Blog Arşivleri

Doğru bir tarih bilgisine nasıl ulaşılabilir? Alevilerin/ Aleviliğin tarihi ne zaman, nerede ve kimle başlar?

Doğru bir tarih bilgisine nasıl ulaşılabilir? Alevilerin/ Aleviliğin tarihi ne zaman, nerede ve kimle başlar? Neden Alevilerin/ Aleviliğin, tarihi hakkında bu kadar çok farklı anlatımlar/ anlayışlar var? Alevilerin/ Aleviliğin çıkış noktası (tarihi) konusunda nasıl bir yöntem izlemeliyiz?

 

En basit ve genel tanımıyla tarih, “geçmiş toplumların bir bütün halinde (savaşlarını, barışlarını, kültürlerini, medeniyetlerini, ekonomilerini…) neden sonuç ilişkisi bağlamında zaman ve yer belirterek, belgelere dayalı olarak inceleyen bir bilim dalıdır”. Temel olarak yazılı ve sözlü kaynaklara dayanan tarih, tekrarlanamadığı için deney ve gözlem yöntemi dışındadır. Bu nokta itibariyle tarih, egemen anlayışların üzerinde her türlü tahrifatı yaptıkları bir alandır. Egemen anlayış tarih olarak yalnızca kendi doğrularını yazmıştır. Kendisi dışındakileri yok saymış, yok sayamadığı durumlarda da en olumsuz sıfatlarla sayfalarına almıştır. Bununla anlatmak istediğimiz; bazı kişilerin Alevilerin/ Aleviliğin tarihini ele alırken egemen anlayışın tarihine başvurmalarının yanlış bir yöntem olduğunu vurgulamaktır. Alevilerin tarihini anlatacaklarsa, bu egemen çevrelerin oluşturduğu tarihsel bilgilere dayanmamalıdır. Egemenlerin saptırdığı tarihsel bilgi kırıntıları ile Alevileri/ Aleviliği anlatmaya çalışmak abesle iştigal bir durumdur. İzlenmesi gereken yöntem, esas olarak Alevi ulularının şiirleri, menakıpnameleri ve bunlara bağlı olarak genel dünya tarihi çerçevesinde toplumların gelişim tarihlerine, dinlere, dinler tarihine, dinlerin oluşum sebeplerine, gelişimlerine, nasıl ve nereden geliştiklerine, hangi ihtiyaca cevap verebildiklerine, insanın fizyolojik-biyolojik-ruhsal yapısını inceleyen bilimlerden ve daha başka bilimlerden de yararlanmaktır. Bunların bir çoğu yapılmadığı gibi egemen anlayışın tarihi verileri ile hareket ediliyor. Böyle olunca da ortaya tutarsız, saçma-sapan bir anlayış çıkıyor. Bütün bu kafa karışıklığının sebebi izah etmeye çalıştığımız çalışmaların neticesidir.

“Alevilerin/ Aleviliğin tarihi ne zaman, nerede ve kimle başlar?”. Bu soruya özet olarak su cevabı verebiliriz: Alevilik bir inançtır. Bu çerçevede Aleviliğin tarihi “ilk insan” olan Adem Peygamberle başlar. Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile de zirve noktasına ulaşır. Bazi art niyetli ve çıkar sahibi kişilerin Alevi tarihi konusunda yaptıkları çalışmalara itibar edilmemelidir. Bu çalışma ve söylemlerde esas alınan, bir tane doğruya bir kaç tane yalan yanlış katıp piyasaya sürmektir. Bunun içindir ki Alevi tarihini bin yıl önce başlatanlar, Anadolu coğrafyası ile sınırlı tutanlar, Zerdüşt’le başlatanlar, Şamanizme dayandıranlar ve daha başka yanıltıcılar var.

Bu söylemlerin ve benzer söylemlerin sahipleri bir tane doğruya bir kaç tane yalan yanlış kattıkları için kafalar oldukça karışıyor. Bu noktada doğruları yalan yanlışlardan ayırabilmeliyiz. İçinde bir tane doğru var diye hepsini sahiplenmemeliyiz. Bizlerin anlayışı diğer konularda olduğu gibi bu noktada da nettir. Alevi tarihi ilk insan olan Adem peygamberden başlar Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile zirve noktasına ulaşır. Hz. Muhammed ve Hz. Ali den sonra oluşan tarih de öyle bilinmezliklerle dolu bir tarih değildir. dolayısıyla olaylara ve olgulara resmi ve art niyetli çıkarcı çevrelerin yerine Alevi penceresinden bakıldığında her şey apaçık aşikar bir şekilde orta yerde duruyor. Adem peygamberle Hz. Muhammed ve Hz. Ali arasındaki tarihsel bilgilerde genel manada bir çok bilim dalı eşliğinde incelenmelidir. Bunun için veriler, bilgiler imkanlarda şu an için kısıtlı olabilir. Ortak insanlık tarihi noktasında Adem peygamberle Hz. Muhammed arasındaki zaman dilimini de detaylı bir şekilde objektif olarak aydınlanacağı zaman olacaktır.

Tekrar vurgulayalım ki inanç olarak Alevi tarihi, Adem peygamberle baslar Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile zirve noktasına ulaşır, oradan günümüze kadar sayısız erenlerin hizmetiyle gelir.

 

Reklamlar

ALEVİLİĞİN DİNSEL İNANÇ KÜLTÜRÜNDE YAZILI TEMEL KAYNAKLAR VE İKİ ÖRNEK

ALEVİLİĞİN DİNSEL İNANÇ KÜLTÜRÜNDE YAZILI TEMEL KAYNAKLAR VE İKİ ÖRNEK (*)

İsmail Kaygusuz

Din ve inançlar çıkışlarında devrimci niteliklidir

Din ve dinsel inançlar ilk ortaya çıktıklarında, içinden çıktığı toplumun dinine, inançlarına ve sosyo/politik düzenine karşı tümüyle aykırı ve devrimci niteliktedir. Öznel ve nesnel koşulların oluşturulup tam olgunlaştığında, yıktığı  inanç ve düzenin yerine kendininkini koyar.  Ancak iktidar olduğunda, eski düzenin tüm kurumlarını ortadan kaldıramadığı ndan tutunmak için  kısa bir süre sonra çeşitli sosyal katmanlar ve sınıfların çıkar gruplarıyla uzlaşmaya girişir. Bu girişimlerin başlamasıyla eski aykırı ve devrimci gerçekliğini yitirip ortodokslaşma sürecine girmiştir.

İlk halifeler döneminde İslam dini, özellikle üçüncü Halife Osman (644-656)zamanında, Peygamberin yıktığı düzenden kalan, yani ortadan kaldırılamamış olan çıkar gruplarının aracı olmaya başladı. 661 yılında Emevi hanedan devletinin kurulmasıyla birlikte egemen yönetimin çıkarlarına uygun biçimde bir ortodoks  İslam yaratılarak katı değişmez dogmalar geliştirilip tam anlamıyla baskı aracı durumuna yükseltildi. Hiç kuşkusuz, çeşitli biçimlerde uygulamaya sokulan her düşünce ve inancın, kendi karşıt gerçekliğini, aykırı gerçeğini yaratmış olması kaçınılmazdır. Bu diyalektik bir oluşumdur. Bu bağlamda İslam heterodoksizmi, yani egemen ortodoksizme karşıt olarak, din kurucusu Peygamberin yakınları Ali ve Ehlibeyt’in yüceltilmesiyle ortaya çıkıp, çeşitli dinsel ve felsefi inançlardan alınan ögelerle zenginleştirilip, kendi aykırı  batıni gerçek(lik)lerini yarattı. Yönetimler de çıkarlarına uygun biçimde dogmalaştırdıkları İslam adına, aykırı inançsal gerçeklere bağlı olanları dinsizlik kafirlikle suçlayıp kırımlardan geçirdiler.

Hristiyanlık da Roma paganizmine, yönetimlerin zulüm ve baskılarına  karşı aykırı inanç ve toplumsal gerçeklikleriyle ortaya çıkmış; ama Roma imparatorluğunun bilim, felsefe ve siyasal erkinin yüksekliği ve güçlülüğü, onun devletin egemen dini olmasını yaklaşık 400 yıl geciktirmiştir.

Alevilik inanç ve düşüncesi bağlamında İslamın gelişimi farklıdır

Muhammed’in Peygamberliğini duyurusundan altı yıl sonra, ilk  kez Mekke’de tarihsel olarak 616’da kurulup tamamlanmış Kırklar Meclisi  düzenine Medine’de eklenmiş olan  “Kardeşlik Sözleşmesi” ile İslam,  değişimi öylesine hızlandırmıştı ki,  ortak kazanıp ortaklaşa yemeyi ve herşeyi paylaşmayı ve hatta kardeşleşenler arası veraseti  bile getiriyordu. Alevilik toplu tapınması Cem’in en önemli kurumlarından olan Musahipliğin temeli burada atılmıştı. Demek ki Mekke ve  Muhammed dönemi Medine İslamlığını farklı kategoriye sokmak ve iyi incelemek gerekiyor. Biz Aleviler İslam dini olarak bu ilk oluşum dönemini algılıyoruz, Hanefi İslam anlayışını değil.

Muhammed’in dünyadan göçmesini izleyen daha ilk on yıl içinde, Kırklar Meclisli ve yol ve inanç kardeşliği kuruluşlu Muhammed dönemi İslamlığın getirdiği düzenin toplumsal eşitlik kurallarından eser kalmadı. İslam dini, bezirganların, büyük toprak sahipleri ve fetihçi asker oligarşisinin eline geçmiş ve kuralları onlar koymaya başlamıştı. Peygamberin damadı ve amcası oğlu  Ali, çevresindeki bir avuç şiasıyla/yandaşıyla barışçıl siyaset yöntemi uygulayarak Peygamberin kurduğu düzeni geri getirmek için harcadığı büyük fazla işe yaramadı. Öyle ki, Muaviye yandaşları ve Emevi/Abbasi tarihyazıcıları, onun İslami anlayışı ve uygulamalarına “Din i-Ali” yani “Ali dini” diyorlardı. (1)  Ancak Peygamberin vefatından tam yirmi dört yıl sonra Abdullah ibn Saba, Salman-i Faris ve Abuzer Gaffari’nin düşünsel katkı ve propagandaları,  Malik Ejder’in de askersel  yardımıyla Ali adına halkı ayaklandırarak Küfe, Basra ve özellikle Mısır’dan getirdiği isyancı halk güçleriyle Halife Osman’ı alaşağı etti.  Böylece 632 yılında hakkı gasbedilmiş İmam Ali, bu halk ihtilali sonucunda, Tanrının mazharı olduğu ve tanrısal gücü özünde taşıdığı inanç ve söylemler çerçevesinde Halifeliğe getirildi (656). (2)

Alevi inançlı halkların tüm siyasetleri Ali ve Ehlibeyt adına

  Başlangıçtan itibaren bütün Alevi siyasetleri ve başkaldırıları Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin adına yapılmıştır. Ve Muhammed dönemi Mekke ve Medine İslamlığındaki Tanrısal Demokrasi’ye hep özlem duyulmuş, simgeleşmiştir. O düzen geliştirilerek uygulanması istenmiştir. Eşitlikçi, adaletçi ve kardeşçe paylaşımcı kurumlarıyla, hiçbir ayırım yapmaksızın insanları bir gören inanç ve ahlak anlayışıyla Alevilik, işte bu dönem Mekke ve Medine İslamlığının devamı görülmekte ve bu nedenledir ki İslamın özü olduğu ileri sürülmektedir.

Özellikle Aleviliğin başlangıç sürecinde, Proto Alevilik (Ön Alevilik) diye adlandırdığımız, yaklaşık yüzelli-iki yüzyıllık dönem içindeki Alevilik inanç ve siyaset akımlarının hepsi de İslamdışı ögeleri alırken, onları gerçek temek kaynak olan Kurân’dan bazı ayetlere ve Peygamber’in çok yakın dostları ve Ehlibeyt İmamları aracılığıyla gelen hadislere bağlamışlar.

Aleviliğin özünde,  Peygamber ailesinin, yani Ehlibeyt ve Oniki İmamların Tanrısal nuru taşıdıkları ve zamanın İmamı/Velisi olarak Tanrının bir mazharı olduğuna inanmak vardır. Tıpkı kandil, lamba, ampul, meşale gibi  ışık veren bir aracın kendisi ışık olmadığı halde; ışıktan da ayrı olamıyacağı ve ışığın da bu araçlar olmayınca çevreyi aydınlatamıyacağı optik gerçekliğe benzetilmektedir Ali ve Ehlibeyt tanrısallığı.  İnsan-ı kamil mertebesine ulaşmış ve Enelhak diyen büyük veliler de theosis’in yani tanrılaşmanın bu ışıksal bütünlüğe ermek olduğunun ayırdına varmıştır.

Alevi İnanç kültürünün sözlü ve yazılı kalıtlarına genel bakış

İnanç (inanma/iman), din demek değildir; dinin içinde inanç vardır, ama inancın içinde her zaman din yoktur. Dine inanmak kadar felsefeye, bilime, sanata da inanmak bağlanmak vardır. Dikkat edilirse din ve iman kavramları hep ayrı kullanılır. Alevilik de başlıbaşına din değil, ağırlıklı dinsel inanç yanıyla birlikte sosyal, felsefi ahlaksal inanç sistemidir; kişisel ve toplumsal yaşama biçim ve düzen veren kurallara (edeb-erkana) sahiptir. Aleviliği bir “kültürdür, kültürel anlayıştır” diye tanımlamak doğru olamaz. Çünkü “kültür” sözcüğü gerçekte sosyoloji ve sosyal bilimler sınırları içerisindeki din, inanç, mezhep dahil pek çok sanatsal, felsefi ahlaksal  vb.birçok kavramları içinde barındırır.

Milyonların bağlı bulunduğu ve inandıkları herşeyi batıl ve sapkınlık gördüğü ve inanç olarak kabul etmediği için  Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu Alevilik “kültürel eğilimdir inanç değildir, kültürel ögelerin belirgin olduğu bir anlayıştır” diye her demecinde yineledi, durdu..Öbür yandan da birçok Türk-İslamcı yazarlar, din bilgini ve tarihçiler çeşitli tanımlar içinde Aleviliği Sünniliği ılımlılaştırarak zahiri İslam anlayışında birleştirmek ya da Ehlibeyt ve Oniki İmam sevgisi ççerçevesinde Şiileştirmek çabası içindedir.

Bununla da yetinmiyorlar; sözbirliği yapmışlarcasına bazı Alevi yazar-çizer siyasetşiler de dahil olmak üzere,  bütün bu kesimlerden  yükselen ortak bir görüş daha var: Aleviliğin yazılı kaynakları yoktur;  Alevilik kültürü, inançsal kuralları  sözel kaynaklarla beslenerek bugüne taşınmıştır! Bu kanı, bu iddia doğru değildir. Sözlü kaynaklar olarak bilinen inançsal söylenceler ve nefesler, deyişlerde anlatılanlar, verilen bilgilerin de tümü yazılı kaynaklara dayanır; kuşaktan kuşağa aşırtılmış elyazması kitaplardır. Egemen din ve inançların sapkınlık görerek yasaklamış, yaktırıp yokettirmiş olmasına rağmen tüketemediği çok sayıda kaynak kitapları vardır Aleviliğin. Bu görüşte ısrar eden diyanet ve ilâhiyat alimlerinin özel bir amacı vardır: İslamın batıni yorumuyla diğer birçok dinsel inanç ve felsefelerden bazı ögeleri synkretic (bağdaştırmacı) anlayışla bünyesinde uyumlu bir sentez oluşturan Aleviliğe reddiyeler yazmış ya da  kendi düşünsel yapılanmaları çerçevesinde bu inancı yorumlamış bazı ortodoks din bilginlerinden, hatta medrese tahsili görmüş sıradan ortodoks müstensihlerden kalan bazı elyazmalarını Alevi yazılı kaynakları  olarak yayınlayıp sunmak. Kısacası kafalarındaki “Sünnilikle Alevilik arasında bir fark yoktur, hepimiz müslümanız ve bir Allah’a ve Kuran’a bağlıyız” anlayışına uygun Aleviliği kabul ettirmektir.

 

Yazılı kaynakların gizli kalmasının nedenleri vardır

Yönetimlerin dinine aykırı gelişen ve bu nedenle dinsizlikle, aşırılıkla,  “kafirlik”le suçlanıp baskı altında bırakılmış bazı halk topluluklarının gizlenmek ve tapınmalarını gizli uygulamak zorunda kaldıkları özinançlarının ayrıntılarını kitaplaştırıp birer kutsal emanet gibi kuşaktan kuşağa aktarılarak yüzyıllar boyunca aralarında yaşatmış bulunmaktadır. Bu yapıtlarda inançsal bilgiler, yani o inancın teolojisine/tanrıbilimine ilişkin söylenceler ve ilkeleriyle birlikte, çoğu kez o inanç toplumunun karanlıkta kalmış menkıbevi tarihi de verilir. Bu kitap, özellikle o inancın propagandacıları ve önderleri, yani dai’leri, şeyh’leri, dede’leri, pir’leri vb.nin ellerindedir; onların içindeki bilgileri,  kendilerine bağlı topluluktan da çoğu kez gizli tutarlar ve “kutsal sırlar”olarak kendilerine ulaştıklarına inandıkları için, ancak belirli aşamalarda azar azar verirler. Görünüşte, yönetiminde yaşadıkları devletin resmi dininin ritüellerini aksatmadan uygulamayı bile sürdürürler. Gerçekte bu durum, inanç topluluğunun bekası, yani yokedilmemesi için ta başından alınmış bir önlemdir; açıkçası zulüm ve baskıya bu çeşit ikiyüzlü yaşama (hypocritical living), yani takiye yöntemiyle direnme sadece Alevi inanç topluluklarından herhangibirine ait değil; Hristiyanlık, Musevilik, Zerdüştlük ve başka dinlerin heterodoks inançlı toplulukları da benzer direniş yöntemleriyle yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

Proto Aleviliğin ve Şii İmamiyenin yazılı kaynaklarından örneklemeler

1. Ummu’l Kitab; İmam Bakır’ın (ö.734/7)  inançsal görüş düşüncelerini içeren kitap 8.yy.ın ilk yarısında yazılmıştır.

Ayrıca Ummu’l Kitab’da, günümüze ulaşmamış  dört yazılı kaynağın adı geçmekte ve bunlardan alıntılar yapıldığını görmekteyiz:

  • a. İmam Bakır’ın kendisine ait olduğu söylenen Daka’ik sifati’n-nur wa’l-anfus  (Nur Sıfatının ve Anfus’un (Nefsin) İncelikleri(f.2)  
  • b. İmam Ali’ye atfedilen Kitabu’l-ikhbarat (Haberler/Hadisler Kitabı) (f. 162)
  • c. Yazarı bilinmeyen Kitab-i ma Ahli Beyt (Bizim Ehlibeyt Kitabımız) (f. 7)
  • d. Yazarı belirsiz Kitabhayi Nihani (Gizli Kitaplar) (f. 206)     
  • 2. Mufaddal bin Umar al-Jufi as-Sayrafi , Kitab al-Haft wa’l-Azillaİmam Cafer’in batıni görüşlerini içermektedir

3. İkhwan as Safa Risaleleri

4. Jafar Mansur el Yaman (ö.914) Kitab al-Alim wa’l Ghulam,

Ayrıca özellikle 10.yüzyıla ait başlıca İmamiye kaynaklarının adlarını da vermemiz yerinde olacaktır. Bunlar büyük çapta İmam Cafer Sadık’ın ve sonraki İmamların batın, ve çoğuluk zahiri görüş, düşünce ve yorumlarından yararlanılarak yazılmışlardır. Hazırlayanlar Abbasi yönetimiyle ters düşmeyen ve hatta bazıları (vezirlik vs. gibi) devlet bürokrasisinde yer almış kişilerdir.

Oniki İmamcılığa ilk düşünsel ve inançsal çehresini veren yazarlar olarak,  devlet adamı Abu Sehl İsmail bin Ali en-Nevbahti (ö.923) ve aynı aileden 1) Kitab Firaku’ş-Şia’nın yazarı al-Hasan bin Musa en-Nevbahti (ö.922). Abu Cafer Muhammed Yakub al-Kolayni’nin (ö.940-41)  on altı bin yüz doksan dokuz hadisi içeren 2) Al-Usul Min al-Kafi. (3)  Şeyh al-Saduk adıyla tanınan  İbn Babeveyh’in (ö.991-92) İmamların yaşamı ve yine İmamlardan geniş biçimde sure ve hadis yorumları veren inançlar kitabı 3) Risaletu’ul İtikadat (4)

Heresiograf Sad bin Abdullah al-Aşari al-Kummi’nin( ö.951-52) 5) Kitab al-Makalat ve’l- Firak’ı.

II.Şah Abbas  döneminin büyük din bilgini Usulilerin temsilcisi Muhammed Bakır Maclisi, 1687 yılından itibaren Şeyhülislam makamında  ve ölümüne kadar Mulla-Başı olarak kalmış  ve yukarıdaki İmamiye yapıtlarını temel alarak yazdığı dev eseri Bihar ul Envar ile Ortodoks Şii Caferilik tam resmiyet kazamıştır.

Proto Aleviliğin/Batıniliğin ilk yazılı kaynaklarından Ummu’l Kitab

 Ummu’l-Kitab (Ana Kitap) yüzyıllar boyu sisler içinde kapalı kaldı.  1898, 1911 ve 20lerde Türkistan, Pamir ve Shagnan’da Rus memurlarından A. Polovtsev, J. Lutsch ve İvan Zarubin tarafından birkaç elyazma kopyasından Ummu’l Kitab’ın tam metninin basım ve yayımı Wilademir İvanov’a kısmet oldu. İvanov yayımınde, Zarubin kopyasını temel alarakaldı.  Bu Ummu’l Kitab kopyası 1966 yılında da Napoli’de Pio Filippani Ronconi tarafından tam olarak batı dillerinden İtalyancaya çevrildi.

Wlademir İvanow’un 1932’de yazdığı, “Notes sur l’Ummu’l -Kitab des Ismaeliens de l’Asie Centrale (Orta Asya İsmaililerinin Ummu’l Kitabı Üzerinde Notlar)” (5) makalesinde, baştan 15-16 sayfa içinde kitabı çeşitli yönlerden tanıttıktan sonra 41 sayfalık bir özet sunmaktadır.(6) Eski Fars dilinde ve 210 tabaka kâğıt (folyo) kullanılmış bu 10.yüzyıl elyazması yapıtın tamamını Türkçeleştirmeden onu anlatmak ve içeriğini sağlıklı biçimde anlamak kuşkusuz olası değildir. Ancak Fransızcadan çevirdiğimiz bu özet bize genişçe fikir vermektedir; içinde Anadolu’da yaşayan Aleviliğin, Ortodoks İslam’a aykırı düşen bir düzüne inanç ögeleri ve söylencelerini rahatlıkla görebiliriz

Kitabın ne zaman ve nerede yazıldığı sorusuna yanıt olarak giriş bölümünde yazarının kaleminden şu kısa açıklamayı buluyoruz:

 

  • “Bu kitap, Mekke kentinin Kureyş b. Haşim mahallesinde, Abdu’l- Manaf’ın evinde yazıldı; İmam Bakır’ın kitaplığında bulunuyordu, fakat oradan Jafer Jufi tarafından alındı ve Kufa’ya götürüldü. Harun zamanında (Abbasi Halifesi Harun al-Rashid/786-809 İ.K.) Ali ibn Abdi’l-Azim onu Irak’a, İran’ın kuzeybatı bölgesine taşıdı. Adı geçen kişi ölümü sırasında onu inananlara (muminan) ve onların elçilerine dai’lerine emanet etti” (folio 4 v.).
  • Yukarıdaki kısa açıklama çok belirgindir; bu kitabı, İmam Bakır’ın  olduğu kadar İmam Cafer’in (ö.765)de çok yakın dostu olan Cafer el Cufi, Bakırın kitaplığından alıyor. Zaten kitapta anlatılan mizansen içinde kendisinin de adı geçmektedir. Ayrıca bu hagiografik mizansende öğretmen olarak çocuk İmam’a ders vermeye başlarken, kendisi öğrenci olma durumuna düşen Abdullah ibn Saba’nın, o döneme kadar yaşamış olduğu ve ‘Ali’yi Tanrı, Bakır’ı da peygamber olarak nitelediğine’  dair al-Kashi’nin (ö.951) Ikhtiyar Ma‘rifat ar-Rijal”ında (vol. 1, s. 323) bilgi bulunmaktadır. Ayrıca, kitapta verilen Cabir b. Abdullah al-Ansari’yle  İmam Bakır’ın yakın ilişkisi ve içeriğinde verilen Ehlibeyt Beşlisinin Tanrısal Nur’dan oluştukları vb. birçok bilgilerin al-Kolayni’nin kitabında, İmam Bakır ve İmam Cafer’den çevresindekilerin rivayetleriyle aynen anlatıldığını görüyoruz.(7) Bunlar gösteriyor ki, İmam Bakır hayattayken hazırlanmış ve Ortodoks İslamın ve yönetimin gulat (aşırılar, kural ve sınır tanımayan taşkınlar) diye niteledikleri batıni inanç topluluklarının, yani Proto-Alevilerin tanıdığı bir kitaptır.

38 soru ve bunlara verilen yanıtları içeren Ummu’l Kitab’tan burada bir örneği özetleyerek sunmak istiyoruz:

  • Soru 3 (f. 39) : Yaratıcı yerde midir yoksa gökte midir? Erdemleri ve nitelikleri nelerdir? Nereden ortaya çıktı? Neyi yarattı?

 

  • “Ya Cabir, diyor al-Bakır, bu soru çok zor, bırak onu, bir yana bırak; zira Yüce Tanrı’yı gizleyen örtüyü kaldırmak iyi bir şey olmaz, bu büyük bir günahtır. Bizzat onun açınımı, yani görünüm alanına çıkışı (zuhurati) olan hiçbir Peygamber ve Veli asla bu örtüyü kaldırmadı;  hiç biri (hich kitabi wa zuhurati) bu konu hakkında açıkça asla herhangi bir şey yazmadı… Herkim bu gizemi, onu duymaya-dinlemeye layık olmayan birine anlatacak olursa, aynı anda onun ruhu bedenini terk edip, dinleyicisinin bedenine geçecektir. Bu, sözle anlatılamaz bir sırdır… Onu kâğıda yazacağım; Muhammed ve Ali adına, Salman ve Mikdad adına nacib’ler ve nakib’ler adına senden rica ediyorum onu yalnızca gözle sessizce okuyacaksın ve asla yüksek sesle okumayacaksın; bu sırra sahip olan inananlar da,  zamansız açıklamayacak biçimde, onu kendileri için okumalıdır”(f. 40 v.)
  • “Şöyle yazdı İmam Bakır (f. 41): Ulu Tanrımız ve Yaratıcımız hem göklerde hem yeryüzündedir. Yani o, bazan yüce Sarayında (Diwanha’i bala) ve bazan da zamanın imamları (imamani zamani) ve inananların örtüsünün mikrokosmosu (küçük evren) içindedir.”
  • “Başlangıçta, ne gökler ne yer ne de yaratılmış şeyler varken, Beş Ebedi Nur (panj nuri qadim) gökkuşağında bir araya gelmiş beş farklı renge benzemekteydi. Onların renkli ışınlarından bir ışık boşluğu, tıpkı güneşten çıkan ışık gibi yayılıyordu (hawai mamandi aftab). Şimdi yer ve gökleri işgal eden her şey o dönemde bu yoğunluksuz (latif) havayla kaplıydı ve Beş Nur orada durmaktaydı (ba-sar istadand). Onlar arasında sonsuzluğun son Hududu’nun Nur’u (nuri ghayatu’l ghayat), nurdan bir Şahıs (shahsi nurani) biçiminde görünüyor (zuhur kard) ve onun bu Beş Nur’u, işitme, görme, tat alma ve konuşma (nutk)  organlarını biçimlendiriyordu. Bu Beş Nur,  insan biçimi görünümündeki Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin’di ve onlar başka bir şeyden yaratılmadılar (az hich chiz payda na-budand). (8)  ‘De ki, O Tanrıdır. Benzeri yoktur ve Tanrı ebedidir-sonsuzdur. O doğmadı ve doğurmadı; hiçbir şey ona benzemez’(Kur’an CXII, 1-4). Tanrısal Tahtın üstünden bu Beş Nur, beş organ olarak inananların kafalarının içine, beynine taşındılar (ba-sari mu’minani mi-gardand)…” Ve antropomorfik, yani ışıksal, nurani bir insan biçimli Tanrı tanımlamasına tanık olmaktayız:
  • “Onun sağ eli, her şeyi alan-tutan koruma ruhudur (Ruhu’l-hifz) ve güneşin rengindedir. Sol eli, bütün ruhların uzunluğu ve sonu ve sonralığı ile ilgilenen Ruhu’l-fikr, düşünce ruhudur ve mor renktedir. Tanrının başı, bin rengin parladığı Ruhu’l-azam, yani yücelik-ululuk ruhudur. Onun üstünde, ne yeryüzünde ne de gökte hiçbir şey yoktur…”

Basra’da kurulmuş toplumsal ve inançsal Örgüt İHVANUS sAFA (Saf, Temiz Kardeşler) ve RİSALELERİ

 

Dünyanın ilk ansiklopedik yapıtı, 9.yüzyılın ilk yarısında Arapça hazırlanmış İkhvanus Safa Risaleleri’nden günümüze kalan en eski elyazması nüshasının Farsçası 1211 tarihini taşıyan Berlin Belediye Kütüphanesi’nde bulunan nüshadır.(9) Arapça yazmanın  ise en erkeni 1287 yılına tarihlenen İstanbul Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır. (10) Dünyanın çeşitli ülkelerinde olmak üzere 90’a yakın kütüphanede tam ya da bazı bölümlerinin(Arapça-Farsça) elyazmaları mevcuttur.

 

Risalelerin tam Arapça metni ilk kez dört cilt halinde 1887-89’da basılmış; en dikkat çekecek önemde olanı ise 1928 Kahire  baskısıdır.

İhvanus Safa  ilk kez de Batı dillerinden Almanca’ya, 19.yüzyılın son yarısında  Franz Dieterici tarafından çevrilmiş, yapıt Hacı Kalfa’nın  Keşf ez- Zünun’da, hakkında verdiği bilgilere dayanarak 10.yüzyıla tarihlenmiştir.

Şimdiye kadar Risaleler tam olarak Batı dilerinden Amanca’ya çevrildi ve öyle kaldı. Aynı yüzyıl içerisinde, seçilmiş risalelerden İspanyolca, Almanca ve İngilizce’ye çok sayıda monografik çalışmalarla birlikte yayınlar yapıldı. Ayrıca Adil Awa, Alessandro Bausani, Abbas Hamadani, Yves  Marquet, Sayyed Hasan Nasr, İan Netto, Samuel Stern, Mustafa Galip, Asghar Ali Engineer ve daha pek çok diğer bilim adamları, İkhvanus Safa ve Risaleler üzerindeki çalışma ve araştırmalarıyla katkılar sundular. Türk Üniversitelerinin ve araştırmacılarının bu önemli esere fazla ilgi göstermemiş olmaları düşündürücüdür.

İhvan us Safa Risaleleri’nin Tarihi ve yazarlarına gelince (11)

İlk önce İsmaili baş dai ’si  Abdullah bin Kaddah ve arkadaşları tarafından başlanmış, sonra onların ardıllarıyla birlikte,  İmam Muhammed b. İsmail, Abdullah b. Muhammed ve onun oğlu Ahmet Taki dahil birbirini izleyen gizli (mastur) İmamların koruması-gözlemi altında hazırlanmıştır bu dev eser. İhvan-ı Safa’nın bir risalesinde İmam Ahmet Taki’nin adı zaten geçmektedir.  Ayrıca Tevhidi, İbn al-Kıfti, Şahrazuri gibi tarihçi ve filozofların yanı sıra Abu Süleyman Busti, Mukaddasi, Ali ibn Harun Zancani, Muhammed ibn Ahmet Narcuri ve Avfi’nin imzaları bulunmaktadır.

İmam Ahmed Taki Muhammed, 790 yılında doğmuş 828’de İmamlık makamına oturmuştur. Kedisi Salamiya’da, sadeceHüccet (baş dai) tarafından kim olduğu bilinen bir tacir kimliği ve kişiliği altında ömür sürdü.  838 veya 840 yılında ölen İmam Taki Muhammed’e Sahib al-Rasail ( Risaleler’in Efendisi) adı da verilmektedir.

İhvan us-Safa üyelerinin, Aşağı Mezopotamya’nın Basra liman kentinde yaşayan, edebiyat, din, felsefe ve bilim üzerinde tartışmalarda bulunan kişilerden bir çeşit Lonca gibi örgütlendiği anlatılır. Bu örgüt ilişkilerini ve çalışma yöntemlerini gizli tutar ve içine kimse kolayca kabul edilmezdi. Moral, yaş ve daha çok ruhsalniteliklerine göre dört derece içinde sınıflandılar. Birinci derece, tamamıyla öğretmenlerinin buyruğu altında yetişmekte olan 15 ile 30 yaş arasındaki gençlerden oluşuyordu. İkinci kademede, laik eğitim ve  ayrıca felsefi bilgiler verilen 30 ile 40 yaş arasındakiler bulunuyordu. Üçüncü derecedekiler, o günün dünyasında geçerli dinsel hukuk (şeriat), bilim ve felsefeler üzerinde yeterli bilgiye sahip olan 40 ile 50 yaş arasındaki kişilerdi. Dördüncü kademedekiler ise, bütün bilgilerin üstünde nesnelerin/şeylerin gerçekliğine vakıf; ileriyi gören, geniş öngörü ve sezgi sahibi olduğu farzedilen 50 yaş üzerinde bulunanlardı.  Felsefi, bilimsel ve inançsal toplantılar, her ayın başında ortasında ve bazan 25 ile sonu arasında olmak üzere üç akşam yapılırdı. Bu gizli topluluk arkasında, 52  risaleyi içeren “İkhwan as Safa Risaleleri” olarak tanınan dev bir ansiklopedi içinde başarılarının dimdik duran bir anıtını bıraktılar

 

11 Risale Dinsel bilimler üzerine.

14 Risale Matematik üzerine.

17 Risale Doğa Bilimleri.

10 Risale Psikoloji ve aklî bilimler.

 

Bu bilimler kitapta beş büyük grup içinde sınıflandırılır:

 

a) Matematik; sayılar, geometri ve anstronomi, cografya, müzik,  kuramsal ve uygulamalı sanatlar, ahlak ve mantık bilimlerini içerir.

b) Fizik bilimleri madde, biçim, hareket/devinim, zaman, uzay/boşluk, gökyüzü, nesiller, madenler, gezegenler, hayvanlar, insan vücudu, yaşam ve ölümün anlamı, mikrokosmos ve dil konularını içerir.

c) Metafizik, ruhsal akılcılık(psycho-rationalism) ve theology.

d) Psişik, akılcılık, olgu, makrokosmos, zihin, aşk, yeniden doğuş ve nedensellik konuları.

e) Din, inanç, dinsel yasalar(fıkıh) peygamberlik, velilik vb.  

 

O aynı zaman genel Sufi düşüncesinin ve batıni tasavvufun büyük hazinesidir. Örneğin İkhvan der ki: “Ey kardeş bil ki, senin ruhun  gizli güç olarak bir melektir ve eğer peygamberler ve imamların yolunu  günü gününe şaşmadan izlerseniz Bir (Tannrı) olabilirsiniz”(Rasail Vol .4, s.122)  Ve “bütün yaratıklar sonuçta Tanrı’ya dönecektir;  öyleyse O, yaratıkların tüm varlığı, özü, ölümsüzlüğü ve mükemmelliğinin kaynağıdır.” (Rasail, Vol. 3, s. 285)

Kuran’ın batıni anlamına sıkça göndermeler bulunmaktadır(III, 511-514). Kuran’ın zahiri açıklaması, bilginin aşağı düzeyi olarak tanımlanır ve bu, körü körüne taklit etmeyi tercih eden sıradan insanlar için anlamlıdır, yani onlar içindir. Bilginin daha yüksek biçimi, batıni (esoteric, gizli) olandır. Eserde dil, din ve inançlara özgürlük tanınıyor ve birinin diğerine üstünlüğü tartışılmıyordu:

  • “Biliniz ki, gerçek her dinin içinde bulunur ve her dilde geçerlidir. Öyleyse  yapılması gereken şey, en iyisini yapmanız ve kendinizi ona teslim etmeniz, yani gerçeğe yönelmenizdir. İnsanların dinlerine  kusurlar, elsiklikler yüklemekle asla kendizi meşgul etmeyiniz; daha çok sizin dininiz kusurlardan arınmışmıdır onu görmeye çalışınız”(III, 501)..
  • Kâmil insan İkhvanus Safa’da şöyle betimlenir:
  • “Akıllı, içgörü ve anlayış sahibi olan Kamil insan, sanki kökende İranlı, inançta Arap, dinde doğru yola yönelmiş bir Hanif, davranış biçiminde  bir Iraklı, gelenekte Yahudi, rehberlikte bir Hristiyan, bağlılıkta Süryani, bilimde Grek, ileri görüşte bir Hintli, yaşam  biçimiyle bir Sufi (gibi)dir; ahlaksal ölçülerinde  bir Melek, fikirde tanrısal (rabbani),marifette ise tanrıdır, tanrıya benzer ve bu nitelikleriyle insan-ı Kâmil ölümsüzdür.” (III,376)
  • İkhvanus Safa özgürlükçülüğünün en övülmeye değer  kanıtı budur ve bugünün özellik olarak post-modernistanlayışıyla eşdeğerdir. Bütün dinlere ve dillere saygı vardır ve kültür çoğulculuğu kabul görmektedir. Böyle bir özgürlükçülüğün asla düşünülmediği  9.yüzyılda bunlar yazıldı. Ikhwanus Safa, İsmaili Alevi hareketinin tebliği olarak tanımlanabilir. Burada, hareketin  bir devrimci (ihtilalci) hareket ve mevcut düzenin, yani Abbasi İmparatorluğunun yıkıcısı olmayı amaçladığına dikkat edilmelidir. Hareket toplumun çeşitli kesimlerinin, soyluların, aydınların, köylülerin ve tüccarların desteğini de almaya uğraşıyordu. Bunu Risale’lerden birinde açıkça görürüz.

Kardeşler’ (İhvan) örgütü, toplumun farklı kesimleri arasında hücreler kurmuş olan  ve sömürücü ve baskıcı zorba düzeni yıkmak için birleşip, hep birlikte eyleme geçen, bir devrimci hareketin önderleriydi.

Kısacası ‘Temiz Kardeşler’ devrimci örgütü Abbasileri, zorba ve zalimler, zayıf ve yoksul kesimlerin (duafa ve masakin) haklarını gaspedenler olarak suçlamaktaydı. Abbas soyluların Halifeliğe layık ve hakları olmadıklarını ileri sürüyorlardı.İkhvanus Safa Abbasiler’i,  Adem’e secde etmeyerek Tanrısal İradeye  karşı koyan Şeytan’nın vekili (khalifat al-İblis) olarak tanımlamaktadır. Abbas soylular, kendilerini halife olarak kabul eden insanlar için halifeydiler, çünkü ancak onlar birbirlerinin layığıydı.

Risaleler üzerinde yapılan inceleme çok açık gösteriyor ki, yazarlar, kendi zamanlarınınmevcut bütün bilimleri-bilgilerikileriyle birlikte Grek-Roma, Fars ve Hind bilim ve felsefeleri üzerinde çok geniş kavrayış sahibiydiler. Onların yapıtlarından yapılan çevirilerle Kuran ve İslamî bilgilerin sentezini yapmışlardır.

İhvan al-Safa’nın algıladığı yönetimi (biçimi) dawlah ahl al-khayr (Hayırlı Halk Devleti)dır. Bu rejimi, akıllı, bilgi ve hikmet sahibi  insanlar ile bir din ve inanç üzerinde anlaşmayı  uzlaşmayı geliştiren hayır ve erdeme layık rızalık toplumu oluşturacaktı (I, p-131).  Bu hayırlı-erdemli ve cömertlik rejimini kuracak olanlar, bilimsellikte olduğu gibi dinsel konularda da bilgindir; peygamberlerin ve velilerin sırlarına ilişkin bilgiye içten yakınlığı vardır ve felsefe konularında ise çok iyi eğitimlidir. (IV, p-198). ‘Temiz Kardeşler’, kendi dinsel inanç, fikir ve bilgilerinin, bütün dinlere ait bilgileri de kapsadığını bildirmekteydi. (IV, p-5).

 ‘İhvan us Safa ayrıca insanları,  kendi miras aldıkları (din) dahil olmak üzere, istisnasız tüm dinlere eleştirel gözle bakmaya çağırmakta. Onlara göre Şeriat, yani dinsel yasalar zahir ve batın, yani açık ve gizli olmak üzere  iki yüze sahiptir. Zahir (açık) olan, onun aracılığıyla hasta ruhlarına derman bulan sıradan insanlar içindir ve güçlü zeka ve algılama sahibi insanlar, batıni yüzü oluşturan  derin bilim ve felsefeyle kendilerini besler.(IV, p-46).

‘Kardeşler’, tapınmaların iki tip olduğunu söylemektedir: Biri ibadetin  Şer’iattaki kurallı biçimi, diğeri ise Kardeşler’in(İkhvan’ın) “ibadat al-falsafiyah al-ilahiyyah” (tanrısal felsefe ibadeti) adını verdikleri tapınmadır. (IV, P-301 vd.). Bu tapınma tipini uygulayanlar, Kuran ayetlerini gerçek anlamını ve onun batıni (esoteric) özünü bilirler. Onlar batın ilminin sahibidirler. Böylece görülmektedir ki, ‘Temiz Kardeşler’ tapınmalarını, son gerçeklik bilimi-ilm al-haqiqah ve yüksek felsefi bilgiler içine yerleşmiş bilimin temel direklerine (al-rasikhun fi’l ‘ilm) uyarlamışlardır. Yine İkhvan as-Safa’ya göre, insan ruhunu özgürleştiren bilim, felsefe ve hikmettir ve onu tanrısal aşamalar içinde daha yüksek duruma uyumlu kılar.

Müzik üzerine yazılmış Risale’den kısa bir örnek

 

Ses havada iki cismin çarpışmasıyla hemen ortaya çıkar. Her sesin hafifleyip değişen/geçiş sağlayan  bir özelliği yani modülasyonu, kalitesi ve ona kendine özgülük veren bir formu/biçimi vardır.  Hava sesi bütünüyle işitme duyusuna kadar taşır; o da beynin iç kısmında duran hayal edici merkeze gönderir.Ses oradan hemen akıl merkezine geçer. Sesler kendisini üreten maddelerin niteliklerini korur.

 

Müzik ve melodi

 

Müzik bir düzene sokulmuş (kompoze edilmiş) melodilerden yapılır. Melodi notalardan ve ölçülü vuruşlardan düzenlemedir. Notalar ve vuruş ise hareket ve dinlenme/durmalarla (sessizlik, es) yapılır. İnce sesler sıcaktır, kalın sesler soğuktur…

Vuruşların üç kuralı vardır:

1) Sabad: Bir vuruşu bir sessizlik izler; tan, tan, tan gibi.

2) Vatab:  İki vuruşu bir sessizlik izler;  tanam, tanam, tanam gibi.

3) Fasıla:  Üç vurşu bir sessizlik izler; tananam, tananam, tananam gibi

Bu üç eleman şöyle birleştirilir:

Tan tanam (0.00); tanam tan (00.0); tan tananam (0.000); tanam tanam (00.00); tananam tananam (000.000) Ayrıca bu üç eleman içinde 10 formül oluşturulur 2+3+1 (00.000.0), 3+2+1 (000.00.0) vb..

1 Bu konuda  Wilferd Madelung’ın ‘the Succession to Muhammad’ yapıtı ve bu deyimin geniş yorumunu yapan Paris Ecole Pratique des Hautes Etudes’ün Din Bilimleri Bölümü hocalarından Muhammed Ali Amir-Moezzi’nin makalesine bakılabilir; Tarihten Teolojiye İslam İançlarında Hz. Ali, Hazırlayan: Ahmet Yaşar Ocak, TTK, 2005, s.25-52

2 Geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz, İslam İmparatorlukları Tarihinde  İktidar Mücadeleleri ve Aleviliğin Doğuşu, İstanbul, 2005, s.13-29)

3 Usul-u Kafi, Mütercim: Vahdettin İnce, Cilt: 1, Dar’ul Hikem, İstanbul- 2002

4 Şii İmamiyenin İnanç Esasları, Çev. Ruhi Fığlalı, Ankara 1978)

5 REI-Revue des Etudes Islamiques 6, 1932, s.419-481

6 A.g.e. 437-478

 7 Bazı örnekler için bkz ve karş.  Ebu Cafer Muhammed b. Yakub b. İshak el Kulayni, çev. Vahdeddin İnce, Usul-ü Kafi Cilt I, s.711,2(1269);s. 666, 7-(1191); s.667, 9 (1193)/ 10 (1194).İ.K.

8 Mufaddal şöyle rivayet eder: Abu Abdullah’a(İmam Cafer)  sordum: “Gölgelerde (Ruhlar âleminde?) iken ne durumdaydınız?” Buyurdu ki: “Ey Mufaddal! Biz Rabbimizin yanındaydık ve bizim dışımızda hiç kimse yoktu. Yemyeşil bir gölge içindeydik. Onu tesbih ediyor, Onu kutsuyor. Onun tekliğini dile getiriyor ve Ona hamd ediyorduk. O sırada ne kendisine yakın olan gözde bir melek, ne de bizden başka herhangi bir canlı vardı.( Usul u-Kâfi s. 666; 7-(1191). İ.K.

9 Ms. Diez A Oct, Berlin Staatsbibl. Preussischer Kulurbesitz, Tarih:1211

10 Ms. Esad Efendi 3638, Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul, Tarih: 1287

11  İhvan us-Safa’ya ilişkin aşağıdaki bilgiler “İslam İmparatorlukları Tarihide İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU” kitabımızdaki ilgili bölümden (s.152-171) özetlenmiştir.

 

İki Büyük Post-Alamut İsmaili Huccet’i-2

2. Pir Sadruddin ve Hindistan İsmaili Davasının Ulaştığı Son Nokta

Hindistan gelenenekleri içinde en tanınmış ve saygı duyulan huccetlerden biri olan Pir Sadruddin 2, olasılıkla 1300’ün ilk çeyreği içinde Sebzevar’da doğdu. Onun adı, Pir Şemseddin oğlu Pir Nasuriddin oğlu Pir Sahibdin oğlu Muhammed idi. İlk eğitimini evdeki geleneksel çizgiyi izleyerek aldı. O İslami tevil bilimi ve sufi öğretisini çok iyi kavramış bilgin bir kişiydi. Hacılık için birkaç kez Mekke’yi de ziyaret etmişti ve kendisinin Arapça’yı rahat konuşabilecek bir eğitim aldığı görülmektedir. Pir Sadruddin’in 1335 yılında Hindistan’a geldiği ve Pir Şemseddin’in misyonuna katıldığı söylenir. O, çeşitli dinsel gelenekleri ve yerli halkların toplumsal âdetlerini, farklı inanç eğilimlerini inceledi ve yerel dilleri çok iyi öğrendi. Sonuçta, Hind geleneğinin içine dalıverdi.

Hindistan’da 18. yüzyıla kadar İsmaili davasının merkezi Sind olmuştur. 1361’de Sumra hanedanı sona erdi ve Sind’in sahipliğini ele geçirmiş bulunan Sammah’lar için alan açıldı. Onların şefleri Unar Jam (Cem) sıfatıyla tahta oturdu. 1367 yılında o ölünce, yeğeni Cem Tamachi yerine geçti. Onu da Cem Hayreddin ve arkasından Babinah izledi. Kısa bir sure sonar Gucerat’ı ve Hindistan’ın diğer bölümlerini boyunduruğu altına alan Firuz Han Tughlak (1320-1388) Sind’i istila etti. Cem Babinah’ı yenen Firuz Han Sind’e egemen oldu. 1519 yılında Şah Beg Argun (ölm. 1521) Cem Firuz Han’a üstün gelince Sind’de Argun hanedanı kurulmuş oldu.

Yeniden konumuza dönersek, geleneklerin dikkatle incelenmesi Pir Sadruddin’in inancını yayma davasına Pir Şems’in yönetiminde 1356’da, yani onun dünyadan göçtüğü yıl ile başladığını gösteriyor.

Ulaşılabilen geleneksel söylencelerin bölük-pörçük parçalarından bir hükme varılırsa onun, davada kendisine yardım etmeleri için farklı kabilelerden 12 yetenekli vekil seçtiği bilinir. Yine onun, Uçh’tan başlayarak, Hind okyanusuyla birleşen bölgeler gibi uzak, aşağı Sind kısımlarına ve bugünkü Karaçi çevresine kadar seyahat etmiş olduğu görülür. Gelenek, Pir Sadruddin’in Sind’in iç bölgelerinde seyahat etmek için bir deve kiraladığı ve ilk önce de devenini sahibini inancına döndürdüğünü söylemektedir. Pir Sadruddin davasını Thatta bölgesinde canlı bir biçimde başlatmış ve Lohana ve Bhatia kastlarındanın büyük bir kısmını İsmaililiğe çevirmiştir. Daha sonra aşağı Sind’den merkeze doğru ilerledi ve bir grup dai ile Kutçh’u da ziyaret etti. Davasını Gucerat ve kuzey Hindistan ve Deccan’a da soktu. Aynı zamanda aşağı kastları da İsmaili inancına çevirmeye çalıştı; o, Ramdeo’nun yandaşları arasında bilinen bir deyimi- Nizar adını yakıştırarak onun kimliğine büründürdüğü Ramdeo’ya saygı gösterdi. Ramdeo’nun izleyicileri için Pir Sadruddin’in Nizar adını taşıyan bazı ginanlar yazdığı ve okuduğu bilinmelidir.. Onun dava etkinlikleri Gucerat ve Kathiawar’ın diğer kesimlerini de tümüyle etkisi altına aldı.

Pir Sadruddin 1396 yılında, kırk yıllık çalışmalarının sonucunu İmam İslam Şah’a bildirmek (rapor etmek) için İran’ı ziyaret etti.3 O, Hind ve Sind hucceti ya da Hind geleneğine göre pir olarak atandı. Yeni hedeflediği yönlerle o Hindistan’a döndü ve tapınma evleri (khana, hane) kurdu; Sind’de ‘başadam, başkan’ olan mukhi (‘baştaki-öndeki adam’ anlamına gelenmukhia’dan çekilme) atamaları yaptı. Her topluluk, uygulamacı yetkisine sahip bir başkan, yani mukhi tarafından yönetilirdi. Bu kişinin makamı, dönemsel seçildiği için artık kalıtımsal değil, yani babadan oğula geçmezdi. Başkanın yetkileri ve görevleriginanlarda açıkça belirtilmiştir. Küçük köylerde yürütme güçleri mukhi’nin yetkisine verilmişti ve yalnız önemli olaylarda bir yaşlılar meclisi toplantıya çağırırdı.

Pir Sadruddin, Pir Şemseddin’nin müridlerine tapınma evleri (khana) inşa etmek için Puncab ve Kaşmir’i de ziyaret etti ve Multan’da Pir Şemseddin için bir türbe yaptırdı. Bundan sonraki ziyaretini Putan’a yaptı; Hinduizmi terk ettiği zamandan beri durumu henüz değişmemiş olan Pir Satgur tarafından İsmaililiğe çevrilmiş, ama tanınmayan eski Khoja’lara (Hocalar) Gucerat’ta yeni bir hayat vermeğe önem gösterdi. O, bu durgun-edilgen Khojalar sınıfının içine yeni bir canlanma soluğu verdi ve onları yeni gelişmekte olan Khoja topluluğunun inancı içine soktu. Bilinmelidir ki Pir Satgur dönemi süresince yeni inanç değiştirmiş olanlar İsmaililik ve İslamlık üzerindeki bilgilerinde henüz acemiydiler. Gucerat’ta İslam öncesi dönemde onun (Pir Sangur) arkasından, İsmaili olmayan dai’lerin davayı sürdürmüş olduğu bildirilmektedir. Arka planda, iki yüzyıldan daha fazla zamandan beri Hindistan davasının bilinmezlikle sonuçlanması Mısır’daki Nizari ve Mustalilerin bölünmesine dayalıydı.

Pir Sadruddin, Pir Satgur’un ilk İsmaili yaptığı kişilerden ikinci kuşaktan üçüncüsüne geçilirken Gucerat’ta yeni davayı başlatan bir sonraki dai oldu; üçüncü kuşağın hemen hemen çoğunluğu Hindu, pek azı İslamdı. Onlar eski söylenceler (mitolojik) ve mucizeler(in)den Sat panth’ın esin ve telkinini elde ediyorlardı. Pir Sadruddin Gucerat’ta değişik köyleri ziyaret etti; onları kendi yöntemiyle yenilemeye girişti ve onları, bu sıkıntılardan kurtarıp yeniden yaşama başlattı ve yeni doğup gelişen Khoja (Hoca) topluluğunun içine dahil etti. Uzun bir geziden sonra Pir Sadruddin Sind’e geri döndü. Onun asıl eylem ve etkinlik alanları, dava çalışmalarını yönettiği yer olan Uçh’taki karargahından) ışık saçılıp aydınlanıyordu.

2.1 Pir Sadruddin’in İsmaili Davasını Yayma Yöntemi

Muhammad Umar “Islam in Northern India” (Aligarh 1993: 371) kitabında şöyle bir genelleme yapıyor:

“Hindular arasında İslamın yayılmasına büyük yardımı olan önemli bir faktör belki de İslam sufilerinin, yeni dine dönmüş Hindulardan, kendi eski geleneksel alışkanlıkları ve inanç törenlerinden vazgeçmelerini istememeleriydi.Onlar, yeni dine dönenlerin zamanı geldiğinde İslamdışı tapınmalarından kendiliklerinden vazgeçeceklerini sandılar. Oysa biz, İslamı kabul etmiş, fakat din değiştirdikten sonra bile hala geleneksel inanç ve âdetlerini sürdüren Hindular hakkında referanslar bulmaktayız.”

Pir Sadruddin’in dava sınırtaşı (yolgösterici işaretinin), en azından üç süreç içinde derece derece dindeğişimi geleneklerinden çıkıyor. Yine ginanların özünden de benzer biçimde sonuç alınıyor. Kullanılan yöntemde, dava özel bir iskelet üzerinde temellendirildi.

Henüz başlangıç aşamasında, müritlere, sade bir Sat panth (doğru yol, tarık-i mustakim) anlayışıyla ahlaki ve ruhsal öğretilere ilişkin dersler verilirdi. Konuşmalarda ve ginanlarda, ana dillerindeki yerli simgesel deyimler kullanıldı; örneğin alakh nirinjan (tanımlanamaz, tarifsiz Tanrı), guru bharma (Muhammad), nar naklank (Ali), nar (İmam), guru (Pir, veli),harijan (müminler, inananlar), gat (meclis, topluluk), gat ganga (toplantı yeri, cem evi), gatpat ( kutsal su), jaap (yakarış, dua) vb.

Sözlük, benzerlikler ve teknik deyimler yaygın toplumsal alışkanlıklarla sınırlandırıldı. Onlarda bhajan (şarkı) geleneğinin tadını bulan yeni müritler için kırsal-ülke halkının dillerin üstün bir beceriyle özel ginanlar düzenlendi. Bu şarkılarda Pir Sadruddin kendisini Gur Sahodeva ve Gur Harichandra unvanları-takma adlarıyla tanımlıyordu, yani onların kimliğine giriyordu. Bu destansı ilahiler, mitololojik-söylencesel düşünceler, toplumsal âdetler ve halk bilgileriyle (folklorla) renklendirilmişti. Böylece bu ginanlar, birçok düşünce ve hesaplar üzerinden son derecede hayırlı denemeler yapan bir işlem olarak Hind dillerinde paragraflara ayrıldı.

Yoğunlaşma ve önemli vurgulama, Hinduizmden İslama olabildiğince yumuşak ve kolay geçiş yapılması üzerinde yapıldı. O, her durumda yeni inananlara yabancı dille, yani Arapça olarak öğretilen İslam tapınmalarının geleneksel biçimlerine uymaları konusundan ısrarlı olmadı. Böylece Pir Sadruddin onlar üzerinde sert ve hızlı yönetim uygulamadı.

Buna karşılık, yeni din değiştirmiş olanlarını, incelmemiş ilkel meditasyon fikirleri, fakat dar kapsam içerisinde kısıtlanmış olan marifet (gnostik) uygulamalarına sahip olduklarını belirtmek gerekir. Onlara, zikir uygulaması (zikir çekme), jaap (yakarış, dua) dedikleri kesin bir Sufi üslubu içinde derece derece öğretilir ve müritlerin ruhsal gelişiminin her anı izlenip gözlenirdi. Müritlerin, kendi gelenekleri, sosyal alışkanlıkları ve kültürlerini korumakta özgür kalmaları da işlerine geliyordu. Ali Ahmad Brohi “History on Tombstones” (Hyderabad 1987: 132) kitabında,

“İsmaili inancının asıl çekiciliği, eski toplumsal düzenden herhangibir kopmaya neden olmaksızın, önceki yerel inançları ve âdetleri sürdürme özgürlüğü tanımasıydı”

diye yazıyor.

İkinci aşamada müritlere, her gece yarısı özel olarak mırıldanmaları için sadece bir-iki sözcük (guru mantra veya sat shabada) emanet edilirdi. Pir Sadruddin, Hinduizm ve İslam’dan benzer ögeleri ayıklayıp ortaya çıkararak tebliğ etti. O ayrıca kendi felsefi düşünceleri içinde benzerlikler buldu; batıni görüşler üzerine çok büyük değerler ekledi ve dışsal (zahiri) şekilciliği (formalism) bir kenara koydu. Sayyid Athar Abbas Rizvi “History of Sufism in India” da (New Delhi 1978, 1. vol.: 109),

“İsmaili daileri, kendi batıni sistemlerini, inançlarına döndürdüklerine uyacak biçime sokmakta tereddüt etmeyecek kadar gayretli ve coşkulu kişiler olduğunu”

yazıyor.

Böylece bu aşamada, müritlere Das Avatara kuramı altında, sert olmayan Arap kabuklu İslami özde birleştirilen incelmiş öğretileri uygulamalı öğrenmeyi gösterdi. Din değiştirmiş müritlere, Vishnu’nun, salmal deep’te (Arabistan’da) naklank (Ali) -ki o zaman Irak Khand’a (İran) oturan Şri Salam Şah,yani İmam İslam Şah donunda yaşıyordu- olarak onuncu kez dünyaya gelişi-yeniden doğuşu olduğu tebliğ edildi. Pir Sadruddin bu yöntemle, Tanrısal açınım-mazhar (Divine Epiphany) üzerine Şii İmamlık öğretisini Hindu iskeleti içinde yeniden formüle etti. İmamlık doktrini bu şekilde, kuzey Hindistan’da Hinduizmin egemen bir akımı olan Vaishnavita fikirleri çerçevesi içinde davaya uyduruldu. Özet olarak, yeni din değiştirenler, kendi eski inançlarının tamamını Sat panth’da (doğru yolda) gördüler ve bu yönlendirme sırasında onlar da kendi gelenekleri içinde Peygamber Muhammed ve İmam Ali uyumunu buldular. Ancak doğrusu şudur ki, daha özlü biçimde Das Avatara kuramını ilk ortaya koyan Pir Şems oldu, fakat Pir Sadruddin “Das Avatara” adını taşıyan kendi küçük risalesiyle onu özenli bir biçimde başlattı. Kaydetmek gerekir ki, Seyyid İmam Şah da onun üzerinde, genişletilmiş açıklayıcı bir versiyon üretti.

İkinci aşamada birkaç başka ginan dahi düzenlendi ve bunlar önceki dönemin düzenlemeleriyle biraz farklılık gösteriyordu.Bu andan itibaren, Arap ve Fars dillerinden alınmış sözcükler ve sözlük artık ginanlara nüfuz etmiştir. Onların içinde Pir Sadruddin kendisini, Pir Sahodeva, Pir Harichandra olarak tanımlamıştır Pir Sadruddin’in yanısıra.

İyice eğitildikten sonra müritlere, üçüncü aşamada Şii modeli üzerinden basit olarak bazı inanç törenleriyle saf Sufi öğretileri veriliyordu. Vurgu ve yoğunlaşma, daha önce tartışdığımız gibi Pir Satgur dönemindeki aynı tarz içine sindirilmiş ve sonuçta Khoja unvanını taşıyan onların meditasyona (inzivaya, çileciliğe, yani nefs ile savaşıma) çekilmelerini sağlamanın sürdürülmesi oldu. Bununla birlikte görülmektedir ki, Sind’de Lohanalı ticaret yapan sınıf, dışarıdaki çevrelerle onların alışveriş ilişkilerinden dolayı halk tarafından Khoja olarak ilk kez öne çıkarıldı. Sonuçta, yaşamın akışından halk, aslında açık bir biçimde ilgisizce “soylu adam” ya da “tüccar” anlamı vermişti. Bu unvan giderek, “hoca, efendi, sahip, öğretmen” anlamına gelen orijinal Hindu-Lohana unvanı thakur veya thakkar ın yerini aldı.

Pir Sadruddin doğrusu halkın inancını yumuşak bir biçimde İslamlaştırdı ve asla onların kültürlerine engel olmadı. Hindular kitleler halinde, özellikle yabancıdan daha fazla Hindli olan İslami düşüncenin en iyisini içine sindirdi. Pir Sadruddin daha sonra yeni İsmaili inancına dönmüş olanları, kendi Hindu ibadetleri için, törensel yıkanma, heykelciklere tapınma ve kastlara (sınıflara) ayrışma üzerinde mantıksal anlatımlarla suçlamalar getirerek kınama ve tenkide başladı. Altı Hindu felsefe okulu, dünyadan kendini soyutlama ve çilecilik geleneklerini de eleştirdi. Onun Ginanlar kitabından alınmış birkaç örneği aşağıda veriyoruz:

  • ·        Çakıllar ve taşlara tapınarak kurtuluşu asla bekleyemezsiniz. (142:2)
  • ·        Çakıl ve taşları yaktıktan sonra kireçle üzerlerine heykelcik-put çiziyordunuz. Onu nasıl Krişna Efendimiz diye çağırılabilirsiniz? (142:3)
  • ·        Ganj ırmağında yıkanmak için Kasi’ye gidiyorsunuz. Bu su hacılığı ziyareti de nedir? Eğer kurtuluş yıkanmakla elde ediliyorsa, o zaman suyun içindeki balık ebedi kurtuluşa ulaşabilir. Oysa Ganj’daki balıklar, suya garkolmuş zaman içinde ölüp gidiyor. (183:4-6)
  • ·        Ey dikkatsiz, düşüncesiz insanlar! Neden taşa tapınıyorsunuz? Neden onu tanrınız olarak seçiyorsunuz ki, o kendiliğinden ne eğilir-hareket eder ne de konuşur. (203:2)
  • ·        Veda’ları bir amaçtan yoksun olarak dinliyorsunuz. Nasıl onu dinlerken günahlar yok olabilir ki?(167:8)
  • ·        Pandit ‘ben et yemiyorum’diyor. Ey Pandit, süt ve lor peyniri nereden elde ediliyor? Söyle de bileyim. (123:5)
  • ·        Yogi Gorakh-Nath’a tapınır; Brahmin Şiva’ya ve Çileci (Fakir) aras-Nath’a ibadetini yapar. Bu üç insan, bu dünyada yanlış-köyün yoluna gitmektedir. (96:3)
  • Böylece o, bilinçli biçimde yandaşlarının İslami kökleri ve tanımlarını korumuş oldu. Gerçekten Müslümanlar ve Hidular arasındaki sınırlar ginanlarda çok iyi belirlenmişti. O, İslam ve Hinduizm arasında karşılaştırmacı yöntemle, davasının belirleyici bir sınırtaşı olan simgesel bir köprü kurdu.

Pir Sadruddin’in özel dava yöntemini özetleyen Ishtiaq Husain Qureshi, “The Muslim Community of the Indo-Pakistan Subcontinent” (Karachi 1977: 41-2) kitabında şöyle konuşuyor:

“Açıkça inanç öğretilerini yalanlayarak, karşıtını koyma yerine ve bir Brahmin ya da Hindu rahibi gibi bir İsmaili davasının sunulduğuna dair kayıtlar üzerinde birçok örnekler vardır; o altüst etmeyi araştırdı, ana varsayımları saptadı-belirledi ve İsmaili inançlarından bazılarını kılık değiştirmiş biçime, yani yeni bir kılığa soktu ve böylece derece derece tam bir din değiştirme için hazırlık yaptı. Tamamıyla bitişmenin eksikliği İsmailileri asla endişelendirmedi, çünkü onlar sonuçta din değiştiren kimsenin inançlarını tümüyle kabul edeceğinden tam anlamıyla emindiler. Bu çeşit din değişimi özel bir biçimde başarılı olur. Başlangıçta, çağrı (davet) inanç ve doğmalar temeli üzerinde değildir, fakat bazı kişilerin ruhsal büyüklüğünün inanç değiştirtme içgücüne inandırma girişiminde bulunulur. İlk zamanlarda davanın kendisi, örnek karakter taşıyan bir kişilikti. Çok sık olarak Ali, Vaishnavite’ler arasında Vişnu’nun bir yeniden doğuşu (incarnation) olarak tanımlandı. Kısacası sadık bir kişilik yaratıldıktan sonra mürit, İsmaili İslamın öğretimi sırasında, tam olgunlaşmış inanç içine çeşitli aşamalar aracılığıyla alınırdı.”

Ayrıca, Sind’de, Kutch, Gucerat ve Kathiawar’da Pir Sadruddin’in İsmaililiği yayma davasında, kitlesel din değiştirme yaşandığını ileri sürmek akla uygun olasılığa çok daha yakındır. Onun, daha önceki davalara sokulmuş eski törenleri çıkarıp attığı ve onlara daha somut, elle dokunulabilir biçimler verdiği görülür.

“Bu yöntemle”, diyor Ansar Zahid Khan “History and Culture of Sind” (Karachi 1980: 275) kitabında, “Sadr al-Din Nizari İsmaili koluna, son tamamlayıcı dokunuşları ve düzeltmeleri sağlamaktan sorumluydu.”

O ayni zamanda Utçh’taki ana hazineye konulmak üzere inanç vergisi toplamaları için farklı yerlere vekiller atadı. Yine o, Kuran ayetleriyle süslenmiş Hind dillerinde günde üç kere duaya (namaza) başlattı. Hindli Khoja İsmaililer arasında Topluluk (cemaat) bağını onun açık bir biçimde beyan ettiği kabul edilmektedir. Daha önce, iletişim yokluğu nedeniyle farklı yerlerde oturan birbirinden soyutlanmış İsmaili mensupları, kendi dindaşlarını güçlükle tanıyabiliyorlardı. Bu topluluk bağı, İsmaili dünyasında canlı bir güç olarak şimdi de ses çıkarmaktadır.

Pir Sadruddin Khoja İsmailileri Sind ve Khathiawar’da, bir topluluk bağı altında onları biraraya getirip birbirine bağlamak için yerel ve komşu taraftarları katılmaya çağırarak birçok kere büyük toplantılar yaptı. O zamandan beri onların bağlılığı sadece bir kardeşlik değil, fakat aynı zamanda bir topluluk görevi olarak yerine getirildi.

Böyle fırsatlarda farklı diyalektlerde ifade edilmiş olan özel ginanlar düzenlenirdi. Pir Sadruddin’in dava etkinlikleri üzerinde yazan Ali Ahmad Brohi “History of Tombstones” (Hyderabad 1987: 133-4) kitabında şunları söylüyor:

“İsmaili davasını benimseyen herhangi bir kimse, kendi geleneksel inancının uygulamalarını yapmak ve hatta önceki isimlerini, kastlarını, kimliğini; İmam’a inanma tebliği, Pirler ve Ali soylulara saygıyı ekleyerek korudular. Böylesine özgür tutum ve davranışın kabul edilmesi sayesinde, Langah, Soomra ve Lohana gibi pek çok güçlü kabileler, İsmaili Satpanth’ına (doğru yoluna) çekilmiş oldular.”

Pir Sadruddin yaşamının son dönemini Utçh civarındaki Jetpur’da geçirdi. Burası Satlaj ırmağının güney kıyısında kurulmuş, Bahawalpar devletine bağlı bir kasabaydı. Aynı zamanda Uçha, Osa, Askalinda, Deogarh ya da Chachpur gibi adlarla çağrılıyor ve Araplar ise ona Basmad adını takmışlardı.

Geleneneksel söylentilere gore; Raja Caç, Utçh yakınında bir tank, yani su sarnıcı yaptırmıştı ve Rani Tank olarak tanınıyordu. Raja aynı yere bir şehir kurulması ve ona Catç adı verilmesini buyurdu. Bu isim daha sonra bozularak Utçh oldu. Burası eski bir İslam öğrenimi merkeziydi, Mezarlığı ve evliya türbeleri, bu yerin İslam yönetimi döneminde çok tanınmış olması gerektiğini sessizce yansıtmaktadır. Görülür ki, Utçh İslam velilerine barış ve büyük saygı sağlamıştır.

Pir Sadruddin de burasını kendisine karargah yaptı ve Sadarhu (Sadar Şah) adında yakın bir köyde yaşadı. O, Jetpur’da ailesi için küçük bir ev yaptırdı. Utçh’ta oturduğu sırada yerel seçkin kişilerle yakın bir ilişki kurmuştu. Bahawalpur’dan Niyab bin Kemal adında ileri gelen biri gerçekten onun müridi oldu. Söylentiye göre, o Niyab bin Kemal’ın evinde son hastalığının acıları içindeydi; Niyap yanına yaklaşıp, Pirinin dünyadan göçmekte olduğunu anlayınca hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. Pir Sadruddin, cesedini onun evine gömmesini vasiyet etti. Böylece Pir Sadruddin’n 1416 yılında öldüğü ev 1648 yılında bölge halkı tarafından bir türbeye çevrildi. Onun, Sayed Zahir al-Din, Sayed Salauddin, Pir Tajuddin, Sayed Jamaluddin ve Pir Hasan Kabiruddin adlarında beş oğlu vardı.

Pir Sadruddin büyük bir İsmaili daisi, düşünür ve mantık bilgini (lehçeci) idi. Doğrusu o Alp sıraları gibi değil, Himalya sıradağlarındaki Everest gibi yüksekti, Ginanlarından onun ilk Gucerat ve Sindhi dillerinin ozanı olduğu sonucu çıkmaktadır.Ginanlar hakkında yazan Prof. Annemarie Schimmel “Pearls from the Indus” (Hyderabad 1986: 14) kitabında,

“Olasıdır ki, mistik renklerle boyanmış şarkılar (ginanlar) ve dinsel öğretiler, Sindhi edebiyatının en eski mevcut örneklerini yaratmış olan İsmaili daileri tarafından kullanıldı”

diye işaret ettikten sonra daha ileride ekliyor:

“Sindhi dinsel edebiyatının en eski mevcut belgeleri, Khojki alfabesiyle yazılmış 14. yüzyıl bazı İsmaili metinleri içinde bulunduğu görülmektedir.” (Agy. s.55)

Sarah F. D. Ansari “Sufi Saints and State Power” (Cambridge 1992: 17) kitabında ise,

“Ginanlar ya da İsmaililerin mistik yazıları, Hindu Bhakti geleneği kadar Sufizmle dikkate değer bir düşünce koşutluğu sergilemekte; aynı tema ve motifler belirgin olarak paylaşılmaktadır”

diye işaret ediyor,

Pir Sadruddin, Astronomi, astroloji ve psikoloji bilgileriyle de çok ilgiliydi. O aynı zamanda Hind eczacılığında da çok üstündü ve bölge halkını tedavi ederdi. O Utçh’taki yoksula yardımcı oldu; hastalara ve yolculara hizmet eder, bu şekilde o büyük alkış-övgü alırdı.

Pir Sadruddin’den üç Ginan:

1.Tanrı Dünyayı Yarattıktan Sonra

ejee duneeyaa seerjeene shaahaa more an-na upaayaajee

pavan paannee paydaa keedhaajee…………………………..1

Ey canlar,Tanrımız dünyayı yarattıktan sonra

Yiyecek hava ve su meydana getirdi

ejee kahore jeev tame kees kaarann aayaajee

na keedhee saahebjeenee srevaajee………………………….2

Söyleyiniz ey canlar,hangi nedenden ötürü buraya geldiniz?

Sen ise Tanrıya karşı görevinde yanıldın

ejee duneeyaano lobh jeevddo karavaane laagojee duneeyaane lobhe

bharame bhulojee…………………………………………………..3

Ruh dünya işleriyle uğraşmaktan usandı

Ve dünya uğraşları içerisinde o kendi yaşamunın hedefini unuttu

ejee bhulo te maathaano bhejo kaane neesarashejee

teel teelnaa lekhaa saaheb leshejee………………………….4

Beyninin hatası yüzünden unuttun ve sen ondan acı çekeceksin

(Kelimesi kelimesine: Beynin seni kulaklarından çıkaracak)

Tanrı eylem ve davranışlarından herbirinin hesabını soracaktır

ejee sohosoho karannee-e teeyaa(n) suraj tapashejee

maai na kaheve putra meraajee……………………………….5

Güneş bin kez daha güçlü ısıtacak

Ve ana oğlunu bir daha tanımayacak

ejee jumlojee puchhe aapannaa jeevu(n)naa peerne

amaraapureenaa ghar chhe kevaajee……………………….6

Topluluk Efendisine ruhuyla ricada bulunacak:

Cennet sarayını bize tanımlayınız

ejee sonaanee i(n)ttaddee ne rupaanaa tha(m)bhajee

saav kasturee keraa gaaraajee…………………………………7

Bu sarayın tuğlaları altından direkleri gümüştendir

Harcı ise misk ü amberden

ejee evaa evaa mohol apanne saahebe upaayaajee

karannee kamaavo to e ghar paamojee……………………..8

Ey ruhlar,Tanrımız tarafından işte böyle saraylar kurulmuştur

Hayırlı işleriniz ve iyiliklerinzle onlara layık olunuz

ejee bhanne peer sadardeen sunno gatee-u momano

karannee kamaavo to evaa fal paamojee……………………9

Pir Sadardin böyle konuşuyor:duyunuz ey biraraya toplanmış inananlar

Hayırlı işler yapınız, o zaman bu(Cennet) meyvalarından toplarsınız

2. Cemevindeki Kardeşler Ellerinizi Birleştiriniz

ejee gat maa(n)he aaveene veeraabhaai kar joddi raheeye

gur naa vachan aapnnaa sir par dhareeye………………….1

Ey canlar, Cem-cemaat evindeki (gat maan) kardeşler ellerinizi birleştirerek tutunuz

Tanrının sözünü de kafanızda tutunuz

ejee gat maa(n)he aaveene veeraa bhaai sanmukh raheeye

nee(n)daa thaae tyaa(n) thee uttheene jaee-e……………..2

Cem evindeki kardeşler düşünüp-taşınınız

Dedikodu-çekiştirme yapılan yerleri terkediniz

ejee gat maa(n)he aaveene veeraa bhaai amee ras peeje

daso(n)d sukreet aapnnaa gur mukhe deeje…………………3

Ey Cemevindeki kardeşler niyaz suyu (dualı su?) alınız

Aşar vergisini (Dassond;hakkullah?) Efendimize veriniz ve hayırlı işler yapınız

ejee eso ginaan peer bhannaave sadardeen

aapnnee naat chhoddeene parnaat vahevaar na keeje…..4

Pir Sadardin’in bize bu ginanda öğrettiği bilgi ve öğüt böyledir:

Topluluğumuzu bir başkası için terketmeyiniz

3. Susam tanesi kadar küçük de olsa…

Eji, tilbhar tulna khaneki dhar tchalena

ya shah til til ka lekha diyana mere jiwakou(n),

to me kya karou(n) jiwa apana,

ap sawarath bhay rat ka sapna,

pind sawarath bhay raya(n) ka sapna………………………1

Ey ruhlar! Susam tanesi kadar küçük de olsa bir işin ağırlığı

O terazide tartılacak, gergin bir telin üstünde yürümek gerekecek

Ya Şah, ruhum Sana en küçük işlerinin hesabını mutlaka verecek

Ey benim ruhum

O halde ey kardeş,ruhum için ne yapmalıyım?

Benim bencilliğim artık sadece bir gece düşünden fazlası değildir

açgözlülüğüm de öyle

 

Eji, Agal hat na pat na wora,

Tiya(n) sat ka samar sathe liana mere jiwakoun to me………2

Ey ruhlar,yine herşey çok uzak; ne mağazalar, ne pazarlar ne de müşteriler var olacak

Oraya sadece gerçek taşınacak, ey ruhum!

Eji, Tiya so so karani souraj tapashe,

tiya tiya tchipna kiya dhoundhna mere jiwakou(n) to me…..3

Ey ruhlar! Orada güneşin bin kere daha kuvvetli ısıtacak

Orada (kendi fiillerimden) neyi saklayabilirim ve ne araştırabilirim ki ey ruhum?

Eji, Esso ginan Pir bhanawe Sadaradin,

Ya Shah fazal karo to jiwa choutana mere jiwakou(n) to me….4

Ey ruhlar! Pir Sadardin’nin bize öğrettiği bilgi budur

Ya Şah, ruhların ve benim ruhumun kurtuluşu için bize Senin merhametini layık gör

(Ginan’ları Fransızcasından çeviren: İsmail Kaygusuz)

 

1 Birçok İsmail yazar tarafından kabul gören bu tanım ve açıklamalar bizce aslında Şemseddin Tebriz’ye (ölm. 1247/8) ait bulunmaktadır. Geniş açıklama için “Şemseddin Tebrizi …” incelememize bkz)

* Nakarat dize, İngilizce’ye “He(himself) has appeared to dance-to play!” olarak çevrilmiş. Biz de “dans etmek, oyun oynamak, çalgı çalmak için meydanlara çıktı” biçiminde Türkçeleştirdik. Ancak belki bu dans ya da oyunu, bir inancın yayılması-propagandası için kullanılmış olması dolayısıyla “semah dönmek” anlamında algılamak daha doğru olabilir. Yerel dilde bu nakaratın ( ramavaa neesaree yaare maa) olasıdırki, “görev yapmak, hizmeti tamamlamak için gözüktü-ortaya çıktı” gibi bir mecazi anlamı vardır (!)

2 Pir Şems’in torununun oğlu ve büyük İsmaili başdailerinden (huccet) biri olan bu Hind ve Sind Pirinin adının, çeşitli dillerdeSadr al-din, Sadardin, Sadraddin, Sadruddin, Sadreldin, Sadreddin… söylenişlerinden biz Sadruddin’i kullandık.

3 Bu buluşmaya ilişkin olarak geniş bilgi ve Pir Sadruddin’in İmam İslam Şah üzerine yazmış olduğu iki ginan için “Post-Alamut Dönemi İmamları I” bölümüne bakılabilir.

 

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû