Blog Arşivleri

Kaygusuz Abdal

Yaygın medya, Ramazan’da hemen başka bir kisveye bürünerek, diğer maskesini takıp dini yayınlar yapmaya başlar. Biz tabii ki böyle bir şey yapmayacağız elbette. Ama, Ramazanı fırsat bilerek, vesile ederek ‘dindar’ şairlerden birisini Kaygusuz Abdal’ı anacağız. Okuyacağınız dizeler bir tasavvuf ozanının gerçekte bütün bildik dindarlardan, daha dindar bir dervişin, dinsel tutuculuğa, biçimsel dindarlığa seslenişidir. O çağların bilim ve bilgi yoksunluğu içinde bile bilgelerin hoş görmediği bağnazlığın, yüzyıllarca sonra hâlâ pek çoklarınca benimsenmesi, teşvik edilmesi ne kadar üzüntü verici geliyor değil mi?!. Kaygusuz Abdal halk edebiyatımızın önde gelen isimlerinden biri. “Tasavvuf edebiyatı” veya “tekke edebiyatı” şairlerinden. Alevi-Bektaşi edebiyatının kurucusu sayılır. Tekkeye intisab etmesi bir efsaneye dayanmaktadır. Asıl adı Alâeddin Gaybi’dir. Alâiye (Alanya) beyinin oğludur. 1341- 1444 arasında yaşadığı rivayet edilir. ALAGEYİĞE SAPLANAN OK Bütün bey oğulları gibi, çok iyi eğitim görmüştür, zamanın gereği olan ata binmek, yay kullanmak, avlanmak gibi hüner veya zevkleri vardır. Ben de gittim alageyik avına, Çekti geyik beni kendi dağına, Tövbeler tövbesi geyik avına, Siz gidin kardaşlar kaldım kayada. Bir gün Toros’larda avlanırken bir geyiği böğründen vurur, yaralı geyik kaçar, bey oğlu kovalar,.. en sonunda geyik, dağlarda bir eve girer. Gaybi kapıyı çalar, dervişler açarlar. Ev meğerse Abdal Musa adlı bir Bektaşi pîrinin dergâhıymış. Genç adam “geyiğimi isterim” diye tutturur, içeriden gelen yaşlıca bir adam, koltuğunun altına saplanmış oku çıkarır, “Oğul, aradığın ok bu mudur?” diye sorar. Bu şahıs Abdal Musa’dır. Bey oğlu Gaybi, ermiş kişinin ayağına kapanır ve tekkesine derviş girmek istediğini söyler. [ Abdal Musa Velayetnâmesi’nde Bey oğlu Gaybi’nin bu dergâha kapılanmasına ait kayıtlar vardır. ] Gaybi, serveti ve iktidarı bırakıp, ( Âşık Yunus’un Tabtuk Emre dergâhına 40 yıl odun taşıması gibi ) o da Abdal Musa’nın tekkesine hizmet eder. Zamanla abdallık payesine erişir ve Kaygusuz adını alır. Yaşı ve ilmi kemale erince, Şeyhi ona Mısır’a gidip, ocak açmasını söyler. Nil kıyılarna varır, dergâh kurar, derviş yetiştirir. Hicaz’a gider, hacı olur, dinsel törelerde kutsal yerler olan Necef’i, Kûfe’yi ziyaret eder. Sonra tekrar Pîr’inin yanına döner. Oradan, Ege’ye, Trakya’ya geçer, Edirne, Yanbolu, Manastır, Filibe’de kalır. Nerelere gittiği şiir ve yazılarında geçen şehir adlarından anlaşılmaktadır. Mısır’a geri gelir, öldüğünde bir mağaraya gömülür. Mezarının yeri nedeniyle orada Abdüllah-ül Magarevi ( Allah’ın Mağaralı Kulu ) diye de bilinir. Mısır’daki dergâhı halife makamı olarak sayılan en kutsal dört yerden birisidir. Kaygusuz Abdal; Bektaşi’ler için en önemli ermişlerdendir, ona Kaygusuz Sultan da derler, Bektaşi meydanına serilen 12 posttan birisi Abdal Musa, diğeri ise onun talebesi Kaygusuz Sultan adınadır. Hayatının büyük bir bölümünü gurbette geçiren Kaygusuz, eskiden içinde yaşadığı ve Urum (Anadolu)’dan, Hindistan’a kadar yakın-ırak yerlerden dertlilerin, dertsizlerin, beylerin, yoksulların, tüccarların, erlerin, hastaların, sağlamların, Gayrı Müslimlerin, Müslimlerin geldiği, konuk olduğu, barındığı, karnını doyurduğu Abdal Musa dergâhını özlemle anıyordu: Beylerimiz elvan gülün üstüne, Ağlar gelir, şâhım Abdal Musa’ya. Urum abdalları postun eğnine Bağlar gelir şâhım Abdal Musa’ya. Urum abdalları gelir dost deyi, Eğnimizde aba hırka post deyi, Hasteleri gelir derman isteyi, Sağlar gelir şâhım Abdal Musa’ya. Hintten bezirgânlar gelir yayınır, Pişer lokmaları açlar doyunur, Bunda gelir âşıkları soyunur, Erler gelir şâhım Abdal Musa’ya. Her mâtem ayında kanlar saçarlar, Uyandırıp Hak çerağın yakarlar, Demine “hu!” deyip gülbeng çekerler, Nûrlar gelir şâhım Abdal Musa’ya. Benim bir isteğim vardır Kerîm’den, Münkir bilmez evliyânın hâlinden, Kaygusuz’am ayrı düştüm pîrimden, Ağlar gelir şâhım Abdal Musa’ya. [ Soyunmak: Dervişliğe karar verip, o esvapları giymek, Gülbang: bülbül sesi, Bektaşi dervişlerinin sesli duası, Uyandırmak: matem ayında ( Hicri yılın ilk ayı olan Muharrem’de ) çırağı yakmak, Demine hu: her anın Tanrıyla olsun, Kerîm: İslamiyette “Esma-yı Hüsnâ” ( Güzel İsimler ) denilen Allah’ın 99 adından birisi. ] BİLGE KİŞİNİN DÜNYAYA BAKIŞI Yukarıda andığımız tekke şairleri gibi Kaygusuz Sultan’ın da şiirlerinin temeli tasavvuftur. Ve tüm tasavvufçular gibi, o da hurafelerin, din adına tehdit ve korkutmaların, biçimsel dindarlığın, yavan ibadetçiliğin sadece dışında değil, karşısındadır. Dinin özünü o şekiller ve kurallar olarak değil, insana değer vermek diye algılar, din söylemindeki şeytan kavramını ve kullanılmasını istemez, onun bunun şeytanla korkutulmasını ya da şeytanlıkla itham edilmesini yadsır, yeryüzündeki hilekârdan daha şeytan kimsenin olamayacağını söyler, kendisini ise “ben özümü Güzel Şah’ın aşkına adamışım, makam, mevkide ( ekâbir arasına katılıp cübbe ve kaftan giymekte ) gözüm yoktur” diye tanımlar” ( onun giysisi aba-hırkadır, cübbe ve kaftan giymesi ise sınıf atlamaktır ): Dost senin yüzünden özge, ben Kıble’yi can bilmezem, Pîrin hüsnünü severim, ben gayri imân bilmezem, Bana derler ki, şeytan senin yolun azdırır, Ben şu hileci kişiden gayri bir şeytan bilmezem. Ol Şâh-ı hüsnün aşkına özümü viran kılmışım, Kaygusuz Abdal’dır adım, cübbe ü kaftan bilmezem. Bu sözleri söyleyen kişi bey oğlu olmayı, babasının yerini alıp insanlara hükmetmeyi reddetmiş, sarayı, serveti, refahı terketmiş, Şeyhin Dergâhında bir lokma-bir hırka yaşamaya ve hizmet etmeye girmiş bir insandır. Halkın içinden yetişmiş birisiolarak da bunları söyleyeseydi, sözleri değerinden bir şey kaybetmezdi, ama sınıfını terketmiş birisi böyle konuşunca o sözlerin değeri artmaz fakat o kişinin erdemliliğini bir emsal olarak göstermek gerekir. Bey oğlu genç Gaybi sınıfını bırakıp Hak yoluna girmişti, günümüzde ise sınıfını bırakıp Halk yoluna giren gençler var, her zaman da oldu. Bektaşi ozan insana tepeden bakmaz, kendinden yola çıkarak sevginin içselleştirilmesini ister, yüzeysel bir inançlılığı aldırmaz, insana ve onun iç güzelliklerine, ruhsal zenginliklerine vurgu yapar. “Karıncayı fille karıştırma, lâl taşının değerinin hâreli renginden ileri geldiğini sanma, Hacca gittim diye kendine pay çıkarma, Hacca giden kişinin gönülleri kazanması gerekir, gerçek gönül Tanrı’yı içinde bulunduran yerdir, bu nedenle benliğini iyi tanı, Tanrı senin içinde, sen Tanrının içindesin, üstünlük taslama, insanlara söyleyeceklerini sevimlice söyle, onları kırma, benim aklım herkesten üstündür, sözüm herkese yol gösterir, deme, öyle yapmaya başlarsan sonra kibirden, böbürlenmekten kurtulamazsın, diyeceğin bir lafı çocuk gibi dambur dumbur söyleme, usül, erkân bilmezsen kaba saba birisi olursun” gibi öğütler verdikten ve bu şiirlerden ders çıkar dedikten sonra, “sözlerime bakıp böbürlendiğimi zannetme, ben de senin gibi birisiyim, helvayla püryan kebabı yemekten başka bir hünerim yoktur” diyerek, o sözleri dinleyenin gönlünü alır. Fil yükün karıncaya yükletme, çekebilmez, Lâl ü gevher kıymetin umma reng-i hâreden, Hacca vardım der isen, kanda vardın hacca sen, Kılavuzsuz kuş uçmaz bunca dağ ü dereden. Hacca varan kişinin gönül yapmak işidir, Gönül Hak’kın beytidir key sakın emmâreden. Sen özünü bil, nesin, Hak sende, sen kandasın, Eğer aklın varısa, anla bu eş’âreden. Aklına akıl deme, sözüne delil deme, Çünkü kurtaramazsın, nefsini emmâreden. Tıfıllayın dem be dem dambur dumbur söyleme, Mansurlayın olursun, bilmezsen müdâreden. Kaygusuzun hüneri helva ü biryan yemek, Bundan özge hüneri, umma bu bîçâreden. KİM DEMİŞ ‘GERÇEKÜSTÜCÜLÜK’ BATI’DA DOĞDU DİYE? Halk edebiyatında, darbımesellerde, dilden dile geçen, zaman içinde çeşitlenen tekerlemelerde, meddahların hitaplarındaki uzayıp giden sözlerde gerçetüstücü öğeler vardır. Eskiden annelerin-büyükannelerin diline yerleşmiş olan, masal girişindeki, “Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, deve tellâk iken, pire berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken” gibi sözler, veya bağlamayla söylenen türkülerde, hatta bazan âşıkların atışmalarında ozanın yaratıcılığında çoğalan deyişler,.. doğaya, topluma şakayla veya ironiyle bakışı sergiler. Bunlar günümüzde genellikle halk ozanlarında görülmektedir, radyo televizyon türkü programlarında daha seyrektir. Benim çocukluğumda Kırşehir’li halk türküleri sanatçısı Şemsi Yastıman’ın ünlü ettiği öyle bir türkü bu tür yapıtların en çok popüler olanıydı: “Manda yuva yapmış söğüt dalına / Yavrusunu sinek kapmış gördün mü?” diye başlayan ve o minval üzerine giden Tosya türküsü ve bugün ancak yöresel olarak bilinen benzerleri, ya da âşık atışmalarında ozanın ağzından doğaçlama olarak çıkan benzerleri folklörümüzün önemli öğeleri arasındadır. Kaplu kaplu bağalar kanatlanmış uçmaya, Kertenkele derilmiş kırım suyun içmeye, Kelebek ok yay almış, ava şikâra çıkmış, Domuzları korkutur ayuları kaçmaya. Ergene’nin köprüsü susuzluktan bunalmış, Edirne minaresi eğilmiş su içmeye. Bir sinek bir devenin, tepmiş oyluğun ezmiş, Bir budunu götürmüş, dönüp ister kaçmaya. Leylek koduk doğurmuş, ovada zurna çalar, Balık kavağa çıkmış, söğüt dalın biçmeye. Bir pire bir mut tuzu yüklemiş gider yola Geh at olup yolgalar, geh kuş olur uçmağa. Domuz düğün eğlemiş ayıya kızın vermiş, Maymun sındı getirmiş,kaftan gömlek biçmeye. Deve hamama girmiş, dana tellâklık eder, Su sığırı natır olmuş, nöbet ister çıkmaya. Kelebek buğday ekmiş Manisa ovasına, Sivrisinek derilmiş, ırgat olup biçmeye. Kaygusuzun sözleri, Hindistan’ın kozları Bunca yalan söyledin, girer misin uçmaya? Günümüze ulaşmış bir başka versiyona göre: Bir aksacık karınca kırk batman tuz yüklemiş, Gâh yolgalar gâh çeker, şehre gider satmaya… Okuduğunuz bu kısa değinme, medyanın monokültür bombardımanı altında yaşadığımız bir devirde, 600 yıl öncesinden kalmış bilgeliği, insan sevgisini, geniş görüşlülüğü, aynı zamanda, Bektaşi kültüründeki o özü süsleyen yergi, taşlama ve mizah öğelerini anımsatmak ve burada da gördüğümüz gibi, merkezinde insan olan kültürel zenginliklerimize sahip çıkmanın değerini vurgulamak için yazıldı. DİNDE TEHDİT VE TECZİYEYE RED Tasavvuf insanı sevmek demektir, onun din anlayışında korkutmak, cezalandırmak, “yoksa fena yaparım” demek yoktur, tehdidin aracı olan cehennem de yoktur, ateşi de. [ Ve Yunus’ta gördüğümüz gibi, cennete varmak için üzerinden geçilmesi zorunlu olan sırat köprüsünden geçemeyip kızgın alevlere düşme tehlikesine de aldırmaz: varıp onun üstünde evler yapası gelir. ] Bugün karşı karşıya bulunduğumuz İslami yobazlığa, örümcek kafalılığa bir din adamından, bir dervişten, bir ermişten gelen bir reddiye olarak Kaygusuz’un şu sözlerine kulak verelim: Âdemi balçıktan yuğurdun yaptın, Yapıp da neylersin, bundan sana ne? Halkettin insanı cihana saldın, Salıp da neylersin, bundan sana ne? Bakkal mısın, teraziyi neylersin, İşin gücün yoktur, gönül eylersin, Kulun günahını tartıp neylersin, Geçiver suçundan bundan sana ne? Katran kazanını döküver gitsin, Mümin olan kullar dîdâra yetsin, Emreyle yılana Tamuyu yutsun, Söndürsun Tamuyu bundan sana ne? Kaygusuz Abdalım sözümüz budur, Her nerde çağırsan Hak onda hazır, Hep düzâha bastırırsın, kim ne der, Yakma kullarını bundan sana ne? [ Tamu: cehennem ateşi ] Bu mübarek Ramazan gününde, tövbe tövbe,.. insanı günaha sokacak şu şuera bozuntusu, değil mi? Ne de olsa alt tarafı bir Batıni. Siz ise sünnisiniz, bilmem nesiniz. Peki ama sorarım size, mürşidinizden parti başkanınıza, milyarder müminizden tarikat müridine kadar hanginiz Kaygusuz’dan daha dindarsınız? DİNİN CİDDİYETİ ASIK SURAT, ÇATIK KAŞ DEĞİL; NEŞE VE NÜKTE Bazı şiirlerinde “Sarayî” mahlasını da kullanmış olan Kaygusuz Abdal, hem aruz, hem hece vezniyle yazmıştır, nazım yazdığı gibi, düz yazı eserleri de vardır. Manzum yapıtları Divan’ında ve Gülistan, Gevhernâme, Yasnâme, Minbernâme’de topladığı mesnevilerindedir. Nesir yazıları ise Budalanâme, Kitab-ı Mugalâta, Vücudnâme, Dilgüşa, Saraynâme gibi kitaplarında yer alır. Kısa tanıtma yazısını, gerçeküstücü üslubun yerini nükte ve hicve bırakırtığı ve halk diline tekerleme olmuş ünlü dizeleriyle bağlayalım: Bir kaz aldım ben karıdan Boynu da uzun borudan Kırk abdal kanın kurudan Kırk gün oldu, kaynatırım kaynamaz. Sekizimiz odun çeker Dokuzumuz ateş yakar, Kaz kaldırmış başın bakar Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz. Kaza verdik bir çok akçe Eti kemiğinden pekçe Ne kazan kaldı ne kepçe Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz. Kaz değilmiş be bu, azmış! Kırk yıl Kaf Dağını gezmiş Kanadın kuyruğun düzmüş Kırk gün oldu kaynatırım, kaynamaz. Kazımın kanadı selki Dişi koyun emmiş tilki Nuh Nebi’den kalmış belki Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz. Suyuna biz saldık bulgur Bulgur “Allah” deyû kalkur. Be yârenler bu ne haldir! Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz. Yalçın Yusufoğlu http://www.2temmuz.com

Reklamlar

Pir Sultan Abdal’in Yetiştiği Toplumsal Düzen

Anadolu Selçuklu döneminde, her türlü toplumsal baskıya, ağır vergi Moğol istilasına karşın dinsel anlamda bir hoşgörü yaşanırdı. Bunun kaynağı Horasan Erenleri olarak bilinen Alevi bilginlerinin, Anadolu’ya yerleşmesiyle oluşan bir hareketin sonucudur. 1239’da Konya Selçuklu Sultam Gıyasettin Keyhüsrev’e karşı yapılan Babailer Ayaklanmasının, dinsel bir ayaklanma olmayıp, Sultan ile Veziri Saadettin Köpek’in ülkeyi yaşanamaz duruma sokmaları, hele hele Türkmenler’e karşı Acem kökenlilerini devlet yönetiminde tutup, halka baskı yapmalarından kaynaklanmaktadır. baba İshak adlı bir Eren’in örgütlediği hareket toplumsal bir halk hareketidir. Her ne kadar resmi tarihler bunun dini bir ayaklanma olduğunu yazsa da, güvenilir kaynaklar bu ayaklanmanın temelini de ekonomik etkenler olduğunu açık bir biçimde belirtmektedir. Dinsel hoşgörünün kaynağı, Anadolu Dedeleri (Erenler)nin bütün Türk topraklarına dağılarak kurdukları tekkelerde verilen eğitimin sonucudur. Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas, Geyikli Baba, Barak Baba, Saltuk Baba, Mevlana Celalettin Rumi hümanist düşüncenin temsilcileriydı. Osmanlı Devleti kuruluşunun temelinde yatan bu felsefe küçük bir beylikken, kısa sürede genişleyerek, hem Türkler hem de Anadolu’nun yerli halkları tarafından benimsenen bir devlet olmasının özünü, bu Anadolu Erenlerinin yarattığı kültür oluşturmaktadır. Alevi Ereni olan Edebali’nin kızıyla evlenen Sultan Osman, bu birikimin özünü çok iyi biliyordu. Osmanlı devleti gelişip fetihler arttıkça egemen sınıf, ağırlığının hızıla artırıyordu. Sınır beyleri, feodal beyler ortaya çıktıkça, halkın benimsediği Erenler felsefesiyle çelişki de kendini gösteriyordu. Osmanlı Sultanları, Yavuz’dan önce her ne kadar feodal beylerle birlikte hareket etse de bu felsefenin direk savunucusuydular. Hatta 11. Murat’ın Bektaşi olduğunu dair tarihler gizleyememektedir. 15 12’de babasını katlederek iktidar erkini eline geçiren Yavuz Sultan Selim, feodal beylerle hızlı bir işbirliğine girdi. Mısır’ın fethi sırasında Halifelik sanını da, eline geçirince, Anadolu’da oluşan, hoşgörüyü ve hümanizmi içinde barındıran Alevi düşüncesiyle doğal olarak aralarında çelişki oluştu. Feodal beyler, bu felsefeye sıcak bakmıyorlardı. Bunun tersi de beklenemezdi. devlet yapısında oluşan Arap ve Acem egemenliği, Türkmen ve Türkleri ister istemez dışlıyordu. Yine bir Türk hükümdarı olan Safevi Devleti’nin Sultan’ı Şah Ismail’in Bektaşi ve Alevi felsefesine yatkınlığı, Arap ve Acem dili yerine Türkçe’yi resmi dil olarak benimsemesi, Anadolu’daki halk arasında bir sıcaklık yaratıyordu. Bunun farkında olan egemen güç ve Halife Sultan Yavuz Selim, Anadolu için büyük bir tehlike olarak gördüğü Şah İsmail’i yok etmeliydi. Bunun için de Anadolu’da Şah İsmail yanlısı olarak düşündüğü Alevi Türkmenlerinden kimi kaynaklara göre doksan bin, kimi kaynaklara göre de altmış bin kişiyi katletmişti. Aynı zamandla iyi bir Türk şairi de olan Şah Ismail’in şiirleri, Yavuz Selim’in askerleri arasında ezbere okunur olmuştu. Yavuz Selim’in bu yokediş harekatı, bütün Anadolu topraklarında uzun süreli olarak devam etti. Şeyhülislam’ın fetvalarının artık ardı arkası kesilmez olmuştu. nerde bir Alevi var, orada ölüm fermanları dolaşır olmuştu. Osmanlı devleti artık bu gidişten geri dönemezdi. Çünkü egemen sınıfın resmi ideolojisi durumuna giren Sünni anlayış Alevi düşüncesiyle ters düşüyordu. Bunun böyle oluşmasını egemen feodal beyler istiyordu. Çıkarları bunu gerektirmekteydi Kentlerden hızla uzaklaşan bu kesim, dağlık ormanlık bölgelerde yaşamlarını güçlükle sürdürmekteydi. Sünni düşünceyi benimseyen köylülerde bu sömürülmüşlükten,ezilmişliktenpayını alıyordu. Dolayısıyla tümüyle ezilen, asker edilen, vergilendirilen kesim Alevisiyle, Sünnisiyle Anadolu halkıydı. Bıçak kemiğe dayanan bu halk devletin baskısına karşı adım adım uyanıyordu. Sürekli isyan halinde olan bu Anadolu köylüsü bitip tükenmek bilmeyen, tarihte Celali İsyanı olarak geçen, Celali ayaklanmalarının başından sonuna bir uzantısıydı. Bu ayaklanmaların dinsellikten çok uzak, tamameu ekonomik koşulların çekilmezliğine karşı bir başkaldırıdan başka bir şey değildi. Bu ayaklanmaların nedeni Celali önderlerinden Kalenderoğlu Mehmet şöyle dile getiriyordu: “Osman ogulları mütegalibedir. Bunlar aleme cevr-i cefayi ziyade kıldılar. Bıçak kemiğe dayandı. Yeter dedik bu düzene, nice dilaverlerle el ele verdik Kısmet olursa Üsküdar’dan gerisini Osmanlı ya haram edecegiz, kısmet onlardan yana çıkarsa, nidelim, ettiklerimizin dillere destan olması yeter. Feodal beylerin, zorbalarından Osmanlı valisi Hızır paşa’ya Pir Sultan Abdal şöyle yanıt vermektedir: Yürü bire Hızır paşa Senin de çarkın kırılır Güvendiğin padişahın Bir gün o da devrilir Sivas’ın dağlık bir köyü olan Banaz’da doğup büyüyen Pir Sultan Abdal; yaşamı süresince Osmanlı’nın baskısını yaşamış, halkın ezilmişliğine, coplandığına, ürettiğinin üçte ikisini’ vergi diye kadı ve mollalara gittiğine tanık olmuş, uzun süre halkın bu zorbalıktan nasıl kurtulması gerektiğinin bilincini kafasında oluşturmuştur. Onun başkaldırı ve halkı zulme karşı ayaklanmaya iten şiirleri kısa sürede Anadolu halkı arasında yayıldı. Gelin canlar birlik olalım Münkire kılıç çalalım Yoksulun hakkın alalım Tevekeltü tealallah diyerek yoksulları bir araya toplaması, Onlara önderlik etmesi, Istanbul’da oturan Sultan ve Anadolu’daki uzantılarını rahatsaz ediyordu. Pir Sultan Abdal’ın varlığı daha çok menfaatını köylülerden sağlayan, kent yöneticilerini harekete geçirdi. Nasıl olur da ayağı çanklı bir köylü, beylere ve Halife Sultan!a dil uzatır, halkı isyana çağırırdı. Pir Sultan Abdal, halkı başkaldırıya hazırlarken, Anadolu’yu ve yurdunu Sultan’dan daha fazla düşünüyordu. Düşünüyordu ki halkı ve ülkesinin huzuru ve mutluluğu uğruna canını vermekten kaçınmıyordu. Sabahattin Eyuboğlu onun yurtseverliğini şu sözlerle dile getiriyor “Pir Sultan, şeyh Bedrettin gibi, ondan daha da fazla, yurdunu, yıırdunun taşına, toprağına, elden halkına ölesiye bağlıdır. çağında Arap ve Acem hegomanyasına karşı olduğu şiirlerinin diliyle bellidir. Resmi tarihimiz onu halkına karşı isyancı olarak tanıtmakta, yabancılarla işbirliği içinde göstermektedirler. Oysa farkında olmasada günlük TV ve radyolardan Pir Sultan türkülerini okumadan geçemezler.geçilemiyor da. İhanet konusunda yine Sabahattin Eyuboğlu şunları söylemektedlr: “Halka ihanet etmiş bir padişah, Padişaha ihanet etmiş bir şairden daha az mı suçludur?” diyerek Pir Sultan Abdal’ın gerçek kimliğini ortaya koymaktadır. Halkı uğruna asılmış Pir Sultan Abdal’ı, Sivas meydanında tüm Osmanlı beyleri, Paşaları, zaptiyeleri, mollaları, kadıları ve Pir’in halkı izlemişlerdir. Onun öldüğüne tanık olunmasını herkes görmelidir. Görmeli ki Pir Sultan dinlemez, onları bir daha isyana sürükleyemez. Aynı gün asıldığını gözlemleyen halk, onun öldüğüne inanmamış, elinde sazı, ayağında çarığı, sırtında heybesiyle yolculuk yaparken gördüklerini dilden dile anlatmışlar. Ben Musa’yım sen Firavun lkrarsız şeytan-ı lain Üçüncü ölmem bu hain Pir Sultan ölür dirilir ——————————————————————————– İşte onu asanların korkulu rüyası budur. Pir Sultan’ın ölüsü bile zorbaların Iıuzurunu kaçırmaktadır. Pir Sultan’ı korkutan, yıldıran hiç bir şey yoktur. İnancı uğruna ölümü seçmesinin ötesinde ne vardır ki zaten. 0 gücünü halkından, halkının ezilmişliğinden almaktadır. Yoksa ilahi bir güç ona ilham ve kuvvet vermemektedir. 0, herşeyin özünün insanda olduğunu bilmektedir. Pir Sultan Abdal’ım şunda Çok keramet var insanda Bu keramet, onun önderliğine güvence vermektedir. Bu büyük ozan, bütün şiirlerinde işlediği, yol göstericilik, kurtuluş, boyun eğmeme, mızmızlanmama, teslim olmama, yağ çekmemedir. Söyledlikleni her şiir, dağdan coşarak akan bir sel gibidir. Bendinde durmadan taşar. Hedefine tökezleme yoktur. Pir Sultan, salt kavgacı da değildir. İyi bir rençberdir, üretim yapan köylünün öküzünü düşünecek kadar da alçak gönüllüdür. Öküzün damını alçacık yapın Yaş koman altına kuruluk serpin Koşumdan koşuma gözlerin öpün Rençberler hoşça görün öküzü Bir sevgilinin insanca değerlendirilmesini, ona yaklaşımı da işlemekte geri durmamıştır. Al yanaktan kırmızı gül dererken Felek beni nazlı yardan ayırdı öleceğine de inanmaktadır. Ama zalimin elinden değil doğanın yasasının bir sonucuyla kara toprak olacağının hesabını da unutmaz. Şu meydanda serilidir postumuz Çok şükür Mevlaya gördük dostumuz Birgün kara toprak bürür üstüıııüz Çürütür hey behli dilber çürütür 16.yüzyılda Pir Sultan Abdal’ı Sivas meydanında astılar. Pir Sultan bir daha türküsünü söylemesin istediler. 20.yüzyıl, hem de son çeyreği. Sivas meydanında bir kalabalık, onbinler toplandı yine. bu kez Pir Sultan’ın türküsünü söylediler hep bir ağızdan. Sivas’ın bir Valisi de var bu ‘türkücülerin arasında. Sivas her zaman Hızır Paşa banındıramaz ya. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, geçen yıl 1992 Haziranında Banaz’a onbinler topladı, şenlik için. Banaz’dan Pir Sultan’a göndermeler yapıldı. Yeniden yaşatıldı burada. ——————————————————————————– Arzuladım size geldim Hünkar Hacı Bektaş Veli Eiğgine yüzler sürdüm Hünkar Hacı Bektaş Veli Pir elinden dolu içtim Doğdum elinize düştüm Ak cenneti gördüm geçtim Hünkr Hacı Bektaş Veli Güvercin donunda duran Cümle eksiklikler bitiren Beş Taşı şahit getiren Hünkıar Hacı Bektaş Veli Kırk Budak’ta şem’a’yanar Dolusun içenler kanar Aşıklar sema döner Hüna2r Hacı Bektaş Veli Bahçende gördüm gülünü Erenler sürsün demini İmam Rıza’nın torunu Hünkar Hacı Bektaş Veli Balım Sultan er köçeği Keser kılıncı bıçağı Cümle erenler gerçeği Hünkar Hacı Bektaş Veli Pir Sultan ‘ım gerçek veli Erenlerden çekmem eli Oniki İmaının .seıveri Hünkıar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan’ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri

Pir Sultan’ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri Celaleddin Ulusoy’un getirdiği yaklaşımla Kalender Çelebi’ye bağlandığında, Pir Sultan’ın yaşadığı dönem, yukarıda değindiğimiz birinci görüşte ileri sürülen dönemle, yani 2. Bayezid (1483-1512), 1. Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) zamanlarıyla denk düşebiliyor. Bunun yanısıra, İlhan Başgöz’ün, Düzmece Şah İsmail’in (1577-8) “Pir Sultan’ın beklediği Şah” olduğuna tarihsel kanıt olarak gösterdiği dörtlüğe göz atalım: Pir Sultan Abdal’ım dost çiresine Arzumanım kaldı Şah cilvesine 60 ile 73’ün arasına Özümü irfana koşamam m’ola İlhan Başgöz, rakamları Hicri 960 (1552-53) ve Hicri 973 (1565-6) tarihleri olarak yorumlayıp, “bu yıllar arasında, özünü irfana koşmak isteyen Pir Sultan yaşamaktadır” diyor. (S. Eyuboğlu, agy, s. 55) Hangi gerekçe ile bu rakamları tarih kabul ettiği açık değil. Neden Pir Sultan Abdal, 60 ile 73 yaşları arasında özünü irfana koşmuş olmasın? Demek ki ömrünün bu dönemi, onun olgunlaştığı ve çağının bilgilerine ulaşıp onları özümsediği dönemdir. Bizce bu şiiri Pir Sultan 73 yaşlarındayken yazmış olmalıdır. Belki de Hızır Paşa’nın zindanlarında, ömrünün son zamanlarında yazmıştır. Böyle olunca onun 1475-80 arasında doğmuş olabileceği ortaya çıkıyor. Bu tarihi esas aldığımızda, “Pir Sultan’ın zamanında, yaşadığı çevrede herhangi bir halk hareketi olmamış ve kendisi de böyle bir harekete katılmamıştır” diyenlerin (bu iddia sahipleri için bkz. Baki Öz: Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, s. 191) niyetlerinin karanlık olduğu görülür. Çünkü Pir Sultan Abdal, bu tarihe göre, 30 yaşlarından itibaren, idam edilinceye kadar en az on Alevi halk hareketi yaşadı. Büyük kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, Çaldıran savaşı (1514) öncesi ve sonrasında, yüzbinlerin öldürüldüğü toplu Kızılbaş kırımlarına tanık oldu. İran savaşları sırasında (1548-55) Kanuni’nin Kızılbaş kırımından yakasını kurtaramadı. Pir Sultan Abdal’ın yaşamış ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarına değinelim: 1. 1509-11 yılları arasında iki yıl süren Şah Kulu Sultan ayaklanması: Bu, Şah İsmail Safevi’yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli’yi saran ve doğrudan siyasal iktidara yönelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa’nın yönetiminde Sivas yakınlarında Gedikhan’da yapılan savaşta Şah Kulu’nu öldürerek ayaklanmayı bastırabildiler. 1511 Haziran’ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da öldü. Şahkulu Sultan’ın ölümüyle halk birlikleri dağıldı, 15 bin kadarı İran’a geçti. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini çekmiş sudan bahanelerle birçoğunu katletti… 2. Nur Ali Halife ayaklanması: 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum yörelerindeki Alevi kitleler tarafından gerçekleştirildi. Nur Ali, Şah İsmail’in halifelerindendi. Tokat’da Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmed’in (Yavuz Selim’in kardeşi) isyanı bastırmakla görevlendirdiği Sinan Paşa’yı iki bin askeriyle öldürüp, Sivas’ı kuşattı. Şehzade Ahmed’in oğlu Murat Kızılbaş olmuş ve Nur Ali Halife’yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde 10 bin kişilik kuvvet bulunan Murat’la Kazova’da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında Göksu’da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmed Paşa, Nur Ali’nin başıyla birlikte 600 isyancı Kızılbaşın kellesini Yavuz’a İstanbul’a gönderdi. Doğrusu ise, F. Sümer’in yazdığı gibi, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan’a döndü. Kendisi 1514 Çaldıran savaşında Şah İsmail’in kumandanlarından biri olarak görev yapmıştır. (Faruk Sümer: Safevi Devletinin Kuruluşu, s. 35-36) Şah İsmail, kendisi adına başkaldıran Nur Ali Halife’yi de desteksiz bırakmıştı. Bununla da kalmıyarak Çaldıran savaşının başında, Osmanlı ordusunun özelliklerini çok iyi tanıyan Diyarbakır valisiyle birlikte Nur Ali’nin de savaş planlarını kabul etmemiştir. Kızılbaş ordusunun Çaldıran’da yenilmesinin birinci nedeni Şah İsmail’in ateşli silahlar kullanmayışıysa, ikinci önemli neden bu çok değerli iki Kızılbaş önderinin savaş taktiklerini reddetmesidir. Çaldıran öncesi ve sonrası iki yıl içerisinde Anadolu’da Büyük Kızılbaş Kırımları gerçekleştirildi. Osmanlı’yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı, Anadolu Kızılbaşları için bir dönüm noktasıydı. Bu büyük yenilgiyle Şah İsmail’den umutlar kesildi. Bütün bu olaylardan, o sırada otuzunu aşmış bulunan Pir Sultan uzak mı kalmıştır? Hayır, tersine tamamıyla içinde bulunuyor ve kendisi Anadolu Kızılbaş siyasetinin öncülerindendi. 3. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim’in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat bölgelerinin Alevi Türkmenlerini başına toplamıştı. Bozoklu Celal eyleminin tabanının oluşturan 20 bini aşkın yoksul halk ve köylüler, iki yıla yakın süre Osmanlı’ya karşı mücadele verdiler. Ferhad Paşa liderliğinde ordunun üstlerine yürümesi karşısında Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas üzerinden İran’a yöneldiler. Ancak sonunda Erzincan’da Celal yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz’a gönderildi. 4. Şah Veli ayaklanması: 1519’da Yozgat’ta başladı. Şah Veli, Bozoklu Şah Celal’ın talibiydi. Çevresinde toplanan 4 binden fazla insanla Celal’ın öcünü aldı. Zile’de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa’yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. Çarpışmalarda Sivas defterdarı öldürüldü ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli büyük ün kazandı. Öyle ki bir Osmanlı tarihyazıcısı, sonradan onun “Şah İsmail Safevi’in bile adını unutturduğunu” yazacaktır. Şah Veli’nin kuvvetleri, aynı yılın ortalarına doğru, Kızılırmak üzerindeki Şahruh köprüsü yakınlarında Osmanlının Husrev Paşa’sına ve büyük bir Alevi katliamı daha yapıldı. 5. Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da Alevi Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok’da (Yozgat) çıkmış, Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine kadar yayılmıştır. Osmanlı’nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-köylü siyaseti, Aleviler ve Alevilik inancına horbakışı, Alevileri “mülhid, rafızi (dinsiz, sapık)” olarak nitelemesi ve hakaretin ötesinde Aleviliği “ağır suç” kapsamında görmesi, ayaklanmaların ana nedenleriydi. Türkmen oymaklarından Süklün aşiretinin Koca Dede’sine devlet memurlarının yaptığı hakaret (hiç bıçak vurmadığı sakalının, bıyığının zorla kestirilmesi), Alevi Türkmenlerin geniş tepkisine yol açan bir kıvılcım oldu. Yoksul halkın başa geçirdiği Baba Zünnun’un 1525’lerde başlattığı ayaklanma, hızla gelişip yayıldı ve 1527’ye kadar sürdü. Ayaklanma sırasında Bozok sancak beyi Mustafa bey, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin öldürüldüler. Sancak beyinin Kanuni’nin halasının oğlu olması, İstanbul’da geniş yankı uyandırmış ve isyanı bastırmak üzere Hurrem Paşa görevlendirilmişti. Baba Zünnuncu Alevi yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İçel sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha birçok zeamet ve timar sahibi beyler öldürüldü. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Zünnun ise Artova ve Kazova’ya doğru ilerleyerek, Alevi köylü yığınlarının kaynağına yöneldi. Osmanlı yönetimi bu kez Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa’yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa’yı ve Maraş beyi Mahmut’u isyanı bastırmakla görevlendirdi. Hüseyin Paşa tüm eyalet askerleriyle Zünnun’un üzerine yürüdü. Höyüklü’deki kanlı çarpışmalarda, Baba Zünnun’un kendisi ve yandaşlarından çok ölenler oldu, ama Aleviler Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara çekilip toparlandılar. Vakit geçirmeden yeniden Osmanlı güçlerine saldırıp onları dağıttılar ve Hüseyin Paşa öldürüldü. Baba Zünnuncu Alevi Türkmenler, daha sonra, güneyden gelen Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın Kürt birlikleri tarafından dağıtıldılar. Aynı yıllar içinde, Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğlu; Maraş, Adana, Tarsus-İçel hattında Tonuzoğlu ve Yenice Bey, yine Adana’da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi kökenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin “Yükselme Devri” adını verdiği Kanuni Süleyman’ın “Cihan İmparatorluğu’nu” temelinden sarsıyorlardı.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû