Blog Arşivleri

Kizil Deli (seyit Ali Sultan)

kızıl Deli, Alevilik ve Bektaşilikte önemli kişilerden birisidir. Adı her Alevi-Bektaşi’ce sıkça kullanılır. Buna karşın yaşamıyla ilgili belirsizlikler hala sürmektedir. Hacı Bektaş Çelebileri, Kızıl Deli Sultan’ı Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’dan doğmuş öz oğlu olarak yansıtırlar.

“Hacı Bektaş Veli ile İdris Hoca ‘nın kızı Fatma Nuriye (Kadıncık Ana) ‘nin evlenmesinden Seyit Ali Sultan (Timurtaş) dünyaya gelmiştir. Hacı Bektaş Veli ‘nin kitaplarda ve belgelerde adı geçen tek çocuğu olan Seyit Ali Sultan‘in (1310-1402) asıl adı İbrahim’dir.”( ULUSOY, A. Celalettin; Hacı Bekıaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu. s.67.)

Çelebiler böyle söylerken Hacı Bektaş Veli’nin Babagan kolu olarak bilinen kesimler olayı bir başka şekilde anlatmaktadır. Burada söylenenler daha çok Seyit Ali Sultan’ın Hacı Bektaş’ın manevi oğlu olduğu yönündedir. Kızıl Deli’yi Hacı Bektaş Veli’nin yol evladı olduğunu ileri sürerler.

Kızıl Deli Sultan’a ait birçok söylence ve menkıbeler anlatılır. Anlatılan menkıbelerden birisi şöyle özetlenir. Dimetoka’da dergahını kurmuş olduğu Karadeniz Nehri kenarında uzun müddet kalmış, burada talipleri çoğalmış, hatta doksan yaşlarına kadar burada mekan tuttuğu söylenir. Burada bulunduğu sürece de evlenmiş, evlendiğinde doksan yaşlarında imiş, bu evlilikten Balım Sultan dünyaya gelmiş. Balım Sultan’ın annesi Bulgar kızıymış.

Söylenceler her ne olursa olsun Kızıl Deli Sultan, diğer adıyla da Seyyit Ali Sultan, Bektaşi Alevi gerçeğinde yaşamış bir kişiliğe sahiptir. İster Horasan’dan ister Bulgaristan taraflarından gelsin durum onun gerçek yaşamını değiştirmiyor.

Alevi Bektaşi şairleri şiirlerinde Kızıl Deli Sultan’dan sıkça söz ederler. Onu Aleviliğin büyük pirlerinden sayarak ,hürmet ve saygıyla anarlar.

Seyyit Ali Kızıl Deli, Hacı Bektaş tekkesinde önemli isimlerden birisidir. Hacı Bektaş dergahında bulunan 12 posttan Aşçı postu yine Kızıl Deli Sultan’ındır. Demotoka’da bulunan dergahı ve tekkesi Hacı Bektaş’a bağlı 4 halifelik makamlarından birisidir.

KIRKLARIN SERDARIDIR KIZIL DELİ

Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu

Hazret-i Fatıma cihanın gülü

Evvel Seyyit Ali aldı yürüdü

Kırklanan serdarı Kızıl Deli

Tanrı dağ konma çökmüş oturur

Yıldız salını ayağına getirir

Bir avuç toprakla hudut geçirir

Kırkların serdarıdır Kızıl Deli

Pirim etini kendi defin eyledi.

Çaldı taşı pare pare eyledi

Pirim Ali bu kelamı söyledi

Kırkların serdarıdır Kızıl Deli

Gör pirim küffara netti neyledi

Şehr horozlarına dua eyledi

Sarı Kızı iki pare eyledi

Yadsıda horozları ündürün Kızıl Deli

Pir Sultanım eydür sancak getiri

Zemheride gonca güller bitiri

Kalenin altına üstünü getiri

Rum’un fethin eden şah Kızıl Deli

VUCÜDUM ŞEHRİNİ SEYRAN EDERKEN

Vücüdum şehrini seyran ederken

Gördüm dört köşede dört can oturur

Biri biri ile lütf ile söyler

İçerde hükm eder sultan oturur

Bir köşesi vardır kuyumcu işler

Bir köşesinde var ahen gümüşler

Bir köşesinde de bezirgan kışlar

Bir köşesinde de alim oturur

Bir köşesi vardır suyu çıkıyor

Bir köşesinde su çıkmış akıyor

Bir köşesinde gonca gül kokuyor

Bir köşesinde de serdar oturur

Bir köşesi vardır yazı yazarlar

Bir köşesinde de yazıp bozarlar

Bir köşesi vardır suda yüzerler

Bir köşesinde de Hızır oturur

Bir köşesi vardır ikrar alırlar

Bir köşesinde de ikrar güderler

Bir köşesi vardır sema ederler

Bir köşesinde de pirim oturur

Seyyid Ali Sultan böyle söyledi

İndi aşkın deryasını boyladı

Bir köşesinde müekkel bekledi

Bir köşesinde Şah-ı Merdan oturur

Pir Sultan Abdal’in Yetiştiği Toplumsal Düzen

Anadolu Selçuklu döneminde, her türlü toplumsal baskıya, ağır vergi Moğol istilasına karşın dinsel anlamda bir hoşgörü yaşanırdı. Bunun kaynağı Horasan Erenleri olarak bilinen Alevi bilginlerinin, Anadolu’ya yerleşmesiyle oluşan bir hareketin sonucudur. 1239’da Konya Selçuklu Sultam Gıyasettin Keyhüsrev’e karşı yapılan Babailer Ayaklanmasının, dinsel bir ayaklanma olmayıp, Sultan ile Veziri Saadettin Köpek’in ülkeyi yaşanamaz duruma sokmaları, hele hele Türkmenler’e karşı Acem kökenlilerini devlet yönetiminde tutup, halka baskı yapmalarından kaynaklanmaktadır. baba İshak adlı bir Eren’in örgütlediği hareket toplumsal bir halk hareketidir. Her ne kadar resmi tarihler bunun dini bir ayaklanma olduğunu yazsa da, güvenilir kaynaklar bu ayaklanmanın temelini de ekonomik etkenler olduğunu açık bir biçimde belirtmektedir. Dinsel hoşgörünün kaynağı, Anadolu Dedeleri (Erenler)nin bütün Türk topraklarına dağılarak kurdukları tekkelerde verilen eğitimin sonucudur. Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas, Geyikli Baba, Barak Baba, Saltuk Baba, Mevlana Celalettin Rumi hümanist düşüncenin temsilcileriydı. Osmanlı Devleti kuruluşunun temelinde yatan bu felsefe küçük bir beylikken, kısa sürede genişleyerek, hem Türkler hem de Anadolu’nun yerli halkları tarafından benimsenen bir devlet olmasının özünü, bu Anadolu Erenlerinin yarattığı kültür oluşturmaktadır. Alevi Ereni olan Edebali’nin kızıyla evlenen Sultan Osman, bu birikimin özünü çok iyi biliyordu. Osmanlı devleti gelişip fetihler arttıkça egemen sınıf, ağırlığının hızıla artırıyordu. Sınır beyleri, feodal beyler ortaya çıktıkça, halkın benimsediği Erenler felsefesiyle çelişki de kendini gösteriyordu. Osmanlı Sultanları, Yavuz’dan önce her ne kadar feodal beylerle birlikte hareket etse de bu felsefenin direk savunucusuydular. Hatta 11. Murat’ın Bektaşi olduğunu dair tarihler gizleyememektedir. 15 12’de babasını katlederek iktidar erkini eline geçiren Yavuz Sultan Selim, feodal beylerle hızlı bir işbirliğine girdi. Mısır’ın fethi sırasında Halifelik sanını da, eline geçirince, Anadolu’da oluşan, hoşgörüyü ve hümanizmi içinde barındıran Alevi düşüncesiyle doğal olarak aralarında çelişki oluştu. Feodal beyler, bu felsefeye sıcak bakmıyorlardı. Bunun tersi de beklenemezdi. devlet yapısında oluşan Arap ve Acem egemenliği, Türkmen ve Türkleri ister istemez dışlıyordu. Yine bir Türk hükümdarı olan Safevi Devleti’nin Sultan’ı Şah Ismail’in Bektaşi ve Alevi felsefesine yatkınlığı, Arap ve Acem dili yerine Türkçe’yi resmi dil olarak benimsemesi, Anadolu’daki halk arasında bir sıcaklık yaratıyordu. Bunun farkında olan egemen güç ve Halife Sultan Yavuz Selim, Anadolu için büyük bir tehlike olarak gördüğü Şah İsmail’i yok etmeliydi. Bunun için de Anadolu’da Şah İsmail yanlısı olarak düşündüğü Alevi Türkmenlerinden kimi kaynaklara göre doksan bin, kimi kaynaklara göre de altmış bin kişiyi katletmişti. Aynı zamandla iyi bir Türk şairi de olan Şah Ismail’in şiirleri, Yavuz Selim’in askerleri arasında ezbere okunur olmuştu. Yavuz Selim’in bu yokediş harekatı, bütün Anadolu topraklarında uzun süreli olarak devam etti. Şeyhülislam’ın fetvalarının artık ardı arkası kesilmez olmuştu. nerde bir Alevi var, orada ölüm fermanları dolaşır olmuştu. Osmanlı devleti artık bu gidişten geri dönemezdi. Çünkü egemen sınıfın resmi ideolojisi durumuna giren Sünni anlayış Alevi düşüncesiyle ters düşüyordu. Bunun böyle oluşmasını egemen feodal beyler istiyordu. Çıkarları bunu gerektirmekteydi Kentlerden hızla uzaklaşan bu kesim, dağlık ormanlık bölgelerde yaşamlarını güçlükle sürdürmekteydi. Sünni düşünceyi benimseyen köylülerde bu sömürülmüşlükten,ezilmişliktenpayını alıyordu. Dolayısıyla tümüyle ezilen, asker edilen, vergilendirilen kesim Alevisiyle, Sünnisiyle Anadolu halkıydı. Bıçak kemiğe dayanan bu halk devletin baskısına karşı adım adım uyanıyordu. Sürekli isyan halinde olan bu Anadolu köylüsü bitip tükenmek bilmeyen, tarihte Celali İsyanı olarak geçen, Celali ayaklanmalarının başından sonuna bir uzantısıydı. Bu ayaklanmaların dinsellikten çok uzak, tamameu ekonomik koşulların çekilmezliğine karşı bir başkaldırıdan başka bir şey değildi. Bu ayaklanmaların nedeni Celali önderlerinden Kalenderoğlu Mehmet şöyle dile getiriyordu: “Osman ogulları mütegalibedir. Bunlar aleme cevr-i cefayi ziyade kıldılar. Bıçak kemiğe dayandı. Yeter dedik bu düzene, nice dilaverlerle el ele verdik Kısmet olursa Üsküdar’dan gerisini Osmanlı ya haram edecegiz, kısmet onlardan yana çıkarsa, nidelim, ettiklerimizin dillere destan olması yeter. Feodal beylerin, zorbalarından Osmanlı valisi Hızır paşa’ya Pir Sultan Abdal şöyle yanıt vermektedir: Yürü bire Hızır paşa Senin de çarkın kırılır Güvendiğin padişahın Bir gün o da devrilir Sivas’ın dağlık bir köyü olan Banaz’da doğup büyüyen Pir Sultan Abdal; yaşamı süresince Osmanlı’nın baskısını yaşamış, halkın ezilmişliğine, coplandığına, ürettiğinin üçte ikisini’ vergi diye kadı ve mollalara gittiğine tanık olmuş, uzun süre halkın bu zorbalıktan nasıl kurtulması gerektiğinin bilincini kafasında oluşturmuştur. Onun başkaldırı ve halkı zulme karşı ayaklanmaya iten şiirleri kısa sürede Anadolu halkı arasında yayıldı. Gelin canlar birlik olalım Münkire kılıç çalalım Yoksulun hakkın alalım Tevekeltü tealallah diyerek yoksulları bir araya toplaması, Onlara önderlik etmesi, Istanbul’da oturan Sultan ve Anadolu’daki uzantılarını rahatsaz ediyordu. Pir Sultan Abdal’ın varlığı daha çok menfaatını köylülerden sağlayan, kent yöneticilerini harekete geçirdi. Nasıl olur da ayağı çanklı bir köylü, beylere ve Halife Sultan!a dil uzatır, halkı isyana çağırırdı. Pir Sultan Abdal, halkı başkaldırıya hazırlarken, Anadolu’yu ve yurdunu Sultan’dan daha fazla düşünüyordu. Düşünüyordu ki halkı ve ülkesinin huzuru ve mutluluğu uğruna canını vermekten kaçınmıyordu. Sabahattin Eyuboğlu onun yurtseverliğini şu sözlerle dile getiriyor “Pir Sultan, şeyh Bedrettin gibi, ondan daha da fazla, yurdunu, yıırdunun taşına, toprağına, elden halkına ölesiye bağlıdır. çağında Arap ve Acem hegomanyasına karşı olduğu şiirlerinin diliyle bellidir. Resmi tarihimiz onu halkına karşı isyancı olarak tanıtmakta, yabancılarla işbirliği içinde göstermektedirler. Oysa farkında olmasada günlük TV ve radyolardan Pir Sultan türkülerini okumadan geçemezler.geçilemiyor da. İhanet konusunda yine Sabahattin Eyuboğlu şunları söylemektedlr: “Halka ihanet etmiş bir padişah, Padişaha ihanet etmiş bir şairden daha az mı suçludur?” diyerek Pir Sultan Abdal’ın gerçek kimliğini ortaya koymaktadır. Halkı uğruna asılmış Pir Sultan Abdal’ı, Sivas meydanında tüm Osmanlı beyleri, Paşaları, zaptiyeleri, mollaları, kadıları ve Pir’in halkı izlemişlerdir. Onun öldüğüne tanık olunmasını herkes görmelidir. Görmeli ki Pir Sultan dinlemez, onları bir daha isyana sürükleyemez. Aynı gün asıldığını gözlemleyen halk, onun öldüğüne inanmamış, elinde sazı, ayağında çarığı, sırtında heybesiyle yolculuk yaparken gördüklerini dilden dile anlatmışlar. Ben Musa’yım sen Firavun lkrarsız şeytan-ı lain Üçüncü ölmem bu hain Pir Sultan ölür dirilir ——————————————————————————– İşte onu asanların korkulu rüyası budur. Pir Sultan’ın ölüsü bile zorbaların Iıuzurunu kaçırmaktadır. Pir Sultan’ı korkutan, yıldıran hiç bir şey yoktur. İnancı uğruna ölümü seçmesinin ötesinde ne vardır ki zaten. 0 gücünü halkından, halkının ezilmişliğinden almaktadır. Yoksa ilahi bir güç ona ilham ve kuvvet vermemektedir. 0, herşeyin özünün insanda olduğunu bilmektedir. Pir Sultan Abdal’ım şunda Çok keramet var insanda Bu keramet, onun önderliğine güvence vermektedir. Bu büyük ozan, bütün şiirlerinde işlediği, yol göstericilik, kurtuluş, boyun eğmeme, mızmızlanmama, teslim olmama, yağ çekmemedir. Söyledlikleni her şiir, dağdan coşarak akan bir sel gibidir. Bendinde durmadan taşar. Hedefine tökezleme yoktur. Pir Sultan, salt kavgacı da değildir. İyi bir rençberdir, üretim yapan köylünün öküzünü düşünecek kadar da alçak gönüllüdür. Öküzün damını alçacık yapın Yaş koman altına kuruluk serpin Koşumdan koşuma gözlerin öpün Rençberler hoşça görün öküzü Bir sevgilinin insanca değerlendirilmesini, ona yaklaşımı da işlemekte geri durmamıştır. Al yanaktan kırmızı gül dererken Felek beni nazlı yardan ayırdı öleceğine de inanmaktadır. Ama zalimin elinden değil doğanın yasasının bir sonucuyla kara toprak olacağının hesabını da unutmaz. Şu meydanda serilidir postumuz Çok şükür Mevlaya gördük dostumuz Birgün kara toprak bürür üstüıııüz Çürütür hey behli dilber çürütür 16.yüzyılda Pir Sultan Abdal’ı Sivas meydanında astılar. Pir Sultan bir daha türküsünü söylemesin istediler. 20.yüzyıl, hem de son çeyreği. Sivas meydanında bir kalabalık, onbinler toplandı yine. bu kez Pir Sultan’ın türküsünü söylediler hep bir ağızdan. Sivas’ın bir Valisi de var bu ‘türkücülerin arasında. Sivas her zaman Hızır Paşa banındıramaz ya. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, geçen yıl 1992 Haziranında Banaz’a onbinler topladı, şenlik için. Banaz’dan Pir Sultan’a göndermeler yapıldı. Yeniden yaşatıldı burada. ——————————————————————————– Arzuladım size geldim Hünkar Hacı Bektaş Veli Eiğgine yüzler sürdüm Hünkar Hacı Bektaş Veli Pir elinden dolu içtim Doğdum elinize düştüm Ak cenneti gördüm geçtim Hünkr Hacı Bektaş Veli Güvercin donunda duran Cümle eksiklikler bitiren Beş Taşı şahit getiren Hünkıar Hacı Bektaş Veli Kırk Budak’ta şem’a’yanar Dolusun içenler kanar Aşıklar sema döner Hüna2r Hacı Bektaş Veli Bahçende gördüm gülünü Erenler sürsün demini İmam Rıza’nın torunu Hünkar Hacı Bektaş Veli Balım Sultan er köçeği Keser kılıncı bıçağı Cümle erenler gerçeği Hünkar Hacı Bektaş Veli Pir Sultan ‘ım gerçek veli Erenlerden çekmem eli Oniki İmaının .seıveri Hünkıar Hacı Bektaş Veli

Pir Sultan’ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri

Pir Sultan’ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri Celaleddin Ulusoy’un getirdiği yaklaşımla Kalender Çelebi’ye bağlandığında, Pir Sultan’ın yaşadığı dönem, yukarıda değindiğimiz birinci görüşte ileri sürülen dönemle, yani 2. Bayezid (1483-1512), 1. Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) zamanlarıyla denk düşebiliyor. Bunun yanısıra, İlhan Başgöz’ün, Düzmece Şah İsmail’in (1577-8) “Pir Sultan’ın beklediği Şah” olduğuna tarihsel kanıt olarak gösterdiği dörtlüğe göz atalım: Pir Sultan Abdal’ım dost çiresine Arzumanım kaldı Şah cilvesine 60 ile 73’ün arasına Özümü irfana koşamam m’ola İlhan Başgöz, rakamları Hicri 960 (1552-53) ve Hicri 973 (1565-6) tarihleri olarak yorumlayıp, “bu yıllar arasında, özünü irfana koşmak isteyen Pir Sultan yaşamaktadır” diyor. (S. Eyuboğlu, agy, s. 55) Hangi gerekçe ile bu rakamları tarih kabul ettiği açık değil. Neden Pir Sultan Abdal, 60 ile 73 yaşları arasında özünü irfana koşmuş olmasın? Demek ki ömrünün bu dönemi, onun olgunlaştığı ve çağının bilgilerine ulaşıp onları özümsediği dönemdir. Bizce bu şiiri Pir Sultan 73 yaşlarındayken yazmış olmalıdır. Belki de Hızır Paşa’nın zindanlarında, ömrünün son zamanlarında yazmıştır. Böyle olunca onun 1475-80 arasında doğmuş olabileceği ortaya çıkıyor. Bu tarihi esas aldığımızda, “Pir Sultan’ın zamanında, yaşadığı çevrede herhangi bir halk hareketi olmamış ve kendisi de böyle bir harekete katılmamıştır” diyenlerin (bu iddia sahipleri için bkz. Baki Öz: Osmanlı’da Alevi Ayaklanmaları, s. 191) niyetlerinin karanlık olduğu görülür. Çünkü Pir Sultan Abdal, bu tarihe göre, 30 yaşlarından itibaren, idam edilinceye kadar en az on Alevi halk hareketi yaşadı. Büyük kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, Çaldıran savaşı (1514) öncesi ve sonrasında, yüzbinlerin öldürüldüğü toplu Kızılbaş kırımlarına tanık oldu. İran savaşları sırasında (1548-55) Kanuni’nin Kızılbaş kırımından yakasını kurtaramadı. Pir Sultan Abdal’ın yaşamış ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarına değinelim: 1. 1509-11 yılları arasında iki yıl süren Şah Kulu Sultan ayaklanması: Bu, Şah İsmail Safevi’yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli’yi saran ve doğrudan siyasal iktidara yönelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa’nın yönetiminde Sivas yakınlarında Gedikhan’da yapılan savaşta Şah Kulu’nu öldürerek ayaklanmayı bastırabildiler. 1511 Haziran’ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da öldü. Şahkulu Sultan’ın ölümüyle halk birlikleri dağıldı, 15 bin kadarı İran’a geçti. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini çekmiş sudan bahanelerle birçoğunu katletti… 2. Nur Ali Halife ayaklanması: 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum yörelerindeki Alevi kitleler tarafından gerçekleştirildi. Nur Ali, Şah İsmail’in halifelerindendi. Tokat’da Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmed’in (Yavuz Selim’in kardeşi) isyanı bastırmakla görevlendirdiği Sinan Paşa’yı iki bin askeriyle öldürüp, Sivas’ı kuşattı. Şehzade Ahmed’in oğlu Murat Kızılbaş olmuş ve Nur Ali Halife’yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde 10 bin kişilik kuvvet bulunan Murat’la Kazova’da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında Göksu’da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmed Paşa, Nur Ali’nin başıyla birlikte 600 isyancı Kızılbaşın kellesini Yavuz’a İstanbul’a gönderdi. Doğrusu ise, F. Sümer’in yazdığı gibi, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan’a döndü. Kendisi 1514 Çaldıran savaşında Şah İsmail’in kumandanlarından biri olarak görev yapmıştır. (Faruk Sümer: Safevi Devletinin Kuruluşu, s. 35-36) Şah İsmail, kendisi adına başkaldıran Nur Ali Halife’yi de desteksiz bırakmıştı. Bununla da kalmıyarak Çaldıran savaşının başında, Osmanlı ordusunun özelliklerini çok iyi tanıyan Diyarbakır valisiyle birlikte Nur Ali’nin de savaş planlarını kabul etmemiştir. Kızılbaş ordusunun Çaldıran’da yenilmesinin birinci nedeni Şah İsmail’in ateşli silahlar kullanmayışıysa, ikinci önemli neden bu çok değerli iki Kızılbaş önderinin savaş taktiklerini reddetmesidir. Çaldıran öncesi ve sonrası iki yıl içerisinde Anadolu’da Büyük Kızılbaş Kırımları gerçekleştirildi. Osmanlı’yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı, Anadolu Kızılbaşları için bir dönüm noktasıydı. Bu büyük yenilgiyle Şah İsmail’den umutlar kesildi. Bütün bu olaylardan, o sırada otuzunu aşmış bulunan Pir Sultan uzak mı kalmıştır? Hayır, tersine tamamıyla içinde bulunuyor ve kendisi Anadolu Kızılbaş siyasetinin öncülerindendi. 3. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim’in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat bölgelerinin Alevi Türkmenlerini başına toplamıştı. Bozoklu Celal eyleminin tabanının oluşturan 20 bini aşkın yoksul halk ve köylüler, iki yıla yakın süre Osmanlı’ya karşı mücadele verdiler. Ferhad Paşa liderliğinde ordunun üstlerine yürümesi karşısında Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas üzerinden İran’a yöneldiler. Ancak sonunda Erzincan’da Celal yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz’a gönderildi. 4. Şah Veli ayaklanması: 1519’da Yozgat’ta başladı. Şah Veli, Bozoklu Şah Celal’ın talibiydi. Çevresinde toplanan 4 binden fazla insanla Celal’ın öcünü aldı. Zile’de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa’yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. Çarpışmalarda Sivas defterdarı öldürüldü ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli büyük ün kazandı. Öyle ki bir Osmanlı tarihyazıcısı, sonradan onun “Şah İsmail Safevi’in bile adını unutturduğunu” yazacaktır. Şah Veli’nin kuvvetleri, aynı yılın ortalarına doğru, Kızılırmak üzerindeki Şahruh köprüsü yakınlarında Osmanlının Husrev Paşa’sına ve büyük bir Alevi katliamı daha yapıldı. 5. Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da Alevi Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok’da (Yozgat) çıkmış, Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine kadar yayılmıştır. Osmanlı’nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-köylü siyaseti, Aleviler ve Alevilik inancına horbakışı, Alevileri “mülhid, rafızi (dinsiz, sapık)” olarak nitelemesi ve hakaretin ötesinde Aleviliği “ağır suç” kapsamında görmesi, ayaklanmaların ana nedenleriydi. Türkmen oymaklarından Süklün aşiretinin Koca Dede’sine devlet memurlarının yaptığı hakaret (hiç bıçak vurmadığı sakalının, bıyığının zorla kestirilmesi), Alevi Türkmenlerin geniş tepkisine yol açan bir kıvılcım oldu. Yoksul halkın başa geçirdiği Baba Zünnun’un 1525’lerde başlattığı ayaklanma, hızla gelişip yayıldı ve 1527’ye kadar sürdü. Ayaklanma sırasında Bozok sancak beyi Mustafa bey, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin öldürüldüler. Sancak beyinin Kanuni’nin halasının oğlu olması, İstanbul’da geniş yankı uyandırmış ve isyanı bastırmak üzere Hurrem Paşa görevlendirilmişti. Baba Zünnuncu Alevi yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İçel sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha birçok zeamet ve timar sahibi beyler öldürüldü. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Zünnun ise Artova ve Kazova’ya doğru ilerleyerek, Alevi köylü yığınlarının kaynağına yöneldi. Osmanlı yönetimi bu kez Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa’yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa’yı ve Maraş beyi Mahmut’u isyanı bastırmakla görevlendirdi. Hüseyin Paşa tüm eyalet askerleriyle Zünnun’un üzerine yürüdü. Höyüklü’deki kanlı çarpışmalarda, Baba Zünnun’un kendisi ve yandaşlarından çok ölenler oldu, ama Aleviler Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara çekilip toparlandılar. Vakit geçirmeden yeniden Osmanlı güçlerine saldırıp onları dağıttılar ve Hüseyin Paşa öldürüldü. Baba Zünnuncu Alevi Türkmenler, daha sonra, güneyden gelen Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa’nın Kürt birlikleri tarafından dağıtıldılar. Aynı yıllar içinde, Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğlu; Maraş, Adana, Tarsus-İçel hattında Tonuzoğlu ve Yenice Bey, yine Adana’da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi kökenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin “Yükselme Devri” adını verdiği Kanuni Süleyman’ın “Cihan İmparatorluğu’nu” temelinden sarsıyorlardı.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû