Blog Arşivleri

Sünni Osmanlı Despotizmine Karşı Alevi Türkmen İsyanları

Sünni Osmanlı Despotizmine Karşı Alevi Türkmen İsyanları ‘’Osmanlı’nın ilk dönemlerinde, iktidarda temsil edilen dinsel anlayış da alabildiğine gevşek ve kurallardan uzaktır.’’ S.72 Türkmenlerin ve Osmanlı’nın başlangıcındaki egemenlerin Sünni katılıktan uzak heterodoks bir inanç kavrayışına sahip olmaları Anadolu’nun yerleşik Hıristiyan halkının İslamlaşmasını kolaylaştıran ciddi bir işlev görüyordu. S.76 İlk Osmanlılar Hıristiyan halka genellikle Bizans imparatoru ve feodallerinden daha adil davranıyorlar, gerektiğinde onları diğer beyliklerin saldırılarına karşı koruyorlardı. Hıristiyan halk da hem kendilerini koruma gücünü yitirmiş hem de dinsel bağnazlık ve ağır vergilerle boğan Bizans yerine Osmanlı’yı tercih ediyordu S.76 Osmanlı’nın kuruluş sonrası egemenler kendi yararlarına bir iktidar etme ideolojisine olan gereksinimleriyle tıpkı Selçuklu Devleti gibi, başlangıçtaki heterodoks inanç devlet kurumlaşması ve eşitsizliğe uygun olmadığından, Sünni ideolojinin ise çok köklü bir devlet tecrübesi ve esasen bir iktidar ideolojisi olmasından Sünnileşmişler, daha sonra da aynı gerekçelerle Sünniliğin Hanefi ekolünü benimsemişlerdir. Türkmen halkı, 2. Beyazıt, Yavuz Sultan Selim ve sonraki dönemin katliamlarıyla giderek azınlığa düşürülseler de kendisine yukarıdan dayatılan şeraite karşı 17. yüzyılda hala kırılmayan oldukça etkin bir sivil itaatsizlik göstermekten geri durmayacaktır. S.71 Özellikle Kanuni döneminde Şeyhülislamlığa getirilen Ebusuud sonrasında şeriatçı taassubun devlet içinde kurumlaşması artmış, Osmanlı’nın Müslüman ve Sünni olmayan halklara karşı yabancılaşması ve baskı süreci başlamıştır. Bir yandan Osmanlı gerilemeye ve bağımlılaşmaya başlamaktadır, diğer yandan da İslamcılaştırmaya. s.46 Selçuklu dönemi Babai ayaklanmasının artıklarının bir kısmı devletle uzlaşırken diğerleri dışlanmaya başlıyor, pay alanlar Osmanlı’ya eklemleniyor, alamayanlar ya da dayatmalara boyun eğmeyip karşı çıkanlar merkezden çevreye dışlanıyordu.s.362 Bektaşi tarikatı, ilk Osmanlı sultanları tarafından fethedilen ülkeleri Türkleştirmek ve İslamlaştırmakla görevliydi.s384 Bektaşi dergahı, Sünnileştirilmesi sürecinde halkın direncini kıran önemli bir faktör olmuştur.s.390 Hace Bektaş-ı Veli’nin halifesi Bektaşi önderi Abdal Musa’nın karşı çıkmasına rağmen ya da onun izniyle Bektaşi örgütüne halkı eğitip yola sokma görevi yüklenerek kökü Babai ayaklanmasında ve tepkilerin kaynağı olan halkın sisteme muhalefeti önleniyordu.s.360 14. yüzyılda Yeniçeri ve Bektaşi örgütü birbirine bağlanıyrodu.s.361,384 Osmanlıların dergaha yaptıkları bağışlar 2. Beyazit’ten sonra son buldu.s.362 2. Beyazıt Balım Sultan’ı Anadolu’daki Kızılbaşları, Şii-Safevi etkisinden kurtarmak için Hacı Bektaş dergahının başına görevlendirir.s.386 Bu nedenle dergahtan umudunu kesen Anadolu Kızılbaş halkı, bu dönemde, Şahkulu isyanı ile başlayarak peşpeşe ayaklanmaya başlayacaktır.s.386 Gerek bu ayaklanmalar gerekse de 1514’te Yavuz ile Şah İsmail arasındaki Çaldıran Savaşı’na eşlik eden Alevi kırımları sürecinde sessiz kalan, Bektaşi Dergahı, Balım Sultan’ın ölümünden sonra Kalender Çelebi döneminde tam tersi yönde değişmeye başlayacak, elini Osmanlı’dan çekip halka uzatacaktır.s386,387 Kalender Çelebi ayaklanmasından sonra Dergah 26 yıl kapatılır.s.387 Ancak bu arada dergah fiili varlığını gayr-i resmi olarak sürdürdüğü için, Bektaşi-Alevi toplumunu kontrol aracı olarak dergaha olan gereksinim kendini dayatacak ve 1552’de tekrar açılacak ama Anadolu Alevi topluluğunca kabul görmeyecektir.s.387 Özetle kandaş göçebe aşiret yaşamından kozmopolit devletleşme, sınıflaşma, gaza gelirlerinin paylaşımı, ötekilerle ilişkilerin nasıl düzenleneceği, vergi toplama gibi karmaşık problemler aşamasına yükseldikleri andan itibaren Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular gibi Türk kökenli devletler gibi Osmanlılar da kandaş topluluk ideolojisi durumundaki Kızılbaşlığı aşarak devlet hukukunu geliştirmiş olan Sünni hukukun yazılı kaynaklarını esas almaya başlıyorlardı.s.370 Osmanlı, kurumlaşma ve ayrıcalıklarını halka kabul ettirmek için sadece Sünni hukuka yönelmek ve halkı tebaalaştırıcı bir inanç olarak Sünniliği yaygınlaştırmakla yetinmeyecek; adalet mekanizmasını medrese hocalarına verirken ordu kurumlaşmasını da çoğunluğu oluşturan ve Türkmen halkın etkisiyle din değiştiren bölge halkı üzerinde büyük etkisi olan heterodoks inancın en etkili kesimi olan Bektaşilikle ilişkilendirecekti. Bu iş de, kendisiyle özdeşleşen, ikna edilen veya satın alınan dervişler üzerinden gerçekleştirilecek, dolayısıyla Bektaşilikteki ilk bölünme de, bu dönemde yaşanacaktı.s.366 Nitekim, kendisi Sünnilikten uzak olduğu halde topluma cami ve devlete Sünni hukuk örgütlenmesini başlatan Orhan Bey döneminde s.368, Bektaşiliğin Bitanya’da yayılması ve örgütlenmesinde önemli bir işleve sahip olan ve Hace Bektaş’ın halifesi olan Abdal Musa Osmanlı’dan ayrılarak Antalya’ya gidecekti. Geride kalıp Osmanlı ile bütünleşenlerin Bektaşiliği ise bir başka Bektaşilik olacaktı.s.367 Bir yanda Osmanlı’ya, Selçuklu’ya ve tüm ezme ilişkilerine karşı biçimlenmiş bir Türkmen Aleviliği, diğer yanda, bu ezme ilişkilerinin ilk oluşumuna doğrudan katılmış bir başka Türkmen Aleviliği olacaktı.s.383 Yeniçeri tasfiyesine kadar İstanbul’da Bektaşi dergahları tam bir özgürlük içinde kurumlaşırken ve Balkanlar’da yayılma alanı bulurken, Anadolu’da Kızılbaşlar(Aleviler) yoğun bir Sünnileştirme baskısına uğrayacaklar, inancında direnenler ise haklarında defter tutulup katledileceklerdi.s.368 ‘’Özetle Osmanlı’yı heterodoks inançlı insanlar kurmuş, ancak bunların felsefesi devlet kurumlaşması ve eşitsizliğe uygun olmadığından, Osmanlı Ortodoks bir dönüşüme uğramış ve uğratılmıştır. Aynı şekilde başta nüfusun ezici çoğunluğu bu Batınilerden oluştuğu halde daha sonra önce şehirlerde, sonra da tımar sisteminin devlete sağladığı ekonomik çıkarı dağıtma avantajının yanı sıra, 2. Bayezit, Yavuz Sultan Selim ve sonraki dönemin katliamlarıyla kırlarda da giderek azınlığa düşürülecektir. Daha sonra Alevilik adı altında toplanacak olan bu inanç geleneğinin dışlanması ve kamu hayatında meşru kabul edilmemesi geleneği, Osmanlı mirası üzerinden ne yazık ki Cumhuriyet sonrasıda da devam edecektir.’’s.75,76 Osmanlı’ya egemen olan şeriatçı zihniyetin ve despotik devletin baskıları ve katliamları sonucunda Anadolu halkının önemli bir kesimi Sünnileştirilmeye boyun eğmek zorunda kalmıştır; eğmeyenlerin bir kesimi Osmanlı’nın savunucusu durumundaki Bektaşi tekkelerinin çevresinde toplanırken geriye kalan kesimi heterodoks ideolojisini halkçı bir evrimleştirme ile Alevilik adı altında bugünlere taşımıştır.’’s.172 ‘’Alevilik, esasen Arap ordularının, başta Türkler olmak üzere zorla egemen oldukları diğer halklara dayattıkları İslamiyet’in revizyondan geçirilerek hümanist bir kalıba dökülmesidir. Aleviliği alevilik yapan, yani ideolojik şekillenmesini sağlayan şey, bizzat onun karşı çıktığı ezilme ilişkileridir’’s.382 Şey Bedrettin İsyanı Bayezit karşısında Anadolu’nun renkli siyasal haritası tarihten silinmek üzeredir. Bizans kralı Manuel’den Türkmen beyliklerine kadar herkes, Osmanlı’nın İmparatorlaşmasına karşı bir durdurucu aramaktadır artık. İşte bu kurtarıcı, 1399’da Anadolu’ya doğru, geçtiği yerleri silip süpürerek yol almakta olan Timur olacaktır. Boyun eğmiş eğmemiş tüm diğer güçler, çaresiz bir şekilde kendilerine kan kusturan büyük despota karşı uzaklardaki daha büyük despottan çare umarlar ve hep birlikte Timur’u Bayezit’le savaşmaya ikna ederler. İki ordu 1402’de Ankara Çubuk Ovası’nda karşı karşıya gelirler. Bayezit’in ordusundaki Türkmenler Timur’un ordusuna geçerek oradaki Türkmenlerle birleşirler. Bayezit’in ordusundaki Sırplar ve yeniçeri savaşmaya devam ederler. Bayezit yenilerek esir düşer ve işkenceyle ya da zehir içerek ölür. Timur, Bayezit’in cenazesini Bursa’ya götürmesi için oğlu Musa’yı da serbest bırakır. Timur sayesinde Türkmen beyliklerinin yeniden kurulmasından sonra Timur Frankların elinde olan İzmir’i de fethettikten sonra geri çekilir..s 155 Bundan sonra Bayezit’in oğullarının(Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet) aralarında taht mücadelesi ettikleri 1413’e kadar sürecek olan Fetret Devri başlar.s.155 Daha önce Süleyman’ın elinde olan Balkanlar’ı ele geçiren Musa, Osmanlı tarihinde çok önemli bir tercih başlatmıştı. Musa, vezirden sonra gelen askeri kadı, kadıasker (kazasker) makamına, sonraki dönemde komünizan bir karaktere bürünecek halkçı bir kimliğe sahip olan ve ekseni Balkanlar’a kaymış bir Osmanlı’nın dinsel tercihlerinde Hıristiyan-İslam entegrasyonu veya eşitliğine yatkın, Hallac-ı Mansur geleneğine bağlı, panteist bir Hurifiyi, Şeyh Bedrettin’i atamıştı. Şey Bedrettin, görüşlerinde dinler arası ortak yanları içeren ve ortaklaşacılık temelinde halkın çıkarlarının savunuculuğunu yapan bir sufiydi. Rumeli’ne geçmiş olan siyasal ve toplumsal ağırlığın gereğine uygun olarak Bedrettin, diğer fikirlerinin yanı sıra, Osmanlı devlet sisteminin, Hıristiyanlığı tabi konumda tutan niteliğinin düzeltilmesini dayatıyordu. Onun fikirlerinde dinlerin eşitliği ve devlet sisteminde de ‘Hıristiyanlarla ilişkilerin düzenlenmesi ön plana geçti. Bayezit’in haraç ideolojisi de, Musa’nın gazilik fikri de (…) tamamıyla olumsuz şeylerdi. Bedrettin, geniş çaplı bir hoşgörü düşüncesiyle, Türkler ve yerli halk arasında bir kaynaşma sağlamak istiyordu. Dinlerin eşitlik ilkesini bu amaçla yayıyordu. Ancak burada sadece dinsel alandaki ayrımcılığın değil, siyasal alandaki ayrımcılığın da terk edilmesi söz konusuydu. Yenenler ve yenilenler yeni bir devlet sistemi içinde kaynaşmış bir toplum oluşturmalıydılar; (…Şeyh’in öngördüğü) böyle bir toplumda dinsel ve etnik sınırlar kalmayacaktı.’(Büyük Bir Devletin Doğuşu)s.156,157,159 “…Ve sular,parmaklarından dökülüp,tekrar göle dönerken,dedi kendi kendine, O ateş ki kalbimin içindedir,tutuşmuştur,günden güne artıyor.Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna,eriyecek yüreğim ve huruç edeceğim,Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz … ve kuvvetli bilimi,sırrı tevhidi gerçeklendirip…İktidar olup biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptal edeceğiz..” Şeyh Beddrettin-1416, Aydın http://siir.gen.tr/siir/n/nazim_hikmet/seyh_bedrettin_destani.htm Bu fikirlerin Bedrettin’in fikirleri olduğu konusu tartışmalı olsa da bu fikirler Bedrettin’in halifesi Börklüce Mustafa tarafından net olarak ifade edilmiştir.s.160 ‘’Musa’nın Balkanlar’da Süleyman’ı yenerek geliştirdiği egemenlik, hızla bir halk hareketine dönüşerek bölgenin tüm egemenlerinin ve bu arada Osmanlı’nın Rumeli beylerinin çıkarlarını tehdit etmeye başlayınca bu güçlerin hepsi, Osmanlı yüksek bürokrasisiyle birlikte çelebi Mehmet’i desteklemeye başlayacaklardı.’’s.156 Sırp ve Rum egemenlerinin desteğini alan Osmanlı merkezi bürokrasisi, bu güçlerle Musa’yı yendikten sonra onu boğdurarak hem tahtı ele geçirdi hem de Osmanlı’nın yüksek bürokrasisi dahil bölgenin tüm egemen güçlerini Musa ve Bedrettin’in neden olduğu bu halkçı kabustan kurtardı.s.156 Fetret Dönemi sona ermiş, Osmanlı tekrar ayağa kalkmıştı.s.156 ‘’Mehmet döneminin en önemli gelişmesi, hiç kuşkusuz Musa’nın kadıaskeri Şeyh Bedrettin’in öncülüğünde, Anadolu’dan Balkanlar’a yayılan yoksul halkın ve diğer merkezkaç güçlerin ayaklanması ve bunun bastırılmasıydı. Bu, herhangi bir şehzade desteğinden, dolayısıyla taht beklentisinden bağımsız ayaklanma, Osmanlı topraklarındaki halkın ne denli katlanılmaz bir çaresizliğe sürüklendiğinin göstergesi olurken, aynı zamanda Fetret Dönemi’ni atlatan Osmanlı egemenlerinin ne denli büyük bir etkinlik ve gözükaralılığa ulaştığının göstergesi olarak da tarihte çok büyük bir önem taşır.’’s.157 ‘’Bu yaygın ayaklanma, Ankara Savaşı’ndan (Timur-Bayezit Savaşı) beri düzeni iyice bozulmuş, sonraki taht kavgalarında zoraki birbirine kırdırılan ve büyük bir yoksulluk ve çaresizlik içinde sürüklenmiş olan, Müslümanı Hıristiyanı, Alevisi Sünnisi ve değişik etnisitelerden halkın, Şeyh Bedrettin’in şahsında bulduğu kurtarıcı etrafında Osmanlı despotizmine son verme umudunun ifadesiydi.’’s.157 ‘’Çelebi Mehmet’in iktidar tümüyle ele geçirmesinin ardından, Bedrettin’in halifeleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in ayaklanmaları patlak verecektir. Börklüce Mustafa’nın 1415’te Aydıneli’nde (Aydın) başlattığı ayaklanma sırasında Bedrettin, ikamete mecbur edildiği İznik’ten kaçarak önce İsfendiyaroğulları topraklarına oradan da Balkanlar’a geçerek, Osmanlı iktidarı ve resmi görüşünün temel tehdit unsuru haline gelecekti. Bu sırada Bayezit Paşa ve Şehzade Murat komutasındaki güçler, bu ilk isyanı uzun ve kanlı bir mücadeleden sonra bastıracak ve Börklüce’yi de Roma geleneği üzerinden çarmıha gererek öldüreceklerdi. Bunu takiben Şeyh’in diğer halifelerinden Torlak Kemal’in, onu takiben de Kazova’da Aygıloğlu’nun isyanı başlayacak, ancak bu isyanlar da, yürütülen tenkil politikaları sonucunda ezilecek, sağ kalanların ve tabii önderlerin başı kesilecekti.’’s.157,158 ‘’Bunun üzerine Eflak’ta Sarı Saltuk tekkesini kendine merkez yapan Bedrettin, toprakları ellerinden alınmış sipahilerin, bir kısım Hıristiyanların ve kalenderi dervişlerinin de desteğini alarak 1416’da ayaklanacaktı. İdris-i Bitlisi; ‘Şeyh Bedrettin’in, din ve mezhep bağlarını ortadan kaldırmak, haramları helal saymak, şarabı ve müzik aletleri dinlemeyi mübah addetmek gibi, halktan bir kısım insanların tamah ve hırslarını, dünyevi zevklerini tahrik edecek vaatlerde bulunarak memleketi isyana katılanlar arasında paylaştıracağı propagandasını yaptığını ileri sürer’’’s.158 ‘’İdris-i Bitlisi’nin bu ifadeleri, vakanüvis geleneği içindeki tarih yazımlarının ahlaksızlığını göstermek açısından belgesel nitelik taşıyor. Asgari bir gerçeklikle görüleceği gibi, hayatları tamah, hırs, istismar ve dünyevi zevklerle geçen ve memleketi kendine mülk edenler, halkın bu duruma karşı ‘yeter artık!’ diyen çığlığını ‘tahrik’ olarak kayda geçiriyorlar.’’s.158 ‘’Çelebi Mehmet, ayaklanan halkla birlikte Rumeli’ne yönelen Bedrettin’in üzerine doğrudan kendisi gidecektir. Savaş meydanında sipahilerin kendisini terk etmesi üzerine Bedrettin, Edirne’de ağır bir şekilde yenilecektir. Bunun üzerine Deliorman’a sığınmayı başaran Bedrettin, güçlerini tekrar toplamaya çalışacak; ancak Akıncılar, Yörükler ve Hıristiyan reayadan oluşan güçleri, etkili bir karşı saldırı gerçekleştirmesine yetmeyecektir. Bedrettin, Mehmet’in yoğunlaşan takibatıyla yakalanacaktır.’’s.158,159 ‘’Ancak isminin büyüklüğü karşısında Mehmet onu hemen öldürmeyi göze alamayıp, dönemin din egemenleri devreye sokacaktır. Bir mollalar mahkemesi, baştan belirlenmiş cezaya şer-i kılıf üretmek üzere yargılamayı başlatır. Ancak Bedrettin’in duruşuyla kararı şeriat açısından gerekçelendirmeyi başaramayan heyet, onun siyaseten, devlete isyan gerekçesiyle asılmasına karar verir. Bedrettin 18 Aralık 1416’da, ibret-i alem olsun diye Serez Çarşısı’nda halkın gözü önünde asılır.’’s.159 ‘’Gerçek feodalizm ve üretici güçlerin gelişeceği ortam, imparatorluk karşısında küçümsenen küçük beylikler düzeninden çıkacaktır. Nitekim bu gerçek, sonraki süreçte Osmanlın ile Avrupa arasındaki gelişme farkında da somutlanacaktır.’’s.162 Başka bir ifadeyle, Bedrettin başarıya ulaşıp suçlanıldığı gibi memleketi isyana katılanlar arasında paylaştırmış olsaydı, büyük olasılıkla bu yeni düzenden Avrupa kapitalizminin ve gelişmesinin önünü açan Avrupa usulü feodalizm ortaya çıkacaktı. ‘’Bu yenilginin ardından Osmanlı devletindeki şeriatçı kurumlaşmanın yeni bir zaferle ve artan bir kararlılıkla yoluna devam ettiğini söyleyebiliriz.’’s.163 ‘’(…)Osmanlı tarihi, Osmanlı’nın, düşmanlarına karşı kullandığı yöntemlerin aynısını kendi halkına karşı kullanarak onları köleleştirmesinin tarihi olarak şekillenecektir.’’s.166 ‘’15. yüzyıl başında gerçekleşen Bedrettini direnişin ezilmesi, Osmanlı İmparatorlaşmasının önünü açan bir milat olacaktı. Bunun üzerinden kurumlaşmaya başlayacak olan yapı modern öncesi dönemin son imparatorluğuydu. Bütün imparatorluklar gibi bir fetih, talan, eşitsizlik, despotizm iradesini temsil etmekteydi. Bedrettin ise, tam tersine, bütün benzerleri gibi barışın, paylaşımın, birlikte üretip yönetme hayalinin tarihsel sesiydi.(…)’’s.165 ‘’tarihin bütün dönemleri ve örneklerinde görüldüğü gibi imparatorlaşmak ve imparatorluk siyaseti, adaletsiz bir hiyerarşinin içte ve dışta kendini dayatmasıdır; boyun eğdiriyorsa sömürmesi, eğdiremiyorsa katletmesidir. Bu basit ve evrensel gerçekliği anlayabilmek için, tarihe ve bugünümüze ideolojik ön koşullamalardan kurtularak bakabilmek yeter.’’s.165 ‘’Tabii imparatorluklar da sonsuz değildir ve onların ulaşabildiği zirveler, aynı zamanda çöküşün de başlamasının işaretidir. Bu dönemler, eğer çürütülmemişse halkların da tepki vermeye başladığı dönemlerdir. Bedrettin’den 100 yıl sonrasının Osmanlısı işte böylesi bir zirveyi yaşamaktadır. Osmanlı’nın Yavuz ve Kanuni namlı despotlarının dönemi, kanla, öldürme fetvalarıyla örülmüş devasa bir imparatorluğa işaret ederken, aynı zamanda zincirlerinden başka kaybedecek şeyi kalmayan halkın ‘artık yeter!’ demeye başladığı dönemdir.’’s.165,166 ‘’Osmanlı’nın tarihi üç büyük direniş dalgasıyla karşılaşacaktır. Bunların birincisi Fatih dönemi de dahil kuruluştan imparatorlaşmaya geçen 14. ve 15. yüzyıllara damgasını vuran ve ilhak edilen Türk-Müslüman beyliklerin direnişleridir. İkinci dalga 16. ve 17. yüzyıl imparatorluk dönemine damgasını vuracak olan ve önce Kızılbaş sonra da Celali ağırlıklı halk ayaklanmalarıdır. Üçüncü dalga ise 19. yüzyıldaki Hıristiyan ve diğer bağlı halkların bağımsızlık mücadeleleridir.’’s.166 ‘’Beyliklerin Osmanlı’ya karşı direnişlerinin son olarak Fatih döneminde iyice ezilmesi ve yine aynı dönemde ekonomik dengelerin bozulmasına bağlı yükselen pahalılık ve keyfiyetler halkı ayaklanma noktasına getirmiştir. İşte bu koşullarda Fatih’i izleyen dönemde başlayacak olan Türkmen halk hareketi de sınıfsal bir karaktere bürünecektir. Bu isyanlar resmi tarihlerce genellikle es geçilecek, gerçek nedenleri ve bunun yanı sıra alan ve nüfus yaygınlıkları ve sıklıkları gözlerden gizlenmeye çalışılacaktır. En bağnazları bu isyanları ‘sapkınlık’, ‘rafizilik’ diye açıklarken, daha usturuplu olanları ise bir Acem devleti olarak tanıtacakları ‘Safevi Devlet’nin Osmanlı’yı içten çökertme girişimlerinin sonucu,’ diye çarptıracak; böylece hem bizzat düzenin kendisinden kaynaklandıklarını gizlemeye hem de bastırılmalarını meşru kılmaya çalışacaklardır.’’s.167
Nazım HİKMET – Şeyh Bedrettin Destanı
siir.gen.tr
Darülfünün İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin 1925-1341 senesinde Evkafı İslâmiye Matbaasında basılan «Simavne Kadısı oğlu Bedreddin» isimli risalesini okuyordum. Risalenin altmış beşinci sayfasına gelmiştim. Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Duka…Çünkü ‘’ Hep bir ağızdan yaratmaya çalıştıkları ‘600 yıllık istikrar, adalet ve huzur’ tablosunu alaşağı eden nirengi noktalarıdır bu isyanlar. Çünkü bunların yaygınlığı ve nedenleri ortaya konulduğunda, Osmanlı tablosu daha çok bir adaletsizlik ve kıyım tarihi haline gelmektedir. Kuşkusuz ki Osmanlı adaletsizlik ve kıyım tarihinden ibaret değildir; ancak bunların, Osmanlı tablosunun en temel renklerinden olduğu da açıktır. İşte bu nedenle isyanları ve nedenlerini araştırmak, onları derli toplu bir Osmanlı tablosunun olmazsa olmaz bütünlüğü içine yerleştirmek, Osmanlı gerçeğini kavramakta temel sorun alanı olarak karşımıza çıkmaktadır.’’s.167,168 ‘’Kendi Türkmen ve heterodoks geleneğine yabancılaşarak beylikleri ezdikten sonra, Osmanlı egemenliğine karşı gelişen halk tepkisi, artık beylerin öncülüğünde değil, doğrudan kendi içlerinden çıkaracakları önderlerin etrafında toplanarak direnmek olacaktır. Bu geleneğin de ezilmesinin ardından iyice derinleşen çaresizlik, Celali ayaklanmalarında olduğu gibi kitlesel bir eşkıyalık biçiminde patlak verecektir.’’s.166 Baskı ve ayaklanmaların gerçek nedeni ekonomik ve siyasal.s.172 Sadece Fatih döneminde 16 krat olan Osmanlı akçesinin 1480’lerde 5.25 krata düştüğü, çift resminin 22 akçeden 32 akçeye çıkarılması gerçeği bile yaşanan enflasyon ve fakirleşmeyi göstermek açısından çarpıcıdır. ‘’Bürokrasinin artan harcamalarını karşılamak üzere vergi artırımı politikasının başlangıç dönemi de bu dönem olacak, bunu karşılamak üzere hem vergi artırımı hem de yeni vergi koyma politikasıyla halk, artan bir sömürü ve istikrarsızlığa sürüklenecektir.(…)Tüm bunların üzerine 1494-1503 yıllarında yaşanan büyük bir kıtlık ve veba, sarayı değil ama Anadolu’yu altüst edecektir. Ve bu atmosferden, farklı olması nedeniyle bir kat daha ezilen Alevilerin isyanı patlayacaktır.’’s.173 ‘’Bu dönem Anadolu’sunda halk çoğunluğunun doğal inancı Alevilik, kültürel yapısı da Türkmendir.(…) Bu süreçte Anadolu’nun eski yerleşik halkının önemli bir kesimi de, kendi doğallığında bu Batıni-Türkmen kimliği benimseyecek, ortak kaderle aynı baskı ve direniş sarmalına katılacak, bu sürecin doğallığında Türkçe, Anadolu’nun hakim iletişim dili halne gelecektir. Doğallıkla diyorum, çünkü Osmanlı’nın, ulusal devlet örneklerindeki gibi topluma tek dil dayatma yönelimi olmayacağı gibi, tersine Türkmenleri temel düşmanı bellemiştir. Osmanlı’nın derdi Türkleştirmek değil, Ortodoks-Hıristiyan Kilise ve diğer kurumlar üzerinden vergi denetimi altında tuttuğu gayrı-Müslimler hariç, halkın bütününü Sünni-İslamlaştırmaktı. Geçmişte Bizans ve Ortodoks yapıya uzak kalmış halktan Rumların da bu yeni süreçteki tepkisi Türkmenlerle örtüşmüş, bu ise hem kaynaşmayı hem de Türkmenleşmeyi geliştirmiştir. Sürecin belirleyici etkeni ortak sınıfsal karakterdir. Esasen bu durum Bizans dönemindeki halk ile egemenler arasındaki saflaşmanın, Osmanlı egemenliğindeki yeni koşullarda devamıdır Dünkü Bizans sarayının yerini Osmanlı sarayı alırken, halk açısından da dünün Rumi ağırlıklı kültürel atmosferi Türkmen ağırlıklı bir yapıyla yer değiştirmiştir. 0smanlı Sarayı da onları kendine tebaalaştırmak için (tıpkı dün Bizans Sarayı’nın Ortodoks-Hıristiyanlığı yaygınlaştırmadaki amacında olduğu gibi) Ortodoks-İslamlığı topluma dayatmaktadır. Bu dayatmanın nedeni ise, hep yinelediğim gibi, sömürü ve denetimi güvence altına almak, halkı kullaştırmak ve tebaalaştırmak, yönetimin her türden savaş, vergi, göç ettirme gibi keyfiliklerine kayıtsız şartsız boyun eğmesini sağlamak, onların ruhlarını teslim almaktır. Ancak 16. yüzyıl başında henüz hem Anadolu’nun fethi tamamlanmamıştır hem de halkın ruhunun teslim alınması. Bu nedenle bu dönemde Osmanlı Sarayı, hem Anadolu ve diğer İslam coğrafyasının fethine hem de halkın mutlak tebaalaştırılmasına yönelecektir; ki bu misyonun padişahı, Yavuz lakaplı 1. Selim olacaktır.’’s.173,174,175 ‘’Diğer yandan bu dönem içinde Osmanlı’nın doğusunda (İran) ortaya çıkan Safevi devletinin hızla büyümesi ve Anadolu Türkmenleri nezdinde olağanüstü bir etkinlik sağlaması da, osmanlı’nın doğu seferini zorunlu kılıyordu. Gerçekten de bu dönem Anadolu’sunun bütününde halk, Osmanlı’nın ağır vergileri (vergi çeşitleri s.177)ve Sünnileştirme politikalarına karşı direnişe yönelmekte ve kurtuluşu Safevi devletinin genç önderi Şah İsmail’de görmektedir.’’s.175 ‘’(…)Osmanlı artık halkın anlamadığı bir melez dil olan Osmanlıca konuşur ve devşirme bir bürokrasiyle yönetilirken, Safeviler duru bir Türkçe konuşmakta, Türkmen geleneklerini sürdürmektedirler. Anadolu Türkmen halkıyla Şah İsmail ve onun Türkmen devleti arasında doğrudan bir dil ve kültür birliği vardır.’’s.177 ‘’Bu niteliğiyle halk, kendini ezen Sünni-devşirme Osmanlı’ya muhalif olup henüz, Şiileşmekten Acemleşmekten çok uzak olan Safevi Türkmen devletleşmesine yakındır. Safevi devleti ise, dinsel ve siyasal-örgütsel yapı olarak Osmanlı’nın ilk dönem yapısıyla büyük benzerlik gösterirken devlet olarak henüz kurumlaşmasını tamamlamamıştır. Bunla birlikte alabildiğine dinamik, dolayısıyla Osmanlı’ya başlıca rakip ve Müslüman Doğu’ya bütünüyle egemen olmanın yanı sıra (Yeni yolların keşfedilmesiyle, Osmanlı’nın geç aklıyla henüz farkında olmadığı ve artık önemini yitirmeye başlayan) İpek Yolu’nu bütünüyle denetim altına almanın da önündeki fiili engeldir.’’s.175 ‘’(…)Kaldı ki Yavuz, Safevi üzerine yürüken henüz kılıç zoruyla da olsa henüz halife olabilmiş değildi.’’s.176 1511’de başlayan Şahkulu ayaklanması, Bedrettin’den sonra ilk örgütlü halk hareketi olacaktır.s.185 Şahkulu ayaklanmasını, Osmanlı devleti adına araştıran görevlinin Divan’a verdiği raporda belirtildiği gibi, halk giderek ağırlaşan bir şekilde haksızlıklara uğramaktadır. Bunu bastırmakla görevli sipahiler ise ayaklanmayı neredeyse desteklemektedirler. Çünkü tımarları ve gelir kaynakları kesilmekte, ellerinden alınmakta, satılmaktadır. Alınıp satılan tımarlar altında asıl haraca bağlanan ise köylüdür. S.183Ayaklanmada Kızılbaş(Alevi) tonu belirgindir, ancak asıl faktör halkın ayaklanma dışındaki umutlarını yitirmesindeki çaresizliğinin yanı sıra tımarları ellerinden alınıp ‘Saray hademelerine verilen Türkmen sipahilerin tepkisidir.s.185 Ayaklanmanın temel nedeninin inanç ayrılığı olmadığı bizzat sipahilerin katılımından ve devlet raporunun teslim ettiği yolsuzluklardan bellidir.s.183 ‘’Antalya yöresi Türkmenleri üzerinden başlayıp kısa zamanda yayılan Şahkulu ayaklanması padişah’ın ordu göndermesi üzerine bastırılarak Şahkulu öldürülür. İşte kadın erkek birlikte girdikleri bu savaşta önderlerini kaybetmeleri üzerine geriye kalanlar Safevi’ye doğru çekilirler. Bu arada 1512’de Sivas merkezli yeni bir ayaklanma, Nur halife ayaklanması başlar ancak gönderilen orduyla bu ayaklanma da bastırılarak Nur Ali Halife de öldürülür.s.186 ‘’Bu arada Yavuz Selim, bir darbeyle babası 2. Bayezit’i tahttan indirp yerine geçer ve Kızılbaşları ‘kafir ve mülhid’ ilan edip kitlesel olarak katledilmelerini ‘vacip’ gören fetvayı aldıktan sonra saldırıya geçer. İlk hedef Kızılbaşlardır, ardından da Safevi’ye karşı topyekün saldırıya geçecektir.’’s.186 ‘’Ancak Anadolu’da yürütülen tenkil ve ardından Şah İsmail’in yenilmesi(1516) genel hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmadığından ayaklanmalar devam eder. Şah İsmail devre dışı bırakıldığı halde halkın ayaklanmaya devam etmesinin önü alınamamıştır; çünkü sebep dışta değil içtedir, bizzat Osmanlı düzeninin kendisidir. Nitekim Yavuz Mısır seferine çıkarken Yozgat Türkmenlerinden Şeyh Celal ayaklanır. 1519’da ayaklanma dağıtılarak Şeyh Celal yakalanıp parçalanır.’’s.187 ‘’Baba Zünnun ayaklanması ise, köylülere yapılan zulümle patlamıştır.’’s.185 ‘’Bu arada Kanuni Süleyman gelir. Halkın iliğinden akçe çıkarmaya yönelik yeni uygulamalarla durum daha da ağırlaşır. Yozgat köylülerinden Söğlün Koca, kendisine biçilen verginin yarıya indirilmesini istediğinde, zorla sakalı kesilip aşağılanınca çevre halkı Baba Zünnun önderliğinde ayaklanır.Yıl 1525.’’s.187 Ayaklanma, gönderilen orduyla ezilir, ayaklanmacılar kılıçtan geçirilir, Baba Zünnun öldürülür.s.188 1526’da o güne kadarki ayaklanmaların en büyüğü ve ‘en tehlikelisi’ olan kalender Çelebi ayaklanması başlar. Bu ayaklanma kısa zamanda yayılır ve hemen hemen Türkmenlerin tümünü yanına alır. Ayrıca daha önceki Şeyh Celal ayaklanmasını bastıran ve Yavuz Selim tarafından Dulkadir Türkmen Beyi yapılmış olan Şehsuvar Ali Bey’in Kanuni tarafından öldürtülmüş olması bir yana tımarlarına el konulmuş sipahiler de ayaklanmanın çapını artırıyordu.s.188 Ayaklanmayı bastıracak olan orduya katılan beyleri ve güçleri de yenince Osmanlı ordusunun bütün ağırlığı Kalender Çelebi’nin eline geçer.s.189 Bunun üzerine İbrahim Paşa, çözümü ayaklanma güçlerini bölmekte bulur: Dukadirli neylerine, dirliklerini kendilerine iade ve yolsuzlukları engeleyeceğine dair gizlice söz yollayarak onları Kalender’den ayırmayı başarır. Güçleri iyice azalan Kalender’i Başsaz denilen yerde sıkıştırarak ezer, Kalender ve Ona sadık Dulkadir beylerinden Veli Dündar’ın başlarını kesip atların arkasına bağlayarak Kanuni’ye sunar. Yıl 1527.’’s.189 Son Büyük Alevi ayaklanması 1578’deki Şah İsmail ayaklanmasıdır. ‘Düzmece’ diye tabir edilen bu Anadolulu şah İsmail 1576 iran seferiyle de örtüşür. Ancak ayaklanmalar artan vergilerin dayanılmaz boyutlara ulaşmasının sonucudur.s.192 Bu dönem Osmanlısında, Alevi Sünni, reaya, suhte, ehl-i örf ehl-i şer ayrımı olmadan her kesimi ve her bölgesiyle büyük Celali ayaklanmalarına doğru hızla savrulduğu, çok ağır bir bunalım, sömürü ve zulüm yaşanmaktadır.s.193 Pir Sultan Abdal Bu ayaklanmalar sürecinde, sadece eylemiyle değil, sözü ve sazıyla da çok önemli bir rol yüklenmiş olan halk direnişinin en önemli simgelerinden biri de Pir Sultan Abdal’dır. Onda yaygın kullanım bulan ‘şah’ miti etrafında, o dönem Türkmenlerinin tercihlerini buluruz. O, devşirme Osmanlı’ya karşı Türkmen Safevi’den, şeriatçı baskıya karşı kendi Kızılbaş inancından ve tabii dayanılmaz baskı ve eşitsizliğe karşı adil bir düzen için mücadele misyonunun bayraktarıdır. Böyle bir tepki ve özlem, Pir Sultan’ın söyleminin temel özelliği olup, günümüz resmi tarihçiliğinin egemen otorite ve eşitsizlikçi düzenden yana çarpıtmalarına karşı bu gerçeklerin özellikle anımsatılması gerekiyor. Pir Sultan Abdal geleneği, bize, değiştirilmesi istenen düzenin yerini alacak, özlenen, uğrunda savaş verilen toplum düzeninden çizgiler verir. Bunların en belirlisi, elinde hak ve adalet kılıcı taşıyan, yaşadığı yere bolluklar ve şenlikler getirecek olan bir güçlü varlık düşüdür. Bu yüce varlık, ara sıra kimsenin hakkını kimsede koymayan Tanrı’dır; pek seyrek olarak Muhammed’dir. Asıl ve çokluk, Ali ve onun soyundan gelen imamlardır. Hüseyin’dir, Şah’tır, Güzel imamdır, Ali neslidir ve nihayet Mehdi’dir. Pir Sultan’ın deyişlerinde yansıyan ‘Şah’, sırasıyla Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail, daha sonra Bektaşi Tekkesi Postnişini Şah Kalender şeklinde çeşitlilik gösterir. Şah dosttur ve gelip kendilerini ‘Rum sultanından’, daha da ötesi ‘kafir’ ve münkir addedilen Osmanlı’dan kurtaracaktır. ‘’Bu kavganın temelinde yeni bir toplum düzeni arama vardır. Ancak Pir Sultan Abdal, içinde yaşadığı düzenin sosyal ve ekonomik temelinden çok, güçlüleri ile kavgalıdır. Onun baş düşmanları, Osmanlın düzeninin (sözde) adalet dağıtıcıları, kadıları, ve müftüleri; siyasi gücü elinde tutanları, Beylerbeyileri, paşaları, valileri; sonra da onların ardındaki en büyük din ve siyaset gücü olan sultandır. Aşık şiirlerinde irili ufaklı Osmanlı memurlarını kınama, taşlama bir gelenektir. Ama padişa-sultan her zaman kötülüklerin üstünde görülmüş, ona dil uzatılmamıştır. Pir Sultan, tam tersine, en ağır yergilerini sultanın kendisine yöneltir. O ve Sivas’taki el ulağı Hızır Paşa, bütün kötülüklerin baş sorumlusudur.’’(İlhan Başgöz, Pir Sultan Abdal ve Pir Sultan Abdal Geleneği,s.48)s.197 Uğrunda kavga verilen bu düzende padişah masumları boğdurmayacak, halkın feryadına sağır olmayacak, paşalar hak söyleyen dili kesmeyecek, yetimin yoksulun hakkı yenmeyecek zulüm olmayacak, Tanrı adaleti yürüyecektir Pir Sultan Abdal’ın kişiliğinde, Anadolu Türkmenlerinin Osmanlı karşıtı ayaklanmasının edebi destanının yanı sıra, aydın sorumluluğu anlamında da kararlı bir duruş görürüz.s.194 İşlediği konuların zenginliği, söyleminin gücü, dili ve deyimleriyle günceli ve bireysel olanı dile getirirken tarihsel ve toplumsal olanı yakalayıp ezilenlerin özlemlerini dile getirmesi, emeği kutsayıp ‘cennet’i dünyada araması’, deyişlerinin etkisini ve yaygınlık alanını artıran, onu özgün kılan öğelerdir. ‘’Dünyanın üstünde kurulu direk Emek zay olmadan sızlar mı yürek Bu yolu kim kurmuş bizler de bilek Söyle canım söyle dinlesin canlar Pir Sultan Abdal’ım farz ile sünnet Yola gelmeyene edilmez minnet Cümlenin muradı dünyada cennet Söyle canım söyle dinlesin canlar’’ Mücadelenin dinamikleri ezilmiştir, acılıdır, ama yaralarını yine de azimle sarar, zamana, idama, yokluğa yenilmez: ‘’Ötme bülbül ötme şen değil bağım Dost senin derdinden ben yana yana Tükendi fitilim eridi yağım Dost senin elinden ben yana yana Haberim duyarsın peyikler ile Yaramı sararsın şehitler ile Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile Dost senin elinden ben yana yana Pir Sultan Abdal’ım doldum eksildim Yemeden içmeden kesildim Hakkı pek sevdiğim için asıldım Dost senin elinden ben yana yana Yargılanıp idamla yargılanınca onurlu sesini şöyle yükseltecektir: ‘’Koyun beni hak aşkına yanayım Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan Kadılar müftüler fetva yazarsa İşte kement işte boynum asarsa İşte hançer işte kellem keserse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan Ancak onu astıracak olan Hızır Paşa, Osmanlı hizmetine girmezden çok önce Pir’in müridi olduğundan onu astırmakta ikirciklidir. İçinde ‘şah’ adı geçmeyen üç şiir okuması, yani ideolojik teslimiyet bildirmesi halinde onu affedeceğini söyler. Bunun üzerine Pir Sultan Abdal, tam tersine, paşanın huzurunda içinde ‘şah’ adı geçen üç şiir okur. 1-‘’Hızır Paşa bizi berdar etmeden Açılın kapılar Şah’a gidelim Siyaset günleri gelip çatmadan Açılın kapılar Şah’a gidelim’’ 2-‘’Sivas ellerinde sazım çalınır Çamlı beller bölük bölük bölünür Dosttan ayrılmışım bağrım delinir Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz Pir Sultan Abdal’ım hey Hızır Paşa Gör ki neler gelir sağ olan başa Hasret koydun bizi kavim kardaşa Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz’’ 3-‘’Eğer Göğeriben bostan olursam Şu halkın diline destan olursam Kara toprak senden üstün olursam Ben de bu yayladan şaha giderim Dost elinden dolu içmiş deliyim Üstü kan köpüklü meşe seliyim Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim Ben de bu yayladan şaha giderim Alınmış abdestim aldırırlarsa Kılınmış namazım kıldırırlarsa Sizde şah diyeni öldürürlerse Ben de bu yayladan şaha giderim Pir Sultan Abdal’ım dünya durulmaz Gitti giden ömür geri dönülmez Gözlerim de Şah yolundan ayrılmaz Ben de bu yayladan şaha giderim’’ Diyerek zulme boyun eğmemenin bayrağı olur. Pir Sultan asılır. Paşadan tek istediği sehpaya elleri çözülü çıkmaktır. Ardında bıraktığı yakınlarından da kendine yaraşır davranmalarını ister.s.201 ‘’Bu anlamda Şahkulu ve onu takip eden ayaklanmalar, Baba İshak ve Bedrettin ayaklanmalarının devamı olacaktır.’’s.185 ‘’Bu anlamda Şahkulu ve onu takip eden ayaklanmalar, Baba İshak ve Bedrettin ayaklanmalarının devamı olacaktır.’’s.185 Yenilgi sonrası canlarını kurtaran Türkmenler Safevi devleti Anadolu halkıyla aynı inanç ve aynı dili kullanan bir Türk devleti olduğundan doğal olarak Safevi’ye sığınırlar.s.184 ‘’Bu arada Safevi’ye sığınan Anadolu Türkmenlerinin Safevi iktidarını da rahatsız ettiği, nitekim başta Şahkulu olmak üzere, kendilerine sığınan Anadolu’nun halk önderlerininin katledildiği bilinmektedir.’’s.184 ‘’Dolayısıyla bu sığınmadan hareketle, ayaklanmaların Safevilerce örgütlendiğini iddia etmek, kendi halkının sorunlarını çözmek yerine onu sömürmeyi ve baskı altında tutmayı amaçlayan despot devlet mantığının, çözmek istemediği toplumsal sorunları ‘dış güçler’e bağlayarak saptırıcı karakterinin doğal yansıması olarak görülmelidir.’’s.184 ‘’Bu ayaklanmalar ‘Osmanlı yönetiminin baskı ve zulmü ile birleşen yoksulluktan çıkmış, ancak muhalif bir dinsel kimliğe bürünmüştür.(resmi tarih tarafından da ekonomik neden gizlenerek bu dinsel neden öne çıkarılarak gerçekler çarpıtılmaktadır) Marks’ın da belirttiği gibi burada din, ‘ıstıraba karşı protesto’ aracı olarak ciddi bir işlev görecekti. Ama yalnız halk için değil, aynı şekilde egemenler açısından da halkı kontrol altında tutmanın, tutamıyorsa ezmenin kutsal gerekçesi olacaktı. Bir farkla ki, her iki tarafın da kendini ifade aracı olan dinsel kimlikler farklı farklıydı. Halk bu kimliği Osman’ın, Ede Bali’nin ve kurucu gazilerin dahil olduğu heterodoks dinde, hatta onun sınıfsal tepkiler temelinde biraz daha halklaşmış bir yorumunda, yani Kızılbaşlıkta bulurken, padişahlık, çoğu Acem’den Arap’tan gelen Sünni ulemanın kurumlaştırdığı Ortodoks anlayışta buluyordu. Biri tanrı’nın adalet imgesine vurgu yapıyordu, diğeri otoriteye.’’s.168,169 Anadolu Türkmenlerini asıl rahatsız eden ve ayaklanmalarına neden olan durum Osmanlı’nın ekonomik, siyasal ve dinsel baskılarıdır. Durum buyken Anadolu halkının Osmanlı despotizminin gelişen baskısına karşı meşru ayaklanmalarını ‘’yabancı’’ bir devletin manipülatif ajan harekeleri olarak görmenin, yapılan kıyımları, örneğin Yavuz döneminde Şah İsmail’e sığınan, onun egemenliğini isteyen 40 bin alevi Türmen’e karşı, verilen bir fetvayla cihat ilan edilerek idam ve hapis edilmelerini mazur göstermeye ve aklamaya çalışmanın en küçük bir temeli yoktur. S.178 Diğer meşru dinlere karşı, haraç(cizye) karşılığında da olsa hoşgörülü davranan devlet ve uleması bu hoşgörüyü Alevilerden esirgemektedir. Çünkü Alevilik düzeltilmesi veya cihat edilmesi ve imha edilmesi gereken, öldürülmeleri caiz, malları helal, nikahlamanın batıl olduğu, ‘’sapkın’’ bir inanç olarak meşruiyetten yoksundur. S.180,181 Dolayısıyla Osmanlı’nın çok dinliliği, hoşgörüsü ve laikliği Aleviliği kapsamamaktadır. ‘’Ayaklanmalar özellikle Bayezit döneminde belirginleşiyor ve Yavuz, Kanuni dönemlerinde artan halk katılımı ve sıklaşan aralıklarla iyice yaygınlaşıyor. Osmanlı’nın ‘en parlak dönemi’ diye anılan bu dönemde Anadolu halkı ardı arkası gelmez bir şekilde ayaklanmakta ve tabii ardı arkası gelmez bir şekilde kırılmaktadır.’’s.168 Bu noktada onu yeniden nesnel bir gözle sorguladığımızda ‘Kimin için ‘parlak dönem?’ sorusunun yanıtı, aynı zamanda ‘Kimin Osmanlı tarihi?’ sorusunun yanıtını vermektedir. Çünkü söz konusu bu ‘parlak’lığın halkın sefalet, keyfi yönetim ve zulme karşı zincirlerini kırarak başlattığı ayaklanmaları ve bir de iç yüzü vardı.s.168 ‘’ ‘’İşte bu koşullarda Anadolu halkı, karşı karşıya kaldığı bu sefalet, denetim altına alınma ve ayrımcılık dayatmalarına karşı son çareye başvurarak peşpeşe ayaklanmalara başlar. Adeta çoban ateşi gibi biri bastırılırken diğeri patlamaktadır. 1510-1530 arasında Şahkulu, Nur Halife, Şeyh Celal, Kalender Çelebi ve Baba Zünnun ayaklanmaları, irili ufaklı direnişlerden ayrımla Osmanlı’nın başına bela olacak ve ancak merkezi orduların yinelenen saldırılarıyla bastırılabilecek büyük ayaklanmalar şeklinde birbirini takip eder.’’s.182 Kaynak: Osmanlı Gerçeği-Erdoğan Aydın

Reklamlar

Anadolu’da Alevi Ayaklanmaları

Anadolu Ayaklanmaları
1-) Şahkulu ayaklanması 2-) Nur Ali Halife Ayaklanması 3-) Şeyh Celal Ayaklanması 4-) Baba zunnun ayaklanması 5-) Kalender Çelebi Ayaklanması 6-) Celali Ayaklanmaları Yüzyıl ‘Uyuyan’ Anadolu’da Yüzyıl İsyan Durulmaz 1400′lü yılların başındaki Şeyh Bedrettin ayaklanmasından sonra, Anadolu halkının bölgesel düzeyde, zulme ve sömürüye karşı tepkisini dile getirdiği hareketler olsa da esas olarak yüz yıllık bir uykuya yatmıştır denilebilir. Bu yüzyıl, Bedrettin ayaklanmasının halkta yarattığı etkinin, isyan tohumlarının ekildiği yıllardır. Ve yüzyıl geçmiştir ki aradan, Anadolu yeniden uyanır. Hem de yüzyıl boyunca uyumamacasına. Ayaklanmalar birbirini izler. 1500′lü yıllar boyunca durulmaz bu topraklar. Mücadelemizin kökleri derinlerdedir, isyanlar toprağı Anadolu’dadır derken, bunun en iyi kanıtı bu yüzyıldır. Osmanlı her isyanı kanla bastırıp “kurtuldum” diye düşündüğü bir anda, çok geçmez başka bir isyan bereketli Anadolu topraklarından boy verir… Çünkü Osmanlı, yüzyıllardır yaptığı gibi, yoksul Anadolu halkını isyan ettiren koşulları değil, halkı yok etmeyi düşünür. Oluk oluk kan akıtır, ama bitiremez. Çünkü halk ekmeksizdir, adaletsizdir. Şahkulu Ayaklanmasından, Kalender Çelebi’ye isyanı hazırlayan koşullar farklılıklarıyla birlikte genel anlamda ortaklık gösterir. Ayaklananlar yoksul köylülüktür, köylüler Osmanlı’nın yoğun sömürüsü ve baskısı altındadır. Ayaklanmalara katılanlar ağırlıklı olarak alevi, Türkmenlerdir. Devleti kuran Türkmenler Selçuklu’dan bu yana devletin olanaklarından yararlanmak bir yana, tüm sömürüyü omuzlarında taşımak zorunda kalmışlardır. Sünni devlet geleneği, Aleviliği ezmiş, yasaklamış, dağlara sürmüştür. Osmanlı devlet yapısı içindeki çekişmeler, lüks ve sefahat da bunlara eklenince Anadolu’da yüzyıl boyunca ayaklanmalar eksik olmaz. Yani ayaklanmaların önderleri nezdinde Alevilik bir hareket noktası olsa da gerçekte hareketlerin sosyo-ekonomik nedenleri anlamında yoksulların isyanı olarak tarihe geçmiştir. 1.) Şahkulu Ayaklanması Şahkulu (Baba Tekeli veya Karabıyıkoğlu da denir) yaşadığı Antalya yöresinde (Tekeli) sevilen, saygı duyulan biridir. Orta-Asya’dan göçenlerin en yoğun bulunduğu Toroslar bölgesinde 1511’de yaşanan isyan hareketi, yerel bir direnme hareketi değil örgütlü, bilinçli ve “devlet ve saltanat bizimdir” şiarında ifadesini bulan, direk iktidarı hedefleyen bir harekettir. Yıllara yayılan bir örgütlenme, hazırlık aşaması yaşamıştır. Resmi tarihde, Şah İsmail’e dayanan bir alevi hareketi diye geçse de topraksız köylülerden, toprağını kaybeden çiftçilere ve haksızlığa uğramış sipahilere kadar halkın katıldığı, sömürüye karşı bir harekettir. Ayaklanmanın önderleri, ayaklanma nedenlerini şöyle anlatır: “Beyazıd Han… Devlet yularını vezirlerine teslim itmekle memleketi ihtilal gelüb reaya ve beraya (halk) ayakaltında pay imal oldu (çiğnendi ) Zulümlerine tahammül idemeyüb bu sureti ihtilal ittik…” Keza ayaklanmada ele geçirilen yerlerde beylerin mallarının yoksullara dağıtılması, tüccarların mallarına el konulması bunun sonucudur. Şeyhoğlu Merdan Verdi buyruğu: yürüyün Yürüdük Ortakçı, Irgat, Maraba Düştük Kütahya önlerine Çinilendi al desenli Emek nakışlı gül desenli Bir kanlı kavga Antalya yöresinde başlayıp, Antalya Kalesi’nin ele geçirilip Osmanlı hazinesine el konularak halka dağıtılması ile ilk zaferini kazanan ayaklanma kısa sürede yayılır ve Manisa, Burdur, Isparta, Kütahya, Alaşehir ve Beyşehir’e kadar uzanır. Karagöz Ahmet Paşa Yanında yöresinde devşirmesi, kancığı. Açmış yeşil sancağı Aşkına padişah pulunun Şah Kulu’nun Şaha kalkmış erleri / Kanlarına karışmış terleri Ayaklanmayı bastırmak için gönderilen Karagöz Ahmet Paşa Kütahya’da öldürülür, ama kent alınamaz. Daha sonra ayaklanmayı bastırmak için gönderilen Hadım Ali Paşa ile Cubukova’daki çarpışmada hem Şah Kulu hem de Hadım Ali Paşa ölür. Ayaklanmanın yenilgiye uğramasıyla Şah Kulu kuvvetleri İran’a sığınır. Ve bulutta yağmur gibi / Sakladılar toprağa umutlarını 2.) Nur Ali Halife Ayaklanması Saklanan umut, Şah Kulu’dan bir yıl sonra, 1512’de Çorum, Amasya, Yozgat ve Tokat yöresinde Nur Ali Halife önderliğindeki Türkmen Alevilerin ayaklanmasındadır. 1512’de ayaklanan halk Sinan Paşa’yı yenilgiye uğratır, Niksar’ın alınmasından sonra Sivas’a yönelirler. 40 bin kişilik Nur Ali Halife taraftarları Göksun’da yenilgiye uğrarlar. Nur Ali Halife savaşta ölünce çevresinde toplanan Türkmenler bir sonraki ayaklanmaya kadar yeniden dağılırlar. Nur Ali Halife’yi yenilgiye uğratan Bıyıklı Mehmet Paşa Nurali’nin kesik başıyla 600 isyancının burnunu “hediye” olarak Osmanlı sarayına gönderir. 3.) Şeyh Celal Ayaklanması Anadolu halkı, Şah Kulu ve Nur Halife’den sonra 1519′da Şeyh Celal önderliğinde başkaldırdı. Bozok (Yozgat) Türkmenlerinden Şeyh Celal’e halk saygısını göstermek için “Şeyh Veli” diyordu. Tokat bölgesinde bir mağarada çile dolduran şeyh, 1519’da “yoksullar hakkını almalı” diye isyan bayrağını açtığında çevresinde 20 bin kişi toplanmıştı. “Topraksız köylüler, geçim sıkıntısı çekenler, vergilerin yükü altında ezilenler, toprakları ellerinden alınmış eski sipahiler, sekban ve sarıca taifesi, derebeylerden, kadılardan ve bunların haksızlıklarından şikayet eden, düzeni beğenmeyenler akın akın yollara düştüler, Şeyh Celal’in etrafında toplandılar… Adlarına ‘Celali’ dendi” 40 bin Alevi’yi kılıçtan geçirerek tarihe geçen Yavuz Sultan Selim, Şeyh Celal ayaklanmasını bastırmak için Ferhat Paşa’yı görevlendirdi. Ferhat Paşa, Dulkadir Beyi Şehsuvaroğlu’nun yardımıyla ayaklanmayı bastırdı. Dulkadir beyi kendini Osmanlı’ya ispat etmiş oldu. Hem de binlerce kılıçtan geçirilmiş yoksulun kanıyla. Osmanlı, “Osmanlılığı”nı gösterdi. “İbret olsun” diye yakaladığı Şeyh Celal’in cesedini parçaladı. Kadın, çocuk, erkek tüm ezilenler, adaletsizlik kurbanları bu halk hareketinde de yenildiler. Ama isyan durmadı. Çünkü zulüm sürüyordu, sömürü çarkı dönüyordu. 4.) Baba Zünnun Ayaklanması Yavuz Sultan Selim gitmiş, Kanuni tahta oturmuştur. Ama Osmanlı ülkesinde değişen bir şey yoktur. Sömürü azgın, zulüm dizginsizdi köylünün üzerinde. Yavuz 40 bin Alevi’yi “önce içeriyi temizlemek gerek” diyerek, sefere çıkmadan katletmiştir, ama halk direnmekten geri durmayacaktır. 1525′de Bozok’da bulunan Türk oymağı Sökler Boy Beyi Musa ile Dulkadirli soyundan Baba Zünnun ayaklandı. Baba Zünnun ve köylüler Sancak Beyi Mustafa Bey konağını bastılar. Kendisi ile birlikte, Bozok kadısı Muslihüddin’i ve katibi öldürdüler. Kanuni Macaristan ovalarında Mohaç zaferini kazanırken Kayseri civarında Kurşunlu mevkiinde bozguna uğruyor, ayaklanan halk Kanuni ordularını perişan ediyordu. Baba Zünnun’un başarıları bununla sınırlı kalmaz. Ancak son çarpışmalarda düşmana büyük kayıplar verdirseler de ayaklanma önderlerinin ölmesi sonrasında Baba Zünnun taraftarları kılıçtan geçirilir. Anadolu Osmanlı’nın döktüğü isyancı kanlarıyla bir kez daha sulanmıştır. İsyan damarına gereken kan akmaya devam etmektedir. Baba Zünnun’un ardından Adana’da Domuz Oğlan, Veli Halife ve Tarsus’ta Yenice Bey isyanları olur. 5) Kalender Çelebi Ayaklanması Ayaklanmalar birbirini takip eder, ama Osmanlı’yı en çok telaşa düşüren 1926’da başlayıp iki yıl süren Kalender Çelebi ayaklanmasıdır. Ayaklanma öncesi, Osmanlı, Şeyh Celal ayaklanmasını bastırmakta kullandığı Dulkadir beyini öldürüp, topraklarına el koyar. Böylece Bozok ve Maraş bölgesi de doğrudan Osmanlı’nın eline geçer. Bu durum Türkmenlere yönelik baskının ve vergi yükünün de artmasını beraberinde getirir. Ayaklanmalara neden olur. “Bu ayaklanmalar, mezhebi mahiyette gibi görünüyorlarsa da… gerçekte iktisadi sebeplerle ilgilidir.” Devşirme sistemi öyle gelişmiştir ki, en küçük askeri birlik dahi Türk olmayanların elindedir. “Sünni olsun, alevi olsun Türk’e yalnız çiftçilik yapma işi düşer.” Kalender Çelebi, Hacı Bektaşi soyundandır ve halk arasında “Kalender İbni İskender, İbni Balım Sultan” olarak tanınmaktadır. Türkmenler üzerinde büyük etkisi olan Kalender Çelebi başlarda ağır vergilerden, zulümden, yoksulluktan nüfuzunu kullanarak halkı kurtaracağını düşünür. Ancak yoksul halkın acısını dindirmek için yaptığı her şeyde beylerin, sultanların Osmanlı düzeninin gerçek yüzünü görür ve zulmün ve adaletsizliğin kaynağının Osmanlı olduğunu daha iyi anlar. Halkı, isyana çağırır. 30 bin kişi katılır saflarına. Türkmen beyleri üzerindeki etkisi sayesinde beyliklerin birçoğu ayaklanma saflarında yer alır. Kırşehir yöresinde başlayan ayaklanma kısa sürede yayılır. Işık’lar, Torlak’lar, Abdal’lar ve ne kadar yoksul varsa, “üryan (çıplak) . İken giyinüb kuşandılar ve elbise-i fahire ile donandılar.” Ama Osmanlı, üstsüz başsızların giyecek bulmalarına, kursaklarının ekmek görmesine tahammülsüzdür. Kalender Çelebi ele geçirdiği toprakları, malları halka dağıtırken, Osmanlı’dan, ağır vergilerin kaldırılmasını ve haksız toprak yazımlarının durdurulmasını ister. Osmanlı’nın cevabı ayaklanmayı bastırmak için her seferinde daha fazla asker göndermektir. Ama üst üste bozguna uğrarlar. Bunun üzerine daha büyük bir orduyla, Sadrazam İbrahim Paşa görevlendirilir. Önceki ayaklanmalarda yanlarına aldıkları beylerin birçoğu da ayaklanma saflarındadır. Bu nedenle İbrahim Paşa kendi güçleri ile ayaklanmayı bastıramayacağını anlar. Katliamcı Osmanlı’nın bir başka yönü devreye girer; vaatlerle satın alırlar bazı beyleri. Osmanlı’nın eline geçen topraklarını geri alacaklarını uman Dulkadirbeyleri bunlar arasındadır. Beylerle birlikte önemli oranda Türkmen köylüsü de ayaklanma saflarını terk ederler. Güç kaybeden Kalender Çelebi art arda gerçekleşen Osmanlı saldırılarına karşı koysa da 1528′de yenilgiye uğrar ve katledilir. 6-) Celali Ayaklanmaları Anadolu’daki en büyük isyan hareketi 1591-1611 yılları arasında tüm Anadolu’yu kasıp kavuran, Osmanlı’yı sarsan Celali ayaklanmalarıdır. Ayaklanmalar tüm Anadolu’ya yayılmış, Karayazıcı’dan sonra da değişik önderlikler altında 20 yıl sürmüştür. Uzun sürmesi firari askerlerin askeri deneyimleri, gelişen silah tekniği, Osmanlı devlet mekanizmasındaki kargaşaların etkisi olsa da esasen adaletsizlik o kadar boyutlanmıştır ki, ayaklanmaya en yaygın halk kitleleri katılmıştır. İsyanı Osmanlı-Anadolu halkı çelişkisi temelindeki güçleri harekete geçirmiştir. Osmanlı veziri Cağalazade Sinan Paşa binlerce askeri kanun dışı yaşamaya mecbur eder. Orduyu denetim sırasında bulunmayanlar ve savaşta kaçanlar firari muamelesi göreceği ve idam edilecekleri, mallarına el konulacağı ilan edilir ve söylenen yapılır. Bunun anlamı binlerce firari demektir. Toprağını kaybetmiş küçük beyler, devletten dışlanmış memurlar, Medreselerdeki kısıtlamalara, yoksulluğa karşı çıkan Suhteler (Medrese öğrencileri), zulüm altındaki yoksul halk yer yer birleşerek, yer yer ayrı ayrı isyan etmişlerdir. Tüm bu hareketlere Celali isyanları denmiştir. Kimi kaynaklara göre ayaklanmalara önderlik eden toprağı elinden alınmış beylerin amacı yeniden topraklarına kavuşmak, Osmanlı devlet mekanizması içine dönebilmek, gayri-Türklerin yönetiminden kurtulmak olsa da, ayaklanmaya katılan halkın isyanının nedeni adaletsiz ve sömürü üzerine kurulu Osmanlı düzenidir. Kaldı ki, Osmanlı devletinde bürokrasiyi oluşturan devşirmeler, yeniçeri ağaları ve tüm tımar sahipleri halka korkunç bir zulüm uygulamaktalar ve bunlar giderek derebeylik oluşturacak şekilde mal mülk edinmektedirler. Osmanlı, ne kadar zalimliğiyle bilinen paşa, gayri Türk devşirme varsa vilayetlere yönetici olarak atamıştır. Yani beylerin isyanının özünde de sınıfsallık vardır. İlk büyük isyan Karayazıcı olarak bilinen Abdulhalim Bey’in önderliğindedir. “Sipahi kodamanlarını, yeniçeri azmanlarını ve bunlara dayanan ve halka zulmeden ajanlarını cezalandıracağız” diyen Celali yerel ayaklanmalarını araştırmakla görevli Hüseyin Paşa da raporunda beylerin, Osmanlı memurlarının zulmünü anlatınca görevden alınır ve tutuklanır. Bozuk düzenin bürokrasi ile düzeleceği yanılgısındadır. Hüseyin Paşa Amasya kalesinden kaçmayı başarır ve Karayazıcı’ya katılır. Urfa Kalesi’nde 1,5 yıl süren çarpışmalardan sonra Karayazıcı mecbur kalarak Osmanlı ile anlaşarak Hüseyin Paşa’yı teslim eder, ama kendisi kaleden çıkar Sivas, Canik dağlarında savaşmaya devam eder, eceliyle ölür. Rahip Grigor’un, Celali önderi Karayazıcı ve çetesinin halka yaklaşımını anlattığı aşağıdaki anlatımda görülmektedir ki, ayaklananlar en yoksullardır: “Asiler önceleri kendileri ve hayvanları için lazım olan yiyeceklerden başka bir şey gasp etmiyor, talan ve tahribat yapmıyorlardı. Çorum’a gelerek kışlayan asiler, fenalık yapmaktan ve savaşmaktan çekiniyorlardı. Bazı Bayburtlu Ermeni tacirler, İstanbul’dan dönerlerken Karayazıcı’nın ve adamlarının önünden geçmişler. Fakat onlar dilenciler gibi yolun üzerine mendiller sererek tatlılıkla sadaka istemişlerdir. Asiler fena bir söz söylemek şöyle dursun, bilakis teşekkür etmişlerdir.” Karayazıcı ile başlayan isyan siyasal amaçlarından, düzenliliğinden sapmış ve çeteleşme, yer yer halka zarar veren bir niteliğe dönüşmüştür. Buna rağmen yoksulların isyana katılım nedeni değişmez. Karayazıcı’dan sonra başa geçen Deli Hasan’ın devlet yanına geçer. Sonra Kalenderoğlu ayaklanması başlar. Bunun da bastırılmasıyla Sadrazamlıktan azledilen Canbuladoğlu ayaklanması gelişerek Anadolu’nun güneyini kaplar. Kuyucu Murat Paşa’ya yenilirler ve 26.000 kişinin kafası kesilir. Tımarlı bir Sipahi olan Cennetoğlu ise 1625 yılında Osmanlı zulmüne karşı birleşen yoksul Türk halkının başına geçer. Ancak o da bastırıldı. Ardından Kara Haydaroğlu önderliğinde ayaklanma sürer. Onun da yenilgisinden sonra yakın adamı Katırcıoğlu bir süre daha isyanı sürdürür. Celali ayaklanmaları horlanan, aşağılanan ve kat kat sömürünün altında ezilen Türk halk ayaklanmalarıdır. Özünde zulme ve sömürüye karşı bir başkaldırı vardır. Ama aynı zamanda devlet yönetimindeki Türk olmayan devşirmelere karşı oluşu yanıyla milli bir niteliği de barındırmaktadır. Osmanlı 20 yıl süren ayaklanmalarla, kimi zaman uzlaşma yoluyla, kimi zaman vaatlerle, ayaklanma önderlerini sistem içine alarak ve Kuyucu Murat Paşa’nınki başta olmak üzere katliamlarıyla ancak 1611 yılında baş edebildi. Ancak Anadolu halkının kendisine önderlik eden, isteklerine sahip çıkan olduğunda onun peşinden onlarca kez isyan edecek, onlarca kez ölecek isyan geleneğine sahip olduğu bir kez daha tarihe kaydedildi. * BİLGİ GÜÇTÜR: Anadolu’da halk hareketlerini öğrenmek, baş eğmeyen toprakların devrimcisi olduğumuzu görmektir. Bu da hem büyük bir onur, hem de büyük bir güçtür. Çetin Yetkin’in “Türk Halk Hareketleri ve Devrimler” ve Erol Toy’un “Kuzgunlar ve Leşler” kitaplarını okuyalım. ** Yararlanılan Kaynaklar: Ozan Telli, Şah Kulu Destanı Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, Çetin Yetkin Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, Burhan Oğuz Türkiye’de halk hareketleri, Füruzan Hüsrev Tökin Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, Baki Öz

YAVUZ : OSMANLININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİREN PADİŞAH -1

YAVUZ : OSMANLININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİREN PADİŞAH 

 

Kazım Balaban

 

Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman Beye (Otman Beg), kimi tarih kaynaklarına göre kayınpederi olan Şeyh Edebeli’nin nasihatı.

EY OĞUL

Ey oğul, artık Bey’sin!

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana, Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize, hoşgörmek sana.  Anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana…

 

Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet yaşasın.

 

Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah yardımcın olsun. Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın. Ama, bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen, Sabah rüzgarında savrulur gidersin.

Öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın.

Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün bilinmeyenler, feth edilmeyenler, görünmeyenler, Ancak sen faziletli ve ahlaklı olursan gün ışığına çıkacaktır.

 

Ey oğul,  unutma ki, Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Ey Oğul,

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.

Dünya bir garip han, bir hoyrat mekân, İnsan bir garip varlık, kabına sığmayan..

Hayat bir yudum su, bir anlık rüya…Ömür bir kısa yol tekrarı olmayan….!

Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip, büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken, benlik ve kibir engeldir oğul. Sakın ha, kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın. Teklik sadedece Allah’a mahsustur. Tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.

Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, söz sahibisin. Ama, bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulursun, gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.

Bir dem gelir, bir tekneyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun. Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sırlar vardır. Sırlar ki, ebedi muştuları koynunda barındırır, sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken cennetin kapılarını aralayasın oğul.

Öfken ve benliğin bir olup aklını yener. Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap. Öfke ve ateş ,öfke ve afet, öfke şeytandır oğul. İnsan oğlu dağları devirir, ama öfkesine mağlüp olabilir. Öfke ile ateşi daima taze tutmak gerektir.  Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın.

’’Yolcu, buruk baş gerek, Gözde daim yaş gerek, Huy biraz yavaş gerek, Yoksa yollar aşılmaz’’ diyen ne güzel söylemiştir. Öfke benliğin yemi, en lezzetli gıdasıdır. Benlik semirdi mi irade yok olur gider. İradesi zayıflayanın ruhu intihar eder. Posalaşmış bir beden taşıma

k ne ağır zillet, ötelere kapalı bir ruh taşımak ne büyük ihanet.

Sabır sarsılmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Ka

f Dağına sabırsız ulaşılmaz. ‚’’Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktır.’’ İnsan Ocaklar gibi yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın ‚’’ Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir’’

Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin ağırına talip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaratanın kullarına ihsanıdır.

’’ Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördüğünü söyleme, bilmediğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme’’

Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asaletini dünyaya yeniden hakim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanılacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul. Ama altının değerini de sarraf bilir. Sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Cahilin karşısında altınlarını çamura atmayasın. Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağıza geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o. Yüreği muhabbete, gönül ibresi Hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu namusu bilir.

Ananı, atanı say. Bereket büyüklerle beraberdir.  Anadolu, içinden kıvrım kıvrım ırmaklar akan, ağıtları alev alev ciğerler yakan, ANA’larla dolu olan…! Ana çile yumağıdır oğul, dua kaynağıdır. Ana yüreği narin bir ipek, ATA bileği Hakk’ın diktiği en sağlam direktir. Ne ananın ince yüreğini yakasın, ne de babanın kapı gibi bileğini kırasın oğul. Yarın yuva kurduğunda ocağınla onlar arasında köprü olasın. Ana ve ata düşmemek için sırtımızı dayadığımız duvardır, yarın duvar yıkıldığında kıymetini anlarsın.

Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma.Haklı olduğunda kavgadan korkma. Bilesin ki, atın iyisine DORU, yiğidin iyisine DELİ derler.

Her şeyin ortası makbuldür. Sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin, yerdiğini de gereğinden fazla yermeyesin. Sevgini de sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan SEVGİ ile olandır. ‘’Kişi ne kadar bahadır olsa da, muhabbete tuş olur’’ diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın.   Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dair hedeflerin var oğul.

Bu dünyada inancını kaybedersen yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün, söyleme; bildin, bilme.

Üç kişiye acı. Cahiller arasındaki alime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken itibarını kaybedene.

Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, EDEB tacını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileği ile değil, ilmiyle ve yüreği ile yapmasını da bilir.

İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı, İyiliğe iyilik her kişinin kârı, Kötülüğe iyilik de, er kişinin kârıymış oğul.

Sen bizim rüyamız, sen bizim devamız, sen bizim duamızsın oğul. Daima başın dik, alnın ak, gönlün pak olsun.

Zümrüt-ü Anka’yı iyi seç ki Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.

YAVUZ ARŞİVİ

·        24 Nisan 1512 : Yavuz Sultan Selim Han, 9. Osmanlı İmparatoru olarak tahta geçti.Yavuz Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası 8. Osmanlı Sultanı 2. Bayezid, annesi Dulkadiroğulları beyliğinden GülbaharHatun’dur. Yavuz 3 kardeşten en küçüğü olmasına rağmen atik davranarak ağabeyleri Korkut ve Ahmet’i, çocukları ile birlikte öldürerek ve onların cesatlerine basarak tahta çıktı. Çok sert ve korkusuz olduğu için kendisine Yavuz denir. Trabzon valiliği döneminde 3 sefer Gürcüler üzerine ( Yıl 1508), sefer yaptı. 23Ağustos1514 tarihinde İranŞahı, Şah İsmail (Hatayi) ile Çaldıran savaşı yaptı ve kazandı. 15 Eylül 1514’de Tebriz’den Karabağ’a yürüdü, 12 Haziran 1515’de Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu  beyliğine son verdi.19 Eylül 1515’de Diyarbakır’ı zapt etti. Daha sonra güneye inerek 24 Ağustos 1516’daMercidabık savaşı ile Mısırı aldı. 19 Eylül 1516’de Hama’yı, 21 Eylül 1516’da Humus’u, 27 Eylül 1516’da Şam’ı, 30 Aralık 1516’da Kudüs’ü, 2 Ocak 1517’de Gazze’yi alarak tüm Arap yarımadasını ve MezopotamyayıOsmanlı topraklarına kattı. Mekke’de3. Mütevekkil’den Halifelik mühürlerini alarak 29 Ağustos 1516’da kendini halife ilan etti. O tarihten sonra Osmanlı Sultanları ayrıca da Halifedirler. Arap Yarımadasından 2000 kadar Arap / Sünni / HanefiUleması getirerek Osmanlı yapısını tümden değiştirdi. Onun döneminde Şeyülislamlar ilk defa ‘’Aleviler mum söndürüyor, Kızılbaş katliamı sevaptır, malları size helaldır’’ fetvası ile Alevilere saldırıldı. İddialara göre sadece Erzincan / Kemah bölgesinde Yavuz tarafından katledilen Kızılbaş sayısı binlercedir. 22 Eylül 1520’de “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında iken vefat etti. Kabri Sultan Selim Camii avlusundaki türbededir.

·        24 Nisan 1512 : Yavuz S

ultan Selim Han, 9. Osmanlı İmparatoru olarak tahta geçti.

·        10 Ekim 1470 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. Padi

şahı Yavuz Sultan Selim doğdu (Ölümü 22 Eylül 1520). Babası 8. Osmanlı Sultanı 2. Bayezid, annesi Dulkadiroğulları beyliğinden Gülbahar Hatun’dur.

·        23 Ağustos 1514 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı İmparatorluğu ile İran Şahı, Şah İsmail (Hatayi) arasında Çaldıran savaşı yaşandı ve savaşı Osmanlı İmparatorluğu kazandı.

·        15 Eylül 1514 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Tebriz’den Karabağ’a yürüdü,

·        12 Haziran 1515 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu  beyliğine son verdi.

·        19 Eylül 1515 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. padişahı SultanıYavuz Sultan Selim tarafından Diyarbakır feth edildi.

·        24 Ağustos 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusuMercidabık savaşı ile Mısırı aldı.

·        19 Eylül 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Hama’yı zapt etti.

·        21 Eylül 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Humus’u zapt etti.

·        27 Eylül 1516 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Şam’ı zapt etti.

·        30 Aralık 1516 :Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Kudüs’ü zapt etti.

·        2 Ocak 1517 : Yavuz Sultan Selim yönetiminde Osmanlı ordusu Gazze’yizapt ederek tüm Arap yarımadasını ve Mezopotamyayı Osmanlı topraklarına kattı

·        29 Ağustos 1516 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. Sultanı Yavuz Sultan Selim,  Mekke’de 3. Mütevekkil’den Halifelik mühürlerini alara kendini Halife ilan etti. O tarihten sonra Osmanlı Sultanları ayrıca da Halifedirler. Yavuz Halife olduktan sonra Arap Yarımadasından 2000 kadar Arap / Sünni / Hanefi Uleması getirerek Osmanlı yapısını tümden değiştirdi. Onun döneminde Şeyülislamlar ilk defa ‘’Aleviler mum söndürüyor, Kızılbaş katliamı sevaptır, malları size helaldır’’ fetvası ile Alevilere saldırıldı. İddialara göre sadece Erzincan / Kemah bölgesinde Yavuz tarafından katledilen Kızılbaş sayısı binlercedir.

·        22 Eylül 1520 : Osmanlı İmparatorluğunun 9. Sultanı Yavuz Sultan Selim “AslanPençesi” denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında iken vefat etti. Kabri Sultan Selim Camii avlusundaki türbededir. Yavuz’un doğumu 10 Ekim 1470 tarihidir.

YAVUZ : OSMANLININ BAŞINA ÇUVAL GEÇİREN PADİŞAH

 

Yavuz Sultan Selim Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü döneminde Padişah olmuştur. Onun döneminde dünyada ki siyasal ortam bir Padişah için son derece elverişliydi.

İslam dünyası kendi içinde yoğun çelişkilerle uğraşırken Batı Avrupa da o dönem henüz Rönesansı yaşamamış, Katolik Hristiyan dünyasının krallıklar üzerinde yoğundini baskısı nedeniyle ciddi çalkantılar içindeydi. Avrupa devletlerinin kendi aralarında ki sorunlara, Katolizmin katı dini kuralları nedeniyle Kilise – devlet, kilise – halk çelişkileri egemen olmuş, kilise bütünlüğünü ve uyumunu kaybetmiş ve Halk nezdinde güvenirliğini ve Kiliseye mutlak itaatini yitirmişti.

Bu dönem bütün Avrupasiyasal çalkantılar ile kaynıyordu. Bütün bunların yanında Avrupa, bir de Kiliseye başkaldıran, öncülüğünü MartinLuter’in (1483 – 1546) başlattığı Protestan hareketi ile tanışmıştı.

Aynı dönem içinde ticaretle uğraşan tacirler ise mesleki yaşamlarında yoğun bir değişim ve dönüşüm yaşıyorlardı. 1492 yılında Amerika kıtası keşfedilmiş, bu yeni kıtanın gizemi ve pazarı, tüccarlar için ciddi bir çekim merkezi olmuş, gözlerin ve dikkatlerin bir kısmı bu alan üzerinde yoğunlaşmıştı.

Orta Doğu ve İslam dünyasında ise gene aynı şekilde bütünlüğün ve uyumun olmadığı bir süreç yaşanmaktaydı. Halifeliği elinde bulunduranMemlük coğrafyası gücünü ve kuvvetini kaybetmiş, Halifelik bölge devletleri nezdinde sembolik olmak gibi bir duruma düşmüş, zaman zaman gücü elinde bulunduran otoritelerin istemleri doğrultusunda açılımlarla adeta Kukla durumuna düşmüştü.

Osmanlı Devleti ise bölgede gittikçe güçlenen, İstanbul gibi dünyanın en önemli ticaret merkezini elinde bulunduran, Avrupa içindeki etkisi Balkanların ötesine taşan bir konumdaydı. İstanbul’da bulunan Ortadoks Kilisesi ile yapılan ittifak sayesinde Balkanlarda, Ortadokslar desteklenerek, onların –budönemde kendi içinde ciddi çelişkiler yaşasa da -geniş Katolik coğrafyası ile Osmanlı arasında tampon olmaları sağlanmıştı.

Bunun dışında tüm Balkanlar,Anadolu ve Ortadoğu da, Anadolu merkezli Bektaşilikyükselen bir değer olarak atılıma geçmiş, Bektaşiliğin Osmanlı Padişahlarından ve özellikle 2. Beyazit’ten gördüğü destek sayesinde Osmanlının bir değeri olarak onun bu bölgelerde saygınlığını arttıran ve çekim merkezi olma özelliği kazandıran bir öncü sosyal güç haline gelmişti.

Çeşitli kavimlerden insanlar artık her coğrafyada toplu olarak Bektaşiliği benimsemeye, inanmaya, ve onu kabullenmeye başlamışlardı. Bektaşilik dinsel bir olgudan ziyade sosyal ve toplumsal çekim merkezi olma özelliği ile pek çok alanda paralel dergâhları ile Osmanlının açılımı dışında, bünyesinde çok yönlü toplumsal gelişmeye de önemli katkı sunmuştur.

Bütün bunlara ek olarak Hacı Bektaş Veli’den etkilenen veya onunla bir ölçüde paralel gelişen Mevlevilik, Nakşilik gibi tarikatlar da Osmanlı topraklarında ciddi toplumsal gelişme kaydetmiş, devletin elinin ulaşamadığı veya ulaşmak istemediği alanlarda Tasavvuf ağırlıklı bir yapılanma ile otorite boşluğunu doldurmuşlardır.

Osmanlı henüz kuruluş aşamasında iken Osman Beye (Otman Beg) manevi destek veren kayınpederi Şeyh Edebali yazdığı EY OĞUL adlı ünlü mektubunda  ‘’Ey oğul, artık Bey’sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana, Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize, hoşgörmek sana.  Anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Haksızlık bize, bağışlamak sana…’’ demektedir.

Mektup tam bir erdem ve insana yatırım çağrısıdır.

Nasihat mektubun bir yerinde ayrıca şöyle denmektedir ‘’Şunu da unutma; insanı yaşat ki devlet de yaşasın’’

Osmanlının kuruluş aşamasında temel ideoloji insana ve erdeme yatırımdı. Bu anlayış Osmanlının kendi içindeki yapılanmaların tümüne de yansımıştı. Aynı şekilde devleti ayakta tutan temel etkenlerden olan ve Lonca olarak adlandırılan Meslek kuruluşları da bu bakış doğrultusunda şekillenmişlerdi. Ahi Evran (doğumu 1171 Azerbeycan / Hoy, ölümü 1261 Kırşehir) tarafından oluşturulan ve adı giderek Ahilik olarak ortaya çıkan meslek kuruluşlarının Hacı Bektaş Veli’ye ‘’Pirimiz’’ denilerek okunan günlük dualarında, tamamen insani ve ahlaki özellikler gözetiliyor, dürüstlük ve paylaşım temennileri dile getiriliyordu.

Osmanlının kuruluşunda öne çıkan bu anlayış geniş taban desteği ve adına Bektaşi Ordusu da denilen Yeniçeri ordusu ile tamamlanıyordu.

Osmanlı bu özellikleri ile diğer Anadolu Türk Beylikleri içinde önemli bir gelişme göstermiş ve bu süreç Osman Bey’in torunu Yıldırım Beyazit dönemine kadar devam etmiştir. Yıldırım Beyazit döneminde Osmanlı kuruluş felsefesi noktasında bir takım tereddütler göstermeye başladı. Timur İmparatorluğu ile yaşanan Ankara Savaşına (1402) sebep olan nedenlerin Osmanlı tarafına düşen payının, başka büyük bir devletle yaşanan savaş için yeterli gerekçe olmamasının savaş alanına yansıması ile bu savaşı Osmanlının kaybetmesi ve Yıldırım’ın da esir alınarak götürülmesi ülke dinamikleri arasında ciddi çelişkiler yarattı. Ancak daha sonra gerek savaşın nedenlerinin tartışılması ve gerekse savaş sonrası yaşanan otorite boşlukları bir dönem sonra bu dinamikleri yeniden aynı yapı etrafında bir araya getirdi.

Osmanlı Devletinin kuruluşunun temel ilkelerinin 624 yıl süren bu dinamizmin sadece 2 Padişah döneminde ciddi farklılık gösterdiğini görüyoruz. Bunlardan bir Fatih Sultan Mehmet (1402 – 1481), diğeri ise onun torunu Yavuz Sultan Selim (1470 – 1520) döneminde olmuştur.

Ancak Osmanlının bu dönüşümlerinin en etkili ve kalıcı olanı şüphesiz Yavuz döneminde olmuştur.

Fatih döneminde Osmanlı artık sıradan bir beylik olmaktan çıkmış, radikal bir açılımla İmparatorluğa geçmiştir. Yavuz döneminde ise artık bir dünya İmparatorluğuna dönüşülmek, Roma Devleti esas alınarak onun yerine geçilmek istenmiştir. Bunun için yeni bir yapılanmaya gidilmiş, Fatih döneminde idam edilen Müslüman Türk Çandar Halil Paşanın fikirleri kısmen önemsenip Balkanlarda Osmanlı ile Katolik Hristiyan coğrafyası arasında kilise dahil Ortadoks Hristiyan güçlendirilerek ve gözetilerek bir tampon bölge oluşturulmuştur.

Denilebilinir ki Yıldırım Beyazıt döneminde de teşebbüs edilen bu değişim, koşulların elverişsizliği yüzünden başarılamamıştır. Yıldırım’ın o dönem Osmanlı gücünü abarttığı, bölge beyliklerinin siyasal yapılanmalarının analiziniiyiyapamadığı anlaşılmaktadır. Toprakları Osmanlıdan çok daha geniş olan, büyüme hızı gene Osmanlıdan kat tak hızlı olan ve binlerce km. Öteden gelip Osmanlı toprakları içinde bu ülkenin ordusunu yenip, padişahını esir edip götürecek kadar güçlü olan Timur İmparatorluğu karşısında Yıldırım’ın, Osmanlı’yı büyük bir İmparatorluğa dönüştürme şansı yoktu.

YavuzSelim zamanında ise durum çok daha farklıydı. Onun tahta oturduğu dönemde, bir döneme damgasını vuran Timurİmparatorluğu dağılmış, Osmanlı iktidarını destekleyen tarikatlar ve Ahilerinolanakları sonucu ordugelişmiş ve güçlenmiş, barutlu silahlarda (top) savaş alanlarında tartışmasız bir üstünlük elde etmişti. Yavuz böyle bir ortamda Osmanlı tahtına oturdu.

Ancak daha yetişkin şehzade iken kendisini geliştirmesi ve devleti işlerini öğrenmesi için Osmanlının çeşitli bölgelerine Vali tayin edilmişti. Yavuz henüz Vali iken bile savaşçı ve saldırgan kimliği ile dikkati çekmiş, kendisini destekleyen Osmanlı içindeki bir takım dinamiklerin desteği ile Sarayiçindedarbe yaparak iktidar koltuğuna oturmuştu.

Onu iktidar yapan ve sonra gönüllüdestekleyen dinamikler, Osmanlının kuruluşfelsefesini bir yana bırakarak Fatih’ten sonra iktidar koltuğuna oturan 2. Beyazit’in (saltanatı 1481 – 1512), bu değişimle örtüşmeyen / bütünleşmeyen anlayışını, Yavuz’u bir darbe ile iktidar yaparak yakalamış ve tasarladıklarını yaşama geçirmişlerdir.

Osmanlı Devletinin saray (Hanedanlık) ahlakının ciddi biçimde bozulması Yavuz’un dedesi Fatih Sultan Mehmet dönemine uzanır.

Fatih,  dedesinin babası Yıldırım Beyazıt’ın1402 yılında Ankara (Haymana) meydan savaşında Timur’a yenilmesi ve esir edilerek beraber götürülmesi sonucu ortaya çıkan otorite boşluğunda Saltanat kavgasını gerekçe göstererek çıkardığı ve adına ‘’Devletin bekaası gereği taht kavgasını önlemek için, Osmanlı tahtına oturan Sultan gerek görürse kardeşlerini, bunların eşlerini ve çocuklarını ortadan kaldırabilir’’ dediği kanun ile yeni Padişahın, gerekirse Şehzadeleri ve onlarınçocuklarını öldürebileceğini kanun ile teminat altına almıştı.

Böylece teamüller gereği tahta geçen büyük kardeşin, kendi kardeşlerini ve yeğenlerini ailece ortadan kaldırması bir ayıp veya suç olmaktan çıkarılıp meşrulaştırılmıştı. Bu tarihten sonra Osmanlı Hanedanlığına baktığımızda, bu anlayışın getirdiği ahlaki dejenerasyon ile Saray, sade

ce Şehzadelerin değil, Şehzade anaları da dahil olmak üzere saraya dahil olanların tümünü de kapsayacak bir biçimde adına -saray entrikaları- denen iktidar savaşları ile doludur.

Yavuz, dedesi Fatih döneminde yasalaştırılan ‘’Devleti

n bekaası için’’  tahta geçme ihtimalleri olan akrabalarından iktidar hakkı kendisinden önce gelen ağabeyleri Korkut ve Ahmet’içocukları ile birliktekatletmiş, darbe ile tahttan indirdiği babası 2. Beyazıt’ı da öldürterek büyük bir hırsla iktidar koltuğuna oturmuştur. Artık Şeyh Edebali’nin büyük dedesiOsman Beye atfen kaleme aldığı ve onunla örtüşen değerler rafa kaldırılmış, çok başka bir döneme girilmiştir.

Kronolojik bir çalışma olan Tarihte Bu Hafta yazı dizimizin Yavuz’la ilgili bölümünde şöyle bir bölüm var.

24 Nisan 1512 : Yavuz Sultan Selim Han, 9. Osmanlı İmparatoru olarak tahta geçti. Yavuz Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası 8. Osmanlı Sultanı 2. Bayezid, annesi Dulkadiroğulları beyliğinden GülbaharHatun’dur. Yavuz 3 kardeşten en küçüğü olmasına rağmen atik davranarak ağabeyleri Korkut ve Ahmet’i, çocukları ile birlikte öldürerek ve onların cesatlerine basarak tahta çıktı. Çok sert ve korkusuz olduğu için kendisine Yavuz denir. Trabzon valiliği döneminde 3 sefer Gürcüler üzerine ( Yıl 1508), sefer yaptı. 23Ağustos1514 tarihinde İranŞahı, Şah İsmail (Hatayi) ile Çaldıran savaşı yaptı ve kazandı. 15 Eylül 1514’de Tebriz’den Karabağ’a yürüdü, 12 Haziran 1515’de Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu  beyliğine son verdi. Daha sonra güneye inerek 24 Ağustos 1516’daMercidabık savaşı ile Mısırı aldı. 19 Eylül 1516’de Hama’yı, 21 Eylül 1516’da Humus’u, 27 Eylül 1516’da Şam’ı, 30 Aralık 1516’da Kudüs’ü, 2 Ocak 1517’de Gazze’yi alarak tüm Arap yarımadasını ve MezopotamyayıOsmanlı topraklarına kattı. Mekke’de3. Mütevekkil’den Halifelik mühürlerini alarak 29 Ağustos 1516’da kendini halife ilan etti. O tarihten sonra Osmanlı Sultanları ayrıca da Halifedirler. Arap Yarımadasından 2000 kadar Arap / Sünni / HanefiUleması getirerek Osmanlı yapısını tümden değiştirdi. Onun döneminde Şeyülislamlar ilk defa ‘’Aleviler mum söndürüyor, Kızılbaş katliamı sevaptır, malları size helaldır’’ fetvası ile Alevilere saldırıldı. İddialara göre sadece Erzincan / Kemah bölgesinde Yavuz tarafından katledilen Kızılbaş sayısı binlercedir.  22 Eylül 1520’de “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden 50 yaşında iken vefat etti. Kabri Sultan Selim Camii avlusundaki türbededir.

Filozofun bir şöyle demektedir. ‘’Tarih sayfalarının boş olduğu dönemler, halkların en mutlu olduğu dönemlerdir. Çünkü o dönemde savaşlar olmamış, insanlar gözyaşı dökmemişlerdir’’

Kronolojide görüldüğü gibi Yavuz, Şehzadeliği ve 8 yıllık Saltanatının yaklaşık yarısını savaşlarda geçirmiştir. Bu savaşların hiç birisinde 100 binlere varan orduyu Ortadoğu coğrafyalarında gezdirme ve savaştırmak için önemligerekçe yoktu. Ama Romadevleti olma hırsına kapılan bir anlayışın hırsı ile çok kan akacak ve gözyaşı dökülecekti.

Üstelik bunların çoğuİslamHalifesişemsiyesi altında yapılacaktı.

Yavuz’u sarayda darbe yaparak Padişahlığa taşıyan çevreler kuşkusuz onu sevdiğinden bunu yapmadılar. Onlar tasarladıkları açılımların Veliaht ve diğer şehzadelerle sağlanabileceklerine ihtimal vermedikleri için onu seçmişlerdi. Yavuz’un acımasızlığı dahaTrabzon Valiliği döneminde ispatlanmıştı. Trabzon valiliği sırasında Gürcüler üzerinde yılmadan 3 sefer yapması ve her seferinde, bir önceden kalma tamamlanmamış projelerine devam etmesi, onu iktidar yapan çevrelerin de dikkatini çekmişti.

Bu çevreler Fatih döneminde Osmanlının İmparatorluğa dönüşünün gereklerinin oğlu 2. Beyazit döneminde yerine getirilmesini bekliyor, onun nispeten yumuşak olması ve özellikle Bektaşilere olan muhabbetini içlerine sindiremiyorlardı.

2. Beyazit ise Osmanlının, İmparatorluğa geçişinin halk üzerinde bıraktığı etkileryüzünden rahat hareket edemiyordu. İstanbul’un fethi ile Tarihi İpek yolunun önemi azalmış, burada yaşayan Hristiyan bilginlerin ve Ecnebi ticaret esnafının bir kısmı yeni arayışlara yönelerek İstanbul’dan ayrılmıştı. İmparatorluğun hızla güçlenmesi için getirilen vergilerin yüksekliği sonucu 2. Beyazit’in iktidarının son dönemlerinde ortaya çıkan Şahkulu (1511) ayaklanması bastırıldı. Her ne kadar bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı ise de devlet içinde, İmparatorluğun güçlü ve kudretli olmasını bekleyen dinamiklerin çoğunu tatmin etmemiş, isyanın, öldürülen 10 binlerce insanın hayatına mal olması ile sona ermesine rağmen isyanı içlerine sindirememişlerdi. Onlara göre bu tür isyanlar yeniden çıkabilirdi. Bunun için de daha sert ceza ve köklü bir caydırıcılığa başvurulmalıydı.

Aynı süre içinde doğudan Erdebil tekkesi civarında Şah İsmail adlı genç bir hükümdar çıkmış, TürkmenAleviler (Kızılbaşlar) üzerinden Ehli Beyt sevgisinin propagandasını yapıyordu. Şah İsmail’in 24 Oğuz Boyundan olan 72 Türkmen Oymak Beyi ve 40 Seyyid Ocağından dedenin katılımıyla 1500 yılında Erzincan /Sarıkaya’da yaptığı Alevi Türkmen Kurultayı sonrası Alevilik (Kızılbaşlık) giderek Anadolu’da toparlanmaya ve Şah İsmail’in etkisine girmeye başladı. Bu etkiler İran coğrafyasında ki gelişmelerle birleşince 9 Eylül 1502 tarihinde Tebriz’de Şah İsmail önderliğinde Safevi Devleti kuruldu.

Güçlü bir hitabeti ve derin Tasavvuf bilgisine sahip olan Şah İsmail’in gerek deyişlerine ve gerekse siyasal  çalışmalarına baktığımızda faaliyetinin Osmanlıya karşı olmadığı açık bir şekilde görülür. Hiç bir şiirinde ne halkı Osmanlıya isyana davet ediyor, ne de Hilafet davası güdüyordu. Deyişleri tamamen EhliBeyt’esevgi ve turaplık üzerine söyleniyor ve cidden kabul görüyordu.

Ancak onun söylemlerinin çekim etkisinde kalan bazı Türkmen Aleviler giderek Anadolu’dan kalkıp Safevilerin etki alanına göç etmeye başladılar.

Şah İsmail yeni kurulan ve alt yapısı güçlü olmayan yeni devleti ile Osmanlının tepkisini çekmek istemiyordu. Bundan dolayı göç edenleri geri gönderdi, Osmanlının tepkisini azaltmak için de bazı önderleri -izinsiz geldikleri – veya – Osmanlı ile aralarını açmaya sebep oldukları için – idam ettirdi. Osmanlı Padişahı 2. Beyazıt’a da mektup göndererek hem saygısını ve hem de üzüntüsünü bildirdi.

Ancak buna rağmen Osmanlının, İmparatorluğa geçişinin etkilerinden huzursuz olan Alevilerin, bu coğrafyada meydana getirdikleri Şahkulu ayaklanmasını (1511) bir ölçüde Safevi devletinin varlığından cesaret alarak başlattıklarını söylemek mümkündür.

Alt yapısı Fatih zamanında güçlendirilen ve hedefleri Osmanlıyı büyük bir İmparatorluk yapmak isteyen çevreler ise Şahkulu isyanının kanlı bir şekilde bastırılmasına rağmen bu gelişmeleri fırsat bilerek isyanı 2. Beyazıt’ın pasifliğine bağladılar. Orta ve uzun vade de Osmanlının başına bela olan Yavuz Sultan Selim’i bir darbe ile Padişah yaptılar.

Yavuz, Padişah olduğunda ilk olarak Şah İsmail’i ortadan kaldırmak için güçlü bir ordu hazırlığına girişti. Şah İsmail’in Osmanlı ile savaş istemeyip barış ortamını ortak sağlama önerisini red etti ve bildiğimiz gibi 24 Ağustos 1514’de Çaldıran savaşı yaşandı.

1480’li yılların başlarında İtalyan bir gezginin Anadolu’da yaptığı araştırmalara göre bu coğrafya da yaşayanların üçte ikisi Kızılbaştır. Ve elbette bu Kızılbaş kavimleri Osmanlı ile Safevi devleti arasında bir savaş olmasını, savaş olursa da bu savaşı Safevilerin kaybetmelerini isteyemezlerdi.

Ancak bunlar Yavuz ve onu destekleyen güçler için önemli değildi. Bu yüzden de Çaldıran savaşı öncesi ve sonrasında Anadolu’da ciddi bir temizlik hareketi başlatıldı. Tokat ve Amasya’dan başlamak üzere doğuya kadar tüm coğrafyada Türkmen Kızılbaşlara yönelik çok yönlü saldırılar başlatıldı. Bu faaliyetleri 3 Ana gurupta toplamak mümkündür.

A-    Katletme,

B-    Göç ettirme,

C-    Asimilasyon.

Katliam yerleri ve rakamları bugün tam olarak bilinemiyor. Zaten katliamı sadece Yavuz ile sınırlamak da büyük bir yanlışlık olur. Kızılbaş katliamı Yavuz dönemindebaşlamış ve zaman zaman alevlenerek ‘’2 Yüzyıla damgasını vurmuş’’ demek daha doğru olur.

Bu katliamlar 3 şekilde vuku bulmuştur.

Doğrudan askeri yöntemle,

Şeyhül İslam fetvaları ile,

Padişah tarafından atanan Devlet adamları veya desteklenen Beyler aracılığı ile.

Askeri yöntemle Tokat ve Amasya’dan başlatılan ve tüm doğuya yayılan sindirme hareketleri sonucu Kızılbaşlar ya sistemin dışına itildiler, ya da askerin zor ulaşabildikleri alanlara çekildiler. Ve her iki durumda da çok zorlu bir süreç yaşadılar. Bu süreç doğrudan etkisini kaybetmişse de dolaylı olarak halen devam etmektedir. Zaman zaman toplu katliamlara da rastlanan askeri hareketlerden en çok iz bırakanı 6 Aralık 1606’da Sadrazam olan Hırvat kökenli Nakşibendi tarikatından Kuyucu Murat Paşadır. Onun özellikle Doğu Anadolu’da kuyulara doldurduğu Kızılbaş kelle sayısının onbinleri bulduğu tarih sayfalarında yerini almıştır.

Şeyhül İslam fetvaları da hem Devlet ileKızılbaşları, hem de bağnaz Sünni kesimlerle Alevileri ciddi şekilde karşı karşıya getirmiştir. Yavuz’un Şeyhül İslamlarından ona “Eğer şeriata aykırı emirler verirsen, ben de senin hal’ine fetva veririm” diyen Zembilli Ali efendi (dönemi 1503- 1526), akıl hocalarından olduğu iddia edilen İbni Kemal lakablı Kemalpaşazade Ahmet Şemsettin efendi (dönemi 1526 – 1534) ve onun ardıllarından Ebu Suud efendi (dönemi 1546- 1574), Hamit Mahmut Efendi (dönemi 1574- 1577) gibi, verdiği ‘’Alevilerin mum söndürdüğü, anayı bacıyı tanımadığı, kestiği yenilmez, katli vaciptir (helaldır)’’ tarzı fetvalarla Anadolu’da gerçeklerden habersiz olan Sünni halkı, Alevilere karşı kışkırtan Emevi uzantısı Şeyhül islam düşünürlerdir.

Bu fetvalar sayesinde devletin dışında sıradan halk da karşı karşıya getirildi ve elbette bunun en büyük faturasını masum Alevi toplumu ödedi. Ve bu süreç adına Vaka –i Hayriye (Hayırlı Vaka) denen ve 1826 tarihinde Hacı Bektaş Veli Dergahının kapatılıp buralara Nakşibendi Şeyhlerinin atanması ile tamamlanmıştır.

Osmanlının Aleviye layık gördüğü adaletsizliklerin diğer boyutlarından örnek vermek gerekirse Osmanlı tarafından atanan veya desteklenen beylerden söz edilebilir. Bunların içinde özellikle Nakşibendi tarikatından Kürt molla Şeyh İdris-i Bitlisi’nin (ölümü 8 Kasım 1520) önerileri ve yaptıkları dikkat çekicidir. Kaleme aldığı “Selim Şah-Nâme” adlı kendi eserinde; başta Diyarbakır ve çevresinde istatiksel olarak yaptığı katliamlar yer almaktadır. Bu dönem özellikle Harran ovası ve çevresinde yaşayan Kızılbaşlar, Suriye ve Irak’a sürülmüş, Yavuz tarafından güneyden Sünni Araplar getirilip yerleştirilerek bölgenin dokusu ciddi oranda değiştirilmiştir.

Bütün bunlar elbette bir günde yapılmadı. Yavuz’un Çaldıran’da (24 Ağustos 1514) Şah İsmail’i yenip daha sonraları güney coğrafyalara seferler düzenleyip çok sayıda ki savaşı da kazanması ve Mekke’de3. Mütevekkil’den Halifelik mühürlerini alıp kendini 29 Ağustos 1516’daHalife ilan etmesi sonrasında yoğunlaştı.

Osmanlı Padişahı Yavuz şimdi artık İslam dünyasına Halife de olmuştu. Geriye bakılacak olunursa Halife olduğu İslam coğrafyasının üzerinde Yüzbinleri aşan ölü, yaralı, yetim ve sürgün bırakmıştı. Milyonlarca kişiye acı çektirmiş, bir o kadar insanın da ahını almıştı.

Aynı anlayışı EmeviHalifelerinde de görürüz. Ancak Yavuz’un konumu ve anlayışı Emevilerden de vahimdir. Emeviler iktidar olmak için Halifeliği alet ediyorlardı. Başka bir deyimle Emevi Halifeleri bir nevi Hükümdar olmak için Halifeliği araç olarak kullanıyorlar, Hükümdarlıklarının adına Halifelik diyorlardı.

Ancak 1516’da Halife olan Yavuz Sultan Selim o dönem zaten dünyanın en güçlü ülkesinin Padişahıydı. Yetki sahibi olmak için Halifeliği araç olarak kullanmasını gerektirecek bir durum da yoktu ortada.

Bütün bunların yanında ne dini ilmi Halife olmasına yeterliydi, ne de ülkesini oluşturan dinamiklerin

siyasal geçmişinde böyle bir durum yaşanmıştı. Yavuz, Halife olan Türk kökenli ilk Sultandır.

Fakat ne onun, ne de onu destekleyen dinamikleri için bütün bunların hiç önemi yoktu. Osmanlı daha büyük olanaklara kavuşmalı ve ne pahasına olursa olsun Roma gibi dünya devleti olmalıydı.

Yavuz’u saray darbesi ile  Padişahlığa taşıyan çevreler genelde 2 ayrı guruptan oluşuyorlardı.

GurupOsmanlı içinde genelde liberallerden oluşuyordu. Yaslandıkları taban genelde müslümantarikat veAhilik gibi loncalardan oluşuyordu. Onlara göre Osmanlının Roma gibi dünya devleti olması için Tasavvuf içerikli tarikatlar ve Bektaşi dergahları ile ilişkilerini iyi sürdürmesi gerekiyordu. Bektaşi dergahları bulundukları veya ulaştıkları yerlerde ki çalışmaları ile Osmanlının çıkarlarına hizmet ediyorlardı. Osmanlı toprağına dahil edilen yerlerde tarikatlar yaraları sarıyor, dönüşümleri sancısız (az sancılı) halde tutuyorlardı. İmparatorluk ta

bandesteğini bunlardan alıyor, gelişimin sağlıklı devamı buralarla devam ediyordu.

Gurupise gayri müslimler ve içinde Ulema’nın (alim) d

a bulunduğu Emevi hayranlarından oluşuyordu. Bunlara göre iktidaragelmek için uygulanan yöntemlerin içeriği önemli değildi. Şiddet aracılığı ile yapılacak işleme Şeriat Hukuku adı verilir ve Osmanlıyı büyük Roma Devleti yapmak için yola devam edilirdi.

Bu guruplardan ilki değişimler, açılımlar için darbeye sıcak bakmıyordu. 2. gurup ise özellikle Yavuz’u iktidar yapmak istiyordu. Darbe yapıldığı zaman saray içindeki güçlerden 1. Gurup daha etkindi. Ancak 2. gurupbaskın çıktı ve birinci guruptakilerin kimini ikna etti, kiminden de gizledikleri düşüncelerini gerçekleştirmek için zaman (avans) istedi. Buna rağmen ilk guruptan bazı kesimler darbe sonrası Yavuz ile ters düştüler.

Çaldıran savaşı döneminde Yavuz bunları ikna etmekte oldukça zorlandı. Ancak savaşı sonrası iktidarı daha da güçlendiğinden ilk guruptan bazılarını etkisiz hale getirdi. Bunların içinden Yeniçeri askeri komutanlarından Cafer Ağanın idam edilişi örnek gösterilebilir.

Yavuz’un akıl hocaları genelde 2. guruptan oldukları için kafalarında hazırladıkları yol haritasının önündeki engelleri kısa sürede devre dışı bıraktılar. Böylece Memlükler üzerine sefer yapmak ve Halifeliği almanın önünde ki engeller de kaldırılmış oldu.

Ancak Osmanlıyı büyükRoma devleti yapmak isteyen çevrelerin kendi içindeki çelişkiler 180 sene daha devam etti. 1. Gurup zaman zaman Osmanlı içinde varlığını göreceli olarak gösterdiyse de en son 2. Viyana kuşatması (1683) sonrasında tamamen etkisiz hale getirildiler. 2. Viyana kuşatması ileride de değineceğimiz gibi Viyana’yı kuşatmaktan (zapt etmekten) ziyade, Osmanlı içinde ki gurupların etkinlik kavgasıdır.

Yavuz, Arap ülkelerini ve Mezopotamya’yı zapt etmek için iktidar çevrelerinde bulunan güçleri buna göre yeniden yapılandırdı. Dünyanın en güçlü ülkesinin padişahı olan Yavuz dönemi, savaşlar dışında neredeyse hiç bir şeyle hatırlanmaz. Onun döneminde saray hazinesi bilime, sanata, edebiyata, mimariye, tıbba, kısacası insanlığın yararına olan ihtiyaçlar yerine, yıllarca süren savaşlarla neredeyse tümden savaş giderlerine ayrıldı. Bu savaşlar döneminde saray bütçesi halktan alınan ağırvergiler dışında genellikle gayrimüslim tacirlerin katkıları veya saraya verdikleri borçlarla finanse edildi.

Yavuz bu savaşlarda Osmanlı saray çevrelerinden Emevi hayranı alimlerden olağanüstü destek gördü. Onların istemleri ile Osmanlıyı yeniden yapılandırdı. Arap Yarımadasından ve Mısır’dan getirdiği 2000 kadar Emevi yanlısı (hayranı) din adamını yetkin alanlara yerleştirdi. Bu yeniden yapılanma ile Osmanlı yeni bir Emevi devleti haline getirildi.

Yavuz’un Hilafeti alması İslamdin alimlerinin ortak düşüncesi ile değil, savaşla elde edilmiştir. Şiiler zaten Osmanlı’nın veya Yavuz’un Hilafetini kabul etmiyorlardı. Hilafetin bu şekilde Osmanlıya intikal edilişine İslam coğrafyasında Şii veya Ehli Beyt yanlısı çevreler dışında Sünni çevrelerden de ciddi bir muhalefet doğdu. Özellikle Afrika’nınkuzey batı bölgelerinde ayrı ayrı yerlerde de kendini Halife ilan eden bazı kişiler /akımlar doğdu. Osmanlı onların Hilafetinin geçerli olmadığını vurgulamak için Hilafet armasının içine Kılıç arması yerleştirdi.

Kılıç amblemi, Hilafetin kılıç zoruyla elde edildiği anlamına geliyordu. Başka bir deyimle bundan, ‘’Kim güçlü ise Hilafet onun hakkıdır’’ anlamı çıkıyordu. Hilafetin en çok tartışılan noktası da elbet burası oluyordu.

Şimdi burada oturup bumantığı biraz sorgulamak gerekir.

Halifeliğin İslam dini içinde ki yeri İslam dininin temsilcisi anlamına gelir. İslam dinini insanlığa tanıtan ve yayan Peygamber olduğu için bu dinin ilk temsilcisi doğal olarak Peygamber Hz. Muhammed’dir. Halifelik de Peygamberden sonra ki temsilcilik anlamında yorumlanmalıdır.

Osmanlı’nın bu kutsal dini sevgi, tasavvuf, paylaşım, inanç veya bütünlük çağrıştıran ve böylece insanlığı kucaklayan araçlar yerine kılıç zoru ile elde etmesi ve bunu Halifelik ambleminin içine KILIÇ arması koyarak en üst seviyeden ilan edilmesi, Osmanlının, İslam dinini nasıl yorumladığını ciddi anlamda sorgulatır.

Bu anlayışın içinde Hakk, hukuk, sevgi, kudsiyet yoktur. Bu anlayışın içinde insani erdemler ve değerler yoktur. Bu anlayışın içinde İslam dinini sevmek de yoktur.

Bu anlayışlar, İslam dininin yıkmaya çalıştığı ve uğruna savaş verdiği anlayışlardır. Bu anlayış tamamen Emevi anlayışıdır. Ve bu anlayışın Osmanlıya bizzat Padişahı ve Halifesi eliyle egemen kılınması ile Osmanlı, aslında Yavuz tarafından en büyük darbeyi yemiş oldu.

Osmanlı da zaman zaman kaybedilen savaşlar olmuştur. Veya zaman zaman yapılan büyük yanlışlıklar olmuştur. Ancak Osmanlıya Hilafetin KILIÇzoru ile egemen kılınması kadar kalıcı vahimhiç bir hata yoktur. Osmanlı bu büyük hata ile hem insanlığın ortalama ortak değerlerinden, hem de İslam dininden önemli ölçüde sapmıştır. Osmanlıya yapılan en büyük kötülük ona KILIÇ zoru ile Hilafetin getirilmesidir.

Osmanlı, Ortadoğu ve Arap yarımadasında yaklaşık400 yıl hakim oldu. Bu kadar uzun süre bu topraklara hükmeden Osmanlı buralarda gerek Türklük, gerek İnsanlığın ortalama ortak değerleri ve gerekse İslam dini açısından korkunç bir fiyasko yaşamıştır. Osmanlı bu icraatı ile gerek kendi iktidarı açısından, gerek Türklük, gerek insanlığın ortak değerleri ve gerekse İslam dini açısından bu topraklarda adeta İNTİHAR etmiştir.

Osmanlı bu topraklarda eskiden var olan çelişkileri ve kavimlerin bazılarının bir birlerine karşı olan nefret yada ön yargılarını azaltmamış tam tersine arttırmıştır. Osmanlının bu topraklara İslam Hilafeti adına hakim olması ile bu topraklarda sevgi ve paylaşım değil nefret ve her türlü düşmanlık egemen olmuştur.

Bu gün bile bu topraklara baktığımızda bunu acı bir şekilde görürüz.

Bu toprakların Osmanlıya geçişinden tam 400 yıl sonra Saraydan evli olan Savunma Bakanı Enver Paşa bir gün İslam, Hristiyan ve Yahudiler tarafından da kutsal görülen bir mabedi ziyarete gelir. Mabetin hali içler acısıdır. Kapılar, pencereler kırık, kiremitler yağmurda içeriye su akacak kadar döküktür. Paşa bu duruma çok sinirlenir ve yetkilileri çağırıp, azarlayarak bunun nedenini sorar. Yetkili kişinin verdiği yanıt oldukça düşündürücüdür.

‘’Paşam kırık ve dökülen yerleri elbette biz de onarmak istiyoruz. Ancak onarım işini Müslümanlara versek Yahudi ve Hristiyanlar karşı çıkıyor ve ‘’Burayı tamir etmenin sevabını biz almak istiyoruz’’ diyerek yaptırmıyorlar. Hristiyanlara versek bu sefer ‘’Müslüman ve Yahudiler’’ aynı şekilde karşı çıkıyorlar. Yahudilere versek bu sefer diğerleri karşı çıkıyorlar. Bu yüzden bir türlü onarım yapamıyoruz.

Enver Paşa, ‘’Burasının tamir edilmesinin sevabını başka kesimlere bırakmayıp mutlaka kendileri tarafından yapılmasını isteyen’’ dinsel gurupların tamirat sırasında bir birleri ile çatışmasını önlemek için orda Asker bulundurmak ve asker gözetiminde tamiratı sağlamak zorunda kalır.

Halbuki Hz. Muhammed’in getirdiği İslam dini böyle değildir. Kabe’nin onarılması sırasında Haser’ülEsvet denilen kutsal taşın taşınmasında aynı mantıkla bir birlerine düşen kabileleri, Hz. Muhammed bir araya getirir ve tatmin olmaları için sevabını onlara bölüştürecek yöntemle sorunu çözer.

Hz. Muhammmed’in İslamı elbette barış ve bir arada yaşama İslamıdır. Hz. Muhammed’in Hicret sonrası içinde Yahudi, Hristiyan, Putperestlerinde olduğuArap kavimleri ile imzaladığı ve adına Medine Vesikası / Rıza Şehri beyannamesi denilen, bir arada barış içinde yaşama mutabakatı ile kıyaslandığında bugün bu topraklarda yaşananların onun kurduğu İslam dinine ne kadar yabancı oldukları net olarak görülür.

Hz. Muhammed’in 630 yılı başlarında Mekke’yi feth ettikten sonra İslam dinine gönülsüz geçen bütün İslam düşmanlarını af etmeleri ile kıyaslandığında -İslam dininin aslında nasıl bir din olduğu- daha kolay anlaşılır.

Bu toprakların Osmanlıya geçişinden tam 400 yıl sonra, yani 1. Dünya savaşı döneminde ve sonrasında adına DİN ADAMI denilen Şeyhler, Şıhlar, Şerifler tarafından bir biri ardına Osmanlı ve Türkler alehinde FETVA’lar verilmekte, Türk askerini öldürmenin sevapları anlatılmaktadır. Tarih kitapları bu dönemde Ürdün’de, Hicaz’da, Basra’da, Mekke’de,İngilizleryararına Osmanlı kanı döktüren bu Şeriflerin ve benzeri din adamlarının marifetlerini sıralamaktadır.

İlginçtir. Bu fetvalar verilirken Hilafet Osmanlı’dadır ve devlet adına ‘’İslam Şeriatı’’ denilen Sünni içtihat ile idare edilmektedir. Bu kişi ve guruplar ise Hristiyan olan İngiliz ve Fransız devletlerinin lehine isyan etmekte ve Şeriatlayönetilen Osmanlıdan yeniden Şeriat,daha fazla Şeriat istemektedirler.

Bu toprakların Osmanlıya geçişinden 400 veya 500 yıl sonra bu topraklara yeniden göz attığımızda bir yandan Sünni ve Şiiler’in din kavgasını, diğer yandan Hristiyan, Yahudi, Falanjist, Vahhabi…vs. gurupların bir birleri ile KUTSAL DİN adına bir birlerini nasıl boğazladıklarını görürüz.

İşin ilginç yanı bu gurupların çoğu bir de aynı mezhep içinde bulunmalarına rağmen, bir birlerine karşı CİHAT ilan etmekte, dün dediğine bugün karşı çıkmakta, acınılacak hallerini görmeyip bir de daha fazla KANveGÖZYAŞI dökmenin yarışını yapmaktadırlar.

Bu coğrafyanın böyle şekillenmesinde Emevi, Abbasi ve Memlüklerden sonra -en hafif deyim ile- kusur, başına Yavuz Sultan Selim’in getirildiği Emevi Hilafet anlayışıdır. Yavuz’un yaptı(rdı)kları insanlıksuçları bir biri ardına sıralandığında onun sadece Şii ve Alevidüşmanı yanını sergilemek kusurların en büyüğü olsa gerektir. Yavuz tarihte eşine az rastlanılan zulüm ve çağdışıanlayışa İslamhukuku adını vererek Osmanlı ve onun devlet anlayışına en büyük kötülüğü yapmış, üzerinde yaşanan tüm halkları bu çağdışı anlayışın uzun vadelikurbanı etmiştir.

Yavuz’u darbe ile iktidar yaparak Osmanlı’yı Büyük Roma devletinin yerine geçirmek isteyen anlayış temsilcilerinin en büyük çıkmazı muhtemelen donanımlı bir tarih bilgisinden yoksun olmalarıdır.

Osmanlı beyliği, üzerinde çok büyük medeniyetlerin yaşadığı ve büyük kültürel miras bıraktıkları Anadolu ve Balkanlarda büyük atılım yaparak kısa sürede ciddi bir İmparatorluk olmuştu. Her gittiği yerde büyük kültürel miraslar yakalayan ve bunu Osmanlıya uyarlıyan devlet anlayışı, devlet destekli Tasavvuf Vakıfları ve dönemine göre adil ve bir o kadar da üretken olan mobilize Ahi loncaları ile sürekli bir gelişme halindeydi.

Osmanlı 15. YY’lın ortalarında dünyanın en dinamik ordusuna sahipdi. Manevra kaabiliyeti oldukça yüksek ve gelişkin bir teknolojiye sahipti. Bünyesinde her meslekten onbinlerce yekin insanı barındırıyordu. Devletin çarkları hızlı çalışıyor, alınan kararlar yetenekli geniş potansiyel ile rahatça uygulanabiliyordu.

Osmanlının heniz hilafetle yönetilmediği Fatih döneminde İstanbul’un Trakya yakasına 2 sene bile sürmeyen kısa bir zaman içinde Rumeli Hisarları yapıldı.  Osmanlı’nın en büyük ağır silah sanayisi Edirne civarındaydı. Ancak yüksek teknoloji ve hızlı manevra kaabiliyetinin olanaklarından yararlanmak isteyen Fatih, ağır silahları İstanbul’a 250 km. uzakta olan Edirne’den taşımak yerine, döküm ustalarını İstanbul’a getirip gerekli ağır topları orada döktürdü. Öyle ki, ağır toplar yüzlerce katır ve asker ile taşınmak yerine hemen orada dökülüp mermilerini Bizans surlarına atabiliyorlardı.

Kimi tarihçiler itiraz etseler bile tarih kitapları Fatih’in Osmanlı donanmasının bir kısmını bir gecede önü zincirle kapalı yerden geçiremeyince karadan yürüterek Haliç’e geçirmesi zamanına göre olağanüstü bir manevra becerisi gerektiriyordu.

Fatih’in torunu Yavuz’u bu olaydan 63 sene sonra İslam Halifesi olarak Osmanlı ordusunun başında Arap çöllerinde oradan buraya koştururken görüyoruz. Yavuz özellikle Mısır’dan getirdiği Emevi hayranı 2000 kadar Ulema ile Osmanlının yapısını baştan aşağı değiştirdi. Her kurumun en yetkin yerlerine, bu meslekten anlamayan Ulamalerı yerleştirdi. Yapılacak önemli iş ve açılımlar için Şeyhül İslamın onayını almayı zorunlu hale getirdi. Ve çok değil sadece 100 sene sonra bu tür uygulamalarla dünyanın en büyük imparatorluğu olan Osmanlı her yönden gülünecek /acınacak hale getirildi.

Bu süre içinde teknoloji ve sanayileşme durmuş, bilim ve beceri üretim yeri olan Üniversiteler (Medrese) Osmanlı halklarının içinde nefret ve hurafeler yayan bir kangrena dönüşmüşlerdir.

Osmanlı yapısı sistematik olarak tembelleştirilmiş, Rönesansla atılıma geçen Avrupa’nın karşısında rekabet etmesi gerekirken onun icadları ‘’Gavur icadı’’ denilerek ülkeye sokulmamış, Gayri Müslimlere ‘’Vergisi helal değildir’’ mantığı ile vergiden muaf tutulmuş, gidişattan huzursuz olan ülkenin aydınları ve devlet adamları ‘’Fitne sokuyor’’ denilerek ya idam edilmiş veya ülkenin en ücra köşelerine sürülerek cezalandırılmışlardır.

Yavuz’un Osmanlı başına sardığı Hilafet belasının getirdiği sonuçlar yüzünden ülke her yandan dökülüyordu. Padişahlar sadece ve sadece kendilerini düşünüyor olmuşlar, saray her dönem türlü iktidar entrikaları ile çalkalanıyor, zaman zaman çocuk yaşta kişiler Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük bir dünya İmparatorluğunun başına Padişah ve aynı zamanda İslam dininin Halifesi olarak geçiriliyordu.

İmparatorluk tahtına oturan bu Padişah ve İslam Halifeleri, yetkilerini yakınları ile paylaşmamak için saray içinde ya sürekli katliamlar yaptılar, ya da yakınlarını adeta ömür boyu hapsettirdiler.

Örneğin Sultan 3. Mehmet, babası 2. Selim’in 16 Ocak 1595’de ölümü ile tahta çıktığızaman 19 kardeşini ve onların aile bireylerini Padişah ve Halife sıfatı ile öldürtmüştür.

Osmanlı devleti Yavuz’un Osmanlının başına sardığı bu Halifelik mirası ile son derece acınacak duruma sürüklenmiştir.

Sultan 1.Ahmet (saltanatı 21 Aralık 1603  – 22 Kasım 1617) Padişah ve Halife olduğunda 13 yaşındadır. Sultan 4. Murat (Saltanatı 10 Mayıs 1622  – 9 Şubat 1640) ise 10 yaşında Padişah ve Halife olmuştur.

İş zamanla o kadar gülünç duruma düşmüştür ki Sultan 4. Mehmet ise 8 Ağustos 1648  tarihinde Padişah ve Halife olduğunda sadece 6 yaşındadır.

Rezaletler bununla kalsa Osmanlı yapısı belki geri kalan eksikliklerini kendi içinde bir türlü giderebilirdi. Sultan 1. Mustafa ise Şeyhül İslam Es’ad Efendi’nin ‘’Akli dengesi yerinde olmadığı için Sultanlığı ve Hilafeti caiz değildir’’ fetvası ile yapılan bir Askeri darbe ile hem 2. defa çıkarıldığı Padişahlıktan ve hem de aynı zamanda Halifelikten 8 Ocak 1623 tarihinde alaşağı edilmiştir.

Sultan 1.İbrahim ise 18 Ağustos 1648’de Padişahlık ve Halifelikten alaşağı edilmenin ötesinde üstelik  boğdurularak öldürülmştür.

 

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû