkileri çevrelerinden de destek görünce Hz. Muhammed ve İslam dinini benimseyenler zorunlu olarak bu toprakları terk edip Medine’ye yerleştiler. Medine’lilerin yeni dine doğrudan cephe almalarını gerektiren rant sorunları yoktu. Doğal olarak yeni dine önyargısız yaklaştılar ve çoğunluğu kısa sürede bu dini benimsediler.

Medine de bulunan putperestler ve başka dinden olanlar da bu yeni dine aynı şekilde ciddi bir muhalefet göstermeden yaklaştılar. Mekke’lilerin tehditleri ve Medine üzerine 3 defa savaş açmalarına rağmen onlar genelde Hz. Muhammed’e olumlu yaklaştılar.

Mekke’liler bu yeni dinin gelecekte bölgede gelişip kabul görmesinden ve giderek rant gelirlerinin tehlikeye girmesinden endişe duydukları için onları Medine’de de rahat bırakmadılar. Bedir (624), Uhud (625) ve Hendek (627) yıllarında 3 büyük savaşla haritadan silmek istediler. Ancak bir başarı elde etmedikleri gibi Ümeyyeoğullarının pek çok ileri geleni yaşamını bu savaş meydanlarında kaybettiler.

Bu durum, Mekke’lilerin yeni dine rant nedeniyle karşı çıkmalarının yanına bir de intikam ve nefret duygularını da ilave ettirdi.

ve Hz. Muhammed öncülüğünde Medine’liler 630 yılında Mekke’yi işgal ettiler. Hz. Muhammed eski düşmanlarına yeni dini kabul etmeleri halinde barış vaad ettiği için onlar da bir anda eski inançlarından vaz geçerek yeni dini kabul etmiş göründüler. Aleviler bu sahte din değişimine ‚’’Kılıç zoru ile imama gelenler’’ deyimini kullanmaktadırlar.

Medine’liler her ne kadar yeni dini kabul etmiş görünseler de gerçek hiç de öyle değildi. Ümeyyeoğulları pusuya yatarak sessizce fırsat kolladılar ve ilk fırsat Hz. Muhammed’in Hakka yürüme (8 Haziran 632) tarihinde karşılarına çıktı. Hz. Muhammed’in Gadirhum’da ( 23 Şubat 632) yerine Vekil tayin ettiği Hz. Ali’yi değil yerine Ömer’le anlaşarak, Ebu Bekir’i getirilmesine destek sundular.

İlk 3 Halife döneminde Ümeyyeoğulları giderek toparlandı ve eski güçlerini elde ettiler. Ve Hz. Ali’nin Halife olmasına cephe alarak ilk isyan bayrağını 656’da başlattılar. İsyanlar çeşitli entrikalarla pek çok alanda farklı farklı biçimlere bürünerek devam etti ve Hz. Hasan’ın Muaviye tarafından şehit edilmesi (670) ile sonuçlanmış oldu.

Halifelik makamının Muaviye’nin ölümü ile Ümeyyeoğulları tarafından hemen Krallığa dönüştürüldüğünü görüyoruz. Çöl fırsatçılığı dini derhal en üst seviyeden siyasete alet etmeyi başarmış oluyordu.

10 Ekim 680 Kerbalâ Vakası sonrasında Hz. Hüseyin’in kesilen kellesi Yezit’in önüne getirildiğinde Yezit elindeki değnek ile kesik kelleyi dürterek şu tarihi sözü söyler.

’’ Ey katilin oğlu. Baban ve ataların, benim atalarımı Bedir’de katlettiler. Atalarım mezardan kalksa da Bedir’in intikamının alındığı bu mutlu günü görseler. Çok şükür bu mutluluğa eriştim’’

Yezit’in bahsettiği Bedir savaşında (624) Yezit’in dedeleri İslam dinine karşı savaşıyorlardı. Kerbala vakasında ise (680) Yezit artık İslam dininin Halifesi olmuş durumdadır. Ancak orada İslamın tarafını değil, İslam öncesi çöl haydutluğunun değerlerini savunan atalarının anlayışı ile konuşmaktadır. Ve doğal olarak aynı anlayışın da savunucusu durumundadır.

Ümeyyeoğullarının İslam dinime karşı çıkışlarının esas sebebi yeni dinin bçlgede kabul görmesiyle rant kapılarının kesilmesiydi. Ancak aynı anlayışı sürdüren Ümeyyeoğulları ve taraftarları süreç içinde İslam dininin başına geçmiş ve daha güçlü hale gelmişlerdi. O halde İslamı da kendilerine benzetmeleri ve geleneksel çıkarlarına alet etmeleri gerekiyordu. Öyle de yaptılar. Ve İslam dinini yeniden yapılandırdılar.

Soygun, kin, talan ve insana yakışmayan her türlü ahlâk dışı değerler, ’’İslam dini’’ adı altında soyguncu çöl bedevilerinin egemen olduğu Emevi İslam devletinin temel maddeleri oldu.

Emevi İslamının teokratik, sosyal yapısı yeniden değiştirilerek ve İslam dini ile tüm bağları kopartılarak alt yapısı tamamlandı. Yapılan çalışmalarla Hz. Muhammed ve Hz. Ali tarafından oluşturulan ’’İman ve İkrar’a dayalı İslam dini mevcut haritada çok cılız hale getirildi. Bunun işin sağlanması için kişiliksiz Ulemalar devreye sokulup tüm dinsel terimler yeniden oluşturularak sahte Hadislerle ve uyduruk beyanlarla İslam dini ters yüz edildi. Süreçte yeni yapılanma ile talan ve rant daha da gelişti, sistemleşti ve çok geniş bir coğrafyada egemen oldu.

Emevi İslam anlayışına uymayan ve direnen tüm unsurlar başta ’’Ehli Beyt’’ soyundan gelenler olmak üzere en ağır şiddet ve yaptırımlarla etkisiz hale getirildi. Ve soyguncu çöl talancılığının adı İslam dini oldu.

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in Memlükleri yıkarak getirdiği İslam böyle bir İslamdı.

Devam edecek

 

ŞEYH BEDRETTİN İSYANI – Şeyh Bedrettin’in Hayatı

ŞEYH BEDRETTİN İSYANI

Şeyh Bedrettin’in Hayatı

Şeyh Bedrettin 1358-1359 yıllarında Edirne yakınlarında Karaağaç ile Dimetoka arasında

bulunan Samona’da doğdu. Babası İsrail, Simavna Kadısı olduğu için bu adla anılmaktadır. Fakat

sonradan tam bir yakıştırmadan ibaret olan Kütahya’nın Simav ilçesine bağlanarak Bedrettin-i Simavi

adıyla anılmaya başlanmıştır. Babası İsrail, Samona(Simavna)’nın hem kadısı hem kale komutanı,

annesi ise Dimetoka Kalesi Rum Beyi’nin kızı olup sonradan Müslüman olan Melek Hatundu. Şeyh

Bedrettin’in torunu Hafız Halil‘in kaleme aldığı manzum Menakıb-ı Şeyh Bedrettin’deki bilgilere göre

Bedrettin, Türkiye Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın soyundan gelmiştir. Bedrettin’in ceddi olan

Aldülaziz, Osmanlıların Rumeli fethine başladıkları zaman onlarla birlikte savaşa katılmış ve Dimetoka

savaşında şehit olmuştur(Yücel, Sevim, 1990). Ancak bazı son dönem araştırmacıları Bedrettin’in

soyunu Selçuklu hanedanına bağlayan rivayetin siyasal amaçlarla uydurulduğunu düşünmektedirler.

Şeyh Bedrettin, ilk önce babasından dini eğitim-öğretim görerek Kur’an-ı Kerim okumasını

öğrendi(Fındıkoğlu, 1976). Sonra doğum yeri olan Sımavna’dan başlayarak çeşitli hocalardan Sünni

inanca uygun eğitim gördü(Anıl, 1995). Daha sonra Edirne’de Mevlana Yusuf adlı bilginden sarf,

nahiv(gramer), Şahidi isimli hocadan tefsir dersleri aldı. Bu hocanın ölümü üzerine 20 yaşında

Bursa’ya giderek kazaskerin oğlu Musa Çelebi’ye konuk oldu ve onunla birlikte kazaskerden dersler

aldı. Bir yıl sonra Konya’ya giderek Mevlana Feyzullah adlı bir bilginden astronomi ve astroloji dersleri

gördü. Ardından Kudus’e gitti ve İbn Aklan’ın derslerini takip etti. Daha sonra Suriye’ye ve Mısır’a

gitti. Kahire’de Seyyid Şerif Mübarek Malik’in derslerini izledi(Fındıkoğlu, 1976).

Ayrıca Kahire’de o devrin ileri gelen bilim adamlarından ilahiyat, felsefe ve mantık dersleri aldı

ve böylece olgun ve saygın bir bilim adamı oldu. Bu arada Kahire’de münzevi bir hayat yaşayan ünlü

mutasavvıf Hüseyin Ahlati’den tasavvuf dersleri aldı. Sonra Şeyhi’nin emriyle Tebriz’e giderek orada

bulunan Timur’un huzurunda diğer bilim adamlarıyla yaptığı tartışmalarda büyük bir ün kazandı(Anıl,

1995). Bunun üzerine Kahire’ye döndüğünde Memluk Sultanı Berkuk’un oğlu Ferec’in eğitilmesi için

hoca olarak atandı(Öztuna, 1977). 1397’de Şeyh Hüseyin Ahlati’nin ölümü ve onun vasiyeti üzerine

Tekke’nin şeyhi oldu. Ancak 6 yıl sonra 1403’te Anadolu’ya dönmek üzere ailesi birlikte Kahire’den

ayrıldı(Ocak, 1998).

1402 Ankara Savaşında Yıldırım Beyazıt Timur’a yenilerek ona esir olmuştu. Beyazıt’ın ölümü

üzerine Timur ülkesine dönerken Anadolu’nun bütün hazinelerini götürmüş, başkent olan Bursa’daki

bütün arşivleri yaktırmış ve en kötüsü de 4 başlı bir Osmanlı Devleti bırakmıştı(Güngör, 1975).

Beyazıt’ın oğulları arasında taht kavgaları başlamış ve bu 11 yıl sürmüş, böylece Osmanlı devleti 100

yıllık bir gerilime dönemine girmiştir.

Bayezıt’ın 6 oğlu olup bunlardan Ertuğrul Ankara savaşına katılmamıştı çünkü onun yaşı küçük

olduğu için Bursa’da bırakılmıştı. Diğerleri ise büyükten küçüğe Süleyman, İsa, Mehmet, Musa ve

Mustafa idiler. En küçüğü olan Mustafa savaştan sonra bütün aramalara rağmen bulunamamıştı. Bazı

kaynaklara göre Timur, Mustafa Çelebi’yi beraberinde Semerkand’a götürmüştü(Uzunçarşılı, 1988).

Timur, planladığı gibi Osmanlı Devletini Beyazıt’ın 4 oğlu arasında taksim etti. Buna göre

Rumeli tarafını Süleyman’a, Balıkesir bölgesini İsa’ya, Bursa bölgesini Musa’ya, Amasya bölgesini ise

Mehmet Çelebi’ye verdi, böylece 11 yıllık bir kargaşa ve karışıklık anlamına gelen fetret devri

başladı( Şahin, 1989).

Bu mücadelede önce Mehmet Çelebi, İsa Çelebi’yi ortadan kaldırarak Balıkesir ve Bursa’yı

kendi topraklarına kattı. Süleyman Çelebi, Musa Çelebi ile Edirne tarafında yaptığı savaşta onu önce

yendi fakat kendisinin içki ve eğlenceye düşkünlüğü ve yanında çalıştırdığı kişilere karşı keyfi ve

despotça davranışları yüzünden ondan yüz çevirdiler ve bunların çoğu sonra Musa Çelebi’yi tuttular ve

bunların yardımıyla Musa Çelebi Süleyman Çelebi’nin ordusunu yendi ve Edirne’ye girdi. Süleyman

Çelebi kaçmaya çalışırken yolda Musa Çelebi’nin adamları tarafından öldürüldü. Musa Çelebi,

Süleyman Çelebi’nin ölümünden sonra Edirne’de hükümdar oldu.(Güngör, 1975).

Şeyh Bedrettin Anadolu’ya geldiğinde Yıldırım Beyazıt’ın oğulları arasında taht kavgası bütün

şiddetiyle devam etmekteydi. Önce Karaman, Germiyan, Aydın gibi Alevilerin bulundukları yerleri

dolaşarak düşüncelerini onlara aşılayan Şeyh Bedrettin, böylece tasarladığı hareketleri daha çok

batıni düşünce ve mezhep taraftarı olan Aleviler ile Bektaşilerle yapmayı planlıyordu(Anıl, 1995). Daha

sonra Kütahya yoluyla seyahat ederken Domoniç dağlarında Torlaklarla karşılaşır. Onlara yapılan

görüşmeler sonunda Torlaklar Bedrettin’i şeyh olarak benimserler. Bedrettin hareketinin diğer ileri

gelenleri Torlak Kemal bunlar arasındadır( Öztuna, 1977).

Şeyh Bedrettin bir yıl kadar Batı Anadolu’da bulundu ve sonra Edirne’ye geçerek henüz hayatta

olan anne ve babasını ziyaret edip bir süre onlarla kaldı. Şeyh Bedrettin o sırada Edirne’de hüküm

süren Musa Çelebi ile karşılaştı(Ocak, 1998), o, Bedrettin’in zeka ve bilgisine hayran kalmış ve onu

kazaskerlik makamına getirmiştir. O tarihlerde Şeyhülislamlık makamı olmadığından kazasker,

devletin kaza kuvvetinin başı, baş hakimi, bütün kadıların amiri ve hükümdarın divandaki en nüfuzlu

üyesidir(Meydan Larousse). Şeyh Bedrettin’in kazaskerliğe getirilişinde, onun bilimsel kimliği ve şöhreti

etkili olduğu kadar Alevi Yörükler ve heteredoks köylüler üzerinde büyük etki ve saygınlığı da büyük rol

oynamıştır. Bu görevde üç yıl kadar kalmıştır(Ocak, 1998).

Ayrıca Bedrettin, kazasker olarak görevlendirildiği zaman kendi inançlarına yakın kimseleri

yetkili makamlara tayin ettiği gibi bunları dirlik sahibi yaparak taraftarlarını hem sayı bakımından artırdı

ve hem de onların sosyal ve ekonomik bakımdan güçlenmelerini sağladı. Böylece bir taraftan

düşünsel yönden propaganda faaliyeti içine girerken öte yandan adamlarını devletin ve toplumun kilit

mevkilerine getirmeye çalıştı(Anıl, 1995).

Fetret devrinin son perdesi Mehmet Çelebi ile Musa Celebi arasında olmuştur. Musa Çelebi,

Müslüman ve Hıristiyan ayrımı yapmadan bütün halka değer veriyordu. Buna karşılık Mehmet Çelebi

toprak sahiplerini tutuyordu. Bunun için Musa Çelebi’nin mal ve mülklerinden mahrum ettiği Tımarlı ve

Zeametliler Mehmet Çelebi’ye taraftar olmuşlardır(Fındıkoğlu, 1976).

Süleyman Çelebi’nin oğlu Orhan Çelebi Bizans’ta mülteci idi, Bizanslılar onun yanına asker

vererek amcasına karşı savaşa gönderdilerse de yenildi. Musa Çelebi bunun üzerine İstanbul üzerine

yürüyüp şehri kuşattı. Bizans çok sıkıntılı durumdaydı ve bu durumdan kardeş kavgasından

faydalanarak kurtuldu. O sırada Mehmet Çelebi Rumeli’ye geçmek istiyordu, fakat Gelibolu yakası

Musa Çelebi’nin elinde olduğu için o yol kapalıydı. Bizanslılar, Mehmet Çelebiyi Üsküdar’dan karşıya

geçirdiler. Çatalca tarafında yapılan savaşta Mehmet Çelebi yenildi ve İstanbul’a sığınarak hayatını

kurtardı. Tekrar Anadolu’ya geçerek asker topladı, Rumeli’ye geçti ve bu defa da yenildi fakat

amacından vazgeçmedi. Musa Çelebi de Süleyman Çelebi gibi çevresindeki insanlara iyi

davranmıyor(Güngör, 1975) ve onlara güvenmiyordu. Çünkü kardeşi emir Süleyman’a bağlılıklarını

bozarak yanına gelenlerin bir gün kendisine de ihanet edeceklerini düşünüyordu(Öztürk, 2002). Ayrıca

yönetime getirdiği kişiler de değerli insanlar değildi. Bu yüzden beyler kendisinden yüz çevirdiler ve el

altından Mehmet Çelebi’ye haber salarak onun üçüncü defa yaptığı Rumeli seferinde Samakov

yakınındaki Çamurlu Derbentte yapılan savaşta Musa Çelebi’nin ordusu bozuldu ve kendi atının

ayaklarının bataklığa saplanması yüzünden esir düştü ve idam edildikten sonra Bursa’ya Yıldırım

Beyazıt Türbesi’ne defnedildi(Güngör, 1975).

Mehmet Çelebi, Musa Çelebi’yi yendikten sonra tahta geçti ve Musa Çelebi taraftarlarının

çoğunu idam ettirdi, ancak devlete hizmetlerinden dolayı Muhaloğlu Mehmet Bey affedildi, Şeyh

Bedrettin’i ayda 1000 akçe maaşla “dinsel bilim ve gerçekleri yaymak ve isteyenleri aydınlatmak”

göreviyle İznik’te ikamete mecbur edilmiştir. Bazı kaynaklar bu durumu bir mükafatlandırma olarak

değerlendirirken bazıları için bu bir sürgünden başka bir şey değildir(Anıl, 1995).

Şeyh Bedrettin’in Eserleri ve Düşünceleri

Şeyh Bedrettin’in eserlerinin tamamı, ne oryantalistler ve ne de Türk Kültür Tarihi

araştırmacıları tarafından sağlam bir şekilde tespit edilmiştir. Osmanlı yazarları bunların sayısının 38

olduğunu yazmışlardır. Basılan-basılmayan, elde mevcut olan-olmayan eserlerinin hepsi Arapça’dır.

Şeyh Bedrettin’in adı anılan eserleri şunlardır(Fındıkoğlu, 1976):

Fıkha Ait Eserleri

1. 1. Letaif’ül İşaret

2. 2. Cami’ul Fusuleyn

3. 3. El-Teshil

Tasavvufa Ait Eserleri

4. 4. Matla Şerhi

5. 5. Meserret’ül Kulub

6. 6. Varidat

7. 7. Füsusu’l Hikem Haşiyesi

Tefsir ve Gramerle İlgili Kitapları

8. 8. Nuru’l Kulub

9. 9. Ukudü’l Cevahir

10. 10. Çirag’ül Fütuh

11. 11. Tarikat’a Dair

Çirag’ul Fütüh ve Tarikat’a Dair adlı eserleri elde mevcut değildir. Şeyh Bedrettin, döneminin

parlak bilim ve düşünce adımı idi. Ona göre zeki insanları ahmaklardan ayıran imtiyaz, başkalarının

düşüncelerini nakletmek değil, kişisel düşüncelerini ortaya koymaktır(Fındıkoğlu, 1976).

Bedrettin kazaskerliğe gelince o devrin medeni kanunu sayılan Cami’ul Fusuleyn adlı eserini

bir yıl içinde yazmış, bütün kadıların kanuna göre hüküm vermelerini sağlamak istemiştir. Bedrettin

temel kurallara saygılı kalarak mezheplerden sıyrılarak İslam hukukunda, hakimlere bir yargı

bağımsızlığı getirmiş ve İslam hukukuna bir dinamizm kazandırmıştır(Köker, 1996).

Cami’ül Fusuleyn‘in Türkiye ve dünya kütüphanelerinde bir çok yazma nüshası

bulunmaktadır(Osmanlılar Ansiklopedisi, 1999). Bu eseri idamından sonra bile bir kaç yüzyıl Osmanlı

medreselerinde okutulmaya devam edilmiştir(Ocak, 1998).

Bazı hukukçulara göre Bedrettin, zamanında müstesna bir hukukçu iken bazılarına göre

toplayıcı olmaktan öteye gidememiştir. Oysa Batı’da kanun yapmanın felsefi ortamı XVII. Yüzyıl da

rönesans ve hümanizm ile gerçekleşmesine rağmen bu, Osmanlı Devletinde Türk düşünürü Bedrettin

tarafından 15. yüzyılda tedvin edilmiştir. (Fındıkoğlu, 1976). Öbür taraftan Şeyh Bedrettin, Varidat adlı

eserini İznik’te göz hapsindeyken yazmıştır. Bu kitap, Rumeli’de verdiği derslerden oluşan felsefi,

tasavvufi ve kelami ve diğer düşüncelerini içerir.

Varidat bir yönüyle materyalist diğer yönüyle tasavvufi bir eserdir. Bu iki özelliği taşıması bir

çelişki olsa gerektir. Ahmet Yaşar Ocak(1998)e göre Varidat hariç eserlerinin hiçbirisinde, ihtilalci ve

materyalist düşüncelerin en ufak bir izine bile rastlanmamıştır. Varidat derleme bir eser olup, Şeyh

Bedrettin’in eli kalem tutan müritleri tarafından yazıya geçirilmek suretiyle meydana getirilmiştir. Bu

yüzden bu düşünceler Şeyh Bedrettin’den çok müritlerine ait olabilir.

Şeyh Bedrettin, insanın, Tanrı’nın bir sureti olduğuna inandığına göre, onun mutluluğu için

çalışmayı kuracağı devletin en önemli hedefi olarak kabul etmek durumundaydı(Anıl, 1995).

Bedrettin, tasavvuf konusunda Muhittin-i İbn Arabi’den etkilenmiştir. Ona göre varlık ilk, son bir

ve tek varlıktır. Varlığın tecellisi yani ortaya çıkış alanı ve görünüş alanı olmak üzere iki yönü vardır.

Varlık ilk ve tek, bir ve son olduğu için tanımlamaya gerek yoktur. Çünkü tanım için tanımlananın

gerisinde ait olacağı bir cinse ihtiyaç vardır. Oysa varlık “ilk” olduğu için onun gerisinde ait olacağı bir

cins yoktur, yine tanımlananın başkalarından ayırt edileceği bir ayrıma ihtiyacı vardır. Oysa varlık son

olduğu için, onun ötesinde ayırt edici de yoktur. Bundan dolayı varlık bir tektir ve dolayısıyla

tanımlanamaz(Eyüboğlu, 1995).

Bedrettin’e göre evren ve varolan her şey Tanrı’dan ibarettir. Tanrı bütün evreni doldurur.

Madde ve ruh çeşitli görünümlerinden ibarettir. Tabiat ve Tanrı aynı şeydir(Anıl; 19995). Bedrettin

düşüncesinde özel bir önem verdiği sevgiyi, insanın bütün kötülüklerden kurtulması, yücelmesi ve

Tanrı katına yükselmesi olarak tanımlayarak, Tanrı sevgisinin insan sevgisini zorunlu kıldığı bütün

düşüncesiyle kardeşlik ve eşitlik ülkülerini öne çıkararak komünitern bir toplum projesini taşıyıcısı

olmuş, İran, Bizans, Moğol ve benzeri kültürel ve dinsel geleneklerin adeta bir kesişme noktası

oluşturan Anadolu topraklarında aykırı sayılabilecek bir yaşam biçimi ve gelenekleriyle marjinal

toplulukların çevresinde toplandığı bir önder haline gelmeyi başarmıştır( Sosyalizm ve Toplum.

mücade. Ansik.).

Bazı kaynaklara göre Şeyh Bedrettin dinsizdir, peygamberliğini ileri sürmüştür, padişahlığını

ortaya atmıştır. Bütün malların ortak kullanılmasını istemiştir. Şeriatla ilgili kuralların doğru olmadığını

söylemiştir. Gerçekten Şeyh Bedrettin böyle bir kimse midir? Eserleri incelendiğinde böyle bir yargıya

varma imkanı yoktur(Eyüboğlu,19995) Ayrıca Kur’an ve hadisler Şeyh Bedrettin’in düşüncelerinin

gelişmesinde iki önemli kaynaktır. Onun tasavvufla ilgili eserleri incelendiğinde sık sık Kur’andan ve

hadislerden alıntılar yaparak kendi anlayışı doğrultusunda yorumlaması bunu gösterir(Ahmet Cevdet

Paşa, 1985).

Şeyh Bedrettin, içinde yaşadığı toplumun bir çok değerine karşı çıkmakla kendi sosyal sınıfı ile

ters düşen bir davranış içine girmiştir. Bedrettin’in düşüncelerinde tutarsızlıklar vardır. Çünkü o

tasavvufa inanmasına rağmen onun tasavvufu Mevlana gibi imanla, aşkla dopdolu olan, varlığını

yokluğa değişen, aşkla yok olan bir erenin tasavvufu değildir. Sülükte akıl yoluyla değil, aşkla menzile

ulaşılacağını söylerken bile akıldan kurtulamamıştır, imanından çok aklından ilham almış bir

düşünürün tasavvufudur(Yaltkaya, 1994).

Şeyh Bedrettin Mısır’a gittikten sonra batıni inançların çok etkisinde kaldı. Bu onun düşünsel

yapısını etkilediği gibi ruhsal hayatına da büyük tesirler bıraktı. O sıralarda heteredoks din

adamlarının bir moda olarak kullandığı ve içe kapanışı kolaylaştırdığına inandıkları uyuşturucuların da

etkisiyle bozuk ruh hali dolayısıyla içine girdiği bunalımı bir vecd hali sayarak, ermiş bir kimse

olduğuna inanılır oldu. O artık yepyeni bir insan olmuştu. Bu tutarsızlıkları olmakla birlikte o yeni bir

devrim yapmak niyetindeydi. Amacı şeriatı iptal etmek değil, kendi görüş ve inancına göre ihya etmek

niyetindeydi. Bunun için mehdi olayını göz önünde tutuyor ve kendisini zamanın sahibi

sayıyordu(Gölpınarlı, 1966).

Bedrettin aile olarak Sünni inanca sahip bir Türk aristokratı olmasına rağmen halk tabakasının

sempatisini kazanmış ve bu bunalım kişiliği üzerinde etkili olmuştu. Çünkü o batıni inançlara sahip

halk tabakasıyla birlikte olamayacak kadar kültürlü ve seçkin bir insandı. Ruh sağlığı ve dengesi

bozulmuş bulunuyordu. Öyle ki, Allah’la konuştuğuna inanıyor ve gökteki yıldızlara eliyle değdiğini

söylüyor, kendisini bir ışığın kapladığını ve karşısında bulunan birisini arzu ettiği bir kişi olarak

gördüğünü sanıyordu(Eyüpoğlu, 1987).

Bedrettin insanların doğuştan eşit olduklarını, bazılarının büyük servetlere sahip olduklarını,

bazılarının ekmeğe bile muhtaç kalmasının ilahi hikmete aykırı düştüğünü söyler. Müslüman,

Hıristiyan, Musevi hepsi Allah’ın kulları ve kardeştir ve aralarında sevgi bulunması şarttır(Temel

Britannica ).

Osmanlı Devletinde, idare edenler ile idare edilenler arasındaki dengenin bozukluğu ve bu

konuda halkın şikayeti Timur’un istilasından önce Yıldırım Beyazıt’ın kulağına kadar

ulaşmıştır(Fındıkoğlu, 1976). Bu durum bir bilim ve düşünce adamı olarak Şeyh Bedretti’nin bu

problemler üzerinde kafa yormasına yol açmış ve çözüm olarak da sosyalist düşünceleri önermiş

olabilir.

Ayrıca Bedrettin’in yaşadığı dönemde Anadolu’da bir yönetim boşluğu meydana gelmiş ve

toplum ahlakında da bir çöküş gözlenmekte idi. Timur’un oğullarının yanında onları destekleyen belli

kitleler vardı. Bunlar padişaha yakın olduklarından hiçbir engel tanımadan istedikleri gibi hareket

ediyor ve bütün dünya nimetlerinden büyük ölçüde yararlanıyorlardı. Buna karşılık halk tabakası

büyük yoksulluk ve sıkıntı içinde yaşıyor ve dolayısıyla yönetimde olanlara karşı büyük bir kin ve nefret

duyguları taşıyor ve bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bu durum karşısında Şeyh Bedrettin, kadınlar hariç

mevcut mallardan herkesin eşit şekilde yararlanması gerektiğini söylemiştir(Yaltkaya, 1994).

Musa Çelebi’nin yenilip Mehmet Çelebi’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra Batı Anadolu

topraklarında yerel otoriteye sahip olan beyler, kadılar daha fazla yiyebilmek için yoksul olan halka

vergi üstüne vergi koyuyorlardı. Nitekim Anadolu halkının çektiği sıkıntı türkülere konu

olmuştur(Yılmaz, 2001):

Şalvarı şaltak Osmanlı

Eyeri kaltak Osmanlı

Eken de yok biçen de

Yemede ortak Osmanlı

Ord. Prof. Ziyaeddin F. Fındıkoğlu(1976)’na göre Şeyh Bedrettin malları zorunlu bölüşmekten

çok, kanaatkarlığın genelleşmesi ile eşitliğin sağlanacağı düşüncesindedir. Ona göre zenginlerin

sürekli servet biriktirmelerini ve fakirlerin yeni yeni isteklerde bulunmalarını önlemek için insanların

hırs ve iştahlarını daraltacak bir kanaat terbiyesi vermek gerekir. Bu sayede eşitlik sağlanır ve genel

sefalet ve onu doğuran eşitsizlikler ortadan kalkar.

Bu akımın düşünceleri şöyle özetlenebilir: Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilirim. Sen de

benim elbiselerimi giyer, silahlarımı ve arabalarımı kullanabilirsin. Sadece kadınlar

müstesnadır(Hammer, 1990).

Şeyh Bedrettin sömürüye karşıdır, üretici ile tüketici arasındaki uçurumu kaldırmak ister. Ona

göre Osmanlı toplumunun yapısı, düzeni değişmelidir. “Bütün mallar ortaktır”dan anlaşılan bu

olmalıdır(Fındıkoğlu, 1976.)

Resmi tarih anlayışına göre Bedrettin Stalin’in şeyhi ve tarihte Platon’dan sonra ikinci büyük

sosyalisttir(Fındıkoğlu, 1976). Resmi tarih yazımını dışlayanlara göre Şeyh Bedrettin materyalizmin

öncüsü, İslam’ın Luther’i, liberalisti, dünya işleri ile ahiret işlerini birbirine karıştırmadığı için Türk

düşünce tarihinin ilk laik insanı olarak değerlendirilmektedir.

Ayaklanma

14. yüzyıl ve 15. yüzyılın ilk yarısı genel olarak hem İslam dünyası hem de Türk dünyasının

bilimsel ve düşünsel duraklama içinde olduğu bir dönemdir. Bu dönemin Orta Asyası felsefe, mantık,

kelam ve edebiyat alanında belirginleşmişti. Dönemin Anadolusu ise bu merkezlere göre biraz geriden

geliyordu. Bu dönemin düşünsel zeminine baktığımız zaman genel olarak “İlk Osmanlı Dönemi Türk

Sufiliği” diyebileceğimiz gazilik, alplik, dervişlik” gibi kavramların ahilik, fütüvvet gibi kurumların taşıdığı

değerlerin ve yönlendirmelerin toplumda medreselerden daha etkin bir şekilde yer aldığını görebiliriz.

Bu dönemde Osmanlı toplumun düşünsel gündemini Osmanlı ulemasından çok bu sufi sınıfın elinde

tuttuğunu görebiliriz. Bu iki grubun ileriki yıllarda zaman zaman sertleşen zaman zaman yumuşayan

fakat sürekli bir mücadele içinde bulundukları bir gerçektir((Köker, 1996).

Osmanlı devletinin kuruluş aşamasında büyük hizmeti olan Türk soylularının bu dönemden

sonra gulam ve köle kaynaklı veya devşirme olarak devlet yönetiminde görev almış olanların

etkinliklerinin artması sonucu söz haklarının azalması başkaldırıya bir sebep olabilir. Şeyh Bedrettin

hazırladığı harekette kendisi gibi eski Türk soylularından olmakla Rumeli grubunun (Türk soyluları)

ihtiras ve ümitlerine cevap vermek istiyor ve giderek sönmeye yüz tutmuş olan eski gazi saltanatını

ihya etmeye çalıyordu. Bu bakımdan hazırladığı harekata çok miktarda Türk soylusunun katılması

sağlandı(Anıl, 1995).

Yarınlarına güvenle bakamayan toplumsal ve ekonomik bunalımlar içinde yaşayan Müslüman,

Yahudi ve Hıristiyan halk da Şeyh Bedrettin’in etrafında toplanmışlardı. Şeyh Bedrettin isyanına

katılanlar esas itibariyle Anadolu ve Rumeli tımarları elinden alınan sipahiler ve Balkanlar’da ve

mıntıkalardaki gazi sınıfı ile eski Hıristiyan feodallerdi(Ocak, 1998).

Fetret devrinin sonuna doğru Osmanlı Devleti korkunç bir ekonomik krize girmişti. Bir taraftan

Timur yağmalamalarının sonucu diğer taraftan Fetret devrinin çatışmaları üretim araçlarının tahrip

etmesi sebebiyle meydana gelen kıtlık ve bir de fetret devri sebebiyle devletin fütuhat gelirleri ve

ganimetler tükenmiş ve her kesimde büyük bir işsizler ordusu türemiş ve halkta büyük geçim sıkıntıları

başgöstermişti(Ocak, “Din ve Düşünce”, 1998).

Halk fetret devrinde, siyasal düzenin bozulmuş ve siyasal otorite zayıflamıştır. Bu sebeple

eşkiyalık ve soygunun artması sebebiyle çiftlikler dağılmış ve halk büyük kitleler halinde Rumeli

yakasına göç etmek zorunda kalmıştı. Örneğin ayaklanmanın ilk başladığı yer olan Karaburun halkı

arazisinin tarıma elverişli olmaması yüzünden denizcilik yapıyordu. Karışıklık yüzünden denizcilik de

yapılamadığı için bir çok insan işsiz kalmış ve ekonomik sıkıntı içinde yaşıyorlardı(Anıl, 19995).

Halkı canından bezdiren çok sayıda sebep vardı. Daha Yıldırım Beyazıt zamanındana

başlayarak devlet yöneticilerinin halka yabancılaşması ve yönetici kadronun ahlak yönünden

bozulması kitleleri derinden etkilemiştir. Beyazıt döneminde rüşvet yiyen bir kadıyı Beyazıt’ın

gazabından bir soytarının kurtarması olayı, gerek rüşvet yiyen ve gerekse böyle ağır bir toplumsal

suçun bağışlanmasındaki hafiflik, Osmanlı sarayının gerçek durumunu ortaya koyuyordu(Yetkin,

1974).

Fetret devrinin ortaya çıkardığı karışıklıkların durulmaya başlaması ve şehzade kavgalarının

bitmeye başlaması ile devlet ve toplum artık yeni bir düzen ve huzur arayışına başlamıştı. İşte böyle

uygun bir ortamda Şeyh Bedrettin kendi ideallerini gerçekleştirmek için faaliyete geçti. Ancak

Edirne’den İznik’e sürüldüğünden beri faaliyetleri kontrol altında tutulduğu için bu faaliyetlerini bir

gizlilik içinde ve güvendiği adamları aracılığıyla yürütüyordu(Yaltkaya, 1994).

Bu harekete katılan kitlelerin temelini Şeyh Bedrettin’in kendi müritleri oluşturuyordu. Bedrettin’in

müridlerinin büyük çoğunluğu Alevi-Bektaşi inançlı Türkmenlerdi. Osmanlı devletinde sürekli

başkaldıran ve her defasında bağışlanan Müslüman ve Hıristiyan aristokrat beylere karşı gösterilen

hoşgörü Türkmenlerden esirgenmişti(Yetkin,1974). Bedrettin’in bu isyan hareketine o bölge

akıncılarının da katılması sebebiyle Balkanlar’daki akıncı kumandanı Beylerbeyi Mihaloğlu Mehmet

Bey, şüphe üzerine Tokat kalesine hapsedildi(Yücel, Sevim, 1990).

Şeyh Bedrettin ayaklanması sırasında padişahlık iddiasında bulunmuş ve böylece seçtiği

siyasal sistemin ve devletin şeklinin teokratik ve mutlakiyetçi bir devlet olacağını açıkça ilan

etmişti(Anıl, 1995). Aynı şekilde saltanatın babadan oğula geçen veya hanedan esaslarına dayandığı

bir devlet olması gerekecekti(Gölpınarlı,, 1966).

Şeyh Bedrettin, bilgi ve zekasıyla Rumeli ve Anadolu’da büyük bir kitleyi kendisine bağlamıştı.

Dini yönden olağanüstü etkilediği bu kitleler onu tarikat şeyhleri olarak görüyorlardı. Aralarında

Bedrettin’i peygamber olarak görenler de az değildi(Akdağ, 1974). Peygamberlik iddiasının doğru

olamayacağını düşünüyoruz. Buna belki kurtarıcı Mehdi demek daha doğru olabilir. Zaten peşinden

sürüklediği kitlelerin çoğunluğu Mehdi inancını benimseyen dinsel gruplardır.

Bedrettin, düşüncelerini gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacak Sakız Adasının

Karşısındaki Karaburun’u teşkil eden Stylaryus dağında doğan mutaassıp ve heyecanlı Börklüce

Mustafa’yı kendisine kethüda, vekil ve dini teorilerinin yayıcısı edindi. Bu kişi de kendisini baba ve

ruhani ilan etti. Bundan dolayı taraftarları ona “Dede Sultan” adını verdiler. Yine Şeyh Bedrettin’e

Torlak Kemal adında birisi de yardımcı oldu. Bu kişi büyük partilere bölünmüş ve Asya’da bu mezhebi

yaymak için dolaşan dervişlerin başına geçti(Hammer, 1990).

Bedrettin’in planlamasına göre Börklüce Mustafa yoksul halkı elde etmeye çalışırken , diğer

taraftan Torlak kemal isimli derviş de Alevileri kandırmaya çalışıyor ve bu maksatla Manisa yöresinde

faaliyet gösteriyordu(Avcıoğlu, 1978).

Börklüce Mustafa kendisine bağladığı Aydın’ın ileri gelenleri ile aydında isyan etmiştir. Bunun

haberini alan Bedrettin Mehmet Çelebi’den hacca gitmek için izin istemiş fakat izin verilmeyince

kaçmıştır( Öztuna, 1977).

Nitekim Börklüce Mustafa eylemin düşünsel temelini şöyle açıklamıştır(Yetkin,1974): ” Yiyecek,

giyecek ve ekilmiş tarlalar ortaktır. Ben senin evine kendi evim gibi, sen de benim evime kendi evim

gibi girip çıkarsın, kadınlar müstesnadır.”

Yine Börklüce Mustafa Aydın çevresindeki insanlara şu düşünceleri aktarıyordu: “Herkes

emeğinin karşılığını alacaktır, hem de eşit olarak alacaktır. Fakat hastalar, sakatlar yani emek

harcayamayanlar ne olacak? Bunlar aç mı kalacak? Mülk ortak olduğuna göre onlar da haklarını

alacaklardır. Burada sadece asalaklara yani başkalarının sırtından geçinenlere yer yoktur. Onların

olmadığı yerde zaten zenginlik ve fakirlik kavramları da yoktur(Yılmaz, 2001).

Bedrettin ve dava arkadaşlarının gizli amaçları, Avrupa ve Asya’da bir hükümet kurmak

olduğundan Hıristiyanları, özellikle imparatorları ve padişahla iyi geçinen Rumları elde etmekti. Bunun

için Börklüce Mustafa’nın müritlerinden birkaçı Sakız Adasına giderek Giritli keşişi ziyaret ettiler.

Bunlardan birisi rahibe: “Ben de senin gibi bir keşişim. Senin Allah’ına ibadet ediyorum. Geceleyin

deniz üzerinden yürüyerek seni görmeye geldim, dedi ve keşiş buna inandı( Hammer, 1990).

Şeyh Bedrettin,Torlak kemal ve Börklüce Mustafa’nın ayaklanmaları üzerine önce

Kastamonu’ya oradan Sinop üzerinden Kefe’ye ve sonra Eflak Voyvodası’na ulaşmıştır. Bu ayaklanma

ile Türk hakimiyetinden kurtulacağı ümidine kapılan Voyvoda’nın sağladığı olanaklarla tekrar Osmanlı

topraklarına giderek Silistre ve Dobruca üzerinden Deliorman’a gelmiştir. Burada kazaskerliği

sırasında kendilerine tımar verdiği sipahiler, medrese talebeleri, akıncılar ve makam dağıttığı diğer

hükümet mensupları kendisini coşkuyla karşıladılar(Akdağ, 1974).

Bu arada Börklüce isyanını bastırmak için görevlendirilen İzmir sancak beyi Aleksandr’ın

Börklüce yandaşları tarafından Stylarius geçidinde yenilgiye uğratılarak öldürülmesi üzerine asiler

cüretlerini artırdılar ve ayaklanma ülke çapında bir olay haline geldi. Bunun üzerine Şeyh Bedrettin

Deliorman’da bir konuşma yaparak şunları söylemiştir: ” Bundan sonra bana gelin, bana bağlanın,

padişahlık bana verildi. Yüryüzünde ben halife olsam gerek, Her kime sancak ve subaşılık gerek ,

gelsin benim yanıma. Her kimin ne maksadı varsa gelsin. Bundan sonra huruç sahibiyim. Börklüce

Mustafa dahi Aydın ilini hurç etti. O dahi benim müridimdir. Benim için huruç etmiştir.”(Gölpınarlı,

1966).

Çelebi Mehmet, bu olay hakkında gerekli bilgiyi alınca Saruhan Valisi Sisman’ın bunların

üzerine yürümesini emretti. Sisman, 6 Bin mürit tarafından savunulan Stilaryus Dağı geçidinde bütün

askerler ile birlikte öldürüldü. Bu başarı bunların ataklarını artırdığından bir çok kimse bunlara uydu.

Eşitlik düşüncesini savunan bu grup, padişah fermanları ve İslam kanunları ile teyid edilmiş gelenekleri

yasakladılar ve kendilerini Hıristiyanlara benzettiler. Ayrıca aynı kumaştan yapılmış tek tip elbise

giymeye ve baş açık gezmeye karar verdiler( Hammer, 1990).

Sultan Mehmet, bunların çoğalmasından ve amaçlarına ulaşmasından endişe ettiği için Saruhan

ve Aydın Valisi yapılan Ali Bey’e bu iki eyalette toplayacağı kuvvetlerle bunlara hücum etmesini

emretti. Ali Bey’in akıbeti Sisman’dan pek farklı olmadı ve düşmana yenildi, askerlerinden birazı ile

Manisa’ya zor kaçabildi( Hammer, 1990).

Bu durum Çelebi Mehmed’i hızlı tedbir almaya zorladı. Henüz 12 yaşında Amasya Valisi olan

oğlu Murad’ı Asya ve Avrupa eyaletlerinin bütün kuvvetleri ile bunların üzerine yürümeye ve yok

etmeye memur etti. Murat, Bayezıd Paşa ile hareket ederek erkek, kadın, genç, ihtiyar demeden

yoluna kim çıktı ise hepsini kılıçtan geçirdiler. Sonunda Börklüce Mustafa’nın hükümet merkezi olan

Stylaryüs Dağı yakınında bir savaş yapıldı. Bu kanlı savaşta telef olmayanlar esir edilerek

Ayasluğ(Seçuk)a getirildiler. Börklüce Mustafa’yı yolundan döndürmek için kullanılan bütün şiddet

vasıtaları boşuna gitti. Yapılan en korkunç işkenceler, müritleri inançlarından döndüremedi. Börklüce

Mustafa’nın ölümü de müritleri etkilemedi( Hammer, 1990).

Nazım Hikmet Börklüce Mustafa ile taraftarlarının çarpışmaları sonucu gelinen hazin durumu

Şeyh Bedrettin Destanı(1980), adlı şiir kitabında şöyle dile getirmiştir:

Hep bir ağızdan türkü söyleyip

Hep beraber sulardan çekmek için

Demiri oya gibi işleyip hep beraber

Hep beraber sürebilmek toprağı

Ballı incirleri hep beraber yiyebilmek

Yarin yanağından gayri her şeyde

Her yerde hep beraber diyebilmek için

Onbinler verdi sekiz binini….

Mustafa’nın ortadan kaldırılmasından sonra Beyazıt Paşa, Şehzade Murat ordusunu Torlak

Kemal üzerine yönlendirdi. Onu 3 bin dervişi ile birlikte Manisa’da yendi. Torlak Kemal kendisine en

içten bağlı müritleri ile birlikte asıldı( Hammer, 1990).

Şehzade Murat ile Beyazıt Paşa boğazdan geçerek Şeyh Bedrettin’i Serez yakınında yenerek

esir ettiler(Hammer, 1990). Sonra Serez’e Çelebi Mehmet’in yanına getirerek yargılanmak üzere bir

eve kapattılar(Ocak, 1998).

Osmanlı kaynaklarına bakılırsa Şeyh Bedrettin’in Deliorman bölgesinde yakalanmasından ümidi

kesen Şehzade Murat ve Beyazıt Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri çaresiz kalınca Beyazıt

Paşa, mürit olmaya gelmiş kişiler kimliğiyle şeyhin kuvvetleri arasına gizlice yolladığı casuslar

vasıtasıyla toprak sahiplerine topraklarının iade edileceği konusunda teminat vermesini sağlamış,

bunun üzerine bu kişiler Şeyh Bedrettin’i terkedip Osmanlı kuvvetlerine katılmışlardır. Ne garip

tecellidir ki, isyan sırasında Şeyh Bedrettin’i yakalayıp Osmanlı kuvvetlerine teslim edenler,

başlangıçta onu destekleyen ama kendilerine vaat edilen topraklar karşılığında ihanet etmekte bir beis

görmeyen işte bu Müslüman sipahiler ve Hıristiyan feodallerdi. Böylece taraftarlarının büyük bir

kısmını kaybeden şeyh, müritleri olan Kalenderilerle tek başına kalmış, bu dervişler Osmanlı

kuvvetlerine karşı canla başla karşı koyarak kanlarının son damlasına kadar şeyhlerine sadık

kaldıklarını göstermişlerdir(Ocak, 1998).

Yargılanma ve İdam

Davanın görüleceği gün, Divan-ı Hümayun alışılagelmiş usulüyle toplandı. Divanda görevli

memurlar yavaş yavaş yerlerini aldılar, hizmetliler çevreyi usulüne uygun bir şekilde düzenlerken

herkes rütbelerine uygun yerlere yerleşti. Herkes usulüne uygun selamlaştıktan sonra yerlerine

oturuyor ve vezir-i azamın gelmesini bekliyorlardı. Az sonra bütün azamet ve görkemiyle vezir-i azam

divana teşrif etti. Herkes mutlak saygı ve sessizlik içinde sultanı beklemeye başladılar. Sultan divana

ihtişamla girdi. Veziri-i Azam ve Beylerbeyi Beyazıt Paşa sultanın sağında, ikinci vezir Çandarlı

İbrahim Paşa ile Vezir Hacı İvaz Paşa, onun solunda oturmuşlardı. Sultan, izin verince duacı Fetih

Suresini ve duasını okuduktan sonra sultan, yargılamanın başlamasını emretti. Bostancı ve aseslerin

arasında Şeyh Bedrettin Divan-ı Hümayun’a getirildi. Bu sırada Sultan ile Şeyh Bedrettin arasında şu

konuşma geçti(Gölpınarlı, 1966):

Sultan – Neden benzin sararmış, yoksa hummaya mı tutuldun?

Şeyh Bedrettin – Güneş batarken sararır; şahinin yuvasına yılan girerse o yuvada duramaz.

Yolcuyu yılan sokarsa, yılanın zehri benzini sarartır. Yılan güneşi görünce

kuvvetlenir, güneş ikindi üstü sararır.

Daha sonra aralarında şu konuşma geçti:

Sultan – Neden buyruk ıssı olanların buyruklarına karşı geldin, aykırı iş yaptın?

Şeyh Bedrettin – Ya sen niçin Tanrı’ya muhalefette bulundun?

Sultan – Ben ne vakit Tanrı’ya muhalefette bulundum?

Şeyh Bedrettin – Hacca gitmek için senden izin istedim, orada kalmayı arzuladım, izin

vermedin, hacca gitseydim orada kalırdım. Dünyada yol kesmeye cevaz

var mıdır? Bana şeriata göre sorun varsa sor ve cevabını al.

Tezkireci önce Bedrettin’in dini görüşlerinin suç olduğunu açıkladı, sonra sanığın devlete karşı

ayaklandığını ve düzeni ortadan kaldırmak istediğini ve sonunda Osmanlı Devleti yerine yeni bir

devlet kuracağını, padişah olmak istediğini söyleyerek ayaklanmanın başlaması, gelişmesi ve

bastırılmasını özet olarak anlattı. Tezkireciye göre her iki suçun cezası da idamdı(Gölpınarlı, 1966)

Bedrettin kendisine isnat edilen suçları reddetti. Kendisi dine karşı değildi düşünceleri

İslamiyet’e aykırı olmayıp içtihat etmişti. Allah’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerime ve Allah’ın elçisi Hz.

Muhammed’i’in gösterdiği yola inanıyor ve onların kutsallığını kabul ediyordu. Ona göre suçlama doğru

değildi. Padişahla buluşmak üzere Ağaçdenizine gidiyor, yolu Zağra illerine düşüyor, Padişah

Bedrettin’i kendi üstüne gelecek sanarak iki yüz kişiyle kapıcıbaşını yolluyor ve böylece ayaklandığını

sanıyor. Onun için suçsuz olduğunu ve cezalandırılmaması gerektiğini savundu(Gölpınarlı, 1966).

Şeriata göre iddia edilen rafizilik suçundan beraati gerekiyordu. Fakat ayaklanma fiilen sabit

olduğundan ve bu husus sanığın itirafıyla da kesinlik kazandığından Şeyh Bedrettin ayaklanma

suçundan hem şer’an hem de örfi hukuka göre cezalandırılması gerekiyordu(Uzunçarşılı, 1988).

Örfi hukuka göre isyan suçuyla itham edilenler yargılanmadan idam edilebilirken kendisinin

Rumeli fatihi evladından(Türk soylusu) ve yüksek alim ve düşünür bir kişiliğe sahip olmasından dolayı

hemen öldürülmeyerek yargılama usulü tercih edilmiştir. Karar kendisine sorulmuş o da yargılamanın

adil olduğunu kabul etmiştir(Anıl, 1995).

Mehmet Çelebi, Bedrettin’in bilimsel ve düşünsel kişiliğine duyduğu saygıdan dolayı cezasının

ulema tarafından verilmesini istemiştir. Mevlana Haydar adında bir bilginden Bedrettin için bir fetva

alınmıştır(Öztuna, 1977).

Mevlana Haydar, yapılan tartışmanın sonunda edindiği kanaati bir fetva halinde sultana bildirdi:

” Kanı helal ve fakat malı haramdır”, böylece davanın yargılama ve tartışma safhası bitmiş ve hüküm

kısmına gelinmiş oluyordu. Gerek İslam hukuku yani şeriata göre ve gerekse Osmanlıların uyguladığı

örfi hukuka göre, devlete karşı ayaklanmanın cezası idamdı. Bu özellikle ulemanın siyaseten katl

cezalarına muhatap olduğu ağır suçlardan biri ve en önemlisi durumundaydı. Divan-ı Hümayun

üyelerinin hepsi oy birliği ile sanığın suçlu olduğunu ve katli gerektiğini bildirdiler. Bundan sonra son

söz sultana aitti. Sultanın kararı da Divan-ı Hümayun üyelerinin görüşü doğrultusunda oldu. Böylece

Şeyh Bedrettin idam cezasına mahkum edildi.(Mumcu, 1985).

Osmanlı yargılama usulüne göre Divan-ı Hümayun’un verdiği kararlar hemen yerine getirilmek

gerekmektedir. Sultanın fermanı yazılıp nişancı tarafından mühürlenmesinden sonra Şeyh Bedrettin”n

namaz kılmasına izin verildi ve sonra infaz işlemine geçildi. 1415 yılının Şevval ayında bulunduğu

yerden alınarak bir ata bindirilerek infaz yerine getirildi ve Serez çarşısında asılarak idam edildi(Anıl,

1995).

1923-25 yılları arasında Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan Türk-Rum nüfus mübadeleleri

sırasında Serez’den Türkiye’ye gelen Türk göçmenler Şeyh Bedrettin’in kemiklerinin bulunduğu

sandukayı Türkiye’ye getirmişler(Fındıkoğlu, 1976) ve bunu çeşitli yerlerde sakladıktan sonra 1961

yılında İstanbul’da Divanyolu II. Mahmut Türbesi haziresine defnetmişlerdir(Osmanlı Ansiklopedisi,

1999).

Şeyh Bedrettin, Türkiye’de çeşitli eserlere konu olmuştur. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Nazım

Hikmet’in “Şeyh Bedrettin Destanı” adlı şiir kitabı, Orhan Asena’nın “Sımana’lı Şeyh Bedrettin” adlı

tiyatro eseri, M. Necati Sepetçioğlu’nun “Darağacı” adlı romanı ve Yaşar Şakir Anıl’ın “Osmanlı

Döneminde İki Dava: Bedrettin ve Mithat Paşa Davaları” adlı hukuk kitabıdır.

Sonuç

Şeyh Bedrettin; bilim adamı, hukukçu, filozof, sufi ve ihtilalci gibi çok yönlü bir kişiliğe sahiptir.

Onun yazdığı fıkıh kitabı, idamından sonra da Osmanlı medreselerinde okutulmaya devam etmiştir.

Şeyh Bedrettin Türk düşünce tarihinde üzerinde en çok konuşulan ve tartışılan ve düşünceleri

birbirine zıt yorumlara sebep olmuş bir düşünürdür. O bazılarına göre dinsiz, zındık, isyankar birisi iken

bazılarına göre haksızlıklara ve vurguna karşı bir devrimci, İslam’ın Luther’i, laik, reformcu büyük bir

bilgin ve filozof, despotizme ve taassuba karşı duran bir kişiliğe sahiptir.

Z. Fahri Fındıkoğlu(1976)’na göre Bedrettin, Rönesans öncesinde sosyalizm tarihinde yer

alabilecek bir Türk düşünürüdür. O Thomas More, Tommassa Campenalle ve Valantin Andrea’larla

birlikte anılan bir sosyalisttir.

Şeyh Bedrettin, yukarıda konu edilen pek çok sosyal ve ekonomik sebeplerle bazı halk

kitlelerini peşine takarak böyle bir isyanı başlatmıştır. O dönemdeki toplum düzeni, bütün insanları

rahatsız ettiği gibi Şeyh Bedrettin’i de bir arayışa sevketmiştir. O, toplumu ancak kendisinin düzeltip

adaleti sağlayabileceğini ve insanları mutlu edebileceğini sanıyordu ve bu amaçla eyleme katılmıştı.

Şeyh Bedrettin’in ruhsal durumu da pek normal değildi. Zaten sıradan insanların böyle ölümü

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû