Blog Arşivleri

Hz. Ali’nin Hayatı

Dünyaya Gelişi, Lakabı ve Künyeleri
Hz.Ali Oniki İmâmın ilkidir, aynı zamanda Hz.Muhammed’in dâmâdı ve amcasının oğludur. Hz.Ali Hicret’ten 23 yıl önce (Milâdi 598) Recep ayının 13. gününde Mekke’de, Kâ’be-i Muazzama’nın içinde dünyaya gelmişlerdir ve Kâ’be’nin içinde doğan tek kişidir. Baba ve anne tarafından Hâşimi soyundan gelmiştir.

Hz.Peygamber, Hz.Ali’nin doğumunu duyunca amcası Hz.Ebû Tâlib’in evine geldi. Hz.Ali’yi kucağına aldı, dilini ağzına verip emzirdi. Adını sordu, Fâtıma; “Esed koymak istiyorum” deyince Hz.Muhammed; “Hayır” buyurdu. “Onun adı Ali’dir” dedi ve adını “Ali” koydular.

Künyeleri ise “Ebü’l Hasan” ve “Ebû Türâb”dır. Hz.Muhammed kendilerine, toprağın babası anlamına gelen “Ebû Türâb” künyesini vermişlerdi. Bu yüzden, bu künyeyi çok severlerdi.

İlk İman Eden Hz.Ali
Hz.Muhammed’e ilk vahiy geldikten sonra; erkeklerden İslâmlığını ilk izhâr eden Hz.Ali’dir ve ondan sonra kadınlardan da ilk olarak eşi Hz.Hatice’tül Kübrâ, İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.

Hz.Ali, bütün ömrü boyunca Hz.Muhammed’in en yakınlarından ve yardımcılarından biri olmuş, bütün savaşlarda Hz.Peygamber’in yanında savaşmış, bu savaşlarda çok büyük yararlıklar ve kahramanlıklar göstermiş, canını Hz.Peygamber’in uğruna vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır.

Hicret Gecesi
Hz.Muhammed hicret edeceği o gece, Hz.Ali’yi çağırdı ve “Bu gece Rabbimin emriyle Mekke’den göç edeceğim ve Sevr mağarasında gizleneceğim; sende benim yatağıma yatacaksın, ne dersin?” buyurmuşlardı. Hz.Ali bu haberi canına minnet bilmiş, şükür secdesine kapanarak kabul etmiştir.

Bu olay münâsebetiyle, Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara Sûresi’nin:

“İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızâsına nâil olmak için canını satar ve Allah, kullarını pek esirgeyendir.” meâlindeki 207. âyet-i kerîmesi nâzil olmuştur.

Hz.Muhammed ile Kardeş Olmaları
Hz.Peygamber, Medine-i Münevvere’ye Hicret’lerinden sonra; “Ansar (Yardım edenler)” denilen Medineli Müslümanlarla, “Muhacirun (Göçmenler)” diye anılan ve Mekke’den göç eden Müslümanları, birbirleriyle daha da kaynaştırmak için kardeş ettiler. Kardeşlik töreni bitince, tek kalan yalnız Hz.Peygamber ile Hz.Ali idiler.
Hz.Ali:
“Yâ Resûlullah! Ashâbını birbirine kardeş ettin; beni ise yalnız bıraktın” dedi.
Hz.Resûl:
“Yâ Ali! Sen; Mûsâ’ya Hârun ne menziledeyse, bana o menziledesin. Ancak benden sonra Peygamber yok, sen dünyada da benim kardeşimsin, âhirette de” buyurmuşlardır.

Bedir Savaşında Hz.Ali
Medine’ye Hicret’in 2. yılında, Ramazan ayında vuku bulan ve Ebû Cehil ile diğer müşriklerin önde gelenlerinin ölümleriyle sonuçlanan Bedir savaşında, Hz.Ali 25 yaşlarında idi ve İslâmiyet’i koruyanların başındaydı.

Bu savaşta vadideki su kuyuları, daha önce gelen müşrikler tarafından zapt edilmişti. Ashâb da geceleyin susuzluk baş gösterince Hz.Peygamber; “Bize kim su getirir.” buyurdular. Hz.Ali, eline bir kırba alıp hayli uzakta olan su dolu kuyuya vardılar; suyla doldurup sahâbeye ulaştırdılar. Böylece Hz.Ali, Bedir savaşında Kevser sâkiliğinin bir örneğini göstermiş oldu.

Hz. Fatıma ile Evlenmesi

Hicret’in 2. yılının son ayı olan Zilhicce’de Hz.Muhammed, sevgili tek kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’yı, Hz.Ali’ye vererek onu kendisine dâmâd etmiştir.

Hz.Ali’nin, Hz.Fâtıma ile olan evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm Hüseyin ve doğmadan düşen, adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir.

Hz.Peygamber’in nesl-i pâk olan soyları “Ehl-i Beyt’i”, Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’den devam etmiştir.

Uhud Savaşında Hz.Ali
Uhud savaşında, müşriklerden sancağı her kim eline aldı ise o kişiler, Hz.Ali tarafından birer birer katledildiler.

Tarih kitaplarında ve Kur’ân âyetlerinde tafsilâtıyla bildirildiği gibi Uhud savaşında müşrikler bozguna uğrayınca; Hz.Peygamber’in bu savaşta, Abdullah bin Zübeyr’in kumandası altına verilen ve bir gediği korumaya memur edilip;

“Her hâlde, yerlerinden ayrılmamaları emredilen okçuların” bozgunu görünce, gânimet hırsına düşmeleri ve yerlerinden ayrılmaları yüzünden, çetin bir bozguna uğrayan İslâm ordusu, Halid bin Velid’in bu gedikten hücumuyla bozulup dağıldı. Abdullah şehit düştü. Hz.Peygamber’in yanlarında, Hz.Ali ile bir kaç kişi kaldı. Ancak Hz.Ali, Hz.Muhammed’e saldıranlarla savaşmadaydı; o gün on altı yara almışlardı. Sonra, ashâbın tekrar Hz.Peygamber’in yanında toplanmaları, Hz.Ali’nin sebâtı sayesinde olmuştur.

Bu savaşta Hz.Ali müşriklerle savaşırken ve Hz.Peygamber’i korurken elindeki kılıcı kırılmış, bunun üzerine Hz.Muhammed kendi kılıcı olan elindeki meşhur “Zülfekâr” adlı kılıcı vermişlerdir. O gün Hz.Muhammed, Hz.Ali için şu meşhur hadîsi buyurmuşlardır:

“Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfikâr”
Anlamı: “Ali’den kahraman yiğit yoktur, Zülfikâr’dan üstün kılıç yoktur.”

Mekke’nin Fethinde Hz.Ali
——–
Hicret’in 8. yılı, Ramazan ayında Mekke-i Mükerreme fethedildi. Hz.Muhammed, Ka’be-i Muazzama’nın çevresindeki putları kırdılar; içerisine girip oradaki putları da yerlerinden sökerek dışarıya attılar.

Yüksekteki putların kırılması için Hz.Muhammed, Hz.Ali’ye “Yâ Ali! Omuzlarıma bas çık, şunları indir, kır” diye buyurdular. Hz.Ali, Hz.Muhammed’in omuzlarına basıp putları indirdi. O vakitteki hallerini anlatırken;

“Bana öyle geldi ki, dileseydim göğe ulaşabilirdim” buyurmuşlardır.
HZ. İMAM ALİ’nin HALİFELİK DÖNEMİ

Hz.Ali, Hz.Muhammed’in ebedî âleme göçüşünden 25 yıl sonra, halîfelik makamının başına geçmiştir. Hz.Ali’nin halîfelik dönemi 5 yıldır. (Hicret’in 35-40. yılı)

Üçüncü halîfe Osman’ın katledilmesinden sonra, halîfelik makamı yedi gün boş kaldı. Bunun üzerine Hz.Ali’ye başvuruldu; herkes Hz.Ali’ye bey’at etmek istiyordu; çünkü Hz.Ali, Muhammedî ahlâkın, doğruluğun, adâletin bir mümessiliydi. Din ve adâlet; artık bir örtü, bir sığınak olmuştu. Boy gayreti, dünya serveti, yürekleri artıran gözleri ışıklandıran iki mihraktı. Dünya değişmemişti, fakat dünyadakiler değişmişti.

Hz.Ali:
“Size emir olmaya ihtiyacım yok, kimi isterseniz ona bey’at edin, ben de râzı olurum” ve “Bırakın beni, benden başka birini arayın, bulun; çünkü görüyorum ben; bu işin sonunda çok işler var; çok renklere boyanacak bu iş, öyle bir hale gelecek ki yürekler dayanamayacak, akıllar almayacak. Çevre süslendi, delil inkâr edilir oldu. Davetinize uyarsam, biliyorum neye uğrayacağım. Beni bırakırsanız, ben de içinizden biri gibi olurum; kimi emir yaparsanız onu dinlerim, ona itâat ederim; benim size vezir olmam, emir olmamdan daha hayırlıdır sizin için” diyordu.

Sahâbe, Hz.Ali’ye bey’at etmekte ısrar ediyordu. Talha ile Zübeyr de aralarındaydı, diyorlardı ki;

“İnsanlara mutlaka bir imâm lâzım; senden başkasına râzı değiliz biz; İslâm’da en öndesin; Resûlullah’a yakınlıkta senden ileri yok; bu işte senden başka kimsenin hakkı olamaz.”

Evet, hak sahibine gelmişti; Hakkı kabûl edenler vardı; nitekim sonra, Hz.Ali’nin yolunda, Hak yolunda canlarını fedâ ettiler. Fakat Hz.Ali ileriyi görüyordu; ona çekilmek üzere bilenmiş kılıçlar, ona atılmak için hazırlanmış oklar, kınlarından çekilmek, yaylarında gerilmek üzereydi. Ancak başka çare yoktu; Müslümanları da dağınık bırakamazdı.

Hz.Ali’ye bey’at edildikten sonra, Mâlik’ül-Eşter ayağa kalkmış yüksek bir sesle;

“Ey insanlar” demişti; “Bu vasîlerin vasîsi, Peygamberlere ait bilgilerin vârisi, pek büyük şeylerle sınanmış, zahmet ve meşakketlere katlanmış bir zâttır. Tanrı kitabı, îmanına şehâdet eder, Tanrı elçisi, râzılık cennetiyle onu müjdeler. Üstünlükler, onda olgunlaşmış, toplanmıştır. İlk Müslüman oluşunda ve bilgisinde, sonra gelenlerin de bir şüphesi yoktur, evvel gelenlerin de.”

Bey’at tamam olduktan sonra Hz.Ali, kalkıp Tanrı’yı övmüş ve şu hutbeyi okumuştur:

“Gerçekten ulu ve üstün Allah, doğru yolu gösteren bir kitap indirmiştir; o kitapta hayrı, şerri apaçık bildirmiştir. Hayrı yapan şerri bıraksın. Noksan sıfatlardan arı olan Allah’ın farzlarını yerine getirin de, cennete müstahak olun. Şüphe yok ki Allah, haram olan şeyleri, kötü olduğundan haram etmiş, bu sûretle bütün Müslümanlara, bir üstünlük vermiş, Müslümanların haklarını; doğru özlü, doğru sözlü olmak ve Allah’ı bir bilmekle kuvvetlendirmiştir. Bil ki Müslüman; elinden, dilinden diğer Müslümanların emin oldukları kişidir.”

Hz.Ali’ye Karşı ilk Fitne Başlıyor

Hz.Ali, halîfe olur olmaz Muâviye’yi Şam Vâliliğinden azletti. Sonra da diğer şehirlerin Vâlilerini değiştirdi. Hz.Ali’nin devlet hazinesini halka eşit olarak dağıttırması, bazılarına en ağır gelen bir işti.

Bunlardan birisi; “Ey mü’minler emîri”dedi. “Bu, dün benim kölemdi, bugün onu âzâd ettim; ona ne verdiysen bana da onu verdin” demişti.

Hz.Ali; “Evet” buyurdu; “Sana ne kadar verdiysem, ona da o kadar verdim.”

Talha, Zübeyr, Abdullah ve Mervan’la Kureyş’ten bazı kimseler de buna râzı olmadılar. Bunlardan birisi;“Önceki halîfenin verdiği gibi vermezsen, seni bırakır, Şam’a gider, Muâviye’ye katılırız” dedi.

Talha, Zübeyr ve Abdullah da memurlara;“Bunu siz mi yapıyorsunuz, mü’minler emîri mi?” diye sordular. Memurlar; “Biz” dediler; “Onun emri olmadan bir şey yapamayız ki” cevâbını aldılar. Bunun üzerine Hz.Ali’yi aradılar ve aralarında şu konuşma geçti.

Talha, Zübeyr, Abdullah üçü birlikte:

“Bizim, Hz.Resûlullah’a yakınlığımız var; İslâm’ı ilk kabul edenlerdeniz; savaşlarda bulunduk. Senden önceki iki halîfe böyle vermezdi, bizleri üstün tutardı; sen ise bizi herkesle bir tutuyorsun.”

Hz.Ali:
“-Benden önce mi Müslüman oldunuz?”

“-Hayır; sen ilk Müslümansın; ancak Resûlullah’ın boyundanız, ona yakınlığımız var.”

“-Benden daha mı yakınsınız?”

“-Hâşâ, Onun senden daha yakını yok. Fakat ona uyduk, müşriklerle savaştık.”

“-Benim kadar mı savaştınız?”

“-Hâşâ, senin gibi savaşan yoktur.”

“-Andolsun Allah’a, benimle işçimin arasında bile bir fark gözetmem ben” buyurdular.

Ertesi gün üçü birlikte, paylarına düşen parayı almadılar. Hz.Ali’yi kınamaya koyuldular.

Bu sırada Şam’da Vâli olarak bulunan Muâviye, üçüncü halîfenin kanlı gömleğini mihrâba astırmış onun altında oturuyor ve eşinin kesilmiş parmaklarını Şamlılara gösteriyor; gözlerinden yaş çıkmadan hıçkırıyor, işin aslını bilmeyen Şamlıları ağlatıyor, Hz.Ali’den öc almaya yeminler ettiriyordu. Böylece yeni bir “Devr-i cehâlet” başlıyordu.
HALİFELİK DÖNEMİNDE YAPILAN SAVAŞLAR

Cemel Savaşı

Hicret’in 36. yılında Cemel savaşı yapıldı. Hz.Ali, bu savaşta bizzat savaşa girmiş, saflar yarmış, erler öldürmüştü. Savaştan sonra tellâllar çıkarmış;

“Kaçanların ardına düşülmemesini, evlere girilmemesini, kimsenin silahına, elbisesine, malına dokunulmamasını, silahını bırakanın, evine kapananın amânda olduğunu” bildirmişti.

Bu savaşta onbin kişi ölmüştü. Hz.Ali savaştan sonra genel af ilân etti. Bu savaştan sonra Basra’lılar, kendisine bey’at ettiler.

Sıffıyn Savaşı

Cemel savaşından sonra Hz.Ali, Hicret’in 36. yılında Kûfe’ye hareket ettiler. Oraya varınca bir eve konuk oldular. Biraz dinlendikten sonra mescide varıp, orada toplanan Kûfe halkına minberde; “Allah’a hamd-ü senâ, Resûlullah’a ve soyuna salât-ü selâmdan” sonra şu hutbeyi okudular:

“Ey Kûfeliler, gerçekten de Müslümanlıkta üstünlüğünüz var; onu değiştirmediniz, bozmadınız. Sizi gerçeğe çağırdım, geldiniz; kötü işleri bırakıp iyiliğe koştunuz. Ancak hevâ ve hevesinize kapılmanızdan, elde edilmesi güç isteklere kapılmanızdan korkuyorum. Hevâ ve hevese kapılmak, insanı gerçekten saptırır, olmayacak isteklere kapılmak adama âhireti unutturur. Bilin ki dünya, gittikçe elden çıkmaktadır; âhiret geldikçe yaklaşıp çatmaktadır. Her ikisinin de evlâdı var; siz âhiret evlâdı olun.

Bugün iyi işlerde bulunmaya fırsat var; sorgu-suâl yok. Yarın ise sorgu-suâl var; iyi işlerde bulunmaya fırsat yok. Hamdolsun Allah’a ki dostuna yardım etti; düşmanını alt etti. Gerçeğe yardım edenleri yüceltti, sözünden dönenleri alçalttı.
Allah’tan çekinin; Peygamberinizin «Ehl-i Beyt’in»den olup, Allah’a itaât edenlere itaât edin. Onlar Allah’a itaât ettikçe, itaât edilmeye herkesten fazla lâyıktır. Oysa ki halkın bir kısmı, şerefimizle şeref bulduğu halde emrimize karşı durdular, cezalarını da gördüler; daha da görecekler. İçinizden bana yardımdan çekinenlerin, sözlerini tutmayın; onlarla görüşmeyin, görüşürseniz gerçeğe çağırın onları da, Allah bölüğüne uysunlar.”

Hz.Ali, Kûfe’ye yerleşince Muâviye’ye mektuplar yazdı; elçiler gönderdi, bey’at etmesini, Müslümanlar arasına nifak sokmamasını istedi, elinden geleni yaptı.

Fakat Arap İmparatorluğu sevdasına düşmüş olan, gözünü saltanat hırsı bürümüş, gönlünü Hâşimilere düşmanlık kini kaplamış bulunan Muâviye’ye hiçbir tesiri olmadı.

Üveys’ül-Karanî’nin Hz.Ali’ye Bey’atı ve Şehit Oluşu

İbn-i Abbâs diyor ki:
Hz.Ali, Sıffıyn savaşında;“Bana bugün, ölüm üzerine bey’at etmek üzere Kûfe tarafından şu kadar kişi gelecek” buyurdular. Onlar gelmeye, ben de saymaya başladım. Buyurdukları sayıdan bir kişi eksik çıktı. Ben düşünceye dalmıştım ki; aba giymiş, uzun boylu, güler yüzlü, elinde bir kılıç, başında keçeden bir külâh bulunan heybetli biri geldi.

Hz.Ali’ye selâm verip, “Elini uzat, bey’at edeyim” dedi. Hz.Ali; “Ne üzerine bey’at edeceksin” diye sordular. “Emrini dinlemek, sana itâat etmek, şehit oluncaya, yahut Allah seni üst edinceye kadar savaşmak üzere” dedi.

“Adın ne?” dediler; “Üveys” dedi. “Üveys’ül-Karanî sen misin?” diye sordular.

“Evet”dedi.

Hz.Ali; “Allahu Ekber” buyurdular:

“Habibim Resûlullah’tan işittim; Ümmetinden Üveys’ül-Karanî adlı birine ulaşacağımı, onun Allah’ın ve Resûl’ünün bölüğünden olduğunu, benim önümde şehit olacağını, Rabîa Mudar boylarına mensûb olanlar kadar çok kişinin, onun şefâatıyla cennete gireceğini bana bildirdiler.”

Bu sıradaydı ki, Muâviye ordusundan deveye binmiş biri, Hz.Ali’nin ordusuna yaklaşıp; “Üveys sizin aranızda mı?” diye bağırdı. “Evet” dediler. “Resûlullah’tan duydum; «Üveys’ül-Karanî, tâbilerin en hayırlısıdır» buyurmuştu” deyip geldi ve Hz.Ali’ye tâbi oldu.

Sonra Üveys’ül-Karanî bir ip istedi, verdiler; o iple sıkıca belini bağladı; meydana çıktı, savaştı, şehit olup Rabbine ulaştı…

Ondan sonra meydana çıkan Ammâr, doksan yaşını aşmış bir ihtiyardı. Ammâr, Hz.Peygamber’in vefâtından sonra, Hz.Ali’ye uyan dört kişiden biriydi. Ammâr, Bedir savaşında da bulunmuş ve sahâbedendi.

Ammâr; “Bugün, bu savaştan üstün bir ibâdet bulsaydım onunla meşgul olurdum” diyordu.

Ammâr bu arada hem düşmana hücum etmekte, hem de;

“Rabbim uludur, gerçektir, gerçeği söylemiştir. Rabbim sen benim şehit olmamı yakınlaştır; şehit olarak ölmeyi çok isterim ben, çok severim ben” demekte ve “Nerde Rabbinin râzılığını dileyen? Nerde malından oğlundan geçip, Allah râzılığını isteyen? Cennete, cennete” diye halkı savaşa teşvik ediyordu.

Savaşırken Utbe oğlu Hâşim’e rastladı; “Hadi Hâşim, anam babam fedâ olsun sana; hadi, hücum et düşmana” dedi.

Sonunda Ammâr savaş meydanında savaşırken bir fırsatını bulup onu yaraladılar, yere düştü. İbn-i Cevn, mübarek başını kesip Muâviye’ye götürdü. Amr oradaydı, o bile dayanamadı, çünkü Hz.Peygamber’den; “Ammâr’ı öldüreni cehennemle müjdelerim” hadîsini duymuştu ve “Öldürenlere cehennemle müjde olsun” dedi.

Muâviye:

“Onu biz öldürmedik ki” dedi; “Onu buraya getiren Ali öldürdü.”

Bu sözü duyan Hz.Ali;

“O halde” buyurmuştu; “Hz.Hamza’yı da Uhud savaşına götüren Hz.Muhammed, hâşâ öldürdü.”

Ammâr’ın şehâdeti gerçeği meydana çıkarmıştı; Muâviye ve kendisine uyanlar isyâncılardı. Bu yaşanılan olaylar üzerine Hz.Ali taraftarlarının mânevî kuvveti arttı, karşısındakiler de şaşkına döndüler.

Kur’ân-ı Kerîm’in Yaprakları Mızraklara Takılıyor

Savaş tam kazanılmak üzere idi. Bu sırada Muâviye şaşkın bir halde Amr’a:

“Ne yapacağız?” dedi.

Amr:

“Senin adamların, onun adamlarına dayanamaz; sen de ona denk değilsin. O Allah için savaşıyor sen ise bambaşka bir maksatla dövüşüyorsun. Onları Allah kitabına çağır; bu kitap aramızda hükmetsin de; Kur’ân’ları mızraklara bağlat. Ali ordusuna uzatsınlar; ey Iraklılar, Allah için dullara, yetimlere acıyın; bu aramızdaki Allah kitabı diye bağırsınlar; umarım ki ordusunda fikir ayrılığı çıkar” dedi.

Muâviye hemen emretti, denileni yaptılar. Hz.Ali’nin ordusunda bir gürültüdür koptu. “Allah’ın kitabına kılıç çekemeyiz” diyenlerin sesleri yükselmişti. Hatta ilerde savaşan Mâlik’ül-Eşter’i çağırmasında Hz.Ali’ye ısrar edenler; “Çağırmazsan seni düşmanına teslim ederiz” diyenler oldu.

Hz.Ali, Mâlik’ül-Eşter’e haber gönderdi. Mâlik’ül-Eşter gelince; onlara acı sözler söyledi. Fakat iş işten geçmişti artık; kara taassup haksızlığa, zulme eş olmuştu; iki kara kuvvet el ele vermişti.

Bu sırada Muâviye’den, Hz.Ali’ye bir mektup geldi.

Muâviye diyordu ki:

“Bu iş sürdü gitti, bunca kan döküldü, bundan sonra olacaklar, olanlardan da korkunç görünmede. Sen de kendini haklı görüyorsun, ben de kendimi haklı görüyorum. Bu işi Allah’ın hükmüne bırakalım. Sen bir hakem tayin et, ben de bir hakem tayin edeyim; bunlar Allah kitabına göre aramızda hükmetsinler.”

Hz.Ali, bu mektuba verdiği cevapta:

“Ben, senin ne olduğunu bilirim, maksadın Allah kitabına uymak değildir; fakat sana değil, Allah’ın kitabına onun hükmüne uyuyorum” diyordu.

Bu sıralarda sonradan Hâricî olan Kays oğlu Eş’as, Muâviye’nin yanına gitti, onunla görüştü; maksadını anladı. Eş’as ve sonradan Hz.Ali aleyhine dönenler; “Ebû Mûsâ’l-Eş’ari’yi hakem yaptık” dediler. Hz.Ali ise, Abbâsoğlu Abdullah’ın hakemliğini istiyordu; bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Hz.Ali; “Eşter’i gönderelim” buyurdu. Eş’as, “Zaten bizi o ateşe attı” dedi ve Hz.Ali ne dediyse kabul etmediler.

Bunun üzerine Hz.Ali;

“Benim, beni dinlemeyenlere hükmüm yok” buyurdu.

Bütün bu olaylardan da anlaşılacağı gibi, Hz.Ali’nin yanında savaşta bulunan topluluktaki insanlar, dört bölüktü.

Birinci bölük: Can gözleri açık, ihlâsları tam, inançları sarsılmaz, sözleri özleriyle bir, onun derecesini ve hakkını adam akıllı bilen ve onun için can vermeyi canlarına minnet sayan kişilerdi. Fakat bunlar azdı. Eşter bunların başındaydı.

İkinci bölük: Yürekten ona bağlı olan, fakat hileye kanan, yaşayışa bağlanan, ölümden korkan bölüktü.

Üçüncü bölük: Yüreklerinde ona karşı ihlâs ve sevgi taşımayan, yalnız kalabalığa katılan, hileye kapılan kısımdı. Hâfızlar bu kısımdandı. Onlar Kur’ân okuyorlar, fakat hükmünü tutmuyorlar, bilmiyorlardı. İbâdet ediyorlardı, fakat yürekleri kararmıştı, maksatları gösterişti. Bu bölükteki insanlar, yalnız Hz.Ali’nin zamanında değil, her zamanda Müslümanlığa ve insanlığa en büyük kötülükleri yapan tayfa olmuşlardır.

Dördüncü bölük: Eş’as ve onun gibi olanlar, yani münâfıklardı. Bunlar Hz.Ali’ye zorla uymuşlardı. İçlerinde ise Hz.Ali’ye karşı büyük bir kinleri vardı.
Sıffıyn savaşı yedi-sekiz gün, gece-gündüz sürmüştü. Bu savaşa katılan Hz.Ali’nin ordusu doksan bin, Muâviye’nin ordusu ise seksenbeş bin kişiydi. Savaş sonucunda Hz.Ali’nin ordusundan yirmibeş bin er şehit olmuştu. Muâviye’nin ordusundan ise kırkbeş bin kişi öldürülmüştü. Bu savaşta Hz.Ali’nin bayrağı kırmızı, Muâviye’nin bayrağı siyah renkteydi.

Hakemler Olayı

Hakemler Hicret’in 37. yılı Şaban ayında, Dûmet’ül-Cündül’de bir araya geldiler. Hz.Ali tarafının hakemi olan Ebû Mûsâ, oraya dörtyüz kişiyle gelmişti. Muâviye tarafının hakemi olan Amr’da dörtyüz kişiyle gelmişti. Ve görüşmeye başladılar.

Ebû Mûsâ, Amr’a:

“Bu ümmetin arasını bulmak istiyorsak” dedi. “Ömer’in oğlu Abdullah’ı halîfe yapalım; o hiçbir fitneye karışmadı.”

Amr:

“Sende biliyorsun” dedi. “Osman zulümle öldürüldü; onun velisi olan Muâviye kanını istemekte; bu bakımdan hilâfete en lâyık olan o.”

Ebû Mûsâ, Abdullah’ın halîfe olmasında ısrar etti.

Amr:

“Öyleyse benim oğlum Abdullah’ı halîfe yapalım” dedi.

Ebû Mûsâ:

“Oğlun gerçekten de dürüst bir adam; fakat sen tuttun onu, fitnenin ta içine attın. Bu işin çıkar yolu Ali’yi de, Muâviye’yi de halîfelikten azledelim. Müslümanlar danışsınlar, görüşsünler, kimi isterlerse tayin etsinler” dedi.

Amr:

“Tamam” dedi. “Re’y dediğin de budur işte.”

Mescide gittiler. Amr:

“Sen Müslümanlıkta benden üstünsün; önce sen minbere çık” dedi.

Ebû Mûsâ, minbere çıktı. Halka:

“Biz” dedi. “Bu işe çıkar yol olarak Ali’yi de, Muâviye’yi de halîfelikten azletmeyi uygun bulduk. Ben Ali’yi de, Muâviye’yi de azlettim. Siz kimi isterseniz halîfe yapın.”

Ebû Mûsâ minberden inince, Amr çıktı ve halka dedi ki:

“Ebû Mûsâ’nın sözlerini duydunuz; O, kendisini hakem tayin eden Ali’yi halîfelikten azletti, ben de Ali’yi azlettim. Beni hakemliğe tayin eden Muâviye, Osman’ın velisidir; onun kanını istemektedir. Halk içinde onun yerine geçmeye en lâyık olan kişi Muâviye’dir. Muâviye’yi halîfeliğe tayin ettim.”

Ebû Mûsâ, bu sözleri duyunca:

“Ne yaptın sen” dedi. “Allah sana başarı vermesin, beni aldattın; sen bir köpek gibisin.”

Amr, bu sözlere şöyle karşılık verdi:

“Sen de kitaplar yüklenmiş bir eşek gibisin.”

Bu olay karşısında halk birbirine karıştı; Ebû Mûsâ’ya lânet edenler oldu.

İbn-i Abbas:

“Ona değil” dedi. “Onun hakem olmasında ısrar edenlere lânet etmek gerek.”

Hâricîler Olayı

“Hüküm ancak Allah’ın” diyorlardı.

Hz.Ali, bu sözü duyunca;

“Doğru söz, ama o sözle bâtıl murâd edilmede” buyurmuştu.

Hâricîler, Kûfe civarında toplanmışlardı. Hz.Ali, Hâricîlere nasihat etmesi için önce Abbasoğlu Abdullah’ı göndermişler ve sonra da kendisi de giderek onlara öğütler vermişlerdi. Bunun üzerine bir kısmı hatasını anladı ve Hz.Ali’ye katıldı. Bir kısmı ise; “Hakemi kabul etmekte biz yanlış hareket ettik; suç işledik, tövbe ettik; sen de tövbe edersen ne âlâ; etmezsen seninle savaşırız” diyordu. Diğer bir kısmı ise “Müslümanlara da insanlara da ancak Allah hükmeder” diyor, başka bir emirin bulunmasını istemiyordu.

Hâricîler, Kûfe’ye yakın Nehrevan’da toplanmışlardı. Oradan bir Müslüman geçerse öldürüyorlar, bir Mûsevî yahut Hıristiyan geçerse dokunmuyorlardı. Çünkü onlarca; “Müslüman olmayanlar, vergi vermekle amân altına girmişlerdi; Müslümanlar ise Müslümanlıktan çıkmışlardı.”

Hâricîler, kendilerinden başkalarını Müslüman saymıyorlardı. Ebû Bekir’le Ömer’i seviyorlar, Osman’ı son olaylara, Hz.Ali’yi de hakemi kabûlüne kadar tanıyorlardı. Oysa ki Sıffıyn’de; Hz.Ali’yi hakem tayinine, Muâviye’nin isteğini kabule, zorlayanlar bunlardı.

Bütün bu olaylar olurken Muâviye, Osman’ın kanını bahane ederek, Hz.Ali aleyhine her türlü fitne ateşini alevlendiriyordu. Dahlâk adlı biri Kûfe civarına kadar geldi; Muâviye’nin emriyle oraları yağma etti, yolda hacıların neleri varsa zaptetti, bazılarını öldürdü.

Bu olaylar üzerine Hz.Ali, tekrar Muâviye’nin üstüne gitmeden Hâricîleri tenkil etmek lüzumunu duydu. Onlara adam gönderdi, öğütler verdi ve gönderdiği adamlarından biri Nehrevan’da bir yere Hz.Ali’nin vermiş olduğu bayrağı dikti. “Bu amân bayrağıdır; altına gelen, Medine’ye giden, Küfe’ye dönen amândadır” diye bağırttı. Bayrak, Hâricîlerin mânevî kuvvetlerinin kırılmasına sebep oldu. Dağılan dağıldı; dört bin kişiydiler, iki bin sekiz yüz kişiye indiler. Ve sonunda; “Gericiliğin, bilgisizliğin mücessem örnekleri olan bu Hâricîler grubu”, Hz.Ali’nin kılıçları altında kaldılar. Yapılan bu savaşta Hz.Ali tarafından da 9 kişi şehit olmuştu. Savaş ikindiden gün batıncaya kadar sürmüştü. Hz.Ali, Hâricîler’den dört yüz yaralıyı Kûfe’ye gönderip, bunlara yaraları iyileşinceye kadar bakmalarını, sonra bırakmalarını emretti.

Bu sırada Muâviye’nin emriyle gönderdiği adamlar, zulümlerini her tarafta gösteriyorlar ve geçtikleri köyleri, kasabaları yakıp yıkıyorlar, mallarını yağma ediyorlar, nerede Ali taraftarı bulursa öldürüyorlardı. Bunlardan birisi de Muâviye’nin emriyle gönderdiği Büsra bin Ertat tarafından, Yemen’e yapılmıştır. Bu adam gönlünde acımak duygusunu taşımayan birisiydi. Bu kişi Yemen’de, Medine’de, Mekke’de çok ev yıkıp yakıp, nerede Ali taraftarı bulursa, Muâviye’nin emriyle öldürmüştü.

“Ehl-i Beyt” ve Hz.Ali düşmanı olan Muâviye; Hicaz’da, Yemen’de tam otuz bin kişiyi “Ali dostu”, “Muhammed-i Âl-i’nin, «Ehl-i Beyt’i»nin dostu” diye öldürtmüştü.

Hz.Ali ile “Ehl-i Beyt’e”, bu kadar düşman olan Mûaviye hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse:

“Muâviye’nin yaptıkları olayları tarih kitaplarından okuyup görüyoruz ki, sonradan halîfeliğini ilan eden Şam Vâlisi Muâviye; akıllı, zeki, ama hilekâr, düzenbaz ve kurnaz bir adamdı.

Muâviye, düşmanlarını elde etmek için her türlü araca baş vuruyor ve tatlı dili, para siyâseti, memuriyet vaadi ile düşmanlarını elde etmeyi başaramayınca; onları öldürtmekten, hatta zehirletmekten hiç kaçınmaz biriydi. Diri diri toprağa gömdürmekten hiç çekinmezdi. Onun devrinde ve ondan sonra özellikle 80 yılı aşkın zaman içinde, Emevi halîfelerinin saltanatlarında hep böyle olmuştur.

Yalnız özel meclislerde değil; camilerde, mescidlerde bile özellikle Cuma namazlarından önce hutbelerde, cemâati müslimin karşısında; başta Hz.Ali olmak üzere Hz.Peygamber’in bütün sülâlesi aleyhinde küfürler ediyor ve ettiriyordu. İtiraz edenleri kılıçtan geçiriyordu. Hz.Ali’yi sevenlerin büyük bir kısmı camilerden bu yüzden uzaklaşmak zorunda kaldılar.”

Halbuki Hz.Peygamber efendimiz:

“Her kim Ali’ye küfrederse bana küfretmiş olur, bana küfreden Allah’a küfretmiş olur” buyurmuşlar, “Bu işi yapanın şirk ehli olacağını” bildirmişlerdi.
Muâviye’nin yaptıkları; küfür, zındıklık, dinsizlikten başka bir şey değildi. Ne yazık ki bazı kişiler Muâviye’ye; “Müctehid süsü vermişler ve cinayetlerine ictihâd etti” demişlerdir. Hiç şüphe yok ki bunları yazanlar tarafsız değillerdi. Bugün aklı başında, okumuş ve tarihi anlamış bir Türk, bir Müslüman hiç şüphesiz ki, onun “Ehl-i Beyt’e” yaptıkları zûlümlerinden dolayı lânet eder.

Çünkü Allah, zalime lânet hakkında Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı âyetler de şöyle buyuruyor:

“Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzûruna getirilirler, şahitler «Rableri namına yalan söyleyenler işte bunlardır» derler. Haberiniz olsun ki Allah’ın lâneti zalimlerin üzerindedir.” (Hûd 18. âyet)

“İnandıktan, Peygamber’in gerçek olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine de açık hüccet geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl hidâyete erdirir? Allah zalim ve kâfirleri hidâyete erdirmez.” (Âli İmrân 86.âyet)

“İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların lânetleri üzerlerine olmaktır.” (Âli İmrân 87.âyet)

Ne yazık ki, rakibini ezmek için; yazılı fikirlerini, yalan düşüncelerini öne sürerek milleti aldatanlar her zaman olmuştur.

HZ. İMAM ALİ’nin ŞEHADETİ

Hicret’in 40. yılı Ramazan ayı gelmişti. Hz.Ali, Muâviye’nin üzerine yürümek için hazırlık yapmakla meşguldü.

Taberi ve İbn’ül-Esir, Hz.Ali’nin şehâdet sebebini şöyle anlatır:

Mülcemoğlu, Haccâc ve Temim boyundan Amr;

“Halkın kurtulması için, Hz.Ali’nin, Muâviye’nin ve Âsoğlu Amr’ın ortadan kaldırılması” gerekli olduğu kanâatine vardılar. Bu işi yapacak kişilerin üçüde Hâricîlerdendi.

Mülcemoğlu Hz.Ali’yi, Haccâc Muâviye’yi, Amr da Âsoğlu Amr’ı, öldürmeye karar verdiler. Ramazan ayının 18. günü sabah namazında işlerini başaracaklardı.
İbn-i Mülcem Kûfe’ye geldi, mezhepdaşlarıyla buluştu; fakat yapacağı işi kimseye açmadı. Mülcemoğlu bir gün, mezhepdaşlarından birinin evinde pek güzel bir kadın gördü, vuruldu adeta. Kadına evlenme teklifinde bulundu.

Kuttame adındaki kadın:

“Benim mehrim pek ağır” dedi. “Üçbin dirhem vermedikçe bir köle ve halayık satın alıp bağışlamadıkça ve Ali’yi öldürmedikçe sana varmam ben” demişti.

Mülcemoğlu:

“İlk iki şartı kabul ederim” dedi; “Fakat Ali’yi öldürmek elimden gelmez benim.”

Kadının; babası ve kardeşi, Nehrevan da öldürülen Hâricîlerdendi. “İmkânı yok” dedi. “Ali öldürülmedikçe yüreğim soğumaz benim. Ben sana yardımcı bulurum.” dedi. Mülcemoğluna, Şebib ve Verdan’ı tanıştırdı; bunlar da Mülcemoğluna yardım edeceklerdi.

Mülcemoğlu, daha önce Hz.Ali’ye bey’at edilirken, bey’at etmek istemiş, Hz.Ali onu iki kere reddetmişti. Hz.Ali, üçüncüsünde mübarek elleriyle başlarına ve sakallarına işaret buyurarak; “Buradan akacak kanla şunu boyayacak kişiyle ne işim var benim” demiş ve şu iki beyiti okumuşlardı:

“Ölüm gelip çatınca kuşan kemerini sen; seninle buluşunca telâşa düşme, dayan.
Ölüm, mahallene kondu mu, acıklanma, sızlanma dayan.”

Hz.Ali, zaten yaşamaktan bıkmıştı. “Allah’ım, sen beni bunlardan hayırlısıyla buluştur, bunlara da kötü birini musallat et” diye duâ etmişti.

Hz.Ali, bir gece Hz.İmâm Hüseyin’in, bir gece Cafer-i Tayyâr oğlunun evinde kalıyor, üç lokmadan fazla bir şey yemiyor; “Allah’ıma boş karınla temiz olarak kavuşmam daha sevimlidir bence” diyordu.

Ramazan ayının 18. günü, Hz.Ali evden çıkarken Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’e hediye olarak getirilmiş olan ördekler gagalarıyla eteğini tutmuşlardı.
Hz.Ali, onları kovalayanlara; “Bırakın” buyurmuştu; “Onlar ağlayanlardır; seher çağında da kader, yerini bulur.”

Hz.Ali; “O gece Hz.Resûlullah’ı rûyada gördüğünü” de bildirmiş, şehâdete tam hazırlanmıştı.

Mescide giren Hz.Ali:

“Namaz, namaz” diye uyuyanları uyandırmağa başlamıştı ki; Şebib bir kılıç salladı; fakat kılıç mescidin kapısına geldi. Bunun üzerine önceden gelip mescide gizlenen Mülcemoğlu:

“Yâ Ali! Hüküm ancak Allah’ındır” diye bağırarak Hz.Ali’nin mübarek başlarına bir kılıç vurdu. Kılıç, Hendek savaşında Amr’ın yaraladığı yere geldi; imâme yarılmış, kılıç mübarek başlarına gömülmüştü.

Yere düşmüştü Hz.Ali; “Andolsun Kâ’be’nin Rabbine” buyurmuştu. “Kurtuldum” dedi.

Suikastçılar kaçıyorlardı; kaçarken de bağırıyorlardı:

“Emîr’ül-mü’minin şehit edildi!…”

Şebib’i birisi yakaladı, kılıcını elinden aldı; fakat o, atik davrandı, kurtulup evine sığındı. Sesi duyan halk birbirine karışmıştı. Şebib’in amcasının oğlu, o gece Şebib’de konuktu. “Hâricî” değildi bu zât. Şebib’in telaşını görünce; “Yoksa” dedi, “Mü’minler emîrini sen mi öldürdün?”

Şebib:

“Hayır” diyecekken “Evet” dedi; o da kılıcını çekip Şebib’i öldürdü.

Mülcemoğlu’nu da birisi yakaladı, sürüyerek mescide götürdü. Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin ile yakınları mescide girdikleri zaman, Hz.Ali’yi mihrabın önünde yerden toprak alıp; “Ondan yarattık sizi, yine oraya iâde edeceğiz; ordan çıkaracağız bir kere daha sizi” meâlindeki âyeti okuyup, yarasına basıyor buldular. (Tâhâ 55. âyet)

Hz.Ali’yi yaralı halde eve götürdüler. Yaranın şiddetinden, evdekilerin kimi kendinden geçiyor, kimi kendine geliyordu. Hz.Ali bir aralık mübarek gözlerini açıp başucundakilere bakarak şöyle buyurdu:

“En güzel, en yüce arkadaşa, en hayırlı konağa, en güzel huzûr ve istirahat yerine gidiyorum.”

Sonra Mülcemoğlu’nu, elleri bağlı olarak Hz.Ali’nin yanına getirdiler.

Hz.Ali:

“Ey Allah’ın düşmanı” dedi, “Ben sana iyilik etmedim mi?”

Mülcemoğlu:

“Evet” dedi, “İyilik ettin.”

Hz.Ali:

“Peki” dedi, “Bu yaptığın ne?”

Mülcemoğlu:

“Kılıcımı kırk sabah biledim, Allah’tan, onunla halkın en kötüsünü öldürmesini diledim.” dedi.

Hz.Ali:

“Sende onunla öldürüleceksin; halkın en kötüsü, görüyorsun ki sensin” buyurdu ve yanındakilere dedi ki:

“Bunu götürün, hapsedin, eziyet etmeyin, aç bırakmayın; siz ne yiyor, içiyorsanız buna da onu verin. Ben sağ kalırsam ne yapacağımı bilirim; ölürsem, o bana bir kılıç vurdu; siz de onu bir vuruşta öldürün; ama Allah’ın sizi bağışlamasını da istemez misiniz?”

Hak’ka kavuştuğu gece Hz.Ali’ye bir bardak süt sunmuşlardı. Yarısını içtikten sonra bardağı verdi; “Bunu” dedi; “O esirinize götürün, onu sakın aç bırakmayın.”

Sütü Mülcemoğlu’na götürdüler; “Zehirlidir” diye içmedi. Bu olayda, adâletle-zulüm, îmanla-îmansızlık, yücelikle-alçaklık, fazîletle-hıyânet; bir bardak sütle tarihe, insanlık tarihine geçti.

Hz.Ali Emîr’ül-mü’minîn, Ramazan ayının 21. gecesine kadar yaşadılar. Hz.Ali bu fânî dünyadan göçmeden önce, oğlu Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’i yanına çağırdı; onlara vasiyyetini yazdırdı ve imâmlık emanetlerini Hz.Hasan’a teslim etti.

Hz.İmâm Ali, Hicret’in 40. yılı (Milâdi 661) Ramazan ayının 21. gecesi, Hak’ka vuslat etmiştir. Hz.Ali Hak’ka kavuştuğunda 63 yaşında idi. Türbesi Necef şehri-IRAK’tadır.

Reklamlar

Sivas ve Divriği Yöresindeki Dede Düşekleri

Sivas ve Divriği Yöresindeki Dede Düşekleri Düşekler, daha önce kutsal olmadığı halde kutsallığına inanılan bir kişinin kutsamasıyla oluşan ve bu hadiseden sonra adak yeri olma özelliğini kazanan kutsal mekânlardır. “Dede Düşekleri, Çelebi Düşekleri, Hızır Düşekleri, Hz. Ali Düşekleri, Kabayel Düşekleri, Gedik Bekçisi Düşekleri…” bu özellikteki düşeklerdir. Düşekler, adak yeri ihtiyacından doğmuş, sınırlı fonksiyonları olan, çoğu zaman niyaz edilip geçilen adak yerleridir. Bunlardan bir bölümü taş yığınları şeklindedir.[1] Düşekler bu yönleri ile “Oba Kültü”ne benzer özellikler taşırlar. Abdülkadir İnan, oba kültü hakkında şöyle demektedir: “Şamanist Türk ve Moğol boylarında “Oba Kültü” denilen bir kült çok yaygındır. Oba, steplerde toprak; dağ geçitlerinde taş yığınlarından meydana getirilen yapay tepeler (höyük)’dir. Bu obalar steplerde mukaddes dağ ve tepe yerini tutar. (…) Şaman, filan oymağın koruyucu ruhunun filan yerde bulunduğunu söyler; boy veya oymak oraya bir höyük yapardı. Bu oba, o boyun tapınağı olurdu. Burada kurbanlar kesilir, dini törenler yapılırdı. Obanın yanından geçen her yolcu atının kılından veya elindeki paçavralardan bir parçayı adak olarak Müslüman Türkler’de de rastlanmaktadır.[2] Atlas dergisinin “Şaman Türkler/Tuva ve Hakasya” özel sayısında obalar hakkında şu bilgiler yer almaktadır: “Şamanizm en eski inanç sistemi… Türklerin, Moğolların, Asya göçebelerinin eski dini. Bir yanda gök yüzünü mesken tutmuş iyilik Tanrıları, bir yanda yeraltının karanlığına gömülmüş kötülük Tanrıları. Ağaçta, taşta dağda, suda, ateşte, ayda, güneşte uyuyan ruhlar. Bu Tanrı ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapan şamanlar… Ağaçlara, taşlara, su kaynaklarının etrafına bez bağlamak Şamanizm’de önemli bir ritüel. Gökteki Tanrılara beyaz, yer-su ruhlarına kırmızı, yer altı Tanrılarına ve ruhlarına ise siyah bez parçaları kullanılıyor. Bu yolla, Tanrılara dilek ve isteklerini ilettiklerine inanıyorlar. Bir tepenin en yüksek noktası, onun ruhunun açılım noktası olarak kabul ediliyor. Bu noktalarda oluşturulan “ova/oba”lar (taş yığını) tepe ruhunun fetişi aslında. Şamanizm’e inananlar özellikle dağ doruklarında yada geçitlerinde taşları üst üste yığarak kutsal alanlar oluşturur. Her gelip geçenin yığına bir taş koyması yada bez bağlayarak ruhlara sunuda bulunması gerekir”[3] Dede Düşekleri / Çelebi Düşekleri Divriği yöresindeki “Dede Düşekleri” yukarıdaki tanımlara çok uymaktadır. Şamanın yerini Türkmen dedesi veya Bektaşi çelebisi almıştır. Bilindiği gibi eski yıllarda Türkmen dedeleri, belli günlerde kendilerine bağlı yerleşim yerlerini dolaşır ve “talip” adını verdiği müritlerinin toplumsal ilişkilerini gözden geçirip düzenler ve “cem” adı verilen dini toplantılar yaparlardı. Dedelerin bu tür dolaşmaları önceden bilindiği için o köylerde karşılama ve uğurlama merasimleri yapılırdı. Divriği yöresindeki “Düşek Baba”, Gölören ile Gürpınar arasındaki bir dede düşeğidir. Burası dedelerin karşılanıp uğurlandığı bir yerdir. Yol kenarına bir miktar taş yığılmıştır. Yine yakın yıllara kadar Divriği’nin Arhısu köyü girişindeki dede düşeği de bu özellikteydi. Köy yolu üzerinde küçük bir kaya ve gelip geçenlerin niyaz ederek bıraktıkları küçük taşlardan ibaret küçük bir yığın… Nejat Birdoğan da Kars-Ardahan yöresi Türkmenlerinin dede düşekleri hakkında şu bilgiyi vermektedir: “Dede, yanında hizmetlerini gören “Kamber”iyle birlikte belli bir yere geliyor. Oradan inip taliplerin kendisini karşılamasını bekliyor. Buralara “Dede Düşekleri” adı veriliyor. (…) Dede düşekleri her köyce ayrıca belirlenmiştir. Örneğin, Kars’ın Kağızman ilçesine bağlı Paslı, Kömürlü, Böcüklü ve Yalnız Ağaç köylerinin dede düşeği Paslı Han imiş”.[4] Yine Nejat Birdoğan, “düşek” kelimesinin anlamı üzerinde durarak düşek sözcüğünün Azerbaycan dilinde görülen “düşmek / inmek” sözünden geldiği ve dedenin ineceği yer anlamında kullanıldığı açıktır, der.[5] Bu görüşe ben de katılıyorum; fakat Divriği yöresindeki “Dede Düşekleri”nin hepsi böyle değildir. Bunların büyük bir bölümü dedeler tarafından “düşek düşürülmüş”tür. Örneğin, Divriği Çobandurağı köyü girişindeki “Hüseyin Dede Düşeği” bu özelliktedir. Cem bittikten sonra yolcu edilen Hüseyin Dede, yol kenarına bir taş bırakarak: ― Burası benim düşeğim olsun, der. Köylüler de yerden almış oldukları taşları niyaz ederek, düşeğin üzerine bırakırlar. Burası artık kutsal bir mekândır. Yoldan gelip geçenler daha sonraki günlerde ve yıllarda dedeye hürmeten birer taş bırakırlar. Yörede daha büyük bir adak yeri yoksa burayı her türlü dilekler için ziyaret ederler; kurban keserek dilek dilerler. Cem-cemaat (ayin) yaparlar. Dedelerin oturup dinledikleri bazı yerler, örneğin bir tepe, bir pınar başı, yaslanmış olduğu bir ağaç, bir kaya… Dede Düşeği olarak kutsallık kazanır. Çevreden küçük taşlar toplanarak kutsal bir mekân haline getirilir. Zaman içinde küçük küçük tepecikler oluşur. Divriği yöresinde bu özellikleri taşıyan en az 25 adak yeri bulunmaktadır. Görüldüğü gibi dede düşekleri, bu yapısıyla Şamanlar tarafından meydana getirilen “Obalar”a ne kadar benzemektedir. 1950’li yıllarda Sivas ve Divriği yöresindeki Türkmen köylerini gezen Ali Cevat Ulusoy Efendi, neredeyse her köyde kendi adına bir adak yeri meydana getirmiştir. Örneğin, Divriği’nin Tepehan-Körpınar yol ayrımında kendisini karşılayan köylüler, Ali Cevat Efendi’den bir düşek isterler. Beygelenli Hüsnü Dede, Ali Cevat Efendi’nin oturmuş olduğu yere niyaz ederek ilk taşı bırakır. Daha sonraki günlerde ve yıllarda burada yığma bir tepe oluşur. Düşeğin adı “Hacı Bektaş Düşeği” olur. Bu şekilde meydana gelen düşekler, “Ali Cevat Düşeği, Efendim Düşeği, Çelebi Düşeği” adlarını alırlar. Divriği yöresinde bizim tespitlerimize göre Ali Cevat Ulusoy Efendi’ye ait 14 düşek / adak yeri bulunmaktadır. Bunlardan birisi de Avşarcık köyündedir. Kaynak şahısların ifadelerine göre Ali Cevat Efendi, Avşarcık (Karakuzulu) köyüne gelir. Köylüler kendisinden düşek isterler. Gerçi bu köyün yakınlarında “Molla Yakup” yatırı ile “Baydığın Dağı” gibi adak yerleri vardır. özellikle kış aylarında buralara gidilmesi zaman aldığı için köylerinde kutsal bir mekânın olmasını isterler. Ali Cevat Efendi, köylüleri kırmak istemez. Atından iner. Köylülere: ― Atım nerede durursa orayı düşek yapın, der At koşar… tarlanın orta yerinde birden bire durur. Köylüler de Ali Cevat Efendi’nin isteği doğrultusunda atın durduğu yere tarladan toplanmış oldukları taşları yığarlar. Köy meydanındaki bu taş yığını “Efendim Düşeği” olarak kutsallık kazanır. Mevsim yaz olduğu için Avşarcıklılar Ali Cevat Efendi’yi de yanlarına alarak yağmur duasına çıkarlar. Duadan sonra yemek verilir. Yemek yenilen yer de kutsallık kazandığı için “Düşek” olur. Bugün aynı köyde Ali Cevat Ulusoy’a ait iki düşek bulunmaktadır.[6] Alan çalışmalarım sırasında köylülere şu soruyu sormuştum: ― Düşek yerinde ne yapılır? Dilek dilersin, niyaz edersin. İsteyen o taş yığınından bir taşı teberrük (kutsal eşya) olarak alır; yerine bir taş koyar. Eve getirir, şifa niyetine o taşı ağrıyan yerlere sürersin. Bizim çocuğumuz olmuyordu, Düşek (Eşke’deki Ali Cevat Düşeği)’ten taş aldım getirdim, hanımım karnına sürdü, bir çocuğumuz oldu. Dileğimiz olunca da kurban ile üstüne gittik (ziyaret ettik).”[7] Görüldüğü gibi Dede Düşekleri / Çelebi Düşekleri, herhangi bir yatır mezarı veya türbesi gibi kutsallığını korumaktadır. Divriğide ki Düşekler hakkında araştırmacı Kutlu Özen’in bir kitabını okumuş ve bu kitap bayağı ilgimi çekmişti.Hatta bu kitapta köyümde olan ve malesef benim bile ismini duymadığım düşekler olduğunu farketmiştim.Sevgili Soreş Dede Düşekleri hakkında çok güzel açıklamaları bizlerle paylaşmış.Okuduğumda yazılanlardan GökTanrı dininde olduğu gibi her varlığın bir ruhu olduğu düşüncesi ile hareket ediliyor ve bu benzetmelerden yola çıkılarak düşeklerin bizler için önemli olduğu ortaya çıkıyor.Güzel bir yazı.

HAZRETİ ALİ NİN DUASI

HAZRETİ ALİ NİN DUASı HAZRETİ ALİ NİN DUASI.: Allah’ım! Sana hamdederim. Ey yegâne Ma’bud! Senin önünde eğilirim. Yücesin, kullarından dilediğine sonsuz nimetler verirsin. Dilediğini hüsrana duçar edersin. Ey Yaradanım! Sana sığınırım. Varlık ve darlık zamanında Sana münâcaat ederim, her an sana yalvarırım. Gerçi günahlarım çok, fakat Senin afvın ondan daha büyüktür, ümitsizliğe sebep yok. Eğer Sen de beni kapından kovarsan kime sığınırım, kimden medet beklerim, bana başka kim şefaatçi olur? Yâ Rab! Hâlimi görüyorsun, yoksulluğumu biliyorsun. Gizli niyazımı duyuyorsun. Beni Sen’den ümit kesenlere katma, kusuruma bakma, daha fazla bekletme, ümitsizliğe atma. Senin azametin Önünde boyun eğdim, dize geldim, secdeye kapandım. Allahım! Dünyâdan sıyrılıp huzuruna gelirken beni, Kelime-i Tevhid’den ayırma. Senin nârın da hoş, nurun da hoştur. Senin rahmetinden ümit kesmem. Mal ve oğulların fayda vermediği o korkunç günde senin afvına nail olmak isterim, bana affın yeter, lûtfunu göster.” Sen bana yol gösterirsen hiçbir vakit yolumu şaşırmam. Sen yol göstermezsen, dalâlette kalırım. Eğer Senin affın yalnız iyilere mahsus ise ya kötülerin bağışlayıcısı kim olacak? Herkesin İlah’ı sen’sin. Ben ümmetin en müttakîsî olamadımsa, En kötüsü de sayılmam. Senin afvına sarılıyorum, îtiraf ederim, günâhım büyük, fakat Senin affın ondan daha büyüktür.” Senin lûtfunu hatırlayınca kalbime tesellî doluyor. Günahlarımı düşündükçe gözlerimden yaş dökülüyor. Sen, şânına lâyık olanı yap, beni affet! Beni, senin fazlu lûtfundan başka bir yere başvurmayacak bir fıtratta yarattın. Ne umarsam sen’den umarım. En büyük endişem Beni Sen de kapından kovarsan, eli boş çevirirsen hâlim nice olur? Allah’ım, görüyorsun gafiller uykuda, ben ise gece karanlığında el açıp Sana niyaz ediyorum. Dualarım Sana yükselsin, niyazlarım makbul olsun. Herkes ne beklerse ancak Senin lûtfundan bekler. Her biri Cennete girmek ister, Sen bana Cennette dîdârını göster, bu bana yeter. Ey insanlara doğru yolu göstermek için Peygamber gönderen Allah! Fahri Kainat hürmetine, Seni tesbih eden, takdis eyleyen hayırlı ümmet aşkına, bizi imandan, Kur’an’dan, İslam’dan ayırma. Müslüman olarak haşret. Rasulünden şefaat umarım. Bizi ondan mahrum etme. Senden afv-u mağfiret dilerim. Bizi boş çevirme Allahım Bizi boş çevirme…

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû