Blog Arşivleri

Abdal Musa Aşı

Malatya merkezinde ve Arguvan, Akçadağ, Arapkir, Hekimhan gibi ilçelere bağlı köylerin çoğunda aralık-ocak şubat aylarının bir gününde “Abdal Musa Aşı” törenleri yapılır. Günümüzde bu törenler tüm canlılığı ile devam etmektedir. Kaynaklara göre Abdal Musa XIV. yüzyılda Antalya Elmalı’da yaşamıştır. Hacı Bektaş’ın amcası olan Haydar Ata’nın torunudur. Yine Hoca Sadeddin Efendi’nin Tacü’t-Tevarih adlı eserinde Orhan Gazi ile Bursa’nın fethinde beraber olduklarından bahsedilir ve bir kerameti de anlatılır.

Adil Ali Atalay’ın hazırladığı “Abdal Musa Sultan ve Velayetnamesi” adlı eserde, Abdal Musa ile ilgili rivayetlerden genişçe bahsedilmekte ve onun şarabı bol yapması, kırk bin askeri bir tencere yemekle doyurması, yemeğin bitmemesi gibi kerametleri anlatılmaktadır.

“Bektaşî meydanındaki on iki posttan ayakçı postu denilen onbirinci post Abdal Musa postudur. Yukarıda kısaca bahsedildiği üzere; Abdal Musa’yı anmak, onun adına kurban tığlamak, aş yapıp dağıtmak töreninin Malatya ve köylerinde yapılışı şu şekilde olmaktadır:

Köy yaşlıları, “Abdal Musa’yı ne zaman yapacağız?” diye kışın ev sohbetlerinde hazırlıkların hangi gün, kimler tarafından yapılacağını kararlaştırırlar. Önce 6-7 kişilik bir hizmetli ekibi oluşturulur. Bunlara “Abdal Musa Askerleri” veya “Abdal Musa’nın hizmetlileri” denilir. Bunları idare eden bir erkek de baş hizmetli olur.

Önce bir araba sağlanır, hizmetliler önde araba arkada ev ev dolaşırlar. Evlerden un, bulgur, yağ, odun, buğday, arpa, tuz ve para toplarlar.

Kapının önüne geldiğinde, “Abdal Musa aşkına” evden verilenler, hizmetliler tarafından arabadaki çuvallara ve sitillere yerleştirilir. Odun verilirken daha önceden “şu odun da Abdal Musa’ya” diye ayrılmış olan odun verilir. Un, bulgur, yağ, tuz, buğday verilirken, kabın hepsi boşaltılmaz dibinde azıcık bırakılır. Bu “Abdal Musa bereketi” denilerek tekrar aşlığın içine katılır.

Hizmetlilere de ev sahibi meyve, pestil, ceviz gibi yiyecekler ikram eder. “Abdal Musa kabul eylesin. Azımız çok sayılsın temennisinde bulunur.

Aynı köylü olup da şehirde oturanlar ise, “bizi de listeye alsınlar, lokmamızı salsınlar” diyerek para yardımında bulunurlar.

Toplanan malzemeler, bir odada muhafaza edilir, içlerinden görevli bu malzemelerden yalnızca odunu bırakıp, diğerlerini satar. Biriken para ile koç kurbanlık alınır. Keçi alınmaz. “Keçiden kurban olmaz, o şeytan gibidir” derler.

Yardımlaşarak kesilen kurbanlık koçların kellesi, ciğeri, postu satışa çıkarılır. Satışta açık arttırma şarttır. Kim fazla arttırırsa onda kalır. Odunlar ise kazan kaynadıktan sonra satılır.

Arttırmadan sonra, görevliler etleri doğrarlar. Ertesi gün, köyün meydanında ya da yatır (ziyaret) varsa yatırın civarında kazanlar kurulur, kadın keyveniler (aşcılar) tarafından etli bulgur pilavı yapılır. Pilav piştikten sonra listeden ad alınarak hane halkının nüfusuna göre, “Abdal Musa Lokması” denilen yemek dağıtılır. En sonunda ise şehirden para gönderen köylülerin, “Lokma”ları ayrılır ve görevlendirilen biri tarafından götürülüp, sahiplerine verilir.

Lokma dağıtılmadan önce kazan başında bulunanlardan biri yemek duasını okur:

“Sofrada zat ola, münkir mat ola 
Yiyene helal, yedirene delil ola 
Bu gitti gerisi gele, erenler demine 
Hu”.

Malatya’nın Arguvan, Arapkir ve Hekimhan ilçelerine bağlı bazı köylerde ise Abdal Musa kurbanı kesildiği günün akşamı “cem törenleri” yapılır. Cem töreninde bağlama saz ile deyişler, mersiyeler okunur, semah edilir. “Cem lokması” dağıtılır. Köyde küskünler varsa barıştırılır, anlaşmazlıklar tatlıya bağlanır. Çünkü Abdal Musa Kurbanı’nın bir adı da “birlik kurbanı” veya “birleme kurbanı” dır.

Reklamlar

Anadolu Kızılbaş Alevilerinde Cenaze Erkanı ve Kırk-Lokması nasıl yapılır?

Anadolu Kızılbaş Alevilerinde Cenaze Erkanı ve Kırk-Lokması nasıl yapılır?

Aleviliğin özgün içeriği, Sünnilikten öylesine etkilenmişki, bin yıldır Alevi edep ve erkanlarına göre yapılan törenler, tamamen arapça okunan dualarla, çekilen tekbirlerle bu yüce inancın o güzelim özünü tersine dönüştürmüş. Alevi dedelerinin bir kısmı cami imamı gibi Sünni Islami şeriat usüllerine göre törenler yapıyor. Buna dur demeli!

Aleviler yüzyıllardır dinsel ritüellerini hep gizli yapmışlardır. Her taraftan suni-islam şeriatıyla kuşatılmış olduklarından ve baskı altında yaşadıklarından bir türlü korku çemberini kırıp kendi inanç ve ibadetlerinin gereği olan geleneklerini özgürce yaşamamışlar.

Bu durum her ne kadar bugün bir namze olsun, son yıllardaki alevi örgütleri sayesinde kırıldıysada, ne yazıkki halen Alevilerin büyük bir kısmı inaç ritüellerini gizli yapmaktadırlar. Gerek Türkiyedeki cem evlerinde olsun gerekse kent yaşamında olsun, alevilerin büyük bir çoğunluğu cenaze törenlerini islam usüllerine göre yapıyorlar. Aleviliğin kendine ait özgün içeriği, sunilikten öylesine etkilenmişki, bin yıldır alevi edep ve erkanlarına göre yapılan törenler, tamamen arapça okunan dualarla, çekilen tekbirlerle bu yüce inancın o güzelim özünü tersine dönüştürmüş ve gerici bir duruma sokmuşlardır. Bu durum her geçen gün dahada kötüye gidiyor. Alevi dedelerinin bir kısmı cami imamı gibi suni islami şeriat usüllerine göre törenler yapıyor. Buna dur demeli! Alevi örgütlenmesi bunun için vardır. İnanç örgütlenmesi bunun için oluştu. Federasyonlar ve Konferedasyon bunun için kuruldu. Örgütlü aleviler kendi inanç geleneklerinin özünü yaşatmak için vardırlar.

Hakka yürüyen bir can için erkan töreni yapılırken törene katılan insalar bir haz duymalı. Gönülden duymalı, ruhen doymalı ve yapılan tören alanından içi sevgi ve muhabbet ile dolu olarak ayrılmalı. Tören alanındaki merasim esnasında yapılan konuşmalar ve anlatılanlar her seferinde törene katılan gençler için bir eğitim alanı gibi olmalı. Tıpkı Hacı Bektaşda yatan ünlü halk Ozanı Mahsuni Şerif, Strasburgda hakka yürüyen canımız Araştırmacı Kasım Yeşilgül, Ankarada hakka yürüyen Alevi Bektaşi Vakfı Başkanı Ali Doğan`ın cenaze törenlerinde olduğu gibi.

Bundan böyle AABF`ye bağlı derneklerimizde hakka yürüyen canlarla ilgili cenaze törenlerinin içeriği aleviliğin özüne uygun olarak yapılmalı. Aleviler cenazelerini camiye götürüp imamın eline bırakmamalı. Ömrü boyunca duymadığı arapça duaları okutmamalı. Aleviler cenaze törenlerini cem evlerinde yapmalı. Hizmeti alevi dedeleri vermeli. Şayet dede yoksa bu hizmeti bilen bir canda yapabilir.

Cenaze ister bayan olsun ister bay olsun yıkama hizmetini yapan kişi, hizmete başlamadan önce şu kısa duayı okur: “Yüce Hak niyet ettik önümüze gelen bu meyidi dünya kirlerinden temizlemeye, noksan ve eksiklerimiz olursa sen dergahında bağışlayasın, bu canın ruhunu şad eyleyesin, Boz Atlı Hızır yardımcımız olasın.”der ve yıkamaya başlar. Yıkama işi bittikten sonra kefenlenir tabuta yerleştirilir.

Cenaze töreninin yapıldığı yerin bir köşesi çiçeklerle süslenerek, mumlar yakılır ve kişinin varsa bır fotoğrafı konulur. Bağlama çalan bir kişi alevilerin telli kuran dedikleri sazı ile kişinin sağlığında sevdiği ve dinledigi bir iki deyiş söyler. En yakın arkadasları ve dostları onunla ilgili kısa konuşmalar yaparlar. Sonrada dede veya onun yerine duayı okuyan kişi kimse hakka yürüyen canın yaşamını kısaca anlatarak orada hazır bulunan canları saygı duruşuna davet ederek helallık ister. Cenaze töreni dört tekbir getirilerek dua edilir. Alevi dedeleri bütün tekbirleri „Bismişah-Hak- Muhammed-ya Ali” diye getirirler. Çünkü bu üçlemede aynı zamanda bir birlik yani bir teklik vardır oda Hak`tır. Alevilerde en makbul dua en kısa duadır. Eğer alevi cenaze erkanlarını inacımızın özü gereği yaşatmazsak çok kısa süre sonra, yakın gelecekte suni islamın yoğun propaganda ve asimilasyonu karşısında yapa yalnız kalarak eriyip bitme durumuyla karşı karşıya kalır.

Alevi dedesi hazır cemaat`ten helallık aldıktan sonra derki “İnanç ve ibadetimizde Kıble ve Kabemiz İnsandır. Biz yönümüzü ve yüzümüzü insana döndermişiz. Sizin yönünüz kıbleye, benimse kıblem sizsiniz” dedikten sonra sağ elini sol göğsünün üstüne koyarak “Bismişah-Hak-Muhammed-ya Ali” deyip birinci tekbiri getirBirinci tekbirde: „Ey şanı yüce mevlam senin kudretin sonsuzdur. Sen mürvetkanisin, sayısız alemleri yaratan sensin. Cümle canlar nihayetinde sana döneceklerdir, şefaatkani olan sensin. Yönünü sana dönmüş, sana gelen bu canın kusurlarını bağışla ruhunu şad eyle.”

İkinci tekbirde: „Bütün peygamberlerin hak´kı için, gönderdiğin bütün nebilerin hakkı için, Aliyul Murtaza hak´kı için bol olan rahmetin için gizli ve açık herşeyi bilen yüce hak, gani olan rahmetini sana yürüyen candan esirgeme, mekanını cennet eyle, ruhunu şad eyle.”

Üçüncü tekbirde: “Oniki imamlar hak´kı için, 17 Kemerbestler hak´kı için, kırklar hak´kı için El-Beyid e ikrar verenler için, Enel-Hak diyen Mansur hak´kı için göçüp sana gelen canımızın kusur ve eksikliklerini bağışla. Ruhunu sonsuz nurunla aydınlat.”

Dördüncü tekbirde: “İnsanların akıbeti hakka yürümektir. Seni zikreden dervişler hak´kı için, sana gönül veren aşıklar hak´kı için, isminin geçtiği deyiş ve gülbengler hak´kı için, Evliyalar ve Embiyalar hak´kı için seni dilinden düşürmeyen bütün canların hak´kı için sana yönelmiş gelen bu canımızın ruhunu şad eyle, kusurlarını af eyle.”

Alevi dedeleri ve seyitleri bütün dua ve gülbenglerini, kendi taliplerinin anladığı dilde yapar. Asla arapçanın içine girmezler. Gazeteci ve Yazar Musa Ağacık`ın deyimiyle „ Cem evlerinde kuran kurslarını vermek ve arapça okumak utanç verici bir durumdur.” Aleviler bu utanç verici duruma asla düşmemelidirler. Dualar bittikten sonra cenaze tabut´la toprağa verilir.

Alevilerde bir can hakka yürüdükten 40 gün sonra , 40 lokması verilir. Bu tören alevilerde oldukça önemlidir. 40 günden önce bu tören yapılmaz. Bu törenin anlamı hakka yürüyen bir canın ölüm haberini aynı anda, o gün içerisinde herkesin duyma olanağı ve cenaze törenine katılma imkanı olmayabilir. Alevi dedesi nasıl ki cenaze töreninde cemaatten helallık istiyorsa, 40 lokmasında da bulunanların tümünden yeniden bir helallık ister. Çünkü 40 gün içerisinde haber her tarafa yayılır, hakka yürüyen candan bir alacağı olan veya bir isteği olan, bir şikayeti bulunan kişi varsa 40 lokmasına gelip varislerden rızalık alıp rızalık verir. İşte 40 lokmasının en büyük anlamı kuldan rızalık almaktır. Bu durumlarda hakka yürüyen canların varisleri yani aile bireyleri herhangi bir şikayeti olanları razı ederler.

40 lokması alevi cem evlerinde verilirken törenlere gayet özen gösterilmeli, nezaket ve zerafet kurallarına azami dikkat edilmeli. Tıpkı Kasım Yeşilgül için yapılan Oberhausen Cem Evindeki tören gibi. Törende genç alevi canlar saz çalıp, deyisler söylediler. Kasım Yeşilgül ün yakınlarınlarının yaptıkları anlamlı ve duygu dolu konuşmalardan sonra alevi dedeleri kırk Erkannamesi okudu.

Cem evi yönetici ve üyelerinin büyük bir özveriyle hazırladıkları lokmalar dualar verildikten sonra, hazır bulunan canlara dağıtılmasıyla tören son buldu. Kasım Yeşilgülün 40 lokmasında okunan duayı siz canlarla paylaşmak istiyorum.

Bu salonda oturan bütün cümle canların himmetiyle,

Bismi-Şah Hallah, Hallah.

Bizleri bir araya getiren duyguya aşk olsun.

Aşk olsun o sevgiye ki, rengine, diline, dinine bakmadan bütün insanlığı kucaklar.

Hamd olsun o yaratılışa ki insanoğlu oluştuğunda, onunla birlikte dil oluştu, anlaşmak için.

El oluştu güzel şeyleri sunmak için.

Gönül oluştu herşeyi ve herkesi sevmek için.

İnsanoğlunu, kusurunu görmeden, görsede üzerini örten göze aşk olsun.

Sırları açmayan dile aşk olsun.

Kendi emeğinden başkasına uzanmayan ele, paylaşan gönüle aşk olsun.

Yüce erenler, Boz Atlı Hızır, Hazreti Pir

cümle canların hizmetlerini kabul eyleyin.

Bizi akıl katarından ayırmayın.

Özümüz, aslımız ve yüzümüz sana dönüktür.

Dile getirdiğimiz her türlü eşsiz hamd ve sena … ancak sana mahsusdur.

Yüce Hak, yüce mevla bilinen ve bilinmeyen, görünen ve görünmeyen sayısız alemleri yaratan, rahma ve rahim olan ey Şerri Yezdan ellerimizi sana açtık.

Senin Rahim ve bağışlayıcı olduğunu biliyoruz.

Burada hazır bulunan cümle canların dualarını kabul eyle.

Ellerimizi boş döndürme hakka yürüyen sevgili canlarımızın günahlarını af eyle, mekanlarını cennet eyle, ruhlarını şad eyle.

Ya Hazreti Pir, Boz Atlı Hızır.

Yüce hak okuduğumuz duaları dergahında kabul eyle.

Cümlemizden himmetini esirgeme.

Biz sana ibadet ederiz, sana ve senin sevdiklerinin yüzü hürmeti için,

Aramızdan göçüp sana dönenlere senden şefaat dileriz.

İhsanını esirgeme yüce mevlam.

Yüce Haktır sevdiğimiz, Haktır taptığımız, Haktan özge yar bilmeyiz.

Bütün sevip yarattığın Ulu Erenlerin hakkı için, Muhammed Mustafa hakkı için, Aliyul Murtaza hakkı için, Kerbelada Hz.Hüseyinin hakkı için hakka yürüyen canlarımızın aziz ruhlarını sonsuz nurunla aydınlat.

Gönüllere şifa veren sensin, dertlere derman olan sensin, yaraya merhem olan sensin, sana yürüyen canları bilerek veya bilmeyerek işledikleri bütün kusur ve eksiklerden bağışla.

Çok bol olan rahmetini onlardan esirgeme Yüce Hak.

Dil bizden, nefes senden Ya Rabbim.

Kemlik bizden, kerem senden Ya Rabbim.

İsyan bizden, ihsan senden Ya Rabbim.

Kereminle, ihsanınla, lütfunla, merhametinle, şefaatınla cümle canların kusurlarını bağışla ya Hazreti Pir.

Yüce Hak tufanda ismini çağıran Nuh Nebi hakkı için.

Turda Musa hakkı için, çarmıhta İsa hakkı için, miraçtaki Muhammed hakkı için.

Senin yüce ismini zikreden canların dualarını kabul eyleyesin.

Toplandık sana dua ediyoruz.

Evliyalar hakkı için, erenler hakkı için, ermişler hakkı için.

Üçler ve beşler hakkı için.

Bütün lokma ve niyaz verenlerin hakkı için.

Oniki İmam aşkı hakkı için.

Kırkların hakkı için.

Bütün Müminlerin aşkı hakkı için.

Enel Hak diyen Mansur, hakkı için.

Derisi yüzülen Nesimi hakkı için.

Kuyuya atılan Yusuf Peygamberin hakkı için.

Eyüp Peygamberin göz yaşı için, inup inup deleceği taş için.

Biçilen Zekariyanın aziz naaşı için.

Yusuf Peygamberin aziz başı için.

Hakka yürüyen canımıza rahmet eyle, mekanını cennet, ruhunu şad eyle.

Ey yüce Mevla.

Murşid-i Kamilin aşkı hakkı için.

Evrahı pakların aşkı hakkı için.

Bütün iman sahipleri mümünlerin hakkı için.

Hakka yürüyen canların kusur ve noksanlıklarını af eyle.

Mekanlarını cennet eyle.

Ruhlarını şad eyle.

Biz günahkar kullarınıda sevabe nail eyle.

Feylimize değil, halimize nazar edip kötü emellerimizi hayre tertip eyle.

Yüce Mevla.

Yağan yağmur için, esen yel için.

Dergahına varan doğru yol için.

Banazda Pir Sultan, Nevşehirde Pir Hünkar için.

Cümle biten çiçeklerin hakkı için.

Şah Hatayimin yüce ismi için.

Şah-ı Merdan Ali için.

İkrarından dönmeyen Aşıklar için.

Hakka yürüyen canımızın ruhunu şad eyle.

Aile bireylerine, gönül dostlarına, yol arkadaşlarına sabır ve metanet dileriz.

Gönüllerini şen kıl, gam ve efkarlarını dağıt.

Dirlik ve düzenlerini bozma.

Sana ellerini açan cümle canları, düşmanın şerinden, Hesudın afetinden, hilakarın düzeninden, münafıkın fitnesinden, yalancının iftirasından uzak eyleyesin.

Cümle canların duaları kabul olsun, emekleri zayi olmasın.

Okuduğumuz duaları Gülüzar oğlu Kasım canın ruhuna bağışlıyoruz.

Yüce Hak dergahında kabul eyleyesin.

Dil bizden, nefes Hazreti Pirden olsun.

Hü gerçeğin demine, Mümüne ya Ali.

ALEVİ-BEKTAŞİ İNANCINDA CENAZE HİZMETLERİ

1- HAK DÖŞEĞİNE KONULMASI

Bir can ruhunu Hakk’a teslim ettiğinde o an en yakınında bulunan bir kimse, ” Ya Hak,Muhammet,Ali Şefaatinden mahrum eyleme ” diye tekbir getirerek Hakk’a yürüyen Can’ın gözlerini kapatır.

Temiz bir bez , mendil ya da tülbent ile çenesini bağlar. Elbiseleri çıkarılarak, bir çarşafa sarılıp “Rahat döşeğe-Hak döşeğine” bırakılır. Elleri yanlarına düzgün bir şekilde uzatılır. Her iki ayak baş parmakları bir bezle birbirine bağlanır. Sırt üstü yatırılan mevtanın üzeri tamamen kapanacak şekilde temiz bir çarşafla ya da bezle örtülür.

2- YIKAMA

Hakk’a yürüyen can, teneşire büyük bir dikkat, saygı ve özenle taşınır. Bu sırada bir gülbank okunur. ” Ber Cemal-i Muhammed, Şah-ı velayet, İmam Ali, İmam Hasan, Şah Hüseyini Pir bilene verelim candan salavat.( Bu sırada orada bulunan canlar salavat getirirler)

Dede: ” Hakk’tan geldik, hakk’a gidiyoruz. Can kıblesine döndük, Yüce Tanrım Hakk’a yürüyen Can senin aşığındır. Sen Canansın O da Can’dır. Şimdi Can bedeni terk etti. Bedeni toprağa dönecek don değiştirecek. Canı ruhu ise sana dönecek. Mürşidimiz Muhammed, Pirimiz Ali, Ehl-i beyt’in yüzü suyu hürmetine sana dönen bu Canı sancağının altına alasın, saklayasın, bekleyesin. GERÇEĞE HÜÜ.” diye gülbank verir.

Bu dualar, gülbanklar verilirken mevtanın üzerine iki kat ya da kalın bir “stil bezi” örtülür. Bu bezin kalın ya da iki kat örtülmesinin sebebi vücudun iç kısmını ve avret yerlerini göstermemesi amaçlıdır. Önce avret yerleri yıkanır ve bir pamuk ya da bezle tıkanır. Yıkama esnasında akıntı olmasına karşı tedbir olarak öncelikle bu işlem yapılmalıdır. Sonra vücudunun üst kısmından başlayarak, vücudunun her bölümünde ayrı eldiven ve singer kullanarak bol sabunlu ılık suyla iyice yıkanır. ( 4 takım eldiven ve singer gereklidir!) Yıkama esnasında mevtanın erkek ise erkek müsahibi, kadın ise bayan müsahibi yıkamaya yardımcı olur.

Bu aşamadan sonra müsahibi varsa öncelikle müsahibinden başlamak üzere en yakın akraba ve arkadaş dost, komşular sırası ile mevtayı ziyaret eder, bir miktar su dökerler. ( Can suyu)

Yıkama bittikten sonra mevta üst tarafı temiz bir havlu ile, alt tarafı ayrı bir havlu ile başı da ayrı bir havlu ile kurulanır. Cenazenin sarılacağı kefen bezinin altına sargı bezleri (ayaklarına , beline ve boynuna gelecek şekilde) önceden yerleştirilir. Üzerine sargı bezi açılır. Cenaze bu sargı bezinin üzerine sırt üstü yatırılır.

Erkek kefeni üç parçadır. Ahiret gömleği, eteklik ve sargıdan oluşur. Kadın kefen ise 4 parçadır. gömlek, eteklik, sargıya ilaveten baş örtüsü ve göğüs örtüsü bezi bulunur.

Sargı bezinin üzerine yatırılmış olan mevtaya Ahiret gömleği giydirilir. ardından eteklik sarılır. Sonra sargı bezi her iki taraftan vücudu iyice saracak şekilde, baş ve ayaklar görünmeyecek şekilde sarılır. Baş ve ayak uçlarından ve belinden bağlanır. Bu bağlar mevta kabire konulduğunda çözülür.
Kefenleme işleminde önemli bir kural ise kefen bezinin mevtanın kendi kazancından sağlanması ilkesidir. Mevta kefene konulduktan sonra yüzü açılır. Akraba , komşu ve yolculamaya gelenler iseğe bağlı olmak üzere, Hakk’a yürüyen Can’ı son kez görürler. Ziyaret esnasında gözyaşı dökülmez, ziyaret sonucu kefenin başı da kapatılır.

3- HELALLİK ALINMASI

Hakk’a yürüyen Can’ı uğurlamaya gelenlerden “Helallik” alınır. Bu Helallik töreni hem Hakk’a yürüyen Can ‘ın evinin önünde, hem de Cenaze töreninin yapılacağı yerde alınır. Buna Alevi- Bektaşi inancında ” Helallik Meydanı” da denir.

Hakk’a yürüyen can, evinin önünde uygun yükseklikte bir yere konur. Dede helallik isterken diğer canlar cemlerde olduğu gibi yarım ay biçiminde ayaklar mühürlenerek ve eller göğüste çapraz bir vaziyette dar duruşuna geçerler. Çünkü dar duruşu bir teslimiyettir.

Dede ” Hakk’a yürüyen ( erkek ya da bayan adı ile anılarak) ……… Can’ı nasıl bilirdiniz?” diye sorar. Canlar ” İyi bilirdik, Hak Muhammed Ali, dondan dona , Candan Cana taşısın.” derler.

Ardından Dede ” Ey canlar, Hakk’ı hakikatı özünde gören, bu yüzden En-el hak diyen, 72 millete bir nazarla bakıp, eline , diline , beline sahip olmayı kendisine ilke edinen, dini sevgi, kabesi insan, kitabı bilim, mazlumun yanında, zalimin karşısında yer alan ve şimdi Hakk’a yürüyen bu can (bu yol eri, ya da bacısı) sizin içinizde yeyip içti, sizlerle yaşadı. Belki de hak yedi, şimdi göçtü, hakk’a yürüdü.
Bu can üzerinde maddi , manevi hakkınız olabilir, varsa helal ediyormusunuz? diye sorar. Canlar “Helal ediyoruz” derler.

Bu soru üç kez tekrarlanır. Her defasında Helal ediyoruz cevabı alınır. Ardından Dede ” Hakkımız varsa helal ediyoruz diyen canlardan Hak Muhammed Ali razı olsun der. Sonra Dede duaya başlar…

“Ya Hakk, ya Muhammed, ya Ali. Yücelerden yüce tanrım. Can kıblesine döndük, sana yalvarıyoruz, sana yakarıyoruz. Hepimiz senden geldik, sana döneceğiz. Hakk’a yürüyen bu …………… can, yönünü sana çevirmiş, sana dönüyor. Seni Hakk bilen, Hz. Muhammedi mürşid bilen, Hz. Ali’yi Pir bilip, Ehl-i Beyte gönülden bağlı olan bu Canı, İmam Hasan, İmam Hüseyin aşkına bağışla.

Bismişah…Allah Allah… Hakk Muhammed Ali, On iki İmam, Pirimiz , Üçler , beşler yediler, Ondört masum-u Pak’lar, On yedi kemerbestler, Kırklar, Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli aşkına bağışla. Hakk’a yürüyen, Can’ın geride kalan yakınlarına, yol kardeşlerine, sabretme gücü ve sağlıklar ihsan eyle , Burada bulunan bütün can’ların geçmişlerinin ruhu şad eyle.

Ya Hakk.. Hepimize Hakk Muhammed Ali diyerek don değiştirme nasip eyle. Hakkın huzurunda Dem-i Ali, Sırr-ı Nebi, Pirimiz üstadımız Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli ve tüm yol erenlerinin ve gerçeklerin demine devranına hüü diyelim, verelim candan salavat… der.

Salavat: (Allahume salli ala seyyidina Muhammed ve ala Ali seyyidina Muhammed. La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah, Aliyyül Veliyullah, Mürşid-i Kamilullah,)
Bu gülbank ile HELALLİK alınmış olur. Helallik meydanı töreni biter.4- CENAZE TÖRENİ (CENAZE MEYDANI)

Helallik Gülbangı’nın ardından Cenaze töreni (ya da Meydanı) başlar. cenaze törenine gelen canların Cem törenine gelir gibi, tertemiz yıkanmış olmaları gerekir.

Cenaze Musalla taşına konur. Canlar cenazenin ardında yarım ay biçiminde toplanırlar. Dede ise cenazeyi önüne alarak canları karşısına alır ve cemal cemale Ayn-i Cem de olduğu gibi tören başlar.

(Alevi-Bektaşi geleneği bugün sünni anlayışla uygulanmaktadır.)

Cenaze töreninde kadın erkek yanyana safa durur.(Artık sünnilerin bile cenaze törenlerinde kadın- erkek yan yana saf durmaktadırlar.) Canlar ellerini çapraz bir şekilde göğsünde buluştururlar. Cem töreninde olduğu gibi ayaklar mühürlenip “Dar” durumuna geçerler. Alevi- Bektaşi erkanı böyle olması gerekirken bugün sünni anlayışın uygulamaları yapılmaktadır.

Cenaze töreni ”Hakk Ya Muhammed Ya Ali” tekbiri ile başlar. Bu tekbir söylenirken başlar yukarıya kaldırılır.( Alevi- Bektaşi inancında asıl olarak ” Allahuekber” diye tekbir yoktur, sonradan törenlere bir şekilde eklenmiştir. (İmam-ı Cafer Cenaze töreninin secdesi ve rukusu olmadığı için namaz olmadığını belirtmiştir.)

Dede cenazenin baş kısmında durarak tekbirden sonra duaya başlar. Bismişah… Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali.

Yüce tanrım, Hakk’a yürüyen …………. can için durduk sana duaya.Yüzümüzü döndük Kıble-i Beytullah’a. Uyduk Hakk ,Muhammed, Ali ve On iki İmama…

Yücelerden yüce Ya Hakk. Can Kıblesine döndük. Düşündük , yaradılanı gördük, yaradana inandık , yaradanı İnsan-ı Kamil’de bulduk. En- el Hakk olduk,

Bağışla bizi Ya Hakk. Sana yürüyen , sana uçan , sana doğru uğurladığımız, sana doğru yolculadığımız bu Can’ı bağışla.

Bilenler bildikleri bir duayı okusun, bilmeyenler Hak Muhammed Ali aşkına salavat getirsin… der.

Dede: “Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali ” der. Bu söz söylenirken başlar yukarıya doğru kaldırılır.

” Hakikat abdestini aldık . Günahımız sevabımız boynumuzda niyaza geldik . Medet mürvet Şahım darına durmaya geldik.

Ezelden seyrettik biz bu alemi, Güneş doğmadan, ay doğmadan, Aydan günden ezelden.Bu mülke biz gelmiş gitmiş idik ezelden . Günahlarımızı, sevaplarımızı bir mizanda tartmış idik ezelden. Konağımız ışıktır, handan ezelden. Cananı gördük hoş olduk, Özümüzü tanıdık yol olduk. Ana rahmine düştük kandan ezelden. GERÇEĞE HÜ. MÜMİN E YA ALİ…

Dede : Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali…

Bu can Hakk’a yürüdü. Kainatın temsilcisi idi. Hakk ile buluştu, yaradana kavuştu. Yeni bir dona , yeni bir cana , bin bir cana karıştı.

Bu can ölmeden evvel binlerce kez ölmüş , binlerce kez de dirilmiş idi. Şimdi bu can başka bedenlerde yeniden dirilecek, bu canın bedeni canlı cansız her şeye sinecek.Kainat durdukça yaşayacak bu can canan içinde. Gerçeğe hü Mümine Ya Ali…

Dede: Ya Hakk, Ya Muhammed, Ya Ali…

Dostlar, bu Can Hakk’a yürüdü. Ruhu ortada kaldı. . Hakk’a teslim olan bedendir. Ona bedensiz kalmanın acısını çektirmeyelim. Yaşadığınız müddetçe Hakk’a yürüyen bu canın ruhunu, özünüzde yaşatabilir misiniz? Bu soruyu üç kez tekrarlayan dede 3 kez “İsteriz” cevabını aldıktan sonra : Hak Muhammed Ali sizlerden razı olsun. dilekleriniz, dualarınız, Hak Muhammed Ali’nin gönül defterine kaydedilsin. Her daim dile gelsin. GERÇEĞE HÜ MÜMİNE YA ALİ.

SELAMLAMA

Tekbirden sonra sağa dönerek SELAM OLSUN HAKK’IN HUZURUNA VARANLAR. denir bu esnada sol el aşağıya sarkıtılır. Sonra sola dönerek ” SELAM OLSUN GERÇEĞE HÜ DİYE DUA EDENLER” der ve sağ el de aşağıya sarkıtılır.

Sağa sola selam verildikten sonra dede ” Rıza-i Lillah için Hakk’a yürüyen bu can için, bildiğiniz bir duayı yapın der. ( Bilenler bildikleri bir duayı, bilmeyenler Hak Muhammed Ali’ye salavat getirir.)

Böylece Cenaze töreni sona erer.

5- MEZARA KOYMA

Daha sonra Hakk’a yürüyen can mezara konur. Üzeri yarım çatı şeklinde kapatılır.Bu sırada dede GÜLBANK VERİR.

” Ey sonsuz keremli Yüce tanrım. Divanına geldik, darına durduk. Ya Hakk…Dualarımızı, Muhammed Mustafa aşkına, Aliyyel Murteza aşkına, On İki İmamlar aşkına kabul eyle…

Ya Hakk… Kusurlarımıza bakma, Gönlümüze kin, kibir, gammazlık, garezlik, hasetlik sokma. Kalbimizi kara, yüzümüzü yara etme. Hastalarımıza şifa, detlerimize deva eyle.

Ya Hakk… Görünür , görünmez kazadan, beladan, şerden, münkirden, nursuzdan, pirsizden, yolsuzdan bizleri koru. Bizlerden doğacak zümreyi İnsan-ı Kamil eyle Ehli-beyt davasının gönül erlerinden eyle. Ya Hakk… Evlat isteyene evlat, nimet isteyene nimet, kısmet isteyene kısmet nasip eyle. Ya Hakk… Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket ihsan eyle. Ya Hakk…Don değiştiren, Hakk’a yürüyen ana – baba, konu – komşu, çoluk – çocuk, kimsesi olmayan , mezar taşı dahi belli olmayanların gönül defterine kaydeyle ya Hakk…Yücelerden yüce Ya Hakk…

Okuduğumuz gülbankları, duaları Nebilerin, Velilerin Muhammed Ali’nin gönül defterine kaydeyle ya Hakk. Ya Hakk, Kerbela’da biat etmeden canını verenlerin ruhlarına hediye eyledik, kabul eyle ya Hakk.On İki İmamın, Ehl-i Beyt’in gönül defterine kaydeyle ya Hakk. Ya Hakk… Muhammed Ali yolunda can verenlerin, çilesini çekenlerin aziz ruhlarına hediye eyledik gönül defterlerine kaydeyle ya Hakk… İnsanlığa ışık tutanların, Hallac-ı Mansurların, Seyyit Nesimilerin, Pir Sultanların ve insanlık yolunda,hak yolunda, halk yolunda can veren şehitlerin ruhuna hediye eyledik, gönül defterine kaydeyle ya Hakk…

Hakk’a yürüyen , sana doğru uçan, sana doğru yolculadığımız ………….Can’ın gönül defterine kaydeyle ya Hakk…

Bu gülbanktan sonra Dede, son olarak hazırda bulunan canlara bildikleri bir duayı okumalarını öğütler ve cenaze töreni biter.( Cenaze törenlerinde Fatiha okunması mecburiyeti yoktur. İmam Cafer Buyruğu, bilinen bir duayı, genellikle salavat getirmeyi, ve On İki İmam’ın adını sayıp bilinen bir dua ile söylenmesini öğütler.)

Dede bu tören sonrasında Hakk’a yürüyen Can’ın evine hane halkı ve yakın akrabalarını toplar. Hakk’a yürüyen Can’ın vasiyeti varmıdır? diye sorar. Borcu var mıdır? diye sorar. Var ise dedenin huzurunda açıklanır. Borcu varsa ödeme şekli kararlaştırılır. Rızalık alınır. Cenaze töreni ardından katılanlara lokma verilir.Cenaze evine birkaç gün komşular tarafından yemek verilir, ev işleri yapılır.

Cem nedir.İçeriği nedir?

Cem’de Siralama

Cemde ki sıralama şöyledir;
1) Dede Ceme girer ayakta (darda) olan cemaata dar duası verir.
2) Sohbet eder. (Aydınlatıcı konuşmalar yapar.)
3) Dede cemaattan razılık ister. Sorunlar varsa çözer. (Küskünleri, dargınları barıştır.)
4) Edeb erkâna dâvet eder.
5) Sâlat ve selam verilir.
6) On iki hizmet görev deyişi okunur. (zakir)
7) On iki hizmet sahiplerine dede toplu Dua verir.
8) Post serilir ve dual arı verilir.
9) Tezâkkâr hizmetleri ve duaları verilir.
10) Çerağ uyandırılır ve duaları verilir.
11) Süpürgeci hizmeti ve duaları verilir
12) Gözcü hizmeti ve duası.
13) Tevbe duası ve Nad-ı Ali (Hadis) okunur.
14) Secde (gülbang) duası
15) Duvazimam okunur
16) Secde duası
17) Tevhid edilir
18) Secde duası
19) Tevhit edilir.
20) Secde duası
21) Mir’aclama okunur ve kırklar semahı yapılır.
22) İstek semahları yapılır.
23) Saki suyu dağıtılır ve duaları verilir.
24) Mersiyeler okunur.
25) Secde duası
26) Süpürge (Farraş) hizmeti ve duaları verilir.
27) Lokma hizmeti ve duaları yapılır.
28) Çerağ söndürülür.
29) Post kaldırılır.
30) On iki hizmet yapanların toplu duası verilir.
31) Dağılma (Gidene – Durana) duası verilir.

Görgü Cemi
Alevi, İslam özünü dört kapı kırk makamda bularak, “eline-diline-beline” kuralıyla “görgü cemi”nde mürşidin talibine “dar gel, doğru söyle!” diyerek, alacağını alıp, vereceğini verip, talibin mürşidin görgüsünden geçtikten sonra, Allah huzurunda, Hz. Hüseyin yolunda aklanmasıdır.

Alevi eşitlik, kardeşlik, demokrasi, laiklik demiştir. Alevilik, bin defa mazlum olsan bir defa zalim olma demiştir. Alevilik engin bir sevgi denizidir. “Sudan duru, sütten beyazdır”. Alevilik Ali’yi sevmektir. Ali dürüsttü, mertti, cömertti, yoksulun yanındaydı. Haksızın yanında değildi. Böylece, Aleviler bu nitelikleri taşımayanları, görgüsünden ceminden uzaklaştırmıştır.

Alevilik başka şeydir, Alevi olmak başka şeydir. Aleviliğin ön koşulları, Allah-Muhammed-Ali sevgisi ilkesine inanıp, Kuranıkerim’e canı gönülden bağlı olmak, görgü cemine girip alacağını alıp, vereceğini vermektir. Önemli olan bir husus, Oniki İmam ve Ehlibeyt yolu olan cemine girmeye hak kazanılmasıdır. Nazlı, niyazlı olacaksın; kötü alışkanlıklara sahipsen, ceme gelemezsin. Nedir bu kötü alışkanlıklar: Alevilikte, insana zarar verecek herşey yanlış olduğu gibi, insanlığa topluma yakışmayan herşey de suç kabul edilir. Suç işlediği düşünülen kişi, görgüden geçerek yaptığı suçun şekline göre cezalanır. Ancak yapılan suç insana karşı yapılmışsa, mutlaka razılık alınarak, barıştırılıp, niyazlaştırılır. Görgüde yolun almayacağı önemli suçlarda vardır. Bunlar; adam öldürmek, haksız yere karısını boşamak, kocasını terk etmek, zina yapmak, ikrar bozmaktır. Bunlar suçtur, yola alınmaz. Yol cezası verilir.

Dede geldiğinde, cem ehlileri dedenin geldiğini duyunca dede ile beraber müsait bir yerde, varsa cemevinde toplanırlar. Aynı gece görgü cemi yapılacağını öğrendikten sonra, o gün kendi aralarında köylerinde ne gibi davaların olduğunu ve durumunu soruştururlar, öğrenirler. Akşam görgüye hazırlanmak üzere, dede tarafından müsaade edilir.

Önce cemimiz cennetimiz olduğuna göre, herkes genel yıkanma temizliğinden geçer. Görgü yapılmadan lokma yenilmez. Evden çıkmadan önce, önce ev halkı birbiri ile niyazlaşır, büyükler küçüklerin gözlerini, küçükler büyüklerin ellerini öper.

Cemevine girerken gelen canların hepsi kapının sağ tarafını Hz. Hüseyin’e sol tarafını Hz. İmam Hasan’a atfen niyaz verir. Yalnız eşiğe de niyaz vermek gerekir. Medet-Mürvet (Medet ve Mürvet, Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın çocuklarıdır, şehit olmuşlardır) niyazıdır, sağ el parmaklarıyla niyaz verilir. Ceme gelindiğinde, önce “malım, canım, Hz. Hüseyin yoluna kurban olsun!” dercesine, meydanda secdeye kapanarak ikrar verilir ve bütün ev halkı niyaz verip, duaya dururlar. Bilirse ev büyüğü, bilmezse ev halkından bilenin birisi, bu da yoksa cemde bulunan rehber şu duayı okur:

“Esselametü Alahkûm Ey Nur-i Tarikat erenleri
Esselametü Alahkûm Ey Nur-i Marifet erenleri
Esselametü Alahkûm Ey Nur-i Hakikat erenleri”

Ardından dede şu duayı okur: “–Akşamlarınız hayır ola! Şerleriniz def ola! Görgü sorgularımızda erenler yardım ede! Allah-Muhammed-Ali bu güzellikten ayırmaya! Gerçeğe Hû, Mümine ya Ali!”

Gelen canlar tekrar duaya kalkar, dede şu duayı okur: “–Nazınızı niyazınızı hak kabul eyleye! Görgü cemimiz hak hukuk cemi ola! Allah-Muhammed-Ali gele, yardım eyleye! Gerçeğe Hû, mümine ya Ali!”

Ceme gelen tüm canlar, aynı edep-erkân yolu takip ederek cemde rehberin gösterdiği yere oturup, iki diz üzerine geldikten sonra, önce dede, sonra canlar, “Hû erenler, hoş geldiniz!” dercesine sağ elini göğsünün üzerine koyar.

Dede cemin görgü cemi olduğunu ve görgü ceminin de ne olduğunu anlattıktan sonra, zakir üç düvaz okur. Dede zakirden sonra dua eder; ardından Selman-ı Pâk görevini yapan görevliler el yıkamak şekliyle dürüstlüğü temizliği doğruluğu sembolize eden görevlerini bittikten sonra, hizmet başlar.

Önce dede: “–Akşam birliğini toparladık, bir gönül bir vücut olduk” der; hizmet sahipleri seccadeyi serer, Oniki İmam’a dua eder. Peşinden, Allah-Muhammed-Ali’yi içeren yakarış duasını, hacet dilek duasını okur. “–Erenler malımız kurban, canımız kurban olarak görgüye başlıyoruz” der. Cemde bulunan tüm canlar niyaz verir (yani yemin eder) görgü neticesine kadar Oniki Hizmet Cemi yapılıp, lokma yenilemez.

Dede oturmuş olduğu dede postunu, dedenin mesuliyetinin ne olduğunu, Ali adaletinin geçerliliğini anlattıktan sonra, muhip canların yapacakları görevleri kendilerine hatırlatır, göreve başlar. Önce dürüstlüğüne inanılan kişilerden dedeye yardımcı olmak için, Oniki İmamları temsilen oniki can seçilir. Bunlara onikiler ve köy sofuları denir. Onlar, görgüyü dedeyle beraber yürütür. Seçilen sofulara, doğru dürüst hareket edeceklerine dair cemde komşular huzurunda yemin ettirilir. Bunların verecekleri kadar, kesindir kimse itiraz edemez. Yapılan isteklerde yapılan alacaklar, vereceklerde mutlaka şahit istenilir şahit de doğru söyleyeceğine yemin eder.

Musahip olanlar her ikisi beraber tüm ev halkı, yalın ayak “Dar-ı Mansur” olarak, seccadeye niyaz veren meydanda yaş itibarı ile safa geçer. Her can, niyaz veya el öperek sıraya geçer. Görgüye gelip safa geçtikten sonra, musahip olan canlardan birisi şu duayı okur: “–Elhemdir illah gene geldik, Erenler meydanına. El bağlayıp durduk pir divanına. Yol Ali’nin Mansur dar’ım, Eyvallah pirim!” Dede, “–Aşk ola sofu yola!” der ve şu duayı okur: “–Hakk teâla cesedine can verdi, kalbine ilham verdi. Geçtiğin Mansur dar’ı, gördüğün Hakk didar. Ne gördün ne işittin ey talip?” Talip: “–Hakk gördüm, Hakk işittim. Ev gördüm, meydana geçtim. Allah Allah eyvallah ya pirim…” Dede: “–Eyvallahın daim olsun! Bünyen kayım olsun! İkrarın tamamına yoldaş olsun! Döktüğünü doldur, ağlattığını güldür! Dil ver, baş kaldır, doğru söyle!” Talip: “–Eyvallah pirim” der. Seccadeye niyaz verip iki diz üzerine oturarak, dedenin anlattığı sözleri haklar: “–Eyvallah!”

Dede: “–Pir, Rehber, Mürşid kapıları hak mı?” diye sorar; talip: “–Hak pirim” deyip seccadeye niyaz eder.

Dede: “–Oniki gün Muharrem orucu, yedi gün veya (üç gün) Hızır İlyas orucu Medet-Mürvet 48 Perşembe orucu Hak mıdır?” diye sorar; talip, “–Eyvallah pirim” der, niyaz eyler: “–Canımı, malımı bu yola kurban, hakkı olan hakkını istesin!” der. Dede: “–Canlar, bu can Hakk divanında görülüp soruluyor. Canını malını yola teslim etti. İsteklisi var mı, eliyle koymadığını alır mı, gözüyle görmediğini söyler mi, küfür söyleyip, kötü işler yapar mı?” diye cemaate sorar.

Cemde bulunan canlara, önce seçilmiş onikiler yanı yol büyüğü sofulara; onlarda iyidir veya davası varsa, söyleyip yol töresi icabı, alacağının isteğinde bulunur. Dargınsa, barıştırılır. Dargın olarak, gönül kırgınlığı olarak görgüden geçilmez. Davanın şekline göre dede ile seçilen onikiler gereken durumu halleder. Bu karara uymak zorunluğu vardır. Uymazsa, ceme gelemez. Kurban kesemez, kurbanı yenilmez!

Aynı görgü, tüm gelen taliplere uygulanır kadın-erkek ayrımı yapılmaz. Küfrü ile ahlakı ile toplum uyumu ile insana olan saygısı incelenir. Alevilikte “kılı kırka ayrılıp kimsenin hakkı kimsede kalmaz” sözü geçerlidir.

Kadın-erkek bağlılığı mutlaka pekiştirilmelidir. Önce ehiller bağlılığı çok önemlidir. Annesine, babasına, kayınpederine vb. mutlak saygı göstermesi lazımdır. Yoksa, gereken ceza verilir veya yoldan dışlanır. Görgüden sonra görülen canlar sırada bulunan canlarla niyazlaşır, duaya durulur. Tekrar yol erkânı almak üzere diz çökerler. Dede der ki: “–Hû erenler, mihracın mübarek olsun!” Cemaatte bulunan canlar da aynı buyrukta bulunur. Ne demektir bu, ölmeden önce ölmek hakkını hukukunu bu dünyada vermek. Hz. Hüseyin’in dediği gibi, kul hakkı ile divana girilmez. Görgü hak sorgusuzdur. Görülmeden, sorulmadan Alevilik olunmaz. Alevi olmanın en temel şartı yol ehli olmaktır. Kişinin işliği önemlidir.

Görgüden sonra, rıza suyu içilir. Rıza suyu içilmeden önce, dede “–Rıza suyu verilecek, kurbanı yenilecek küsülü olarak rıza suyu içilip, kurban yenilmez!” der. Şayet görgü esnasında dargın olanlar varsa ve barışılmazsa, dargın olanlar kendi haliyle söylerler, barıştırılır.

Görülen canlar, hep beraberce kurban alır. Buna “Birlik Kurbanı” denir. “–Ceme girdik aklandık” diye Allah-Muhammed-Ali’ye dua edilir. Sazlar çalınır, muhabbet etmeye, ceme girmeye hak kazanılır. Oniki hizmet, görgüden sonra yürütülür
dualar
Rehber – Mursid
REHBER: Bismillah Bismisah Allah Allah Erkanimiz mübarek ola, Kirklarin gittigi Erkandan sayila, Dualarimiz makbul ola, Hizir yoldasiniz ola, Dil bizden Himmet Hz. Hakktan ola, Allah Eyvallah. HÜÜ…

MÜRSÜD: Mürsüd gülbenk aldiktan sonra Makamina niyaz olur ve yerine oturur ve tüm Hizmet sahiplerine gülbenk verir.

MÜRSÜD: Bismillah Bismisah Allah Allah Erkanimiz mübarek ola, Kirklarin gittigi erkandan ola, Hak Muhammed Ali gözcümüz bekcimiz ola, özü katarindan ayirmaya, Hizmetleriniz kabul niyazlariniz makbul ola, dil bizden Himmet Hz. Hizirdan ola, Allah eyvallah Hüü…

IBRIKCI: Bismillah Bismisah Allah Allah: Hayir Himmet Pirim Destur

MÜRSiD: Bismillah Bismisah Allah Allah Hizmetlerin kabul ola, Seyidi ibriktar Kamber Hz. lerinin hizmetinden sayila, Allah Eyvallah Hüüü…

MÜRSiD: Baris yaparak küskün dargin varmi yokmu sorar ve alacak verecek varsa hal olunur.
Baris Gülbengi
Baris Gülbengi
MÜRSiD: Bismillah Bismisah Allah Allah Aksamlariniz hayir ola, Günahlariniz af ola, Cenabi Hak birlikten dirlikten ayirmaya, her an pir, Mürsid huzurunda yüzünüz ak imaniniz pak ola,dariniz Imam Hüseyin?i Kerbela?nin dari sayila, Sefaatindan mahrum birakmaya, dil bizden nefes Hz. Pirden ola. Allah Eyvallah Hüü…
CEMiN MÜHÜRLENMESi
SÜPÜRGECI: Bismillah Bismisah Allah Allah Selman-i Parsta vekaleten üc baci idik,güruhu naci idik, Kirklarin ceminde süpürgeci idik. Süpürgeci Selman, kör olsun Mervan zuhur ede Mehdi sahibi zaman, Allah Eyvallah Hüü…

MÜRSiD: Bismillah Bismisah Allah Allah Sayila Selman Mülki Süleyman, kör olsun Mervan, yetise Mehdi sahibi zaman Hizmetin kabul ola, Seman-i Pak yardimcin ola, ALLAH Eyvallah Hüü…
Lokma Gülbengi
Bismillah Bismisah Allah Allah

Hizmetleriniz Kabul ola,
Lokmalariniz Kurbanlariniz Ulu dergaha yazilmis ola
Hak Muhammed Ali?nin didarindan
Imam Hüseyinin darindan on iki imamin
katarindan ayirmaya, on dört masumu pak,
on yedi kemeri best ve kirklar sefaatciniz ola,
emeginiz zaya gitmeye, her iki cihanda
yüzünüz ak imaniniz pak ola, ömrünüz
bereketli, yuvaniz meseretli ola, dil bizden
nefes hakta sayila,
Sofra Gülbengi
Bismillah bismisah Allah Allah

Seberi Sübeer Mürsüdü Rehber sundular
kevser, el hamdüllülah, el hamdüllülah
sofra Ali’nin nimmet velinin
el hamdüllülah el hamdüllülah,
el sükürüllülah, nimmet i celil,
berekatü halil, habibi huda resülü kibriya
serveri enbiya Muhammed Mustafa Sahi velayet
Ali’yel Murteza askina.
Allah ulu sofra dolu her kim yedirdi lokma
(kurban) Hüseyinin defterine kayd ola.
Nuri nebi keremi Imam Ali gülbengi pirimiz
Hünkarimiz Haci Bektasi Veli gercek erenler demine
Hüü diyelim Hüü..
Sofra Duasi
Bism-i Sah Allah Allah…

Nimmet-i Celil, bereket-i Halil, sefaat-i Resul, inayet-i Ali, Himmet-i Veli ola …
Artsin eksilmesin, tassin dökülmesin. Hak-Muhammed-Ali bereketini vere..Yiyip yedirenlere, pisirip getirenlere nur-i iman ve aski sevk ola… Dertlere derman hastalara sifa ola.. gittikleri yerde kann ve keder görmeye.. lokmalariniz kabul ola..
üclerin, beslerin, yedilerin, on iki imamlarin, ondört masumu paklarin, onyedi kemerbestlerin, kirklarin, Rical ül gayp erenlerin ve Pir dergahina yazila.
Yiyene helal yedirene delil ola. Hak saklaya. Hizir bekleye gercege Hüü..
Hızır Orucu
Anadoluda oluşan Hızır kültürünün kaynağı Hızır (Hıdır) Peygambere dayanır. Hızır Arapça Al-Hazır, Al-Hızır (Yeşillik) anlamında bir sıfat olmakla beraber; bir Peygamber, Nebi, Veli yada bir ulu kişi olarak anılır. Genellikle ismi İLYAS peygamberle beraber söylenir. Buda Hızır-İlyas zamanla “Hızır-Ellez” veya “Hıdrellez” şeklinde yerleşmiştir.

Hızır inanışının önce Mezopotamya da ortaya çıktığı, buradan Yahudi geleneklerine ve inancına girdiği, oradan da gerek Hıristiyan gerekse Müslüman inancına geçerek önemli oranda yayıldığı görülmektedir.

Hızır’ın temel özelliği, Abı Hayat’ı (Bengi su) içerek ölmezlik mertebesine ulaşmasında yatar. İnsanoğlunun ölüm karşısındaki çaresizliğinin ve arayışının bir sembolü olan Hızır, orta doğu mitolojisinin temel unsurlarından biridir. İnanç alanında oluşturduğu bu olgu halk arasında çok canlı ve güçlü tutulmakta. Kendisine tanrı tarafından batın bilgisi (Ledün ilmi, Hakikat ilmi, gerçek ilim) verilerek Hz. Musa’yı eğitmekle görevlendirilmiş, Tasavvuf ehli tarafından “gerçek bilgiye” sahip olmuş “Yetkin insanın (insan-ı kamilin) simgesi sayılmıştır. Halk arasında ise dar zamanlarda imdada yetiştiğine inanılan bir peygamber, eren olarak kabul edilmiştir.

Söylenceye göre: Hızır Aleyhisselam, İlyas Aleyhisselam ve İskender-i Zülkarneyn birlikte Abı Hayat-ı aramaya çıkmışlar. Bir süre sonra karanlıklar ülkesine dalmışlar. Hızır ve İlyas ölmezlik suyunun kaynağını bulup içmişler fakat İskender’e söylememişler.

İslam Sufi’leri içerisinde Hızır genellikle “Veli” sayılmıştır. Hızır Mutasavvuflar arasında “Mürşit” pozisyonundadır. Yani insanları aydınlatan biri sayılır. Hızır’ın içtiği Abı Hayat ise tasavvufta “bilgi, irfan, feyiz, neşe, aşk, vuslat, söz ve şiir” anlamına gelecek biçimde kullanılmıştır.

Halk arasında inanışa göre ise; Hızır her konuda her şeyi bilen birisidir ve yeryüzünde tanrının bir nevi vekilidir. Hızır ve İlyas sağdır. Yaşamaktadır. Hızır karada, İlyas denizde yardıma muhtaç olanlara, zor durumda kalmış olanlara yardım ederler. İmdat isteyenlerin imdadına yetişirler. Hızır ve İlyas yılda bir kez (6 Mayıs hıdrellez gününün gecesi) bir gül ağacının dibinde buluşurlar.

Hızır ve İlyas inancı Alevi düşüncesine ve inancına en yoğun biçimde girmiştir. Öyle ki Hızır’ın adına atfedilen “Hızır Orucu” tutulur ve dördüncü gün bayramlaşılır. Hızır orucunun son gününde özellikle cem ayinleri yapılır. O gece bir bezin veya tepsinin üzerine un konulur ve Hızır’ın gelip bu una dokunarak bir işaret bırakması beklenir. Çünkü Hızır’ın uğradığı eve bereket, sağlık ve düzen gelir. Böyle inanılır. Eğer sabah kalkıldığında un üzerinde bir iz veya işaret görülürse o undan kömbe yapılır (Halk arasında buna niyaz yada lokma denir.) ve çevreye dağıtılır. Kömbeyi istisnasız her ve yapar ve dağıtır. Buna “Hızır Lokması” denilir. Hızır’ın un üzerine iz ve işaret bırakarak onurlandırdığı ev sahipleri gücü yetiyorsa mutlaka kurban keser ve çevreye dağıtırlar.

İnanışa göre Nuh peygamberin gemisi fırtınaya tutulmuş, halk feryat edip “Yetiş ya Hızır; bizi kurtar!” diyerek dua etmişler. Duaları Allah tarafından kabul olunarak, fırtına dinmiş. İşte o zaman yüce Allah’a ‘üç gün oruç’ adamışlar. Bu oruç o günden bu güne kadar aynı inançla tutulmaktadır.

Hızır orucu, eski takvim (rumi) aylar hesabına göre 31 Ocak ile 2 Şubat arasında (3 gün) tutulurdu. Ancak, bu ayları şimdi kullandığımız miladi takvime çevirirsek, 13-14-15 Şubat günlerine gelmektedir. Oruç bu günlerde tutulur
MUHARREM AYI ORUCU
Kurban Bayramı Hicri Takvim e göre Zilhicce ayının 10. günü başlar.Kurban Bayramının 1. gününden başlayarak 20 gün sayılır.20. günün akşamı Muharrem Orucu için niyet edilir ve oruç başlar. Muharrem Orucundan önce 3 günlük MASUM-U PAK ORUCU tutulur. Bu oruç Küfe den şehit düşen Müslüm Bin Akıyl ile çoçukları İbrahim ve Muhammet için tutulur. Müslüm , İmam Hüseyin in amcasının oğlu ; İbrahim ile Muhammet ise amcasının torunlarıdır. 3 günlük Masum-u Pak ve 12 günlük Muharrem Orucu olmak üzere toplam 15 gün oruç tutulduktan sonra Muharrem Ayının 13. günü kurbanları tığlanır ve AŞURE dağıtılır.Kurban İmam Ali Zeynel Abidinin Kerbela Katliamın dan kurtuluşundan duyulan sevinci belirtir. Muharrem Ayında eğlence yapılmaz; bıçağa ve kesici aletlere el sürülmez; düğün-nişan-sünnet törenleri yapılmaz; karı koca ilişkileri kesilir; kurban kesilmez;et yenilme; Kerbela Şehitleri’nin çektikleri susuzluğu hissetmek için su içilmez; eğlence yerlerine gidilmez; saç ve sakal traşı olunmaz.

Günümüzde bunların bir bölümü uygulanamamaktadır. Örneğin, sakal traşı olmamak gibi…

Su saf olarak içilmemektedir. Vücudun su ihtiyacı yenilen yemeklerden , çay-kahve-meşrubat-meyve suyu-ayran gibi sıvı içeceklerden karşılanır.

Alevi inancı şekilciliğe takılıp kalmayı değil, özü benimser. Aklın ve ilmin yolundan ayrılmaz. Önemli olan İmam Hüseyin’in ve diğer Kerbela Şehitleri’nin çektikleri acıyı ve zorlukları beyninde, kalbinde ve gönlünde duymaktır. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi yaşayıp,onlar gibi inanmaktır. Zalime karşı çıkıp, mazlumdan yana olmaktır. Eline-diline-beline sadık olup insanca ve onurluca yaşamaktır. Onlar’a layık olmaktır. Ölmeden önce ölmek, öldükten sonra yaşamaktır. Yaşayan ölü olmamaktır. Yarın onlar’ın huzuruna alnı açık yüzü pak çıkmaktır. Onlar’ın bıraktığı onurlu mirasa sahip çıkmaktır.

Muharrem Orucu’nun sahuru yoktur. Belirlenmiş bir iftar vakti de yoktur. Oruç tutulmadan önce şöyle niyet edilir.

“BİSMİ ŞAH. ALLAH ALLAH. ERENLERİN HİKMETİNE. ER HAKK MUHAMMET-ALİ AŞKINA. İMAM HÜSEYİN EFENDİMİZİN SUSUZLUK ORUCU NİYETİNE. KERBELA ŞEHİTLERİ’NİN TEMİZ RUHLARINA MATEM ORUCU NİYETİ İLE HZ. FATMA ANAMIZIN ŞEFAATİNE. 12 İMAM, 14 MASUM-U PAK EFENDİLERİMİZİN ŞEVKİNE, 17 KEMERBESLER HÜRMETİNE HAZIR-GAYİP GEÇEK ERENLERİN YÜCE HÜMMETLERİ ÜZERİMİZDE HAZIR VE NAZIR OLA. YUH MÜNKİRE. LANET YEZİD’E. RAHMET MÜMİN’E ALLAH EYVALLAH. HÜ”

Akşam olup güneş batınca,karanlık gözle görünce oruç açılır.Yatmadan önce niyet edilir.Niyetten sonra Muharrem Orucu başlar.Gece sahura kalkma uygulaması Muharrem Orucu’nda yoktur.

Çeşitli kaynaklara göre Muharrem Ayı’ nın 10. günü birçok olay gerçekleşmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır : ” İmam Hüseyin’ in şehadeti, Adem Peygamber’ in bağışlanması ,Nuh Tufanı’ nın başlanması, Yunus Peygamber’ in balığın karnından çıkması İbrahim Peygamber’ in Nemrut’ un ateşi yanmaması, İdris Peygamber’in göğe çıkarılışı, Yakup Peygamber’ in oğlu Yusuf Peygamber’ e kavuşması Yakup Peygamber’ in gözlerinin tekrar görmeye başlaması Yusuf Peygamber’ in atıldığı kuyudan kurtulması , Eyüp Peygamber’ in sağlığına kavuşması Musa Peygamber’ in Kızıldeniz’ i asası ile delip geçmesi , Firavun’ un Kızıldeniz’ de boğulması , İsa Peygamber’ in doğumu, İsa Peygamber’ in göğe alınışı”

Muharrem Ayı kutsal ayıdır.Muharrem Ayı haram aylardandır.Bu ayda savaşmanın yasak olduğu Kur’ an-ı Kerim’ de açıkça belirtilmiştir.Muharrem Ayı Hicri ( Kameri ) ayının ilk ayıdır.1 Muharrem Hicri yılbaşıdır.Allah emirleri kesindir.O’ nun yasalarında herhangi bir değişiklik bulunmaz.Son Peygamber olan Hz.Muhammet’ e ne gönderdi ise önceki peygamberlerin hepsine de aynısını göndermiştir.Bu durum Kur’an-ı Kerim’ de defalarca belirtilmiştir.

AHZAP SURESİ 62. AYET’ te ” Allah’ ın bundan önce gelip geçenler hakkında uyguladığı yasa budur.Allah’ ın kanununda/tavrında/davranışında bir değişiklik bulamazsınız.” Denilmektedir.FETİH SÜRESİ23. AYET’ te ” Bu Allah’ın öteden beri işleyip duran yolu /yasasıdır.Allah’ ın yolunda ve yasasında hiçbir değişme bulamazsınız” denilmektedir.

BAKARA SÜRESİ 183. AYET’ TE ” Ey iman sahipleri! Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazılmıştır. Bu sayede korumanız umulmaktadır” denilmektedir.Bu ayetlerin hükmünden de anlaşılır ki diğer peygamberlere de İslam Dini’ nin kuralları tebliğ edilmiştir.Aynı kurallar Hz. Muhammet tarafından da uygulanmıştır.Adem Peygamber’ den itibaren tüm Peygamberler ibadetlerini GECE yapar.ve yaptırırdı.TÜM PEYGAMBERLER ZAMANINDA ÜÇ GÜNLÜK HIZIR ORUCU VE MUHARREM ORUCU TUTULURDU. İslam Dini’ nin oruçla ilgili kuralları bunlardan ibarettir.Bu kurallar İNCİL-TEVRAT ve ZEBUR’ da da vardır. Hz. Muhammet’ ten sonra iktidarı ele geçiren Emevi ve Abbasi çeteleri bu kurallara uymamışlar; bir sürü yalan – dolanı dinin içine sokarak yeni kurallar oluşturmuşlardır. NİSA SÜRESİ 92. AYET’ te ” Herhalde bir Müslüman’ a layık değil ki haksız olarak bir Müslüman ‘ ı bile bile öldüre . Meğer ki hataen bir ok veya silah gazası ola . Her kim bir Mümin’ in bilmeden ölümüne sebep olsa bile esir düşmüş bir Müslüman kulu veya cariyeyi azad etmek üzerine farz olur.Ayrıca ölenin ailesine diyet vermelidir.Meğer ki ölünün ailesi diyet almayalar ya da bağışlayalar.Eğer ölü sizin düşmanınız olan bir topluluktan olsa bile Mümin ‘dir.

Katilin üzerine kadın ya da erkek bir esiri azad etmek borçtur.O da idama mahkum oluş boynunu zincirden kurtarıp serbest bıraktıra.Aranızda anlaşma olan bir topluluktan olsa bile mirasçılara diyet verilmesi gerekir.Ancak Asker ya da yoksul olup esir,cariye veya idam mahkumu azad etme gücü ve parası olmayan KATİLLERİN HEPSİNİN İKİŞER AY VEYA BİR AY ORUÇ TUTMALARI ÜZERİNE FARZ VE BORÇTUR.BU ORUÇ BORCU VE FARZ EMRİ İNSAN ÖLDÜRMEMELERİ İÇİN MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNE ALLAH’ IN FARZ KILDIĞI BİR KATİLLİK NİŞANIDIR Kİ TÖVBE EDİP KİMSEYİ ÖLDÜRMEYELER. ALLAH HERŞEYİ BİLİR.” Denilmektedir.

BAKARA SÜRESİ 185. AYET’ te

” Ramazan Ay’ ında eğriyi doğrudan ayırıp doğru yolu gösterici Kur’an-ı bazı ayetleri indi.SİZLERDEN HER KİME Kİ FARZ OLDU BU AYLARDA ORUÇ TUTSUN.” denilmektedir.

İmam Hüseyin’ in Kerbela’ da şehit edilmesinden sonra 4 kitapta farz ve hak olan Muharrem Orucu YEZİT tarafından yasaklanmış otuz günlük KATİLLİK ORUCU tutturulmuştur.Abbasi’ lerde otuz günlük KATİLLİK ORUCU’ NU MİZRAKİ İLMİHAL kararı ile ve kılıç zoruyla Türkler’ e ve Acem’ lerde tutturmuşlardır.

Yezit, kerbela katliamından kurtulan İmam Ali Zeynel Abidin’ i halkın isyan etmesinden korkarak Medine’ ye göndermiş İmam Zeynel Abidin’ in serbest bırakılması Yezit’ e isyanı durdurmuş ancak halkın kerbela katliamını yapan katillere duyduğu kin ve nefret duygularını bastıramamış.Bunun üzerine Yezit askerlerine ve kendisine bağlı bulunanlara NİSA SÜRESİ’ nin 92. Ayet’ inde emredilen KATİL ORUCU’ nu tutmalarını emreden bir ferman dağıtmış ve bu Oruc’ u tutmayanları öldürtmüştür.Böylece hem yer yer ayaklanan halkın isyanını önlemiş hem de iktidarını sağlamlaştırmıştır.Yezit’ le başlayan bu gelenek günümüzde de devam etmektedir.

FECR SÜRESİ 1. AYET’ te ” Ya Muhammet o Muharrem’ in on sabahı ve akşamı hakkı için ve çift olup duranlara ve dahi on gecelere and olsun ki akıl sahipleri olanlara itibar edip son amaçlarını onunla inceleme ve araştırma yaparlar” denilmektedir.

ARAF SÜRESİ 142. AYET’ te “Musa’ ya kırk gece ve otuz gece ikrarlanma verdik.O otuz on gece ile tamamladık.Musa kardeşi Harun’ a sen benim vekilimsin.toplumu yönet , barışçı ol ve emrimi tutmayan fesatçılara uyma.” denilmektedir.

Bu emirlerden ongün ve geceye and içen Allah’ ın bugün ve gecelerine oruçla geçirenlerin Allah’ a itaat edenler olacağını açıklamasıda MUHARREM ORUCU’ NUN ALLAH’IN EMRETTİĞİ VE MÜMİNLERCE TUTULMASI GEREKEN ORUÇ OLDUĞUNUN EN AÇIK KANITIDIR.

ŞEHİHALMÜŞLEM isimli kitapta Hz.Muhammet’ in ongün Muharrem Orucu tuttuğunu ve Hüseyin’ e matem diye Oruç tutturduğunu yazmaktadır.Gene aynı kitapta MUHARREM ORUCU’ NUN HZ MUHAMMET DÖNEMİNDE FARZ OLDUĞU , PEYGAMBER’ İN HAK’ KA YÜRÜMESİNDEN SONRA MÜMİNLERİN ORUCU OLAN MUHARREM’ İN TUTULMADIĞINI, MÜSLÜMALARİN RAMAZAN ORUCUNU FARZ YAPTIKLARINI YAZMAKTADIR.

Ehli sünnet kaynaklarında Ramazan Orucu’ nun Hicret’ in 2. yılında farz olduğu yazılmaktadır.Bu iddia sadece Kur’an’ a değil dört kitaba da aykırıdır.

Adem Peygamber’ den başlayarak Hicret’ in 2. yılına kadar Muharrem Orucu’ nun tutulmasına emreden Allah aniden fikir değiştirip niçin Ramazan Orucu’ nu farz kılmıştır? Yada Muharrem Orucu’ nu farz olmaktan çıkarmıştır.? Dört hak kitaba da aykırı olan bu iddia halka karşı söylenmiş bir yalan , İslam Dini alet edilerek yapılmış bir iftiradan başka bir şey değildir.

Gönülleri İslam’ a ısınmamış öldürülme ve esir edilme korkusuyla Müslüman oldum diyen münafıkların vazgeçemedikleri cahiliye inançlarını devam ettirebilmek için çeşitli bidatlar ( uydurmalar ) icat ederek çarpıtmaya çalışmalarıdır.Bu Oruç bu çarpıtmayı yapan münafıklar ile katillere farzdır.Müminlere farz değildir. Müminler’ in orucu muharrem orucudur.
KERBELA ve MUHARREM ORUCU
Konunun zaman, mekan ve kısa dönemli etkileri gözönüne alındığında Araplar’a özgü bir sorun olarak görünmekle birlikte, Şii-Sünni ayrılığı ve bunun uzun dönemli etkileri nedeniyle İslamı benimsemiş bütün toplulukları ilgilendiren bir sorun olduğu söylenebilir. İslam tarihinin en ilginç bu dönemi şüphesiz, Dört Halife sonrasında Emevilerin iktidarı elde ediş ara dönemidir. Bu ara dönemin genelde yüzeysel olarak bilindiği ve değerlendirildiği kanısındayız. Bu çalışmada öncelikle bu dönemin baş aktörlerinden Muaviye ve oğlu Yezid dönemleri ele alınmak suretiyle, hafızalarda kötü iz bırakmış bu iki simanın icraatleri de sergilenecektir. Bu çalışma kaynakçada belirttiğimiz çalışmalardan yapılmış alıntılara dayanmaktadır. Verilen bilgiler halkın anlayacağı dilde verilmeye özen gösterilmiştir.

Zihnimi kurcalayan şu sorulardır ki bu konuları ele alma isteğimin kökenini oluştururlar: Muaviye ve oğlu Yezid neler yapmışlardır da böyle kötü ün salmışlar ve hatta lanetle anılır olmuşlardır? Niçin , İslamı benimsemiş diğer toplumlarda birçok kullanılan Arap kökenli ad varken Muaviye ve Yezid adları kullanılmamaktadır, hatta bu şahısları övenler ve yakınlarında dahi Muaviye ve Yezid adları yoktur? Umarız kendi zihnimizdeki sorulara yanıt ararken, okuyucuya da yararlı bilgiler sunarız. Verdiğimiz bilgileri daha çok uzmanlarından alıntı yaparak gerçekleştireceğiz.

MUAVİYE KİMDİR?
Tam adı Muaviye bin Ebi Süfyan’dır. 602 yılında Mekke’de doğan Muaviye önceleri Hz. Muhammed’in karşısında yer alan Abdü’ş-Şems kabilesindendi. Hz. Muhammed’in Mekke’yi ele geçirmesinden sonra müslüman oldu.

İkinci Halife Ömer döneminde kardeşi Yezid bin Ebu Süfyan’ın ölmesi sonrası Şam Valisi olarak sadece Şam ordugah ve vilayetini idareyle memur edilen Muaviye’nin gücü, Ömer’in ölümü sonrasında iyice arttı. Çünkü Muaviye’nin akrabası olan Osman Üçüncü halife olmuştu. Osman’ın halifeliğiyle Muaviye Şam’ın yanısıra Suriye’nin diğer vilayetlerini de idaresi altına aldı. Böylece Muaviye , bütün Suriye ve çevresinin valisi olup, servet ve iktidarını günden güne arttırmaktaydı. Muaviye, Üçüncü halife Osman öldürüldüğünde hem siyasi, hem de ekonomik açıdan oldukça güçlü bir konuma gelmiş bulunuyordu. Bu gücü nedeni iledir ki, müslümanların ittifak ile halifeliğe getirdiği Hz. Ali’nin meşru halifeliğini tanımamış, Osman’ın kanını talep iddiasını öne sürerek Hz. Ali ile savaşa girmiştir. Yine Muaviye, Osman’ın intikamcısı rolüne sarılmakla kalmıyor; halife Osman’ın katillerini teslime rıza gösterdiği taktirde Hz. Ali’ye biat etmeğe razı olduğunu ilan ediyordu ki, bu apaçık siyasi bir manevraydı. Muaviye bu manevradan Sıffin Savaşı öncesindeki müzakerelerde oldukça yararlanmıştı. Şöyleki Osman’ın katledilmesiyle Hz. Ali’nin herhangi bir ilgisi yoktu ve Osman’ın katillerinin bulunamayacağı ortadaydı. Çünkü Osman’ın bulunduğu yeri sararak onu katleden kitle yüzlerle ifade ediliyordu Esasen Osman’ın katledilmesinde bilinen birçok neden rol oynamıştır. Öyleki, Hz. Peygamberin eşlerinden Ayşe bile Halife Osman’ın aleyhinde bulunmaktaydı. Osman’ın akrabalarına olan Emevi Ailesi mensuplarına sağladığı mevkiler ve parasal ayrıcalıklar da yoğun tepkilere yol açmıştı. Bu şekilde halife Osman muhtelif çevrelerde muhalifler yaratmış idi.

Emevi sülalesi İslam’ın doğuşu ile kaybettikleri nüfuz ve iktidarı yeniden ele geçirebilmek için akıl almaz yollara başvurmuşlardır. Özellikle Muaviye’nin ve Yezid’in davranışlarını, bazı Sünni yazarların ileri sürdükleri gibi, “içtihad” farkıyla açıklamaya kesinlikle imkan yoktur. Muaviye “kısas” adıyla din kisvesine büründürdüğü siyasi ihtirasını ne pahasına olursa olsun tatmin için uğraşmış, bu amaçla başvurulmadık yol bırakılmamıştır. Şüphesiz Muaviye’nin bu cüretkâr hareketlerde bulunurken en büyük dayanağı 20 yıllık Suriye Valiliği sırasında sağladığı kazanımlardı. Muaviye’nin başlıca eseri, siyasetine körü körüne itaat eden birliklerden oluşan Suriye Ordusu oldu. Muaviye, ordunun rahatına ve donanımına çok dikkat ediyor, ücretlerini fazlasıyla ve o zamana kadar alışılmamış bir düzen ile ödemeye çalışıyordu. Muaviye kendi amaçlarının önünde engel olarak gördüğü, her kim olursa olsun, ortadan kaldırmakta tereddüt etmemekteydi. Muaviye’nin bu siyaseti icraatlerinde açıkça görülmektedir.

Muaviye, tüm bu sözü edilen önlemler dışında servetini de siyasal başarısı için seferber etmiş durumdaydı. Karşıtlarından kiminin öldürülmesi yolu benimsenirken, kiminin de para ile satın alınması yoluna gidilebiliyordu. Tahsis ettiği maaşların ve cömertce ihsanların altın zinciri ile en inatçı aleyhtarlarının dizginlerini elinde tutmayı başarmış idi. Emevi halifeleri, Muaviye de dahil, kendi siyasetlerine düşman olanların aynı zamanda islama da karşı olduklarına kanaat getirmişlerdi.

Çeşitli İslam Tarihi uzmanlarınca dile getirilen ve Muaviye’nin suçlanmasına yol açan davranışlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Muaviye, Şam dışındaki bütün İslam eyaletlerinin meşru halifesi olan Hz. Ali’ye savaş açmış ve esasta iktidarı elde etme amacını Osman’ın kanını talep iddiasıyla hasıraltı etmeyi amaçlamış, dolayısıyla o zamana kadarki İslami teamüllere karşı çıkarak hilafeti gaspetmiştir.

2. Muaviye, siyasi amaçları uğruna, vali ve hakimlere ferman göndermek suretiyle Hz. Ali’ye, Ebu Turap lakabıyla birlikte küfür ettirir, lanet okutturur, sövdürürdü. Ebu Turap, toprağın babası anlamında olup, Hz. Muhammed tarafından Hz. Ali’ye verilmiş bir ad idi ve Hz. Ali de bu lakabı çok severdi. Muaviye ile başlayan bu adet diğer Emevi hükümdarları zamanında da sürdü. Mescidi Nebevi’de, Peygamberin manevi huzurunda, onun minberinde en çok sevdiği zata karşı yakışık almayan küfürleri savurmak adet bile oldu. Hatta Muaviye, Medine’de Hz. Peygamber’in mescidinde de ashabın itirazlarına, Hz. Peygamber’in eşlerinden Ümmü Seleme’nin bizzat mescide gelip Resulullah’ın “Ali’ye söven bana, bana söven Allah’a sövmüş olur.” hadisiyle kendisine ihtarda bulunmasına rağmen bundan vazgeçmemişti.

3. Muaviye, diyet uygulamasında sünnete aykırı davrandığı gibi, ganimet mallarının dağıtılmasında da Allah’ın Kitabı ve Resulü’nün sünnetinin açık hükümlerine aykırı davranmıştır. Emevi soyunun idarecileri, Ömer b. Abdülaziz istisna edilecek olursa, Kur’an ve Sünnet’i dünyevi hırs ve menfaatler uğruna feda edebilmiş ve tarihte “İslam” değil “Arap” devleti adıyla şöhret kazanmışlardır.

4. Muaviye, valilerini o zamanki yasalardan üstün sayıyordu. Valilerinden Ziyad b. Ebih ve Büsr İbni Ertat’ın yaptıkları katliamlar ve zulümler tarihçilerce oldukça yer verilen konulardandır. Muaviye ise bu zulümlere sessiz kalıyordu. Muaviye’nin Basra valiliğine getirdiği Ziyad b. Ebih, Irak’ta haksız yere binlerce insanı öldürttü. Muaviye’nin komutanlarından Büsr İbni Ertat, Mekke, Medine ve Yemen’de zalimce icraatleriyle ortalığa dehşet saçtı.

5. Muaviye, amaçlarına engel olarak gördüğü kişilerden kurtulmak için hiçbir hareketten çekinmezdi ve kanlı emelleri uğruna pek çok değerli şahsın ölmesi onun idaresi dönemine rastlar. Mesela Ammar b. Yasir, Eşter b. Malik, Muhammed İbn-i Ebu Bekir ve Hucr b. Adî bunlardandır. Bu şahıslarının tümünün de ortak yanı, Hz. Ali’nin tarafında yer almış oluşlarıydı.

6. Muaviye, Hz. Hasan’la yaptığı anlaşmayı hiçe sayarak, ölmeden önce oğlu Yezid’e biat edilmesini istedi. Böyle bir durum, o zamana kadar Arapların ve Müslümanların anlayışına uymadığı gibi, Yezid de serbest hareketlerinden dolayı fasık sayılıyordu ve böyle bir kimsenin halifeliğe adaylığını kabul etmek mümkün değildi. Böylece, Muaviye, Yezid El-Humur diye adlandırılmış, kaynaklarda içki içen ilk halife olarak geçen oğlu Yezid’i, kendisine halef tayin etmiş oluyorduki bu durum hilafetin saltanata dönüştüğünün açık bir göstergesiydi.
Sonuç olarak Muaviye o zamana kadar ki İslami teamüllere aykırı birçok kötü hareketi meşrulaştırmış, kendinden sonrakilere kötü örnek olmuştur. G. Levi Della Vida’nın da dile getirdiği gibi, Muaviye’nin halifeliği, İslam’ın devlet teşkilatı tarihinde yepyeni bir dönem açıyordu. Artık halife, sünnetin vücut bulunduğu anlarda buna bizzat şahit olup da sünneti uygulayan veya devam ettiren kimse olmaktan çıkıyor, Arap aleminin belli başlı siması, askeri kuvveti, aile ilişki ve etkileri, kendi şahsi itibarı sayesinde, kabile reisleri arasında en başta geleni oluyordu. Artık halife, resmi ünvanı bakımından olmasa bile, fiilen bir “melik”, daha doğrusu Yunanlıların “tiran” dediği türden bir hükümdardı.

Aslında Muaviye, iktidarı elde edebilmek için her yola başvurabileceğini açıkça ifade ediyordu. Şeyh Ekber Muaviye’nin bu durumunu yansıtan şu sözlerine yer veriyor: “Yükselmek ve büyük mevkilere erişmek için gayret ve çabanızı arttırınız ki muradınıza vasıl olasınız. Nitekim ben ehil olmadığım halde, himmet ve gayret göstererek muradıma vasıl oldum ve istediğimi elde ettim.” Muaviye bu sözleriyle kendisinden önceki dört halifeden oldukça farklı bir anlayışa sahip olduğunu sergilemekteydi. İktidarının meşruluğunu zorla ve savaşla elde eden Muaviye daha önce de dile getirdiğimiz gibi, fiilen bir melik, daha doğrusu Yunanlıların “tiran” dediği türden bir hükümdardı. İktidarı elde ediş ve iktidarda kalış sürecinde meydana gelen olaylar, Muaviye’nin ve sonraki Emevi hükümdarlarının islam halifeliğinin gerektirdiği niteliklere sahip olmadıklarını ortaya koymaktadır. Kısmen Halife Osman döneminde başlayan Emevi valilerin debdebeli yaşam biçimleri, Muaviye’nin iktidarı eldesiyle iyice belirginleşmişti. Saray adabı ve merasimlere aşırı derecede önem verilmeye başlandı. Muaviye, İslam öncesi dönemdeki Arapların teklifsiz ve serbest hal ve tavırlarını, hemen tamamıyla muhafaza etmişti. Yine T. W. Arnold’un dile getirdiği gibi, Emeviler devrinde, hükümdarların çoğu imamlık görevine devam etmekle birlikte, hilafet görevlerinin dinsel yönlerine de fazla ilgi gösterilmemişt; Zira Ömer b. Abdülaziz müstesna olmak üzere, bu hükümdarlar dinsel düşünce ve sorunlara pek önem vermemiş görünmektedir. İşte sözü edilen tüm bu nedenlerden dolayı, Süheyli’nin de ifade ettiği gibi Muaviye halife değil emirdir.

Muaviye’nin kötülüklerini daha önce belirtmiş idik. Yezid’e geçmeden evvel ünlü Oryantalist H. Lammens’in kaleminden bunların bazılarını yineliyoruz: “Muaviye’nin dört suçu vardır ki, bunlardan birisi bile onu lekelemeye yeterdi: Milleti kıymetsiz insanların elinde bırakmış idi (Yezid’e biat ettirmek suretiyle); Kendisine sormadan, milletin mukadderatını, idare hakkını, hem de birçok peygamber sahabesinin ve faziletli insanların yaşadığı dönemde ve bunların zararına olarak gaspetmiş idi; İpeklilere bürünmüş ve çalgı çalmaktan hoşlanan islah kabul etmez bir sarhoşu kendisine halef tayin etmiş, Ziyad’ı kardeş edinmiş ve nihayet Hucr b. Adî’yi ölüme mahkum etmiş idi.” Lammens, tarafsız bir tarihçinin Muaviye’yi bu ithamlar karşısında temize çıkarmasının oldukça zor olduğunu da ekliyor. Ayrıca Emevi İdaresinin, Hz. Ali’den rivayet edilen pek çok şeyin gizli kalmasında büyük etkisi olduğu da muhtemeldir. Çünkü cami minberlerinden Hz. Ali’ye lanet ettirenlerin, Hz. Ali’nin ilminden bahsedip onun fetva ve sözlerini ve bilhassa hükümet teşkilatıyla ilgili görüşlerini nakletmek hususunda ilim adamlarına serbesti tanımaları da makul değildir.

Muaviye’nin iktidara geliş ve iktidarda kalış biçimine ilişkin icraatlerine değindikten sonra Yezid konusuna geçebiliriz. Yezid hilafetin haksız varisi, Hz. Hüseyin’in öldürülmesinin ve mukaddes şehirlere saldırılmasının suçlusu olarak müslümanların hafızasında çok kötü bir isim bırakmıştır. N. Kemal’in Büyük İslam Tarihi adlı eserinde verdiği bilgilere göre: “Muaviye her yönden dört halife devrinin sadelik, dürüstlük, eşitlik, adalet, kanaat kapılarını kapamış, Suriye’ye sinen Bizans ve İran saray politikası ile ihtişamının esiri olmuştu.
YEZİD KİMDİR?
Esasında Halife eşitler arasında birinci olmak ve ileri gelen kişilerden oluşan şuranın öğütlerine göre hareket etmek üzere kendisine eşit düzeydeki kişilerce seçiliyordu. Ne varki, Muaviye henüz sağken, çevresindekilere kendisinden sonra oğlu Yezid’e biat etmelerini sağladı. Böylece seçim(biat) geleneğini br yana itti ve o zamana değin Araplara yabancı bir kavram olan babadan oğula geçen bir saltanat uygulamasını başlattı. Bu şekilde, Halife’nin seçimi ve liyakati gibi unsurlar geri plana itilmiş oluyor ve bu müessese bir tür saltanat kurumu haline dönüştürülüyordu ki, bu durumun sakıncaları Emevi soyu idarecileri ele alındığında açıkça görülmektedir.

Bilindiği üzere Hz. Ali 24 Ocak 661’de öldü ve daha önce Hz. Ali’nin halifeliğini tanımış -Şam ve Mısır dışında- bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat ettiler. Muaviye bunu haber alınca 60 bin kişilik bir ordu ile Irak’a yürüdü. Hz. Hasan da 40 bin kişilik bir ordu ile yola çıktı. Ancak Hz. Hasan karşı tarafın askeri gücünden ve yandaşları arasındaki ayrılıklardan çekinerek, savaşı göze alamadı ve yapılan bir anlaşma sonucunda halifelikten çekildi. Anlaşmaya göre,

Hz. Ali yandaşlarına eziyet edilmemesi,
Camilerde Hz. Ali’nin kötülenmemesi,
Halifeliğin Muaviye’den sonra Hz. Hasan’a devri,
Hz. Ali soyundan gelenlere maddi katkıda bulunulması,

gibi konular hükme bağlanıyordu. Ancak sonraları askeri ve siyasi gücünü iyice sağlamlaştıran Muaviye “Hasan’la olan ahdim ayağımın altındadır.” demek suretiyle, anlaşma hükümlerini bir bir çiğnemiştir. Muaviye’nin Yezid’i yerine getirmesi, bazı sözde tarih erbabını gerçekten zor durumda bırakmış, bu durumu açıklarken çok dolambaçlı yollar benimsemeye itmiştir. Hiç şüpheniz olmasın bu yalancılar, eğer Muaviye Yezid’i atamamış olsaydı şöyle diyeceklerdi: “Eğer Muaviye yaşasaydı, Yezid’i halef tayin etmezdi. Yezid o ölünce zorla iktidara geldi.

Sünni tarihçilerden es-Suyutî’nin(Öl. 1505) de belirttiği gibi “Hilafetin, Muaviye’nin ölümü halinde, Hasan’a iade edilmesi” maddesi, el-İmame ve’s Siyase’de de bulunmaktadır. Ayrıca İbni Haceri’l-Heytemi, bu maddeyi “Muaviye kendisinden sonra kimseyi yerine tayin etmeyecek; aksine bu iş (hilafet), ondan sonra müslümanların şurası ile tespit olunacaktır.” şeklinde nakleder. Ancak sonuçta Muaviye daha sağlığında oğlu Yezid’i yerine geçirmiş ve Hz. Hasan’la yaptığı anlaşmanın bir kandırmacadan ibaret olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine doğaldır ki,önce Hz. Hasan’ın ortadan kaldırılması gerekiyordu ve Muaviye’de öyle yaptı.

Muaviye, Mervan b. Hakem’i Medine’ye bu iş için yolladı. Mervan çeşitli hilelerle Hz. Hasan’ın eşi Ca’de binti Eş’as’ın, Hz. Hasan’ı zehirlemesini sağladı ve böylece Muaviye oldukça rahatladı.

Böylece Muaviye, oğlu Yezid’i kendinden sonra Emevi hükümdarı yapma şeklindeki düşüncesini yürürlüğe koydu. Böyle bir durum, o zamana kadar Arapların ve müslümanların anlayışlarına uygun olmadığı gibi, Yezid de serbest hareketlerinden dolayı fasık sayılıyordu ve böyle bir kimsenin halifeliğe adaylığını kabul etmek mümkün değildi. Yezid’in veliahtlığı bir hayli tepki görmesine karşın, Muaviye çeşitli girişimlerle Yezid’e biat sağlıyordu. Hatta Muaviye’nin kendisi bu amaçla kalkıp Mekka’ye ve Medine’ye geldi ve buraların halklarına, Yezid’in veliahtlığını öteki bütün eyalet ve şehirler de kabul etmiş gibi göstererek ve tehdit ederek onların da biatını sağladı. Sadece Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer biat etmediler.

Muaviye 18 Nisan 680’de Şam’da ölünce Yezid daha önce kendisine veliaht olarak biat edildiğinden babasının yerine saltanat tahtına geçti. Onun için önemli bir sorun olarak Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatleri meselesi vardı.Yezid, Medine Valisi olan amcası oğlu Velid’e bu üç kişinin biatlerinin bir an önce sağlanmasını isteyen bir mektup yazdı. Mektubunda özellikle Hz. Hüseyin’in biatının sağlanmasını istiyor, “biate yanaşmazsa başını kestir bana gönder” diyordu.

Bütün Hicaz, zor karşısında sinmişti ama bu makamın (halifeliğin) ilim, ahlak ve fazilet bakımından gerçek sahibinin Hz. Hüseyin olduğunu çok iyi biliyordu. Birçokları da Hz. Hüseyin’i, müslümanları bu makamın layıkı olmayan bu adamdan kendilerini kurtarmaya çağırıyordu. Hz. Hüseyin de İslam aleminin yaşadığı bu ızdıraplı dönemi yakından izlemekteydi. Çünkü kendinde, babası Hz. Ali, dedesi Hz. Muhammed’in bütün vasıflarını toplamış gibiydi. Fakat karşısında para, servet, şöhret ve hileye dayanmış Emeviler gibi bir düşman vardı.
HZ. HÜSEYİN’İN KATİLİ YEZİD
Kendisine saltanatı devreden babası Muaviye ölürken bile başucunda bulunma gereği duymayan, avlanmakla gönül eğleyen Yezid, gününü gecesini çalgı dinlemekle, köçek çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet etmiş bir kişiydi. Özellikle maymunlara ve köpeklere çok düşkündü. Ebu Kubays adını verdiği bir maymunu vardı ki, ona alaca bulaca renkli ipek elbise giydirir, başına ipekten örülmüş bir külah koyar, dişi bir merkebe bindirir ve atlarla yarışa sokardı. Kendisiyle şarap içenlere, “Kalkın ey topluluk, dinleyin şarkı söyleyenlerin seslerini; anlamlarla uğraşmayı, bilgilerle oyalanmayı bir yana atın da boyuna şarap içmeye bakın. Çalgı sesi, Ezan sesinden alıkoymada beni; küplerin içindeki yıllanmış şarabı hurilerle değiştim ben.”

Sıbt İbn’il-Cevzi’ye göre Yezid üç şeyi çok severdi: Kadın, şiir ve müzik. N. Kemal de şu olayı nakleder: “Kadınlara karşı son derece düşkündü. Güzel bir kadın olduğunu duyduğu Irak’ın ileri gelenlerinden birinin karısı ile evlenebilmek için Muaviye’yi bir hayli sıkıştırmış, çeşitli hile ve düzenbazlıklara itmişti.”

İşte böyle bir kişi, müslümanların başına geçmiş, İslam’ın temsilcisi sözde halifesi olmuş ve Müminlerin Emiri diye anılmaya başlanmıştı. Bu duruma oldukça üzülen Hz. Hüseyin, Medine’de kendisine Yezid’e biat etmesini öğütleyen Mervan’a şu yanıtı veriyordu: “Başımız sağolsun; çünkü ümmet, Yezid gibi birinin hükmü altına girmekle büyük bir belaya uğradı.”

HZ. HÜSEYİN VE KERBELA OLAYI
Hz. Hüseyin Peygamberin torunu ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın ikinci çocuğu idi. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu adı ona Hz. Muhammed vermiş idi. Bazı kaynaklarda Hüseyin doğduğu zaman Hz. Muhammed’in kulağına ” O cennet çocuklarının efendisi (Seyyid)dir.” diye seslendiği yazılıdır. Peygamber Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i çok severdi. “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.” dediği birçok kaynakta yazılıdır.

İmam Hüseyin’in çocukluğu Peygamberin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu durum kısa sürdü. Daha 5 yaşındayken dedesini yani Hz. Muhammed’i; ve kısa bir süre sonra da annesi Hz. Fatıma’yı kaybetti. Bu durumun onu oldukça etkilediği muhakkaktır. Daha çocukken birgün İkinci halife Ömer minberde hutbe okurken Hz. Hüseyin’in Ömer’in yanına giderek “Babamın minberinden in ve babanın minberine git.” diye çıkıştığı da kaynaklarda yazılıdır.

Üçüncü halife Osman’a karşı gerçekleşen isyanda Hz. Ali onu ve abisi Hz. Hasan’ı halifenin evine göndererek eve kimseyi sokmamalarını emretti (656). İsyancılar buradan içeri giremediler, ancak başka bir evden geçerek Osman’ı öldürmeyi başardılar. Bunun üzerine Hz. Ali oğullarını sert bir şekilde azarladı. Hz. Hüseyin babasının halife olmasıyla birlikte Kûfe’ye gitti ve onunla bütün seferlere katıldı. Hz. Ali’nin şehadeti sonrasında abisi Hz. Hasan’a itaat etmeyi yeğledi. Çünkü babası ölürken ona abisine uymasını vasiyet etmişti. Ancak abisinin Muaviye’nin hileleriyle zehirletilerek şehid edilmesinden sonra yaşanan gelişmeler onun o zaman kadarki durumunu değiştirdi. Yezid’e biat etmemekteki kararlılığı onun bu yolda sonuna kadar gideceğini gösteriyordu.

Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Muaviye ölmeden önce çeşitli hile ve tehditlerle halkı oğlu Yezid’e biat ettirmiş; Hz. Hüseyin ve bazı ileri gelenler biat etmemişlerdi. Yezid ilk iş olarak babasının yarım bıraktığı bu işi tamamlamak üzere, Velid’e yolladığı mektupta “her ne suretle olursa olsun Hz. Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatlerinin sağlanmasını, eğer bu mümkün olmazsa, boyunlarının vurulup, başlarının kendisine gönderilmesini” istiyordu. İktidar hırsının iştahlarını kabarttığı Emeviler’in yapamayacakları iş yoktu. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, gerekirse Peygamberin sevgili torununun dahi başını kesmeye, Ehli Beyt’e zulüm etmeye kararlıydı.

Doğal olarak Hz. Hüseyin, Yezid’e biat etmedi ve Velid’in çabaları sonuç vermedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. Ayrıca bu sırada Hz. Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kûfe’ye davet ederek kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler. Bunun üzerine Hz. Hüseyin de amca oğlu Müslim b. Akıyl’i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kûfe’ye gönderdi. Önceleri Müslim Kûfe’deki çalışmalarında başarılı oldu ve Hz. Hüseyin de bunun üzerine Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktı.. Hz. Hüseyin kendisini Kûfe’ye gitmekten alıkoymaya yönelik girişimlere “Rüyasında dedesi Hz. Muhammed’i gördüğünü ve başladığı iş ister lehine ister aleyhine olsun, dönmeyeceğini” söylüyordu.

Bu arada Müslim’in faaliyetleri Yezid tarafından haber alınınca, Kûfe Valiliğine zalim Ubeydullah getirildi ve Müslim yakalanarak idam edildi. Ubeydullah’ın Kûfe valiliğine atanması şüphesiz anlamlıydı. Çünkü o Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in oğluydu. Zalimlikte babasından aşağı değildi. Ubeydullah’ın Kûfe Valiliğine atanmasıyla Hz. Hüseyin’i davet eden onbinler korku ve tehditle sindirildi.

Hz. Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığında amca oğlu Müslim Yezid’in adamlarınca öldürülmüştü. Hz. Hüseyin kafilesiyle ilerlerken yolda, ünlü Arap Şair Ferezdak ile karşılaşıldı. Hz. Hüseyin ondan Kûfe’deki durumu sorunca, Ferezdak, “Halkın kalbi seninle, kılıçları ise Beni Ümeyye(Emeviler) iledir; kaza ise gökten iner ve Allah dilediğini işler.” dedi. Hz. Hüseyin de “Doğru söyledin , Allahın dediği olur.” dedi ve yola devam edildi. Hz. Hüseyin Müslim’in Yezid’in adamlarınca acımasızca öldürüldüğünü yolda öğrendiğinde oldukça üzüldü. Kûfelilerin kalleşliği ve dönekliği ortada olduğu, Müslim’e oynanan oyun herşeyi gösterdiği halde, hatta kendisi için başkoyduklarını söyleyenler dağılıp kaçtığı halde o, Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakar dostlarıyla , yola devam etmekten çekinmedi. Hatta ordunun geldiğini haber alınca yanındakilere zaman varken kendisinden gece ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar “hayatlarını kurtarmak için onu terketmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler. Hz. Hüseyin ya başarıya ulaşacak, müslümanları eşitlik, kardeşlik ve adalet ülküleri içinde yaşatacak, Yezid’in saltanatına son verecek yada bu yolda boyun eğmeden şehid olacaktı. İşte Hz. Hüseyin, bu asil duyguların esiri olarak adım adım Kerbela’ya, her neye malolursa olsun gidecekti.

Burada anhatlarıyla ele alacağımız bu olay, sadece islam tarihinin değil insanlık tarihinin de en kara ve acıklı sayfalarını oluşturur. Peygamberin cennetin efendileri olduklarını söylediği iki sevgili torunundan Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edildiği bu olayı Emevi yandaşı zavallıların açıklarken nasıl kılıktan kılığa büründüklerini ibret ve hayretle görüyoruz.

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. İnsanlık değerlerinden yoksun Kûfe Valisi zalim Ubeydullah, Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından herhangi birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani Hz. Hüseyin’i şehid etmekti. Çünkü biliyordu ki, Hz. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu.
Şimdi sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in her yönden üstün yaratılış ve niteliğine sahip torununa ve ve onun ailesine saldırıyor, öldürmeye çabalıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir susuzdu,.hararetten insanların dudakları çatlamış, dilleri kurumuş, bağırları yanmıştı. Fakat karşılarındaki paralı askerlerde insaf yoktu, acıma bilmiyorlardı, kana susamışlardı, şan ve şöhretin esiriydiler. Meğer insanoğlu, servet, şöhret ve makam için sırasında ne kadar küçülüp, alçalabiliyordu.

Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitab etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan bu orduyu pek etkilemedi. Hz. Hüseyin’in bu sözlerinin edebi bakımdan da ayrı bir değeri vardır. Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e, meleklere ve nebilere salattan sonra şöyle diyordu:

“Peygamberimizin kızının oğlu, vasisinin oğlu, amcasının oğlu ben değil miyim? Şehidlerin efendisi Hamza babamın amcası değil midir; şehit Cafer Tayyar amcam değil midir? Tanrı elçisinin benim için ve kardeşim için, cennet halkı çocuklarının seyyidleridir ve sünnet ehlinin gözbebekleridir, sürurlarıdır, dediğini duymadınız mı?”

“İmdi benim soyumu araştırınız ve benim kim olduğumu görünüz. Sonra kendi vicdanlarınıza eğiliniz, onları ayıplayınız ve beni öldürmenin haram ve yasaklanmış olan kanımı dökmenin sizin için helal olup olmadığını düşününüz.!…” Bu konuşma bir başka kaynakta ise şöyle nakledilir: ” Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben: “Ey Kûfe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helal olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için -Siz ehlibeytin seyyitlerisiniz- diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikafa çekilmeme müsade etmediniz. Davetnameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasbettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır….”

Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzuli şöyle nakleder: “Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkara kalkıştılar. Hazreti İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkara mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı. O zaman Ömer b. Sa’d gelip:

– Ey Hüseyin! Dedi, bu hikayelerden bir sonuç çıkmaz. Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın.!…

Bu sözleri söyledikten sonra eline bir ok alıp:

– Ey Kûfe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, Hz. Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum.

Bunları söyleyerek o oku Hz. Hüseyin’e doğru fırlattı. Hz. Hüseyin sakalını eline alarak:

– Ey kavim Allahın gazabı yahudilere “Aziz Allahın oğludur!” dedikleri zaman son şiddetini bulmuştu. Ve yine Tanrı’nın kahrı, Hıristiyan kavmine “Mesih, Allahın oğludur” dedikleri zaman, indi. Allahın gazabı bugün de size Al-i Resule (Ehli Beyt’e) kasdettiğiniz için erişmektedir. Bedeninizdeki her kıl, demirine su verilmiş bir hançer olsa “Allah sabırlıları sever…” emrinden dışarı çıkmam. Ve her biriniz ayrı ayrı bana kasdetmek için kin tutan askerlerden olsanız, “Allah sabırlıları sever!” buyruğunu bırakmam. Rivayet ederler ki, Yezid’in askerleri İbni Sa’d’ın gayretini gördüğünde ona uyup Hz. Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu. Hz. Hüseyin bu hücum karşısında süvarilerine dönüp yanındakilere şunları söyledi:

Ey vefakâr arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar! Kavgaya kendinizi hazırlayın ki, kanların döküleceği zamandır. ”

Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in vücudunda otuzüç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı (10 Muharrem 61-10 Ekim 680). Hz. Hüseyin’in şehadetini Kastamonulu Şazi eserinde şöyle dile getiriyor:

Yüzü üstüne bıraktı Seyidi
Kesti başını hemandem o lain
Kanı yere çün döküldü ol zaman
Zelzele düştü yere-ü darügir
Gulgula kıldı melayik ağladı
Yer gök oldu karagû ol zaman

Çaldı pıçağı işit kim neyledi
Hem şehit oldu Hüseyn-ü pâk din
Düştü kavga aleme oldu figan
Göğe değin çıktı feryad-ü nefir

Ay güneş nurunu ol dem bağladı
Yaradılmış cümlesi kıldı figan

Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, hasta ve yatakta olan İmam Zeynel Abidin Ali de öldürülmek istendi. Bu kanlı savaşın bitiminde İmam Zeynel Abidin yatak ve yorganlara sarılarak saklanmıştı. Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi sonrasında çadıra koşan Şimr “Hüseyin’in bir oğlu daha olacak o nerede?” diye aramaya başladı. Çadırın her tarafını arayıp çocuğu buldu. Fakat bu esnada çadırda bulunan kadınlar Şimr’e hücum ederek Zeynel Abidin’i bu caninin elinden kurtardılar. Bu çirkin şavaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. Hz. Hüseyin’in yanındakilerden şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Yezid ordusunun komutanı, bu şehitlerin başlarını Vali Ubeydullah’a gönderdi. Hz. Hüseyin’in kızları, kızkardeşleri ve çocuklar da Kûfe’ye Ubeydullah’ın huzuruna getirildiler. Ubeydullah’ın Peygamberin soyuna karşı davranışı çok çirkin ve kaba idi; kendilerine hakaretler ve tehditler savurdu, hatta İmam Zeynel Abidin’i öldürmek dahi istedi. Ubeydullah bundan sonra İmam Zeynel Abidin’in ellerini bağlatıp, Kerbela’da öldürülenlerin kesilmiş başlarını, çoluk çocuğu Şam’a Halife Yezid’in yanına yolladı. Şam’a vardıklarında onları götüren Züheyr, Halife Yezid’in yanına girip başarıyı(!) müjdelemiş ve Kerbela savaşının ayrıntılarını anlatmıştı.

Hz. Hüseyin’in ailesini getiren kafile Yezid’in sarayına getirilmişti. Kısa süre sonra ehlibeyt kadınlarını Yezid’in huzuruna çıkardılar. Kadınlar İmam Hüseyin’in kesik başını Yezid’in önünde görünce feryad ve figan etmeye başladılar. Kadınlarla birlikte zincirli bir şekilde İmam Zeynel Abidin de Yezid’in huzuruna getirilmişti. Manzaranın dehşetinden Yezid’in yanında bulunanlar bile dehşete kapılmışlar ve bunu açıkça belirtmişlerdi. Yezid Hz. Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra artık rahatlamış sayılırdı. Şimdi Ehli beyte yalandan da olsa saygılı davranabilirdi. Derhal Zeynel Abidin’in zincirlerini çözdürdü. Yezid’in kadınları da Ehli beyt kadınlarını teselli etmeye çalışıyorlardı. Artık Yezid yaptığı kötülükleri ve cinayetleri unutturabilmek için Ehli Beyt’e iyi davranıyor, sarayda onlarla konuşuyor, her isteklerinin yerine getirileceğini belirtiyordu. Daha sonra Numan bin Beşir komutasındaki bir muhafız kıtası eşliğinde onları Medine’ye kadar götürdü. Yezid, Zeynel Abidin’i uğurlarken şu yalanı bile uydurabiliyordu: “Allah, İbni Mercame’ye lanet eylesin. Vallahi ben olsaydım babanın her isteğini yerine getirirdim. Lakin kaderi İlahi böyleymiş ne yapalım!…”
Ne Allah’tan korkuları vardı, ne de Peygamberden çekinmeleri vardı, ne de utanma biliyorlardı. Şu da muhakkak ki, yeryüzünde Yezid gibi ahlak yönünden düşük insana az rastlanabilir. Onun bu işleri yapan eli Ubeydullah ise kötülük ve ahlaksızlıkta, zalimlikte efendisi ile yarış halindeydi. Şunu da bilmek lazımdır ki, Kerbela’da hak yolunda kendisinin yüz katı bir orduya karşı duran Hz. Hüseyin’in bu kahramanlığına da rastlamak imkânsızdır. Sonuç olarak Kerbela Olayı yüzyıllara damgasını vurmuş hüzünlü bir destandır. Öyle ki yabancı araştırmacı Gibbon “Yıllar sonra bile insanlar nerede olurlarsa olsunlar Hüseyin’in bu trajik ölümü en soğukkanlı okuyucuyu bile üzecektir…” demektedir.

İmam Hüseyin’in ve yanındakilerin Kerbela’da böyle feci şekilde katledilmeleri ve Peygamber sülalesinin akla gelmedik şekilde ihanete cüretleri halkı o kadar etkiledi ki, adeta Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Olay İran ve Hicaz”a duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin ve ayaklanma istekleri başladı. Bu durum karşısında da Yezid’in paralı kulları büsbütün kudurdu. Zulüm yolunda hiç çekinmez oldular.

KUTSAL ŞEHİRLERİ YIKAN YEZİD
Medine halkı fasık ve günahkar olarak gördüğü Yezid ve iktidarına karşı ayaklanarak, valiyi şehir dışına atmış yerine Abdullah’ı valiliğe getirmişlerdi. Yezid bu durumu haber alınca Akabe oğlu Müslim adlı zalimi onikibin askerle hemen Medine’ye gönderdi ve şu talimatı verdi: “Şehir halkına üç gün süre ver. İsyandan vazgeçmezlerse, onlarla savaş. Zafer kazanıldıktan sonra da bütün şehri yağma et.” İslam’ın bu kutsal şehrinde sözde halife Yezid’in arzuları doğrultusunda İmam Zuhri’nin bildirdiğine göre on binden fazla insan öldürüldü. Evlere saldıran askerler, ellerine geçirdikleri malları almakla yetinmediler, masum bini aşkın kadına da tecavüz etmekten de kaçınmadılar. Tarihçi H. M. Balyuzi bunu şu şekilde anlatıyor: “…Medine düştüğü zaman Hz. Muhammed’in geride kalan dostlarından seksen kişi ve yediyüz hafız öldü. Peygamberin şehri yağmacılara teslim edildi; yapılan barbarlık ve tecavüz inanılır gibi değildi. Peygamberin mescidi dahi kurtarılamadı. Etrafı ahır alanı oldu. Medine sınırları içinde daha pek çok insan kılıçtan geçirildi, kalanı da şehri terketti. Ölümden yakasını kurtaranlar Yezide yalnız halife olduğu için değil aynı zamanda onların efendisi ve amiri olarak itaat etmek zorunda bırakıldılar. Karşı çıkanlar ise kızgın demirle dağlanırlardı….” Oysa ki Hz. Muhammed, “Medine halkını, zulmetmek suretiyle korkutanlar, Allah’ı korkutmuş gibidir. Allah’ın, meleklerin ve bütün halkın laneti onların üzerinedir.” demişti. İbn-i Kesir’in yazdığına göre, alimlerin büyük bölümü bu hadise istinaden “Yezid’e lanet etmeyi” uygun görmüşlerdir. 26 Ağustos 683’te gerçekleşen bu Medine’ye Yezid’in saldırması olayı, Hurre Savaşı olarak bilinir.

Medine’yi kanlı bir şekilde susturan Yezid Ordusu daha sonra Mekke’ye yöneldi. Tepeler üzerine yerleştirilen mancınıklarla şehir taş yağmuruna tutuldu. Kuşatma iki ay kadar sürdü ve Kâbe’ye de mancınıkla taş atıldığı gibi, şehirde yer yer yangınlar çıktı. Bu kuşatma Yezid”n öldüğü haberinin Mekke’ye ulaşmasına kadar sürdü. Böylece Yezid, Kâbe’ye saldırma şerefini (!) de elde etmiş oldu. Yezid 11 Kasım 683’te kötü bir nam bırakarak öldü. Kendisi hükümdarlığını , devlet işleri ve adaletli bir idareden çok, şaraba, müziğe, eğlenceye ve kendisine rakip olarak gördüğü insanları, Peygamberin ailesi de olsa, katletmeye hasretmişti.
SONUÇ
Yezid’in, Hz. Hüseyin’e, Hz. Ali soyuna ve yandaşlarına yaptıkları, Mekke ve Medine’ye saldırması İslam tarihinin en kara sayfalarını oluşturur. Yezid, hilafetin haksız varisi, Hz. Hüseyin’in katledilmesinin ve mukaddes şehirlerin kirletilmesinin baş sorumlusu olarak müslümanların hafızasında kötü bir isim bırakmıştır. Emevi zalimleri Hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamber’in Ehli Beytine olmadık şeyler yapmışlardır. Bütün bunlar sonrasında Emevi saltanatı kökünden sarsıldı ve yıkıldı. İslam alemi yüzyıllardır Peygamber torunlarına yapılan bu zulmü unutmadı. Nihayet bir gün Muhtar isimli bir kahraman arkadaşları ile birlikte ayaklandı. Kûfe şehrindeki Ömer bin Sa’d ile Kerbela Olayı’na katılanlardan 210 kişi kılıçtan geçirildi. Bu karışıklıklar sırasında kaçmaya çalışan Hz. Hüseyin’in katili Şimr de yakalandı ve katledildi. 750 yılında Emevi Hanedanı’nı deviren Abbasiler, onlardan öyle bir öc aldılar ki, ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp yaktılar.

İslam tarihinde Muharrem ayı içerisinde gerçekleşen bu facia her yıl canlandırılır. Ehli Beyt için ağıtlar, mersiyeler söylenir, matem tutulur. Kerbela’da Hz. Hüseyin ve Abbas adına birer cami yapılmıştır. Hz. Ali’nin türbesi ise Necef’tedir. İmam Hüseyin Camisinde, Ali Ekber, Ali Asgar ile birlikte Kerbela’da şehid düşen 72 kişinin mezarı vardır. Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu yere Meşhed-i Ali denir. Meşhed bir şehidin şehid olduğu yer demektir. Minareleri ve kubbe şeklindeki tavanları altın yaldızlı bakırla kaplıdır. Meşhed-i Ali’nin çok görkemli ve göz kamaştırıcı bir görünümü vardır. Meşhed-i Hüseyin ise ormanlarla çevrilmiş, minareler ve kubbe altın yaldızlı bakırla kaplı büyük ve güzel bir abidedir.

KERBELA
Kerbela İmam Hüseyin’in şehadetinden bu yana İslam Dünyasında özellikle Anadolu Alevileri için büyük bir kudsiyete sahip olmuştur. İran ve Türk Edebiyatlarında Maktel-i Hüseyin adı altında bir edebi türe de yol açan bu facia yüzyıllardır hafızalardan silinmemiştir.

Kerbela Şehri, Bağdat’tan 80 km. Ve Fırat’ın 25 km. Batısında bulunmaktadır. Hem Şah İsmail hem Kanuni, Necef’le birlikte Kerbela’yı ziyaret etmişler ve İmam Hüseyin’in türbesine karşı çok saygı ve bağlılık göstermişlerdi.

KERBELA’DA HZ. HÜSEYİN’İN MAKAMI
Hz. Hüseyin’in Kerbela’daki makamı 108×82,5 m büyüklüğünde bir avlu içinde bulunur. Bu avlunun çevresini livanlar ve hücreler kuşatır. Duvarları boydan boya Kur’an sureleri, mavi zemin üzerine beyaz yazı ile yazılmış olan bir pervaz süsler. Yaldızlı dehlizden geçilerek varılan üçgen şekilli orta kısım, üzeri kemerler ile örtülü bir koridor (bugün cami) ile kuşatılmıştır ki, ziyaretçiler burada makamı tavaf ederler. En ortada yaklaşık 2m yüksekliğinde, 4m genişliğinde ve çevresi gümüş maşrabi eserler ile çevrili İmam Hüseyin’in sandukası, bunun ayak ucunda beraber bulunan oğlu muharebe arkadaşı Ali Ekber’e ait daha küçük bir sanduka vardır.

Türbenin kıble tarafındaki yüzünde gayet zengin işlemeli süslemeler vardır. Giriş kapısının iki tarafında iki minare bulunur. Üçüncü bir minare de doğu kenarındaki binalar önünde yükselir. Güneyde takriben 16m geride, avluyu kuşatan binaların cephesine rastlanır. Bu tarafta avluya bitişik, oldukça büyük bir medrese bulunur. Bunun yaklaşık 26 metrekare şekilli bir avlusu olduğu gibi hususi bir camisi de vardır. Bu türbenin yaklaşık 600m kuzeydoğusunda Hz. Hüseyin’in üvey kardeşi Abbas’ın türbesi vardır. Şehirden batıya doğru giden yol üzerinde Hz. Hüseyin’in çadırlı karargahı bulunur. Burada yapılmış olan bina çadır şeklini andırdığı gibi, kapısının iki tarafında deve semerlerine benzetilerek yapılmış olan taşlar vardır.

Bir başka kaynakta ise İmam Hüseyin’in Türbesi şöyle anlatılıyor. Altın kaplı muhteşem kubbesi, adeta yine altın kaplı güzel minarelerini kaplayan İmam Ali’nin makamını andırır. Minareler altın kaplı tuğlalarla ve diğer kısımlar kâşi taşlarla süslenmiştir. Bu türbede -Bağdat’taki Musa Kazım Türbesi’nde olduğu gibi ve ondan fazla- altınlar, gümüşler, aynalar, türlü işlemeler, süsler çok bol ve cömertce harcanmıştır. Okul, medrese, mescid, sebil, dergah gibi birbirine bitişik dört köşeli geniş bir alan üzerinde yükselen türbe gerçekten göz kamaştırıcıdır. Hele duvarları, köşeleri kaplayan aynalar, gümüşten veya renkli billurdan dökülmüş yazılar, kabartma altın yaldızlı pek ince dallar, budaklar, çeşit çeşit güller ve hep göze, gönüle dokunan HÜSEYN-İ ŞEHİD VE HÜSEYN-İ MAZLUM yazıları, yakıcı mersiyeler ve sonra billur avizeler, şamdanlar, geceleri bunlardan dökülen altın ışıkların akisler yapan görünümü görülmeye değerdir. Gerçekten de Hz. Hüseyin’in makamı Hz. Hüseyin’in şanına layıktır.

Halk arasında Hz. Hüseyin’in türbesi çevresinde gömülenlerin cennete gidecekleri inancı yaygındır. Bu nedenle birçok yaşlı ve sakat ziyaretçi, hayatlarının son günlerini yaşamak üzere bu türbe civarına gelirler veya ölüler buraya nakledilerek, türbe civarına defnedilirler.
Her yıl Muharrem ayında Kerbela ziyaretçi akınına uğrar. Feryatlar, ahlar, dualar yalnız türbenin kubbesini değil, gök kubbeyi de çınlatır. Kerbela faciasının yıldönümleri burada yaşamı tümüyle etkileyen en önemli olaydır.
MATEM VE MUHARREM ORUCU
Aleviler yüzyıllardır, Hz. İmam Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesinin anısına, Muharrem ayının 1-12 günleri arasında matem orucu tutarlar. Bu oruç, Kur’an’da ve Peygamberimizin hadislerinde de yer almaktadır. Matem (yas) orucuna Kurban Bayramı’ndan 20 gün sonra niyet edilir.

Bu ayda düğün, eğlence yapılmaz, hayvan kesilmez, su içilmez, gönül kırılmaz. Halk cemevinde toplanarak Kerbela Olayını anlatan Saadete Ermişlerin Bahçesi, Gülzarı Haseneyn ve Kumru gibi kitapları okurlar.

ORUCA NİYET ETMEK
Bism-i Şah…Allah Allah… Er Hak-Muhammed-Ali aşkına, İmam Hüseyin Efendimizin susuzluk orucu niyetine Kerbela’da şehid olanların temiz ruhlarına, Fatıma Anamızın şefaatına, Oniki İmamlar aşkına oruç tutmaya niyet eyledim. Ulu Dergah kabul eylesin…
AŞURE LOKMASI İÇİN DUA
Bism-i Şah…Allah Allah…

Barekallah. Şehidler Şahı İmam Hüseyin Efendimizin ve Kerbela şehidlerinin yüce ruhlarının şad olması için barekallah. Cümle erenlerin ruhu için barekallah. Yurdumuzun, Ulusumuzun, Cumhuriyetimizin esenlikte olması için barekallah. Ordularımızın güçlü olması için barekallah. Ahirete göçenlerimiz ve bugün yaşayanlarımız için barekallah. Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket vermesi için barekallah. Muhammed Mustafa, Aliyyel Mürteza, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Kerbela Şehidleri ve Hünkâr Hacı Bektaş Veli hakkı için el-Fatiha ve salevat. Gerçeğe hü…

AŞURE YENDİKTEN SONRA OKUNACAK DUA
Bism-i Şah …Allah Allah…

Allah, Muhammed, Ali, Oniki İmam Efendilerimizin ruhu revanları, şâd ve handan ola. Münkir ve münafıklar mat ola, müminler şâd ola. Lokmalarımız dertlere deva ola.

Matem-i Hasan ve Hüseyin ola. Cümlemize haklı hayırlı kısmetler verilmesi için …

Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli demine hü.
MUSAHIB TUTMAK
Musahib tutmak, (yol kardesi olma ) iyi huylularin ( yol duskunu olmiyanlarin ) kadini baci bilmesi, erkegi kardes saymasiyla gerceklesir. Bu cift kardes ve bacilarin, tasada-kivancta, varlikta yokluk, saglikta- hastalikta birbirlerini arkalamalari gerekmektedir. Oz kardesten de ileri birbirine yakin durumlari, desteklemeleri esastir. Musahib kardeslerden birini mutlaka zengin olmasi gozetilerek paylasimciligin, yardimlasmanin gelistirilmesi ve kibrin kirilmasi amaclanmaktadir… musahib kardes olacaklar, en az uc yil birbirini sinamalidirlar. Anlasabileceklerine inancina bu yola girmelidirler.

Ruh ve gonul birligine eren Musahiblerin asamiyacaklari engel olmaz. Bir olcude ‘ Ev birligine dayanan musahiplik, hosgoru, esitlik ve paylasimcilik esasiyla, sevgi ve saygiyla yurur.

Iki cift Musahib Kardes olmak uzere onceden ikrar verip anlasirlarsa, bu evli ciftler, Cem torenine bir Rehber dede onculugunde gelip Mursid’in huzurunda dort kapi selam verirler. Mursid, bir daha dusunmeleri icin sure tanir. Bu sureden sonra Rehber dede, ciftleri yine Mursid’in huzuruna getirir. Mursid:’Muslumanlik zordur. Birbirimizi incitirseniz, bunun dermani yoktur?. Kendinizden emin misiniz?’ der. Ciftler: ‘Allah, eyvallh!!’ derler. Mursid, ucuncu kez dusundurdukten sonra cifleri huzura kabul eder.

Rehber dede onde, musahib olacak ciftler arkada boyunlarina ikrar bendi takilmis olarak divana yururken,’ Selamin aleykum ey seriat erenleri’ der dururlar. Sonra bir adim atip ” Selamin aleykim ey hakikat erenleri!” diyerek dort kapi adina hazir canlar selamlamis olurlar, mursid derki: Seriat yasa, tarikat yol, marifet bilim, hakikat dogruluk dost kapisidir. Bunlari bildinizmi?

Musahibler, “ozumuz darda, yuzumuz yerde, canimiz kurban, tenimiz tercuman, Allah eyvallah pirim” dedikten sonra, Mursid sunlari soyler:

Ey irfan cemindeki bacilar,babalar!! Musahib olmak isteyen bu baci ve babalarin teni tenesirde, Nesimi gibi yuzulmekte, Fazli gibi hancer bogazlarinda!.. Bu canlar, doktukleri varsa dolduracaklar!Aglattiklari varsa guldurecekler!Yolda-yolakta; suda-sulakta,; alacakta-verecekte, incilmis ve incitmis canlar varsa soyleyin, dilli basilisiniz!

Eger davaci yoksa , cemaat soyle der :
Buyruklar tutarlarsa; buyuklerini sayarlarsa, kucuklerini severlerse; Muhamed-Ali yoluna dogru giderlerse Pirlerine, ustazlarina rahmet olsun!

Rahmet yolunda dogru rahmet olsun, diyen Mursid, su sorulari sorar: Butun mursidlerden, pirlerden, rehberlerden olacaklardan el tutacaksiniz, Muhamed-Ali yoluna baglanacaksiniz. Bu yoldan donmiyeceginize, bu ikrara sadik kalacaginiza, musahib kavline uyacaginiza hazir bulunan cemaat, ay, gun, yer, gok tanik olsun mu? Tanik olsun mu?

Musahib kardesler uc kez” Eyvallah” demek suretiyle ikrar verip taniklar huzurunda” Musahib ” olurlar. Ve Mursid su duvayi okur:
Bismilah!Allah Allah!.. Bu canlar, erenlerimize yuz surup Oniki Imam Veli yoluna katilmayi murat edindiler.. Muratlarikabul ola!!
Gerceklerin demine HUUUU, mumine Ya ALIIII!
DARA ÇEKMEK
On iki hizmet icerisinden birde Hak-Muhammed-Ali divanindan dara cekmek vardir. Hak-Muhhammed-Ali divaninda dara cekilmek, bir tur halk makemsinden yargilanmaktir. Hatali davranislardan bulunan veya suc isliyen kisi, mursid pir , rehber dedeler ile cemevinde toplanmis olan canlar huzurunda edep-erkan geregi huzura gelir, ayaklarini muhurler, elerini gogsunde capraz tutar, basi onunda sorgulanir, yargilanir. Suclu bulunursa cezasi yargic konumundaki dede ile juri konumundaki cemaat ile birlikte saplanir. Agir suc islemis olnalarda on sorusturmasindan sonra cezasi verilmek uzere bir ust kurum olan Pir dergahina veya duskunler ocagina gonderilir sucu sabitlesen ve ceza alanlar yol duskunu olur. Duskunler, kisa sureli ola bilecegi gibi omur boyu da toplumda dislanirlar. Onun mali, davari, toplum malina, davarina katilmaz; ceme alinmaz, konusulmaz.

Bu ceza uygulamasinda amac, suclunun nefsini islah etmesi ve tekrar topluma kazanilmasini saglamaktir.

Alevi-Bektasi yolunda cem torenlerine herkes alinmaz; ozelikle zinna yapanlar ile adam oldurenler kesinlikle alinmazlar. Ayrica Alevi Bektasi inancinda olmayanlarda alinmaz. Ancak bunlar, Alevi Bektasi inancini, torelerini, kuralarini taniyarak, bu yolun eri olacaklarini istiyerek deden nasip, hazir canlardan rizalik alirlar ve ikrar verirlerse torenlere katilabilirler. Ikrar vermek, dede ve canlarin huzurunda, mansurun darinda ( Toren yapilan meydanin odanin orta yeri: dari mansur ) yeminden gecmek: dil ile soyleyip, kalp ile onaylamak anlamindadir.

Bu sorgulu, yargili cem torenlerinde, islenen suclarin buyuklugune kucuklugune gore cezalar verilir ve uygulanir. Postmakamin yaptirim gucu vardir. Okadarki, cogu suclu kisi, seri makemlerde sucunu itrafta bulunmazken, Hak-Muhammed-Ali divaninda bulbul kesilir ve cezasini razi gosterir. O nedenle Osmanli tarihinde Alevi-Bektasilerin davalari kadiya pek intikal etmemistir.

Yine bu Cem torenlerinde kuskunler baristirilir, kirginliklar giderilir, magdurlar ondururlur… Dedenin su sozler bu torenlerin ic guzeligini en acik bicimde sergiler.

Ey Canlar!

Aranizda birbirniden incinen , gucenen, bilerek veya bilmiyerek suc islemis olan, torelerimize uymayan hakaretlerden bulunan can karindas varsa meydana gelsin, Eline, Diline, Beline sahip olmiyan ve nefsini yenmeyen bu ceme girmez. Bu meydan Hak-Muhammed-Ali divanidir. Yalan dolan olmaz bu divanda. Sucluysan soyle kurtul ic azabindan. Bizimi yolumuz, sevgi, baris ve dostluk yoludur. Kimsenin icinde Kin, kibir, kufur, bencilik, dusmanlik, kiskanclik, riyakarlik gibi huylar olmaz.

Kardes bilelim hepimizi.
GÜLBENK
Bismişah… Allah Allah…

Ey canlar, günleriniz hayır ola, hayırlar fethola, şerler defola meydanımız abad gönüllerimiz mesrur ola. ‚oktan çok azdan namuslu bir vergi düzeniyle hakça paylaşımla emeğe saygıyla fukara da mamur ola. Yardımcımız ve gözcümüz ve bekçimiz örümcek kafalılar değil Şah-ı Merdan Ali ve aydınlık kafalı halk ola.

Vicdanimiz ve mantigimiz el ve ışık tutucumuz ola. Gök Tanrı; ulus / ırk / din / dil / mezhep / cinsiyet ve renk farkı gözetmeksizin tüm insanları muhabbetten / didardan / katardan/ cemaldan / dirlikten hele hele barıştan / insan sevgisinden ayırmaya… İnsanlar, yine insan eliyle sevdiklerinden / yurtlarından koparılmaya.

Cümle Ehl-i muhibbanın / darda kalmışların / Hızır darına erişe, Hak erenler cümlemizi ve cümleyi cehennem azabından / yani; Allah alıp Allah satan / cennet alıp cennet satan / Sünnidir, Alevidir diye ayrım koyan / bu canım ülkeyi bize bahşeden, Mustafa Kemal ve yol arkadaşlarına söven / halkın ödediği vergilerle hısım akraba çoluk çocuk hak yiyerek hacca giden, havalimanında ihramlarını giyerken donlarını orada unutan / zengini daha zengin / fakiri daha fakir eden / hala Emevilik güden / insanı insan kılan laikliğe karşı çıkan / aydınlığı karanlığa yeğleyen / halkın, devletin malını / mülkünü parasını ve canını şeytanların şerrinden; halk / demokrasi / hukukun üstünlüğü / adalet / laik demokratik cumhuriyet düşmanlarının mekrinden / bu kötülerin emellerinden yoksun kıla.

Bu gibi yolsuzluklara / uğursuzluklara / haksızlıkları diliyle / kalemiyle karşı çıkan ve bu uğurda canlarından olan ve mapus damlarında çürütülen dil ve kalem erbabına halas-ı hayır, dam dışında savaşanların kalemlerine / dillerine kuvvet ihsan eyleye. Pir’i Sani Balım Sultan / Seyyit Ali Sultan / Kaygusuz Abdal sultan / Muhafız’ı Bab Pir Kolu Açık Hacim Sultan / Halife-i Pir Sarı Saltuk Sultan / Akyazılı Sultan / Seyyid Abdal Musa Sultan / Gözcü Karacaahmet Sultan / Laik cumhuriyetimizin kurucusu ve gönül yoldaşları sultanlar / halk için telli Kur’anlarıyla / kalemleriyle aydınlığı / aydınlatmayı / doğruluğu / eşitliği hukukun üstünlüğünü / emeğin kutsallığını ve insan sevgisini işleyen Pir Sultan Abdal / Şeyh Bedreddin / Hallac-ı Mansur / Nesimi / Serdari / Seyrani / Ruhsati / Dadaloğlu / Köroğlu / Dedemoğlu / Daimi / Müdari ve diyelim Nazım Hikmet / Uğur Mumcu / Muammer Aksoy / Abdi İpekçi / Cavit Tütengil / Turan Dursun / ‚etin Emeç / Metin Göktepe / Ahmet Taner Kışlalı / Bahriye Üçok namlı canlar. Bir Veysel, bir Feyzullah ‚ınar ve de bu uğurda olan nice halk ozanı / yazanı ve de Sivas şehitleri Hürrem ola ve cümlemizden razı ola.

Ey canlar

Bin telli Kur’an’ın birliğine eyvallah

Yerde ve gök kubbede Allı turna / Telli turna misali bir iken binler olup dönmeye eyvallah.

Ey canlar

Yurtta ve dünyada barışa eyvallah.

Dostluğa/kardeşliğe/birliğe/dirliğe eyvallah.

İnsana ve de emeğin kutsallığına saygı yüreğimizde daim ola eyvallah

Niyazımızda çoğalıp sayısız can olalım eyvallah

Bir olalım diri olalım eyvallah

Gök Tanrı, tüm insanları muhabbette / cemalden / didardan / katardan / dirlikten / barıştan/ insan sevgisinden ayırmaya… Eyvallah

Dil bizden, nefes Hazret-i Pir’den, kabul Gök Tanrı’dan ola.

İnayet-i Seyyidi Kainat Sırr-ı Şah-ı velayet demi pir Hünkar Hacı Bektaş Veli,Aşkolsun…
Yola Girmek
Destur alabilmek, yani Icazet alabilmek on dokuz sorunun cevaplarini hakkiyle bilmek zorunludur.
1- Kapida ne üzerinde durursun?
Ikrar üzerinde.

2- Kapi esiginden murad nedir?
Kapi Seriattir. Zahir ve batin ilme isarettir. Ici ve disi Muhammed-Ali’den ibarettir. Iki kanadida Hasan ve Hüseyin’dir. Esik ise Sirat-i müstakimdir ve Tarikatin birinci basamagidir. Mahviyet yolunun da basidir.

3- Post nedir ve cihar kuse Post ne demektir?
Post, Pir evindeki on iki Imam’a isarettir. Cihar kuse Post da dört kapiya isarettir; dört kapinin ortasinda oturmaktir. Post, Hz. Ismail’in kurbanindan kalmistir.

4- Dört kapi dedigin ne kapilaridir?
Seriat, Tarikat, Hakikat ve Ma’rifet kapilaridir ki bunlardan baska kapi yoktur.

5- Seriatta kimin oglusun?
Adem ogluyum.

6- Tarikatta kimin oglusun?
Tarikatta yol ogluyum.

7- Hakikatta kimin oglusun?
Hakikatta Anam Yer, Babam Göktür.

8- Ma’rifette kimin oglusun?
Ma’rifette kemal ogluyum.

9- Yolca, tarikat dilinde, Baba ne demektir?
Mürsid demektir, Hz. Pirin varisidir.

10- Rehber ne demektir?
Erkan üzerine yol gösterici, Talibi beraberinde götürüp Mürsid’e teslim edicidir.

11- Tarikatta kac mertebe vardir ve isimleri nelerdir?
Tarikatta yedi mertebe vardir ve isimleri de sunlardir:

1) Hz. Pir Postnisini
2) Dede Baba
3) Halife Baba
4) Baba ve Baba menzili
5) Rehber
6) Dervis
7) Muhib

12- Bu yolun asiki ne demektir?
Asik, meratibe henüz dahil olmayan demektir ve dahil oluncaya kadar ask ile zevk eder ve meratib sahiplerine niyazdadir.

13- Nerede ikrar verdin?
Erenler meydaninda Pir mukabelesinde ikrar verdim.

14- Ikrar verdiginde elin ve basin ve kulagin ve gözün ve özün ve gönlün nerede idi?
Elim ve basim Mürsidimin elinde idi ve kulagim emanet ve nasihatta idi. Ve gözüm didar-i Muhammed Ali’de idi. Ve özüm Dar-i Mansur’da idi. Ve gönlüm nefh’te ve Muhammed Ali’de ve on iki Imam ve ön dört Ma’sum-Pak’te ve Hak erenlerde idi. Ve mutlaka ikrarim Muhammed Ali’yedir.

15- Cem’de nereye ve kac a’za ile niyaz edersin?
Yedi a’za ile yedi niyaz ederim:

1) Esik’e
2) Horasan (Haci Bektas) Postuna
3) Mürsid Postuna
4) Tur’a ve Muhammed’in Minberine
5) Küre (Hasan ve Hüseyin)ye
6) Rehbere
7) Cümleten cümleye

A’zalar da sunlardir:
1) Bas
2) Agiz
3) Eller
5) Ayaklar
6) Bel ve bütün vücüt.

16- Mürsidin ile senin aranda ne nisan vardir?
Mürsidimle benim aramda (Tevella, Teberra) vardir. Tevella, Muhammed Ali ve Ehl-i Beyt ve Hak erenlere dostluktur. Teberra da Muhammed Ali ve Ehl-i Beyt ve Hak düsmanlarini düsman tutmaktir.

17- Mürsid kulagina ne emanet birakti?
Seriatta üstüvar ol, Tarikatta haberdar ol, Hakikatta sabit kadem ol, Ma’rifette payedar ol, dedi.

18- Dar nedir?
Dar, Cemal ve Celal’in ihata ettigi meydandir ki her maksuda oradan gidilir; sirat-i müstakime delildir; ifham ve tercüman makamidir. Vahdette alem-i küldür. Ceset bakimindan alti yöne isarettir ve Elif Lam’a besarettir. Tevella’da iyilikler ve güzellikler, teberra’da kötülükler ve cezalar yeridir.

19- Tevella ve teberra’nin baska manasi yok mudur?
Vardir, o da (Emr-i bilma’ruf ve nehy-i anilmünker)dir. Tevella Hakk’in rizasi, masivadan tecerrud, yani teberra da nehy edilen seylerden nefsi beri kilmak demektir. Nehy edilen seyler de özellikle: yalan söylemek, kalp kirmak, hirsizlik etmek, adam öldürmek ve buna benzer dogru olmayan sözler ve hareketlerdir.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû