Blog Arşivleri

Kızılbaş Alevilerin Düşkün Ocağı Hıdır Abdal Sultan

Anadolu Kızılbaşlarının tek Düşkün Ocağına adını veren Hıdır Abdal Sultan, Anadolumuzun büyük erenlerinden Karaca Ahmed Sultan’ın oğludur. Bilindiği üzere Karaca Ahmed Sultan “Gözcü” olarak nitelendirilir. Şüphesiz Karaca Ahmed Anadolu’ya yerleşen kolonizatör dervişlerdendir. Karaca Ahmed Sultan’ın İstanbul, Manisa ve Afyon’da makamları bulunmaktadır. Karaca Ahmed Sultan’la ve Hıdır Abdal Sultan’la ilgili yapılmış en kapsamlı çalışma Mehmet Yaman’a aittir. Ancak ben yapılacak arşiv taraması ve kaynak incelemesi ile daha fazla bilgi elde edilebileceğini sanıyorum.

Hıdır Abdal’a ilişkin ayrıntılı bir biyografik bilgiden maalesef yoksunuz. Bu durum ne yazıkki Anadolu’nun kolonizasyonu devrinde yaşamış bir çok abdal, baba, dede lakaplı dervişler bakımından da böyledir. Ancak Anadolu’nun bu dönemlerine ait tüm veri yetersizliklerine rağmen varolan bilgilerden bu döneme ilişkin bilgiler elde edilebiliyor. Tek tek bütün Anadolu erenlerinin yaşamlarının ayrıntılarını öğrenemesek de, o dönem gelişmelerini anahatlarıyla bilmemiz, en azından varolan bilgiler ışığında bazı varsayımlarda bulunabilmemiz mümkün oluyor.

XIII. yüzyılda Anadolu’da faaliyette bulunan Baba İlyas, Hacı Bektaş-ı Veli, Emirci Sultan, Dede Garkın ve Sarı Saltuk gibi oldukça nüfuzlu şeyhler bulunmaktaydı. [Bu şeyhlerin güçlerinin boyutunu anlamak için Babailer isyanı (1240) ve sonrasındaki gelişmeleri anımsamak yeterli olacaktır]

Bugün hala, Dede Garkın ve Sarı Saltuk adlarını taşıyan Alevi Ocakları ve bu ocakların soyundan gelen dedeler bulunmaktadır. Yine Vilayetname’de adlarına rastladığımız ve Hacı Bektaş-ı Veli ile ilişkileri menkıbevi şekilde anlatılan, Kara Donlu Can Baba, Cemal Seyyid, Seyyid Mahmud Hayranî, Hacı Doğrul (Gözü Kızıl) ve Güvenç Abdal’ın adlarını taşıyan Alevi ocakları da bulunmaktadır. Yine hem Otman Baba menakıbnamesinde, hem de XV.yüzyılda yaşamış Şeyh Muhyiddin Çelebi’nin Divan’ında adları geçen Samit Abdal (Şeyh Samit veya Samut) ve Hızır (Hıdır) Abdal da Alevi ocaklarında adları yaşayan dervişlerdendir. Babailer hareketinin devamı olarak görebileceğimiz Rum Abdalları’ndan XIV. XV. yüzyıllarda yaşamış ve Osmanlı sultanlarıyla fetih hareketlerine katılmış bulunan Abdal Musa ve Seyyid Ali Sultan (Kızıl Deli Sultan)ın da Alevi ocaklarında adları bulunmaktadır. Verdiğimiz bu özet bilgilerden anlaşılacağı üzere, bugün Alevi dedelerinin bağlı bulunduğu ocaklar, Dede Garkın, Sarı Saltuk ve Seyyid Mahmud Hayrani, Baba Mansur, Hıdır Abdal gibi yukarıda bazılarını sunduğumuz Alevi-Bektaşi geleneğinin kutsal kabul ettiği dervişlerin adlarını taşımakta olup, Alevi dedeleri bu kutsal kişilerin soylarından gelmektedir. İşte Hıdır Abdal Sultan da bu kutsal Anadolu Erenlerindendir. Halkın gönlünde taht kurmuş Hıdır Abdal’la ilgili birçok menkıbe bulunmaktadır ki bunlardan biri şu şekildedir:

“Zamanın İstanbul Padişahının parmağına onulmaz bir yara çıkıyor ve o çağın tıbbi olanakları tedaviden aciz kalıyor. Bu yarayı iyileştirecek bir hekim bulmak için dört bir yana haberciler salınıyorsa da olumlu bir sonuç alınamıyor.

Rivayete göre padişahın iyileşmekten umudunu kestiği günlerden birinde saraya şu haber geliyor: Mamure’tül-Aziz’in (Elazığ’ın) Arapkir kazasına bağlı OCAK Karyesi’nde ikamet eden HIDIR ABDAL adında bir derviş vardır. Bulsa bulsa padişahın derdine bu derviş çare bulabilir…

Bu sevindirici haberi alan padişah, Ocak Köyü’nde yaşayan bu dervişin İstanbul’a getirilmesi için ferman çıkarır ve bu iş için görevlendirdiği posta tatarına konakladığı her yerde yardım edilmesi için buyruk yazar.

Bu emri alan tatar deniz yoluyla günlerce yol aldıktan sonra gemiden inip Giresun toprağına ayak bastığında, hal ve hareketleri ile dikkati çeken bir derviş görür ve onunla selamlaşıp, acele ile gitmek isteyince, derviş :

-Acelen ne, niçin biraz nefeslenmiyorsun ve böyle hızla nereye gidiyorsun? Diye sorunca, posta tatarı:

-Padişahımızın yarasına çare bulacağı söylenen Hıdır Abdal adında bir derviş varmış, onu bulmaya gidiyorum, deyince, Hıdır Abdal:

-O aradığın derviş benim ve ben de zaten İstanbul’a gidiyorum deyince, tatar:

-Ey yüce derviş, gel birlikte gidelim İstanbul’a, deyince de derviş:

-Var sen gemiye bin, git. Ben kendim varır gelirim, dedi.

Tatar dervişten ayrılıp, gemiyle gitmede olsun, Hıdır Abdal onun ardından seccadesini denize salıp, ‘Ya Allah!’ deyip kerametle ve çok kısa bir sürede İstanbul’a varıp, Padişahın sarayının önünde karaya çıkıp, saraya doğru gidiyor. Kendini tanıtınca saraya alınıp padişahın yarasına bakıyor ve padişaha diyor ki:

-Padişahım, seninle birlikte sabahleyin iki rekat Hacet namazı kılacağız. Seccadelerimizin altında bir tür ot bitecek. Melheminizi bu ottan yapacağım. Yaranız Allahın izniyle iyi olacak…

Sabah olunca, ikisi birlikte seccadelerini yere serip namaza duruyorlar. Namaz bitince Hıdır Abdal, padişaha:

-Seccadenizi kaldırın Padişahım!…diyor.

Padişah seccadesini kaldırınca altında ot bitmediği görülüyor. Hıdır Abdal Sultan kendi seccadesini kaldırınca, ot yeşerdiği görülüyor. (Düğmecik Otu derler ki bu ot Ocak Köyünde mevcuttur.) Bu ottan Hıdır Abdal melhem yapıyor ve padişahın parmağındaki yaraya sürünce, kısa zamanda iyileşiyor.

Hıdır Abdal Sultan’ın maddi-manevi hekimliği sayesinde şifa bulan padişah çok mutlu oluyor ve onun bu iyiliğini karşılamak için:

-Ey kutlu derviş, sana minnettarım. Dile benden ne dilersin? deyince. Hıdır Abdal:

-Padişahım, benim dünya malına ihtiyacım yoktur. Tek dileğim sizin sağlığınıza kavuşmanızdır, dedi.

Bir süre sohbetten sonra saraydan dışarı dolaşmaya çıkıyorlardı ki, Hıdır Abdal’ın gözü saray kapısının önündeki binek taşına(mermer taşına) ilişiyor ve padişaha:

-Padişahım, ben sizden bu taşı isterim, para pul istemem deyince Padişah:

-Ey derviş baba! Sen bu taşı ne yapacaksın? Hiç bir işe yaramaz. Dilersen ben seni mal, mülk ve altuıa gark ederim, dediyse de Hıdır Abdal taşta ısrar edince padişah çaresiz:

-Buyur, al senin olsun bu taş!…dedi.

Hıdır Abdal Sultan taşı keramet eliyle kaldırıp, Bismillah! deyip uzaklara doğru atıveriyor ve peşinden:

-Eyvah! Aşut düştü, diyor.

Bu sözüyle attığı bu taşın Ocak Köyü’ne değil de Aşutka’ya düştüğünü bildiriyor. Ve Hıdır Abdal Sultan padişahla vedalaşıp, kendisi ve evlatları adına yazılan fermanı alıp (ki bu fermanda Hıdır Abdal evlatları askerden, vergiden, öşürden muaf tutuluyor) Ocak Köyü’ne geliyor, irşad ve öğretisine devam ediyor… Bu menkıbede ifade edilen olay Alevi ozanların nefeslerine kadar girmiştir. Hüseyin adlı bir ozan bunu şöyle ifade ediyor:

İstanbul’dan mermer taşını attı
Vardı Aşutka’ya bir nişan etti
Ocağın başına türbesin tuttu
Güzel Pirim, Karac’Ahmed evladı

Hıdır Abdal Sultan’la ilgili bir başka menkıbe de şu şekildedir:

“Hıdır Abdal Sultan Sulucakarahöyük’te bulunan PİR HACI BEKTAŞ VELİ’ye vardığında gördü ki “ONİKİ HİZMET” görevi sahiplerine bölüştürülmüş, kendisine görev kalmamış. Hıdır Abdal’ın bu duruma çok üzüldüğünü gören HACI BEKTAŞ VELİ:

-Niçin üzülürsün Ya Hıdır Abdal? Deyince:

-Ya Hünkâr! Gördüm ki bana bir hizmet kalmamış, ona üzülürüm… dedi.

Bunun üzerine HACI BEKTAŞ VELİ:

-Yâ Hıdır Abdal! Mahzun olma, sana da “DÜŞKÜNLERİ KALDIRMA” görevi verdim ve sen bütün ocakların başısın. Benden düşen sana gele, fakat senden düşenin de derdine derman olmaya… dedi.”

Bu menkıbenin bir diğer şekli de şu şekildedir:

“Dersim ve havalisindeki oniki kızılbaş ocağının Seyyitleri nasip ve icazet almak üzere Kırşehirin Karacahüyük köyündeki Hacı Bektaş Veli dergahına davet edildikleri zaman onbiri gitmiş, nasiplerini alarak geri dönmüşler HIZIR ABDAL sonradan tek başına gitmiş, ona nasip kalmamış. Çelebi ona da SÜRGÜN’lere ceza tatbiki için selahiyet vermiş. Bu sebeple Kızılbaşların sürgün cezasının tatbik ve infaz mahalli orası idi.”

Hıdır Abdal Sultan’ın türbesinin duvarındaki kitabede 675 Hicri (1277 Miladi) tarihi bulunmaktadır. Selçuklu mimarisi tarzında yapılmış olan bu türbe kitabesinde: “La ilahe illallah, Muhammedün Resulullah. Sülale-i pâk Karaca Ahmed evladından Es-seyyid Hıdır Abdal. Sene: 675”

Hıdır Abdal’ın soyunu bildiren şecereyi, Ocak Köyü’nden ve Hıdır Abdal soyundan olan merhum Abbas Erturan 1951’de Eski yazıdan günümüz Türkçesine çevirtmiştir. Çevrilen Hıdır Abdal şeceresinde bazı sözcüklerin okunmayacak kadar bozulmuş olması nedeniyle, çevirinin asıl metnini etkilemeyecek bazı hatalar yapılmıştır. Başlık bölümünde, soyunun seçilmiş olması açıkça belli olan Hıdır Abdal’a ait sarığın saptanması için güvenilir Osmanlı ülkesi nakiblerinden Peygamber soyundan Mehmed oğlu Şeyh Mahmud Hüseyin’in görevlendirildiği belirtilmiştir.

Şecerenin ikinci bölümü, Hz. Muhammed ve onun soyundan gelenlere övgülerle süslenmiştir.

Şecerenin Hıdır Abdal’ın soyağacına ait bulunan üçüncü bölümü, kuşku ve güvensizliğin arttığı bir zamanda, gerçek durumu, gündüzün nurlu sabahı gibi yansıttığını ve sayılan isimlere sıdk-u ihlas ile doğrulukla bağlanılması öğütlenmiştir. Bu isimler Seyyid Yahya Efendi’den başlayıp, Hidır Abdal’ın babası Ahmed Karaca’ya kadar uzanmaktadır. Burada bu isimlerin tamamını sıralamıyoruz.

Şecerenin daha sonraki bölümünde ise “Hıdır Abdal’ın dalı ve kolunun göklere kadar yükselen ulu bir ağaca benzediği, yeşil sarık sarma yetkisinin bulunduğu, Arapkir Kazası’nda oturduğu, şeref-mukim-i-siyadet (Peygamber Soyundan) ve İmam Zeynel Abidin evlatlarından olduğu anlatılmakta…bunu kanıtlayan temel belgenin de Peygamber soyundan gelenlerin yazıldığı bundan evvelki kurulun tuttuğu sicil defterlerinde kayıtlı ve tasdikli olmasıdır.”

Bir başka belgede ise şu bilgiler yeralmaktadır:

“Sultan Hacı Bektaş Veli ılliyesine müntesip Gözcü Karaca Ahmet sülalesinden Hıdır/Hızır Abdal evlatlarından Seyyit Ahmet Çelebi tarik-ı evliyayı(evliya yolunu) kabul edüp yed’ine izni icazet ve inabet verildi….Mürit tutuna ve muhip edine…Sene 1251Hicri (1835 Miladi)”

Hıdır Abdal Ocağı Anadolu Kızılbaş Alevi Ocaklarının en seçkinlerinden biridir. Hıdır Abdal Sultan’ın türbesi ve Ocağa mensup Dedelerin merkezi olan Ocak Köyü, şu anda Erzincan iline bağlı Kemaliye ilçesi, Dutluca bucağı’na bağlı yüksek ve çevreye hakim bir yerde kurulmuştur. Kemaliye ilçesinin eski adı Eğin, Dutluca bucağının eski adı ise Aşutka’dır. Ayrıca eski idari bölümlenmenin durumuna göre Ocak Köyü bazen Elaziz(Elazığ) ve Malatya Arapkir’e bağlı bir yer olarak da zikredilmektedir. Bu ocağın seçkinliği onun sahip olduğu işlevin öneminden kaynaklanmaktadır. Kızılbaş Alevilerdeki sosyal kontrolü sağlayan en önemli kurumlardan düşkünlük kurumunun diğer Ocak Dedeleri nezdinde bir üst karar makamıdır. Görüldüğü üzere sadece Hıdır Abdal Ocağı adeta bir üst mahkeme işlevine sahiptir. Düşkün ocağı, Kanlı Ocak gibi adlarla anılan bu ocak Dedeleri, taliplere verilen cezaları yeniden değerlendirme veya iptal etme yetkilerine sahiptiler. Düşkünlük konusunda çekincesi olan ve/veya karar vermekte zorlanan Anadolunun belli bir yöresindeki Dede, talibi Ocak Köyü’ne Hıdır Abdal Sultan Ocağı Dedeleri’ne yollar. Onların vereceği karara uyulur, bu karar tartışılmazdır. Talibin kaderini bu karar belirlerdi. Bugün artık bu işlev sadece tarihi bir realite olmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Eski durumla ilgili Nazmi Sevgen şu bilgileri veriyor: “…Bunların (Düşkünlerin) yeniden yola kabulü, pek müstesna hallerde Hacı Bektaş Veli Dergahı’nda veyahut onun icazetini haiz olan Malatya Vilayetinin Kemaliye kazasının Aşutka nahiyesi mıntıkasında Ocaklı’daki Hızır Abdal Ocağı’nda yapılırdı.” “…Anadolu Kızılbaş Alevilerince ocaklar arasında hiç bir fark gözetilmez, ve tanınmış Kemaliye’nin Aşutka nahiyesi’ndeki Hıdır Abdal Ocağı müstesna.” “…Bilhassa Hıdır Abdal Ocağı Anadolu Aleviliği ve Kızılbaşlığın payeli bir ocağıdır. … bu ocak postnişini, Çelebi’ye vekaleten ağır cezaları affetmek selahiyetini haizdir… ”

Hıdır Abdal Ocağı ile ilgili M. Nuri Dersimi de şu bilgileri veriyor: “Düşkün Ocağı : Dersim’in Eğin kazasına bağlı Ocak köyünde yalnız bir tekke vardır. Bu tekkede Pîr Sultan Abdal ve düşkün ocağı seyitleri vardır. Mezkur tekke Eğin mıntıkasının ziyaretgâhıdır. Mustafa Kemal devrinde bütün tekkeler ve zaviyeler kapandığı halde mezkur köydeki tekke asla kapatılamamış… umum ziyaretçiler bu ziyaretgâhı daima ziyaretten vazgeçmemişlerdir. İşte bu tekkeden başka gerek Dersim’in ve gerekse Şarki Anadolu’nun hiçbir mahalle ve mıntıkasında düşkün ocaklarına ait hiçbir ziyaretgâh veyahut tekke mevcut değildir… ”

Ocak Köyü dışında da Hıdır Abdal Soyundan sülalelere rastlanmaktadır. Bu neden kaynaklanmaktadır buna da kısaca değinelim:

Alevi Ocakları arasında kökeni hala açıklığa kavuşmamış bir hiyerarşik yapılanma söz konusudur. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak adlandırılır. Hıdır Abdal Ocağı Dedelerine Sivas ve Eskişehir gibi yerlerde de rastlanmasının nedeni bize göre, özellikle XVI. yüzyıldan itibaren Kızılbaş Alevi zümrelerin zaman zaman merkezi idare ile yaşadıkları sürtüşmeler sonucunda gerçekleşen göçler ve sürgünlerle ilgilidir. Bu göçler ve sürgünler sonucunda kimi ocaklara mensup dede ailelerinin göçmeleri ve gittikleri yerde aynı veya başka adlar altında ocakların ortaya çıkması, ancak önceki ocaklarına kendilerini bağlı saymaları kuvvetle muhtemeldir.

Yine Hıdır Abdal soyundan olan Araştırmacı Gülağ Öz’ün tespitlerine göre Hıdır Abdal Ocağı’na mensup Dedelerin bulunduğu yerler şu şekildedir:

Sivas, Şarkışla; Sivas, Divriği Höbek Köyü, Gökçebel Köyü; Sivas, Kangal Dışlık Köyü; Sivas, Ulaş Ovacık Köyü.
Yozgat, Sorgun Çayözü Köyü, Yozgat Merkez Kışlası; Yozgat, Merkez Kababel Köyü; Yozgat, Merkez Dağyenice Köyü.
Çorum Alaca.
Gaziantep Merkez.
Eskişehir, Mahmudiye Topkaya Köyü; Eskişehir, Merkez Yenikapan Köyü.
Kırıkkale, Sulakyurt Akkuyu Köyü.

Ayrıca yaşanan kırdan kente göç olgusu nedeniyle Türkiye’nin özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerinde ve hatta yurtdışında Hıdır Abdal Ocağı Dedelerine rastlamak olanaklıdır.

Bu makalemizde Hıdır Abdal Sultan Ocağı’nın merkezi Ocak Köyü hakkında da bilgi vermek istiyoruz. Hıdır Abdal Sultan’ın manevi hatırası ve saygınlığı dolayısıyla, Anadolumuzun oldukça uzak bir muhitinde bulunmasına rağmen yüzyıllardır ziyaretçiler tarafından akın edilen bir yer olmuştur. Öyle ki daha eski zamanlarda Alevi talipler hastalık veya dileklerinin gerçekleşebilmesi için buraya ziyarete yürüyerek gelmeyi makbul sayarlardı. Ocak Köyü yaz boyunca onbinlerce ziyaretçinin akınına uğrar. Ziyaretçiler kurbanları ve lokmalarıyla buraya gelirler. Kurbanların iki farklı şekilde adandığını görüyoruz:

Kurban sahibi kurbanı orada kestirir ve kurban Ocak Köyü’ndeki o sırada varolan hane sayısına bölünerek, adlar okunmak suretiyle “Tekke’nin Önü” olarak adlandırılan yerde dağıtılır. Burada ben de zaman zaman bu kurban payı dağıtma işleminde bulundum.
Kurban sahibi kurbanı kestirir ve bu kurbanın etiyle bulgur pilavı pişirilir. Yine bu pilav da köyde bulunan hane sahiplerine ve misafirlere dağıtılır.
Ziyaretçiler kurban dışında yanlarında getirdikleri lokmaları orada dağıtmayı da büyük bir sevap sayarlar. Yüzyıllardır yerleşmiş geleneğe göre belli talip aileleri Ocak Köyü’nde bulunan ve Dedeleri olarak kabul ettikleri belli Dede evlerini ziyaret ederler. Ziyaretçiler Ocak Köyü’nden ayrılırken kurban eti lokması, etli pilav ve Tekkenin Önü’nde akan tarihi çeşmenin suyunu yanlarında götürürler ve gelemeyen insanlara Hıdır Abdal Lokması olarak verirler. Bu lokmaların dertlere deva, hastalara şifa olacağı yönünde bir inanç vardır.

Köy son zamanlarda oldukça gelişmiş ve çok yönlü etkinliklere ve gelişmelere sahne olmuştur. Bunları özet olarak vermek istiyorum. Köyün tarihsel olarak bir inanç merkezi olma özelliğine yeni yapılan bir Cemevi, Konukevi, Müze, Kitaplık, Taşfırın ve Park da eklenince bu inanç merkezi ulusal ve uluslararası alanda haklı bir tanınmışlığa layık olmuştur. Kimi büyük şehirlerde bile Müze ve Kitaplıkların olmadığı gerçeği 2000m yüksekliğindeki Ocak Köyü’nün bu ününü haklı kılmaktadır. Kitaplık 20 bin kitaptan oluşmaktadır. Müzede çok değerli eski eserler sergilenmektedir. Ayrıca köyde Atatürk Meydanı, Cem Evi, Çamaşırhane ve Hamam, Mesire Yeri Yas Pağarı, Helikopter Alanı, Yazlık Aşevi gibi herkesin yararlanabileceği yerler bulunmaktadır. Tüm bu özellikler Ocak Köyü’nü Türkiye çapında özel bir konuma getirmiştir.

Bu makalemi Hıdır Abdal Sultan’a ithafen Mehemmed mahlaslı bir Alevi Ozanınca söylenmiş bir nefesle sonlandırmak istiyorum:

Ne yaman müşküle düştü halimiz
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed
Gözümden akıttım kanlı yaşları
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

İstanbul’dan mermer taşın atansın
Car deyince carımıza yetensin
Kusurum çok ise sen affedesin
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Bir yandan geliyor gam ile firak
Şad olam dedikçe basıyor merak
Bir taraftan uyar üşüyen çırak
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Gam ile geçirdim şunda beş günü
Aldırdım aklımı oldum şaşkını
Senin şanın kaldırmaktır düşkünü
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Yine sizden ola bize bir himmet
Muhammed aşkına eyleyin imdad
Muratlar verici elaman mürvet
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Nasib kısmet kesilmiş mi bilemem
Dîdelerim kanla doldu silemem
Ağlamışım takatım yok gülemem
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

MEHEMMEDİM düştü âh ile zâra
Var mı benim gibi bir bahtı kara
Yine erenlerden ola bir çare
Yetiş Hıdır Abdal Gözcü Karahmed

Dipnotlar:

Ali Yaman İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyasi Tarih Anabilim Dalında “Alevilik’te Dedelik Kurumu ve İşlevleri” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Halen aynı enstitüde Alevilik konusunda hazırladığı “Değişim Sürecinde Alevilik” konulu doktora tezine yönelik çalışmalarını sürdürmektedir.

Mehmet Yaman, Büyük Türk Akıncısı-Evliyası-Hekimi Karaca Ahmed Sultan Hazretleri, İstanbul, 1974. Ayrıca Mehmet Şimşek’in de Hıdır Abdal’la ilgili bir çalışması bulunuyor.

Bu konuda bk. Abdülbaki Gölpınarlı, “Kızılbaş” md., İslam Ansikl., c. VI, s.792; Mehmet Yaman, agy, 3.b., İstanbul, 1989, s. 140; Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVIII.Yüzyıllar) Ankara, TTK Yayınları, 1992, s. 102.

Bu menkıbe için bk: Mehmet Yaman, Hıdır Abdal Sultan ve Ocak Köyü, İstanbul, 1989, ss. 21-23.

Hıdır Abdal Sultan’la ilgili diğer menkıbeleri biz burada vermeyeceğiz. Bunlar için bk: Kutlu Özen, Divriği Evliyaları, Sivas, 1997, ss. 178-183.

Bu konuda bk: Nazmi Sevgen, Zazalar ve Kızılbaşlar, İstanbul, 1946, ss. 223-224.

Bu belgeyi Ocak Köyü’nden Abbas Erturan, Musaefendigil’in Muharrem Efendi’den alıp sonradan iade etmiş, tarihi okunamayan bu fermanı 1951’de İstanbul 15. Noteri Hamdi Selçuk’a onaylatmıştır.

Sevgen, agy, s. 223.

Sevgen, agy, s. 256.

Sevgen, agy, s. 255.

Bu konuda ayrıntılı bilgi yakında yayınlamayı umduğumuz Kızılbaş Alevi Dedeleri ve Ocakları çalışmamızda bulunabilir.

Bu hiyerarşik yapılanmada, en güçlü ve üstün ocakların İmam Zeynel Abidin’e bağlı olanlar (soyundan gelenler) olduğu görüşü pek sağlıklı görünmüyor. Hepsi evlad-ı Resul olduğuna göre, böyle bir ayrım dayanaksız olur. Kimi dedelerin iddia ettikleri bu görüş için bk. Muharrem Naci Orhan, “Politikacıların Alevi-Sünni Kışkırtmasının…”, TÜRK YURDU, sayı: 88, Aralık 1994, ss.66-67.

Anadolu’da zaman zaman yaşanan bu sürgünler konusunda Prof. Ö. L. Barkan “Anadolu’dan Rumeliye yapılmış olan tehcir ve iskânlar arasında, yeni fethedilen memleketleri iskân hususunda adama olan ihtiyaçtan ziyade anavatanda siyasî veya dinî bir gaile çıkarmalarından korkulan bazı “hétérodoxe unsurların şerlerinden kurtulmak için, siyasi maksatlarla yapılan sürgünleri de zikretmek lazım gelir…” diyor. Bu konuda bk., Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir iskân ve kolonizasyon metodu olarak sürgünler”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, c. XV, 1953, No:1-4, s. 228.

Ben bu bilgileri Ocak Köyü’ndeki yaşlılarla görüşmelerimden edindim. Ayrıca Ortaokul öğrenimimi de burada tamamladım ve sonraları yaz aylarında köyüm olan Ocak Köyünü ziyaret ettim. . Anlattıklarım bu sıralardaki doğrudan gözlemlerime dayanmaktadır.

Hıdır Abdal Sultan için eski ve yeni halkozanlarınca söylenmiş birçok nefes bulunmaktadır. Ben burada sadece birini vermekle yetineceğim.

Vet. Dr. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, Haz. Mehmet Bayrak, Ankara, Öz-Ge Yayınları, 1992, ss. 149-150.

Reklamlar

ANADOLU’DA YAŞAYAN DERGAHLAR

Sivas – Samsun – Amasya – Tokat – Çorum – Yozgat Çevresi Dergahları ve Tekkeleri

Eraslan DOĞANAY (Hubyar Ocağı Dedelerinden)

Not: Eraslan Dede “Tecellasıyla, Temennasıyla, Kuzusuyla, Kurbanıyla, Cemiyle” Alevi inancını, erkanını yürüten Hubyar ocağına mensup bir dedemizdir. Kendisi Ocağı ve o çevredeki diğer Dergahlarla ilgili yıllardır gördüklerini yaşadıklarını bu kitapta sunmuştur. Biz burada bu kitabın bir bölümünü ilgilenen Araştırmacılar ve Canlarımız için sunuyoruz. Ayrıca dileyenler bu kitabı aşağıdaki isteme adresi ve Can yayınlarından edinebilirler

ÖNSÖZ

Bilindiği üzere Anadolu’da Alevilik konusu ne yazık ki bu güne kadar ihmal edilmiş, Anadolu ve Balkanlar’da yüzyıllardır “Alevi, Bektaşi” sözcükleri adeta bir tabu şeklinde varlığını sürdürmüştür. Bu sözcüklere kötü anlamlar yüklenmek suretiyle halk sindirilmek istenmiş, dahası bu konular siyasete alet edilmiştir. Dedikodularla ve kulaktan dolma bilgilerle Sünni halk Alevi, Bektaşi, Kızılbaş ve Rafızi diye anılan güzel Anadolu insanlarına karşı kışkırtılmıştır. Bunun sonucunda daha sonra tarihe kara birer leke olarak geçen Çorum, Maraş, Sivas ve Gazi Mahallesi Olayları gibi utanç verici olaylar yaşanmıştır. Ancak artık eskiye oranla kimliklerini çok daha rahat ifadelendirebilen Aleviler baskılarla ve yaşanan hızlı sosyal değişim sürecinde unutmaya başladıkları inançlarını, kültürlerini yeniden keşfettiler. Her ne kadar bu keşif ağır aksak ilerlese de bu keşif bugün de hala yaşanmaktadır.

Ancak önüne gelen kendine göre Aleviliği çarpıttığı için insanların kafası da olabildiğince karışmıştır. Özellikle akademik formasyona sahip kişilerce bu konuların iyi bir şekilde kaynak taramaları ve alan araştırmaları yapılarak ele alınması zorunludur. Bunların yanı sıra bu inancı, kültürü günümüze taşıyan Dedeler, Aşıklar ve Taliplerin yüzyıllardır nesilden nesile aktardığı sözlü geleneğin de bir şekilde yazılı hale geçirilmesi zorunludur. Bu geleneğin temsilcilerinden ve bu yolun, erkânın yürütücülerinden Hubyar Ocağı Dedelerinden Eraslan Doğanay Anadolu’daki gözlemlerine dayanarak bu değerli çalışmayı yapmış ve bu yörelerdeki Anadolu Erenlerine ait büyük saygı gören ziyaretlere gitmiş ve buralara ilişkin değerli geleneksel bilgiler sunmuştur. Anadolu’nun değişik bölgelerinde yapılacak bu tür çalışmalara da büyük ihtiyaç vardır. Eraslan Doğanay Dede’ye hizmetleri kabul olsun der, daha nice cemler ve cemaatler yürütmesini dileriz. Gerçeğe Hü.

İstanbul 2000 – Baki ÖZ – Ali YAMAN

SUNU

Anadolu hangi ulustan hangi inançtan hangi ırktan olursa olsun bütün inançlara bütün ermişlere bütün kültürlere sahip çıkmış, kültür beşiği olmuş. Anadolu dağlarında taşlarında buram buram maneviyat kokuyor. İnsanlığa ışık tutmuş sahip çıkmış Nebilerine, Velilerine, Babasına, Ermişlerine, Tekkelerine, Türbelerine, hep onları söylemiş cemlerinde sazları ile beraber işte bu kültürden bu inançtan lokmalanarak çıktım yola. Hacı Bektaşi Veli Hazretleri şöyle demiştir. Yaşayan insanlar için (bir nicelerinin canı ölür bir nicelerininde teni ölür ve onlarki teni ölür ermişler ölmez yaşayacaktır) diyor.

İnsanlığa ışık tutan ermişler gönlümüzde inançlarımızda yaşıyor ve yaşayacaktır. Anlamını vurgulamak istiyor. Hünkâr Hacı Bektaşı Veli.

Anadolu Türkü’nün dilini, inançlarını, geleneksel ve töresel değerlerini unutturmayacak canlı dimdik bir tarih olmuştur. Türkçe konuşup Türkçe deyiş, düaz söylemiş Anadolu insanı.

Şair Ali Şir Nevai, şöyle söylemiştir. Türkçe’nin derinliklerine dolunca onsekiz bin alemden daha yüksek bir alem göründü. Bu alemin gül bahçesine girdim. Gülleri feleğin güneşinden daha parlaktı. Ama bahçe bakımsızdı yabani otlar bitmişti bu bahçede. Güllerin dikenleri sayısızdı. İşte Anadolu Babaları Horasan’dan gelerek Orta Asya’dan gelen Türklerle bütünleşip Türklüğü ve Türkçe’yi geliştirmişler. Bütün Orta Asya’dan gelen Türkler Anadolu Babalarının çevresinde toplanmışlar, onları önlerine Baba olarak kabullenmişlerdir. Şah Hoca Ahmedi Yesevi Anadolu Babalarını, Horasan’dan Türk’lüğü geliştirip Orta Asya’dan gelen Türklere sahip çıkmak için görevlendirmiştir. Hoca Ahmed Yesevi dergahında ders görmüşler, Lokmanı Perende hocalıklarını yapmış onları Anadolu’ya irşadçı olarak göndermişlerdir.

Onlar bilimsel eğitim ve öğrenim savunucusu olmuşlardır. Dört Kapı Kırk Makam düsturunu ele alıp Tanrı aşığı ve insanlık dostu olup yüce Tanrı’nın sevilmesini tüm doğanın tüm yaradılmışların sevilmesi için hizmet etmişlerdir. 13-14 . yüzyılda Anadolu’da ki düşünceler birbiri ile çatıştı. Ancak ne olursa olsun bağnazlığa gericiliğe sıcak bakılmadı. Özellikle İslam bağnazlığına Arap kültürüne cephe alındı.

Kayı Boyu yöneticileri beyliklerinin kuruluşunda kesinlikle bağnazlığa yer verilmedi. Kayı Boyu yöneticileri Horasan’dan gelen Anadolu babalarıyla bütünleşip onların görüş ve düşüncelerini benimseyip Dört Kapı Kırk Makam yolunda bütünleşmişlerdir. Ele ele, el Hakka inancı için kenetlenmişlerdir.

Kayı Boyu beyliklerine bağlı göçmen Türkmenler şu yörelere yerleşmişlerdir. Ermenek’te Karamanoğulları, Burdur’da Hamit oğulları, Antalya ve Sivas’ta Teke’liler, Muğla ve Fethiye’de Menteş oğulları, Denizli’de İnanç oğulları, Manisa’da Saruhanlı oğulları, Balıkesir’de Karesiler, Kütahya’da Germiyan oğulları, Kastamonu’da Candaroğulları, Beyşehir’de Eşref oğulları, Sivas’ta Beydili’ler Tokat Ve Yozgat’ta Bozok Türkmen’leri yerleşmişlerdir. Anadolu Babalarından sonra Hünkâr Hacı Bektaşı Veli Horasan’dan Anadolu’ya gelip ilk önce Sivas’ta kardeşi Menteş’in yanına uğradı burada geniş boyutlu görüşmeler yaptı.Anadolu babalarını yanına isteyerek Anadolu’da Türklüğün yürümesi için gayret sarfedeceklerini çalışma şekillerini anlattı. Hoca Ahmed Yesevi’nin buyruklarını söyleyerek gönül aşklarının olduğunu bildirdi. Anadolu Babaları niyaz alıp niyaz verdiler. Hocalarının selamını aldılar. Hacı Bektaş-ı Veli’nin gelmesiyle, Anadolu Babalarında daha rahatlık oldu. Hacı Bektaşı Veli’yi öncüleri olarak kabullendiler, bütün çalışma yöntemlerinin merkezi durumuna getirdiler. Hacı Bektaşı Veli, Amasya’ya Merzifon’a uğradıktan sonra kardeşi Menteş’le beraber Kayseri’ye uğradılar. Kardeşi Menteş Sivas’a geri döndü. Hünkâr Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bektaş kazasına gelerek oraya yerleşti. Halk topluluklarını bir arada tutan en önemli sebeplerden birisi de dildir. İnsanoğlu konuşarak anlaşarak birbirine yaklaşır. Dost olur, akraba olur, arkadaş olur, sosyal olaylarla da ekonomik kurumlarda kültürel faaliyetlerde gücünü göstermeye çalışır birbirleriyle kaynaşır. Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bektaş’a gelince tekrar geniş kapsamlı bir toplantı yapmak ihtiyacı görerek, Anadolu babalarını, Horasan pirlerini biraraya toparlayarak Dört Kapı Kırk Makam hizmetlerini Türk boyları ile beraber yürütüp en büyük Türk’lük kaynaşmasını kenetleşmesini burada başlatmıştır.

Kırklar hizmeti bittikten sonra şöyle demiş, Hünkâr Hacı Bektaşı Veli: “Ey erenler Allah, Arapça’dan, Farsça’dan anlar mı?.” Tüm erenler hep bir ağızdan “anlar ya Hünkârım” diye cevap verdiler. O zaman Hünkâr Hacı Bektaşı Veli şöyle söyledi: “Türkçe konuşup bütün ibadetler, bütün kültürler, Türkçe yapılacaktır” diye söyledi.

Bu birlikten sonra herkese ayrı ayrı görev vererek vazifelendirdi. Herkesin yerleşim yerini pekiştirdi. Şöyle söyledi Hünkâr Hacı Bektaşı Veli: “Ey erenler hizmetimiz zor ve çok güzel, bir çırak yakıp bin çırak uyaracaksınız, yolunuz açık olsun” dedi. Tüm erenler “Allah, Allah” deyip halkacık olup niyaz alış verişinde bulundular ikrarlaşıp kabullendiler.

Anadolu Babalarının yerleşim yeri tekrar Hacı Bektaş Veli tarafından pekişmiş oldu. Baba İlyas, Baba İshak Amasya, Ali Baba’yı Sivas’a, Hubyar Baba Hafik’in Hubyar Köyüne, Keçeci Baba’yı, Erbaa’nın Keçeci köyüne, Piri Baba’yı Merzifon’a, Koyun Baba’yı Çorum’un Osmancık Kazasına yerleşmelerini uygun gördü.

Anadolu Babalarını kucaklayan Türkler kendilerini pir edindiler. Mürşit edindiler. Yunus Emre Ahi Evrenle bütünleşip “El ele el Hakka” parolası ile geniş çalışmalar yaptılar.

Anadolu’ya bakıldığında geniş Alevi çevreleri Anadolu Babalarının olmaktadır. Hali hazırda nazlar niyazlar aktif olarak Anadolu Babaları dedelerince ve taliplerinde yürüyor. Tekke, Türbe, Dergah faaliyetleri geniş kapsamlı olarak bu dergahlarda kurbanlar kesilir, cemlerinde hizmetler yürümektedir, görgüleri sorguları yoğunlukla yapılır.

Yazar ve araştırmacılar şimdiye kadar Anadolu Babaları hakkında geniş kapsamlı araştırma yapmamışlardır. Kitap haline getirmemişlerdir.

Sadece Amasya olaylarından dolayı, Baba İlyas ve Baba İshak hakkında yazılar yazılıp kitapçıklar çıkmıştır. Ali Baba, Keçeci Baba, Hubyar Baba, Koyun Baba, Piri Baba durumu hakkında geniş bir araştırma yapılmamıştır. Bu durumda üzülerek bu görevin bana düştüğünü görev kabul ettim. Çevrede bulunan Anadolu Babaları çevresini yol yürütme durumları içerisinde bulunup bildiğimden yabancılık çekmedim.

Tüm Anadolu Babaları dergahlarına cemlerine giderek ilgili köylere vardım. Gayret ettim tüm kültürlerine kadar ulaşmaya çalıştım. Muhabbetlerine katıldım görüş alış verişinde bulunduk. Bu dökümanları toparladıktan sonra Cem Dergisi ile temas kurdum çok sağ olsunlar bu araştırmalarımı yazmayı uygun buldular.

Hubyar Baba, Koyun Baba, Aziz Baba hakkında araştırmalarımı yazdılar. Bunun yanında Anadolu’da bulunan bazı tekkeler hakkında yazılarımı yazdılar. Kendilerine teşekkür eder çalışmalarında başarılar dilerim. Anadolu Babaları dostlarına bu konuda merakı bulunanların göz ve gönül sofralarına denizde damla örneği hizmet yapmayı başardımsa sadece kendimi bir hizmet yapmış olarak kabul ederim.

Yazılarımı şu şekilde bağlamak istiyorum maneviyatsız, inançsız, ilkesiz insan olmaz, güzel kültürümüzü Türkçe’mizi yaşatalım. Bir toplumun kültürü yaşıyorsa o toplum ayakta dimdik yaşıyor demektir. Yaşamıyorsa o toplum yok olup bitmiştir.

Türkçe deyişlerimiz olsun Türkçe sazlarımız çalınsın ağızlarınız tatlı olsun gönülleriniz insanlık sevgisi ile dopdolu olsun Allah Muhammed Ali Nebiler Veliler Evliyalar Dergahlar gönül dolusu huzur versin. Saygılarımla niyazlarımla

ERASLAN DOĞANAY – İSTANBUL 2000

HUBYAR BABA

1- HUBYAR BABA’NIN KİMLİĞİ, SOYU, YAŞANTISI:

HUBYAR Sultan Erdebil’den gelmiştir. Safevilerden olup Şeyh Safi’nin soyundan gelen Şah Cüneyt soyundandır. Babasının adı Muhyittin’dir. Dedesinin ismi ise Seyit Ahmet’tir. Hoca Ahmet Yesevi soyundandır. (1200-1300)

HUBYAR’ın esas ismi Ahmet’tir. Deyiş ve düvazlarında da Abdalım diye geçmektedir. Hubyar’ın kendine ait çok deyiş düvazları vardır. Yazmış olduğum Anadolu Evliyası Kitabımda bunları yazmıştım. Hubyar’a Muhipleri Hoca Ahmet diye sahip çıkarlar. Dede ismi benzerliğinden olup Hoca Ahmet Yesevi denilir. Hazreti Musa-yı Kazım evlatlarından olup, On iki İmam Ehlibeyt soyundan gelmektedir.

HUBYAR’ın, anne ismi İRFANDIR Yalıncak Baba Evlatlarındandır. Yalıncak Baba ise HÜNKÂR HACI BEKTAŞ Dergahından lokma alan Babalardandır. Ailesinin ismi ise Gönül Anadır.

Bu yaklaşımı Hünkâr ile değerlendirme olarak anlatırsak HACI BEKTAŞ-I VELİ ile iç içe olmanın isbatıdır.

HUBYAR, eğitimini Şah Hoca Ahmet Yesevi -Şah Lokman-ı Perendeden ders gördükten sonra Horasandan Anadolu Babaları olan Sivas’ta ALİ BABA, Tokat Erbaa Keçeci Köyü’nde KEÇECİ BABA, Amasya da BABA İSHAK, BABA İLYAS, Merzifon’da PİRİ BABA, Osmancık’ta KOYUN BABA ile Anadolu’ya gelmişlerdir.

HUBYAR BABA’nın TÜRBESİ önceden Sivas’ın Hafik kazasının ismi ile söylenen Hubyar Köyü idi.

Şimdi ise Tokat’ın Almus kazası Hubyar Tekke Köyü oldu.

2- YERLEŞİM YERİ:

Hubyar Sultan coğrafi durumda değerlendirecek olursak Anadolu ile Karadeniz’in yakın olmasını düşünmüş ve bu yeri seçmiştir. Ayrıca aynı sülaleden olan Şeyh Cüneyt de Safeviler’den gelmektedir. Hoca Ali’nin torunudur. Erdebil postnişinidir.

Trabzon’da da Rum Devletini yıkmaya çalışmış sonra Şirvan Şahı ile yaptığı savaşta şehit olmuştur.

Hubyar Babanın asıl düşüncesi Şeyh Cüneyt’in bıraktığı yerden devam edeyim diyerek Trabzon’un yakınlığını düşünerek şimdiki yerini seçmiştir.

3- COĞRAFİ DURUM:

Yeşilırmak gözesi HUBYAR’ın yerleşim yerinden başlar. Güneybatısından çıkan su KIZILIRMAK’a katışır.

İç Anadolu’nun en yüksek dağı olan Tekeli dağı Hubyar’ın yaylası olmaktadır. İç Anadolu dağlarının en yüce dağıdır. Denizden yüksekliği rakım olarak 2646 metre olarak geçer.

Tekeli Dağı ve Dokuzlar Yaylasının her bir kaynağı bir pınar bir ırmaktır.

Her tarafı tutca kokar, menekşe kokar, kekik kokar Hubyar’ın ve Hubyar Köyünün.

Bereket inmiş toprağına taşına her tarafı öbek,öbek madımak dolu.

Bundan anlaşılıyor ki Hubyar doğayı üretkenliği suyu havayı çok severmiş. Yerleşim olarak orayı özel olarak Hünkâr Hacı Bektaş Veli ile beraber seçmişler.

Pir Sultan Otağı olan Yıldız Dağı ile karşı karşıyadır. Tekeli dağı iki dost bir biri ile kucaklaşıyor göğüslerine ellerini koymuş selamlaşıyor, niyazlaşıyor gibidirler.

4- EKONOMİ GÖRÜŞÜ:

Hubyar Sultan Dergahına inanan insanlara önem verdiği kadar üretime de önem verirdi. Koyunları kuzuları vardı yaylasında. Un öğütürdü değirmeninde. Sivas’ta, Ali Baba Dergahının unu buradan temin edilirdi. Okul vardı Ali Baba Dergahında. Tüm Anadolu Babaları yardımcı olurlardı. Okuyan öğrencilere yiyecek giyecek beraberce temin edilirdi. “Benim Makamım Kırklar Makamı Hulki Rıza Makamı’dır. Sudan duru, sütten beyaz olun.” derdi insanlara.

Hep insanlara koşardı, tarlada tohum ekmesini öğretirdi, çift sürmesini öğretirdi. Güzel ve sağlam öküz almalarını önerirdi. Öküzlere eziyet yapılmamasını önerirdi. Reçberler öküzlere sıkça bakın derdi.

5- HUBYAR, HUBYAR BABA İSMİNİ KİMDEN ALDI?

Anadolu Babaları olan HUBYAR BABA – ALİ BABA – KEÇECİ BABA – PİRİ BABA – KOYUN BABA – BABA İSHAK – BABA İLYAS Türklük mücadelesini Hacı Bektaş Veli’den önce başlatmışlardır. Hacı Bektaş-ı Veli ile aynı zamanda gelmişlerdir.1200-1300 yılları tarihleri arasındadır. Yanlız Hacı Bektaş-ı Veli gelmeyince istenilen başarı olmadı. Şah Hoca Ahmet Yesevi HÜNKÂR’ı ANADOLU’ya gönderdi. Arap Kültürü Anadolu’yu tamamen hakimiyeti altına almak üzere idi. Hünkâr’ı ilk önce bağrına basan Anadolu Babaları olmuştur.

İşte o zaman 80 bin Rum Eri, 90 bin Horasan Pirleri Hacı Bektaş-ı Veli’nin etrafında toparlandılar. HÜNKÂR şöyle söyledi: “Allah Arapça’dan anlar mı?”, “anlar.” “Hünkâr’ım Farsça dan anlar mı?”, “anlar Hünkâr’ım” deyince Hünkâr şöyle seslendi: “Madem ki Allah Türkçe’den anlıyor, burası Türkiye. Türkler, Türkçe konuşacak, hepimiz görev alacağız. Bir çırak yakıp bin çırak uyartacaksınız” deyip her birisine ayrı ayrı görev verildi.

İçlerinde bulunan Hubyar Baba Hünkarı Veliye şöyle söyledi. Hünkarım izniniz olursa, ben amcam Şah Cüneyt’in bıraktığı yerden başlamak istiyorum.

“Beni Sivas’ın Teke Aşiretinin, Beydili Aşiretinin, Bozok Aşiretinin yeri Tekeli’ye gönderin.”

İşte Hubyarın bu sözü Hünkara güzel geldi. Hünkar: “Sen Benim Hubyarımsın” diye Hubyara sarıldı ve güzel yer olan Sultan Tekeli’ye gönderdi.

Hup demek; güzel yar demek. Sevgili anlamına gelir. Anadolu babaları Hünkârı bağırlarına bastılar. Hubyar Baba’nın Horasan’ın Nişabur şehrinde doğduğu söylenmektedir. 1200-1300 tarihinde Anadolu’ya geldiği tahmin ediliyor. Anadolu Babaları Hoca Ahmedi Yesevi ve Lokman-ı Perende’den ders aldıktan sonra Anadolu’ya geldikleri anlaşılmaktadır.

6- HUBYAR BABANIN TALİPLERİ HAKKINDA

GÖRÜŞLER:

Hubyar talipleri genel olarak Safeviler aşiretleri mensubu olmaktadır. Bu Aşiretler yerleşim olarak TOKAT – SİVAS – AMASYA – YOZGAT – ÇORUM – KOYULHİSAR – BAYBURT – İSPİR – ERZURUM çevresinde aşiret olarak isimleri Tekeli – Beğdili – Zulkadir – Avşar – Bozok – Kaçar Aşiretleri olmaktadır. Orta Asya’dan gelen esas Türklerdir. Anadolu’da en geniş Alevi çoğunluğunu Hubyar Muhipleri oluşturmaktadır.

Hatta eski dedelerimiz Rusya’ya dedeliğe gittiklerini söylerdi, bunların zamanında yetişip duyduk, bizlere anlatırlardı. Ayrıca Hubyar Dedeleri SAMSUN – ISPARTA – MANİSA’nın AKHİSAR-ERZURUM-ŞARKIŞLA şehir ve köylerine dedeliğe gitmektedirler. Buralarda Hubyar talipleri vardır.

HUBYAR DEDELERİ çok aktiftirler hiç bir muhiplerini ilgisiz bırakmazlar. Her sene muhiplerini görüp sorarlar. Bizde görülüp sormadan Cem’e gelinmez. Kurban yiyemezler Kurbandan önce insanın Kurban olması sözü Hubyarlılarca geçerlidir.

Yazarlardan, Mehmet Yaman, Lütfi Kaleli, Rıza Zelyut, Cemal Şener, Baki Öz, Alman yazar ve araştırmacı Valter Ruben Tokat’ta bulunan Hubyara bağlı Aşiretlerin giysileri dahil olmak üzere genel kültüründen hiç ayrılmadıkları Orta Asya’dan gelen Şaman Türkleri oldukları arı Türkçe konuşup, öz Türk olduklarını yazarlar. Rahmetli Aşık Veysel aynı aşiret soyundandır. Hubyarlıların Dede ocağı olan Üryan Hızır Talibidir. Hubyar Sultan’ın piri olan Üryan Hızır’ın ziyaretgahı Tunceli ili Pertek ilçesi Dorutay (Zeve) Köyü’nde bulunmaktadır. Buraya Anadolu’nun çeşitli yerlerinden adak ve dilekler için ziyaretçiler yüzyıllardır gelmektedir.

O da bu Cemlerde muhabbetlerin içinde yetişmiştir. Sazı, sözü, teli, mızrabı burada öğrenmiştir. Kendisine “ruhun şad olsun bizler varız, yerinde rahat uyu deriz” gurur duymaktayız. Hubyar aşiretleri hakkında yazar ve araştırmacı sayın Nejat Birdoğan’ın Alevilik hakkında yazmış olduğu kitabının 213. sayfasında Sivas Üniversitesi okutmanlarından sayın Kutlu Özen, Hubyara bağlı aşiretleri anlatırken yanlız Almus çevresinde Hubyarlıların olduğunu yazıyor. Halbuki İç Anadolu’da en geniş aşiret Hubyar aşiretidir.

İsteme Adresi:
Gaziosmanpaşa 50. Yıl Mahallesi
Esentepe 2425 Sokak No: 1 İstanbul
Tel: (0212) 619 29 90 – 668 83 80
Turhal Tel: (0356) 275 39 64
Cep: (0542) 893 08 28

DEDELİK VE ALEVİ OCAKLARI

Araştırmayı yapan: Doç. Dr. Ali YAMAN

DEDELİK KURUMU
Alevi Ocaklarında Dedelik Kurumu üçlü bir hiyerarşiye dayanır: 1-Mürşid, 2-Pir, 3-Rehber. Kimi yörelerde bu hiyerarşi Pir ve Mürşid’in yer değiştirmesi şeklinde uygulanmaktadır.(9) Yani şu şekildedir: 1-Pir, 2-Mürşid, 3-Rehber Şüphesiz bu üçü de dedesoylu olan kişi için varolan bu sıralama işlevseldir. Birbirlerini tamamlarlar, biri olmaksızın diğeri anlamsızlaşır. Tümü de ocakzade olan yani dedesoylu olan dede aileleri bu görevleri paylaşmışlardır. Görev paylaşımı daha çok aynı ocak ve yakın akraba Dede aileleri arasında gerçekleşmektedir. Bazı yerlerde bu hiyerarşik görevlendirmeyi çeşitli Ocaklardan Dedeler toplanarak bir seçim şeklinde yapıyorlarmış. Ancak genel uygulama seçim şeklinde olmamaktadır. Kızılbaş Alevi dedelerini genel olarak üç kategoriye ayırabiliriz:

1-Bağımsız ocakzade dedeler: Daha çok Erzincan, Malatya, Elazığ, Tunceli, Erzurum yörelerinde bulunan bağımsız ocakzade dedeler Hacı Bektaş Veli’yi pir ve serçeşme kabul etmekle birlikte, Hacı Bektaş’ın postunda oturan ve onu temsil ettiğine inanılan Çelebilerden icazetname (hüccet veya izin) almaksızın taliplerinin hizmetlerini görürlerdi. Bu durum hem ulaşım ve iletişim olanaklarına dayandırılabileceği gibi, hem de Osmanlıların Safevilerle olan siyasal mücadelesinin bir sonucu olarak görülebilir. Çünkü Kızılbaş-Alevi Ocaklarının Şah İsmail Hatayi’ye ve hareketine olan sevgisi tartışılmazdır. Bunun nişaneleri deyişlere adeta işlenmiştir. Osmanlı bu kitlelere karşı düşmanca bir tavır takındı ve bu tavrını psikolojik araçlarla desteklemesi sonucunda da ortaya “mum söndü iftiraları” çıktı. Osmanlı’nın Bektaşi Dergâhları ile Kızılbaş Alevi Ocakları’na yönelik farklı bakış bu durumdan kaynaklanmaktadır düşüncesindeyiz. Böylece Kızılbaş Alevi Ocakları ve onlara bağlı kitleler, Bektaşi Dergâhlarından farklı olarak, içlerine kapanmışlar, sosyo-ekonomik gereksinimlerini karşılayabilecek bir düzeni bu yüzyılın başına kadar sürdürmüşlerdir. Bu düzende Ocak sistemi ve Dedelik Kurumu büyük rollere sahiptir. Kırda varolan sosyal yapılanma Ocak sistemi ile oldukça uyumlu çalışmış ve zaten bu yapılanma gereği Ocaklar ve onu temsil eden Dedeler oldukça inisiyatif sahibi, güçlü konumda olmuşlardır. Orta Anadolu’da bulunan bazı Ocakların aksine sözünü ettiğimiz yörelerdeki Ocaklar, Hacı Bektaş Çelebisinden izin almaksızın talipleri görmeyi sürdürmüştür. Bu nedenle biz bu Ocakzade dedeleri “bağımsız” olarak nitelendiriyoruz. Osmanlı-Safevi mücadelesini Safevilerin kaybetmesi sonucunda zaman içerisinde Safevilerin Ocaklar üzerindeki nüfuzunu da azalması ve Hacı Bektaş Dergâhı’nın Anadolu’daki Kızılbaş Ocakları ile ilişkilerinde ilerlemeye neden olduğu ve Hacı Bektaş Dergâhı’nın merkezi bir konum kazandığı da ileri sürülebilir. Şöyle ki bu süreç sonucunda kimi ocaklar Cemlerdeki uygulamalarda dahi değişikliklere gittiler. Bazı Ocaklar tarîk, erkân, evliya olarak adlandırılan ağaç asa ile cem yapmayı bırakıp, Çelebiler gibi pençe ile cem görmeye başladılar. (Yaman 1996: 60-61) Bu ayrılık bazı dedeler arasında büyük mücadelelere hatta aşiretler arası çatışmalara yol açtı. (Dersimi: 1997: 121) Alan çalışmalarım sırasında bugün bile bu iki farklı ekole mensup Dedeler arasında sert tartışmalar yaşandığını gördüm. Bu konunun Dedeler bakımından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

2-Hacı Bektaş Çelebilerine bağlı dedeler/babalar: İkinci grup dedeler ise belli aralıklarla -genellikle yılda bir- Hacı Bektaş Veli postunda oturan Çelebilerden onay almak (10) ve dergâha parasal veya ayni bir ödemede (11) bulunmak suretiyle dedelik/babalık hizmetlerini yerine getirebilirlerdi. Bu hizmet de genellikle babadan oğula geçmekle birlikte, Ocakzade dedelerde olduğu gibi Evladı Resul olmak koşulu aranmıyordu. Özellikle Orta Anadolu bölgesi’nde Amasya, Tokat, Yozgat, Çorum gibi illerde bu tip dede aileleri bulunmaktadır.

3-Ocakzade dedelerce görevlendirilen dikme dedeler/babalar: Dikme dedeler/babalar ise Ocakzade dedelerce görevlendirilirler ve tanınmış bir ocağa mensup değillerdir, ancak ocakzade dedenin yokluğunda taliplerin hizmetlerini görürler. Bazı bölgelerde dikme dedelere mürebbi de denir. Dikme dede, taliplerin şikayeti ve onu atayan dedenin isteği üzerine görevden alınabilirdi. Ancak bu uygulamada o kadar da kolay değildi. Dikme dedelik uygulaması da koşulların doğal bir sonucu olarak görülebilir. Uzakta bulunan taliplerini sık sık ziyaret edemeyen dedeler taliplerin dedelik hizmetleri yokluğunda da sürsün diye bu çözümü bulmuşlardır. Büyük ölçüde Ocakzade dedelerle taliplerin arasındaki coğrafi uzaklıktan kaynaklanan bu uygulama, uzun vadede ocakzade dede-dikme dede ve ocakzade dede-talip ilişkilerinde zayıflamaya ve kopmaya yol açmış ve sonuçta yeni ocakların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bazı bölgelerde, bu dikme dede aileleri zamanla oldukça etkili bir hale gelmişlerdir. (12)

Genel olarak ifade edersek Aleviler-Bektaşiler Ocaklar ve Dergâhlar olarak ikili bir yapılanmaya bağlıdırlar. Ocakları Dede aileleri oluşturur. Alevi köylerinde cemaatin lideri dedelerdir. Böylece Dedeler sosyal hiyerarşinin en üst noktasında bulunurlar. Yüzyıllar boyunca Dedelerin sahip oldukları yetkiler ve yaptırım güçleri cemaatin sosyal düzenini sağlayan çok etkili bir güç olmuştur. Bu şekilde farklı bölgelerde yaşayan Alevi topluluklar, aynı gücün yani dedelerin sıkı kontrolü altında yaşamışlardır. Yüzyıllarca işlemiş bu sistem çerçevesinde “…Cemaat sıkı bir disiplin bulunmakta, kaideler ve müeyyidelere göre hareket etmektedir..” (Eröz 1977: 106) Alevi Dedeleri, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bulunan “Ocak”lara bağlıdırlar. Bundan dolayı kendilerine Ocakzade de denilir. Ocakzade dedelerin Peygamber soyundan geldikleri yani evlad-ı resul oldukları kabul edilir ve bu nedenle “seyyid” adı ile de anılırlar. Dede ailelerinde bu durumu kanıtlamak üzere belli dergâhların (Örneğin Kerbela’daki Dergâh) ve Nakibül Eşrafların onaylarını taşıyan belgeler yani şecereler (13) bulunur. Dedelerin Peygamber soyundan gelip gelmedikleri konusu ve yine aynı bağlamda şecerelerin doğruluk meselesi konuları çok tartışmalı konulardır ancak biz burada bu konuya değinmeyeceğiz. Dedelerin çoğu “gezici”dirler, bir başka deyişle belli zamanlarda kendilerine bağlı yerlerdeki taliplerini ziyaret ederek, dinsel törenler düzenler, topluluğu bilgilendirir ve anlaşmazlıkları giderirler. Dedeler bazı yörelerde yanlarına yöreyi iyi bilen ve kendilerine yardımcı olan bir kişiyi de yanlarına alabilirler ki bu kişi ye “kamber” adı verilir. Dede kamberi ile veya yalnız ziyaretleri daha çok hasat mevsiminin dışında gerçekleştirir. Bu şekilde ibadetler sosyal koşullara uyumlu hale getirilmiş olmaktadır.(14) Eğer dede Cem yapılacak köye Cuma akşamı yani Perşembeyi Cuma’ya bağlayan günden önce varmışsa, o güne kadar büyük bir ilgi ve ikramla karşılanır. Köylüler onun kaldığı eve gelerek hal ve hatırını sorarlar. Onu konuk etmekte adeta yarışırlar.(15) G. E. White gibi yabancı araştırmacılar da gösterilen bu büyük ihtimama dikkat çekmişlerdir. (White 1913: 696) Bu arada o köyden olan ve cemde genellikle rehber olarak hizmet eden bir kişi Dede’yi köydeki gelişmelerle ilgili bilgilendirir. Varsa talipler arasındaki anlaşmazlıklara, düşkünlere, musahip olacaklara, evleneceklere veya Hakk’a yürüyenlere ilişkin konularda dedeyi bilgilendirir. Düşkünlerle ilgili konu cemden önce çözülmezse bu kişiler Cem ibadetine kesinlikle giremezler ve kurban lokması yiyemezler. Düşkünlere ilişkin konular çözülebilecek gibiyse cemden önce veya cem sırasında çözülebilir. Bir Alevi talip için hayatta en büyük ceza ve küçümsenme bu en önemli ibadetten dışlanmaktır. Dede kendisi cezalandırmayıp düşkünü mürşidine yollayabilir veya bu konuda mürşidine danışabilir. Hatta düşkünün Hacı Bektaş’a veya Düşkün Ocağı’na gitmesine karar verebilir. Çözülmesi olanaksızsa o kişi kesinlikle ceme giremez, kurban lokması yiyemez. Varsa davarı, malı köylünün davarı ve malından ayrılır. Adeta topluluk dışına itilir. Bu durum cezası sona erene kadar sürer. Bu şekilde 7 yıl ceme alınmayanlar, hatta köylerini aileleriyle terk ederek başka yerlere yerleşenler çoktur. Ocakzade dedeler arasında “El ele, el Hakk’a” şeklinde de ifade edilebilen, “Mürşid-Pir-Rehber” şeklinde bir görev bölümüne gidildiği de bilinmektedir. Taliplerin hizmetlerini görmek üzere ocak mensubu dedeler böyle bir iç hiyerarşik düzen oluşturmuşlardır. Burada Mürşid en üst başvuru makamıdır. Rehber Pir’e, Pir Mürşid’e bağlıdır. Mürşid de davranış ve kararlarında bağımlıdır. Bu hem manevi anlamda “Yol”a bağlılık, hem de Buyruklar gibi yazılı kutsal metinlere bağlılık şeklinde ortaya çıkar. Talipler Dedeler tarafından denetlenirken, dedelerde bağlı oldukları dedelerce kontrol altındadırlar. Bunu “El ele, el Hakk’a” şeklinde ifade edilen bir sistem çözmektedir. Örneğin görüştüğüm bir İmam Rıza Ocağı’ndan bir Dede bunu şu şekilde ifade etmiştir: “…Birbirimize kelle kesip, El ele, el Hakk’a olmuşuz…”(16) Bu sistem çerçevesinde ifade edilen “Yol cümleden Uludur.”, “Gönül kalsın Yol kalmasın.”, “Eri erden seçen kördür.” deyimleri Aleviler arasında sık sık anılan temel düsturlardandır. Özetle her Ocağın ve Dedenin aslında Yol içinde bir olduğunu, önemli olanın “Muhammed Ali’nin Yolu”nun devam etmesi olduğu ifade etmektedir. Ocaklar ve dolayısıyla dedeler bu sistem çerçevesinde birbirlerine bağlıdırlar.

Aleviler arasında Dedesoylu’ların oranı konusunda somut bir veriye sahip değiliz. Şunu da belirtmek gerekir ki dedesoylu olmakla Dedelik hizmetlerini yerine getirebilmek, yani posta oturabilmek, cem cemaat görebilmek birbirinden farklıdır. Dedesoylu aileler arasında Dedelik hizmeti görmeyenler de bulunurdu. Görüştüğüm Dedesoylu kişilerin bir bölümü bu tür Dede ailelerine mensup Dedelerdi. Dede olarak biliniyorlar, taliplerden gerekli saygıyı görüyorlar, ancak Cem yürütmüyorlar, talip görmüyorlardı. Ayrıca Dede’nin çocuklarının tümü dedelik yapamaz genellikle çocuklarından biri Dedelerin deyimiyle “hakkından gelen”, babasından sonra onun yerine geçerek Dede olur talipleri ziyaret ederdi. Bazı dedesoylular zaten bunu dile getirerek “Bizim yolumuz kıldan ince kılıçtan keskindir. Hele Dedelik ateşten bir gömlek. Biz buna layık vasıflara sahip değiliz. O nedenle atamız, dedemiz yaptı ama biz yapamayız.” şeklinde görüş belirtiyorlar. Alan çalışmalarım sırasında dedelerin köylerindeki dedesoylu oranına ilişkin veriler de edinmeme karşın henüz bunları değerlendirmediğim için bu konuda bir şey söylemek için henüz erken diye düşünüyorum.

OCAK SİSTEMİ

Ocak, Anadolu halk inançlarında büyük yer tutar. Bunun eski geleneklerle bağlantılı olduğuna dair birçok araştırmacı görüş belirtmiştir. (Örn. Bk.: İnan 1995: 66-71) Ocak kültü, ateş kültü ile birlikte değerlendirilir. (Er 1998: 83-91) Ocak, sözcüğü eski metinlerde (İnan 1987: 638) ve daha sonraları “soy ve sülale” anlamında da kullanılagelmiştir. Bizim burada ele aldığımız ve “Ocak” olarak nitelendirilen terimle anlatılmak istenen Alevilerde dinsel hizmetleri gören Dedelerin aileleridir. Her Dede ailesi bir Ocağa dahildir. Onun temsil ettiği değerlere büyük kutsallık ve manevi güç atfedilir. Aleviler arasında da ocaklara karşı büyük bir saygı vardır. Ocaklarla ilgili olağanüstü birçok kerametlerin söz konusu olduğu olay (menkıbe) dilden dile aktarılır. (A. Yaman 1998b: 91-100) Ocaklar yani dede ailelerine mensup olmak bazı özel ayrıcalıkları da beraberinde getirmiştir. Öyle ki Dedeler arasında yaptığım araştırmalarda Dersim yöresinde aşiretler arası ve devlet/aşiretler arasındaki çatışmalar sırasında bile sadece ocakzade olanların silahsız dolaşabildikleri ifade edilmiştir. (17) Yine bazı ocaklara mensup dede aileleri hastaların başvuru merkezleri konumundaydılar. Mesela Tunceli Hozat Karaca Köyü’ndeki Sarı Saltıklı Dedeler böyle ailelerdendir. Çeşitli hastalıklar için bazı Ocaklara başvurulur. Ayrıca Clarke araştırmaları sırasında Ocakzade Dedelere ait mezarların da yeşil renkli bezler konulduğunu ve bunun da karizmatik soyu sembolize ettiğini ifade etmektedir. (Clarke 1999: 121) Birçok dedesoylu’nun mezarı da zaman içerisinde büyük ziyaretgâhlara dönüşmektedir. Mesela Malatya, Arguvan, Ballıkaya (Mezirme) Köyü’ndeki Vaylo Dede, Muş Varto İçmeler (Rakkasan) Köyü’ndeki Seyyid Nesemi Dede yakın zamanda yaşamış dedesoylulardır. Bu kişilerin soyları ve toplum üzerindeki nüfuzlarına binaen mezarları birer ziyarete dönüşmüş, türbe haline getirilmiş. Bu şekilde bu yerler sürekli ziyaret edilen, adak adanan, dilek dilenen mekânlar haline dönüşmüşler. Bu örnekleri Anadolu’nun birçok yerinde görmek olanaklıdır.

Genel olarak Alevi-Bektaşi topluluklar cemaat yapılanması bakımından dergâhlar ve ocaklara bağlıdırlar. Toplumsal planda dergâh ve ocak disiplini esastır. Bu organizasyon kutsal temellere dayanmaktadır çünkü bu ocakları oluşturmuş aileler keramet sahibi ululardan gelmektedir. Bu ulu kişiler aynı zamanda İslam Peygamberi’nin ve Ehlibeyt’inin soyuna dayanmaktadır. “Hak-Muhammed-Ali Yolu” olarak adlandırılan ve kutsanan bu yol, Ehlibeyt’e dayanan dede aileleri yani “Ocaklar” aracılığıyla yüzyıllardır süregelmektedir. Şapolyo’nun da ifade ettiği gibi “Kızılbaşlar’da ocak disiplini bir kutluluk arz etmektedir. Bu disiplinde bir Kızılbaş cemaatinin tesanüdünü vazifeli görmektedir. Kızılbaşlar bir sekt olarak mevcudiyetlerini devam ettirmektedirler…”(Şapolyo 1964: 267) Alevi Ocakları, Dede Garkın, Sarı Saltuk ve Hıdır Abdal gibi Alevi geleneğinin evlad-ı resul (seyyid) saydığı ve kutsal kabul ettiği din ulularının adlarını taşımaktadır. Ocaklar zaman içerisinde, bu kutsal dervişlerin soylarından gelenlerce kurumsal hale getirilmiş, bu soylardan gelenlere ocakzade (ocakoğlu) denmiş, dedelik görevinin ocakzade dedeler (seyyidler) tarafından yerine getirilmesi bir gelenek halini almıştır.(18) Ocaklar konusunda Prof. Boratav da şu bilgileri sunuyor: “…Hasan Dede Ocağı , Narlıdere Ocağı deyimlerinde görüldüğü gibi, Anadolu’daki Alevi-Kızılbaş topluluklarının, bölge bölge bağlı bulundukları kutlu merkezler; ocak bu deyimlerde, aynı zamanda, o yerlerde oturan tarikat ulularının soyu anlamına gelir; genel olarak bu ocakların önderlik görevi babadan oğula geçer; nitekim ocak ulusunun soyundan olan kimselere “ocakzade” derler “ (Boratav 1984: 113) Dedelik konusunda olduğu gibi, ocaklar konusunda da bilimsel araştırmalar yapılmadığından,(19) Türkiye’deki toplumsal ve dinsel ortamı anlamak bakımından çok büyük önem taşıyan bu konuların birçok yönleri karanlıkta kalmıştır. Ben burada ocaklar konusunda giriş niteliğinde de olsa bilgiler sunmaya çalışacağım. Çünkü bu konunun büyük ölçüde aydınlığa kavuşabilmesi için, Anadolu’da değişik yörelerde bulunan ocakları kapsayan alan araştırmalarının ve özellikle Dede ailelerinde varolan her türlü yazılı ve sözlü verilerin toplanması gerekmektedir. Bu bağlamda Dedelerde bulunan şecerelerin (20) ve diğer elyazma belgelerin günışığına çıkması da büyük önem taşımaktadır. Biz edinilecek yeni bilgiler doğrultusunda bu zamana kadar elde edilmiş bilgiler doğrultusunda sunduğumuz verilerde de düzeltmelere ve değişikliklere gidileceğine bunun da olağan olduğuna inanıyoruz.

İncelediğim kadarıyla hem kaynaklar ve hem de sözlü geleneğe göre Dede ocaklarına adlarını veren şahsiyetlerin bu konumlarını belirleyen üç önemli unsur vardır:

· Soy: Ocak Ulularının bazıları gerçekten soy yoluyla Hz. Ali’ye bağlanmaktadır. Şecerelere her ne kadar ihtiyatla yaklaşmak gerekse de bunların tümünün düzmece olduğunu iddia etmek de doğru değildir. Demek ki bazı ocak uluları gerçekten Hz. Ali soyundan gelen ocakzade bir soya mensupturlar.

· Keramet: Yine sözlü geleneğe ve şecerelerde yazılanlara göre bazı ocak uluları da olağanüstü güçlere sahip olmaları ve keramet göstermeleri nedeniyle ocak kurucusu olmuşlardır ki bazı Dedeler de onların soylarından gelmektedirler. Bu kerametler arasında ateşe hükmetme, zehir içme, duvarı yürütmek gibi kerametler sayılabilir.

· Hizmet: Bazı ocak uluları da Hacı Bektaş Veli dergâhında yaptıkları hizmetleri karşılığında Alevileri özellikle inanç ve ibadet konularında eğitmek üzere görevlendirmişlerdir. Menkıbelere göre Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltuk, Seyit Cemal, Güvenç Abdal gibi bazı ocak ulularını Anadolu’ya Alevi taliplere dedelik yapmak üzere göndermiştir.

Burada ocakların özellikleri ve işlevleri konusuna geçmeden önce ocakların ne zaman ortaya çıkmış olabileceklerine ilişkin bilgiler de sunmak istiyorum. Bu konuda farklı Alevi-Bektaşi grupların mensup oldukları gelenek doğrultusunda tezleri savuna geldikleri bilinmektedir. Dedebabalar, Çelebiler, Ocakzade Dedeler, Babalar ve Dikme Dedeler farklı görüşler ileri sürmektedirler. Bu tezleri genel olarak şu şekilde özetlemek olanaklıdır:

Alevi Ocakları Hacı Bektaş Veli zamanında ortaya çıktı.

Alevi Ocakları Hacı Bektaş Veli’den önce vardı. Hz. Ali’nin soyundan gelen ailelerce oluşturuldu.

Alevi Ocakları Şah İsmail’den sonra ortaya çıktı.

Anadolu’ya gelen kabilelerin dinsel/siyasal lideri türkmen babaları Ocakzade Dede ailelerini oluşturdular.

Kızılbaş Alevi Ocaklarını daha önceki çalışmalarımızda işlevlerine göre şu şekilde sınıflandırmıştık: A-Mürşid Ocakları, B-Pir Ocakları, C-Rehber Ocakları, D-Düşkün Ocakları. Ancak bu sınıflandırma Ocakların yapılanması bakımından yanlış anlamalara yol açabilir gözüküyor. Burada buna kısaca değinmek istiyorum. Bu burada “El ele, el Hakk’a Sistemi” açıklanırken örneklerle sunulacaktır. Bir kez sistemin doğası gereği herhangi bir ocağa bu mürşid ocağıdır diyebilmek olanaklı gözükmüyor. Çünkü o ocağın da bir mürşidi yani bağlı olduğu ocak bulunuyor. Bu aynı şekilde rehber ve pir ocakları derken de geçerli. Düşkünlük meselesine gelince bu da tartışmalı bir konu. Düşkünlerle ilgili uygulama şu şekilde. Her ocak kendi içerisinde düşkün meselesini zaten halledebiliyor. Ancak herkesin bildiği üzere düşkün ocağı olarak adlandırılan bir tek ocak Hıdır Abdal Ocağı. Eskiden Dersim olarak adlandırılan bu büyük Alevi yerleşim alanlarının da yegane makamdır. Bazı kaynakların(21) ve Hıdır Abdal Sultan’ın ziyaretgâhının bulunduğu Ocak Köyü’ndeki yaşlı dedelerin açıkladığına göre Hıdır Abdal Ocağı Dedeleri bu görevi Hacı Bektaş Dergahı’nı temsil eden Çelebilere vekaleten yapmaktadırlar. Yani asıl düşkünlük makamı bütün ocakları Serçeşmesi olan Hacı Bektaş Dergahı olmakta ancak bu sanırım ulaşım ve iletişim sorununu ortadan kaldırmak amacıyla Hıdır Abdal Ocağı’na vekaleten verilmiş görülmektedir.

Ocakları örgütlenme bakımından şu şekilde sınıflandırabiliriz: A-Bağımsız Ocaklar B-Hacı Bektaş Çelebilerine Bağlı Ocaklar. Yine ocakları uygulamadan kaynaklanan farklılıklara göre şu şekilde sınıflandırabiliriz: A-Erkânlı Ocaklar B-Pençeli Ocaklar

Bazı araştırmacılara göre Şah İsmail’in Yavuz karşısında yenilgiye uğraması ve bunun sonucunda Safeviler’in Anadolu’daki nüfuzunun zayıflaması Hacı Bektaş Dergâhı’nın Alevi Ocakları karşısındaki durumunu güçlendirmiştir. Çelebiler’in, Anadolu’daki ocakzade Aleviler üzerindeki nüfuzlarını artırmaları Çelebi Ahmed Cemaleddin Efendi (1862-1921) zamanında gerçekleşmiş, ocaklara bağlı Aleviler üzerinde Hacı Bektaş Dergahı çelebilerinin nüfuzlarını arttırmak isteyen A. Cemaleddin Efendi: “…Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar adamlar göndererek Hacı Bektaş ocağının ser-çeşme olduğunu, o ocağa görülmeden talip gören dedelerin yolsuz bulunduklarını, erkân, tarîk, evliya, zülfikar ve serdeste gibi adlar ile anılan sopanın yezitlik alameti bulunduğu…” propagandasını (22) yaptırmıştı ve I. Dünya Savaşı için asker toplamak amacıyla Tunceli’ye kadar giden Cemaleddin Efendi kimi ocakları ve Alevi topluluklarını çelebilere bağlamayı başarmıştır. Çelebilere bağlananlara dönük, ocaklara bağlı kalmayı sürdürenlere purut da denilmektedir. (Gölpınarlı 1993: 790, 794-795) Ayrıca Çelebilere bağlı ocakların dedeleri ve Çelebilerin Alevi köylerine gönderdikleri vekilleri cem törenlerinde tarîk (erkân) yerine ellerini kullandıklarından pençeli olarak da adlandırılmaktadır. Bu pençe-tarîk ikiliği o günlerin bir bakiyesi olarak bugün bile sürmektedir ve dedeler arasında tartışma konusudur.

Değişik bölgelerde bulunan ocakların dinsel törenlerdeki uygulamalarında ve izledikleri esaslarda da farklılıklar bulunmaktadır. Örneğin Alevi tahtacıların bağlı bulundukları İzmir Narlıdere ve Aydın Reşadiye’de Emirbeyliler ve Yanyatırlılar olmak üzere iki dede ocakları vardır. Bu dede ocaklarının üstünde veya altında başka ocaklar yoktur.(A. Yılmaz 1948: 17; Yetişen 1987) Ocaklar şeklindeki bu örgütlenme Anadolu’nun birbirinden çok uzak bölgelerinde yaşayan Aleviler arasında iletişimi de sağlayan yegâne araçtır ve bu işlevini ocakzade dedeler aracılığıyla yerine getirmiştir. Alevi ocaklarının değişik bölgelerde yaşayan topluluklar üzerinde farklı nüfuz alanları bulunmaktadır. Ocakzade dedeler kendilerine bağlı bölgeler ve köyler dışındaki yerlerde faaliyette bulunmazlar. Taliplerde de böyledir yani, babası hangi ocağın talibiyse, ya da hangi ocaktan ise, o da mutlaka o ocağın talibi olurdu. Her ocak belli nüfuz alanlarına sahiptir. Ancak çeşitli nedenlerle bağlı bulundukları ocak ve dedeleri bulunmayan Alevilerin başka ocakzade dedelere bağlandıklarına da rastlanmaktadır.

Shankland’ın Dede aileleri ile talipleri aynı köyden gelmektedir şeklindeki düşüncesi doğru değildir. (Shankland 1999: 322) Ocakları oluşturan Dede aileleri ve onların talipleri aynı köy içerisinde bulunabilecekleri gibi uzak yerlerde de bulunabilmektedir. Dedeler bu bakımdan hizmetlerini taliplerine gitmek suretiyle yerine getirirler ve bundan dolayı Grothe gibi araştırmacılarca gezici (peripatetic) olarak nitelenmişlerdir. (Bk.: Hasluck 1929: 148) Bence bu deyim Dedelerin geleneksel işlevlerine oldukça uygun gelmektedir.

ALEVİ OCAKLARINDA HİYERARŞİK YAPI VE KÖKENLERİ

Aslına bakılırsa Alevi Ocakları arasında ayrım gözetilmez ve bu da Aleviler arasında “Eri erden seçen kördür.” denilerek ifade edilir. Ancak buna karşın “El ele el Hakk’a Sistemi” çerçevesinde Ocakların arasında mürşitlik, pirlik ve rehberlik bağı vardır. Her Dede ailesi bu şekilde kendini bağlı saydığı Dede ailesinin talibi, müridi sayılır. Bu da doğal olarak hiyerarşik bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu hiyerarşik yapılanmanın kökeni hala tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak, yine rehberlik de bir başka ocağın hizmeti olarak paylaşılır. Bu görev paylaşımı “El ele El Hakk’a Sistemi”’nin doğal bir sonucudur. Bu görevler farklı ocaklar arasında olabildiği gibi, aynı ocak içerisinde farklı dede ailelerince de üstlenilebilmektedir. Örnek vermek gerekirse İmam Musa-i Kazım Ocağı’ndan Ahmet Karanfil Dede “Pîrimiz Baba Mansur, mürşidimiz Ağuiçen Ocağıdır.” diyor. Buna karşın Mürşitlik, pirlik ve rehberliği aynı ocak içinde paylaşanlara da rastlıyoruz alan araştırmalarımız sırasında. Talip sayısı, sahip olunan yetkiler ve nüfuzları da hiyerarşik bir görünüme yol açıyor. Ocakzadeler arasında bu konuda tartışmalar yaşanıyor. Sahip olunan talip sayısı, şecereler, Yol bilgileri gibi unsurlar üstünlük gerekçeleri olarak sıralanıyor. Biz bu hiyerarşik yapılanmanın kökenine dair şu varsayımları ileri sürebiliriz:

1- Bu durum bazı ocakların eski oluşlarıyla ilgilidir.

2- Bazı ocakların nüfuzlu oluşuyla, nüfuz bölgeleri ve taliplerinin fazla oluşuyla ilgilidir.

3- Özellikle XVI. yüzyıldan itibaren heterodoks Alevi zümrelerin zaman zaman merkezi idare ile yaşadıkları sürtüşmeler sonucunda gerçekleşen göçler ve sürgünlerle ilgilidir. (Barkan 1953: 228) Bu göçler ve sürgünler sonucunda kimi ocaklara mensup dede ailelerinin göçmeleri ve gittikleri yerde başka adlar altında ocakların ortaya çıkması, ancak bazılarının önceki ocaklarına kendilerini bağlı saymaları kuvvetle muhtemeldir. Bazı yerlerdeki Mürşid ocağı, pir ocağı, rehber ocağı gibi kavramların da bu şekilde ortaya çıktığı söylenebilir. (Yaman 1996: 59-60)

Her ocağın kendi içinde ve ocaklar arasında varolan hiyerarşik yapı “El ele, el Hakk’a” anlayışının bir sonucudur. Her ocak kendi içinde mürşid, pir ve rehber ocakları şeklinde dede aileleri arasında bir görev bölümüne gitmiş, ocaklar ise yine kendi aralarında mürşid, pir ve rehber ocakları olmak üzere görev bölüşümüne Bu yapılanmayı birer örnekle açıklamaya çalışalım: Baba Mansur Ocağı dedeleri taliplerinin hizmetlerini görmek üzere kendi aralarında mürşitlik, pirlik ve rehberlik görevleri paylaşmışlardır. Dedelik kurumunun bu üçlü görev dağılımı birbirinin olmazsa olmaz koşuludur. Bu görev dağılımı birbirini tamamlayan işlevler yerine getirir. Herhangi birindeki aksama mekanizmanın bozulmasına ve birtakım sosyal olumsuzluklara yol açar. Kaldı ki dede-talip hiyerarşisi de birbiriyle sıkı ilişki içerisindedir. Bir Şeyh Hasan Ocağı dedesi (23) bunu şu şekilde anlatmıştır: “…Esas yol uludur. Dede ile talibin arasındaki fark et ile tırnak gibidir. Biri ikrardır, biri imandır. Gözcü talip pirini ateşten geri alır. O onu var eder, o onu var eder. Şimdi ikrar nerede iman oradadır. İman nerede ikrar oradadır… ”Aynı dede ocakların birbirlerine olan bağlılığı konusunda ise şu açıklamayı yaptı: “Sarı Saltık’ın mürşidi Ağuiçen’dir. Sarı Saltık da Derviş Cemal’in mürşididir. Yani birbirine bağlıdırlar. Hacı Kureyş’in mürşidi Baba Mansur’dur. Baba Mansurluların mürşidi de Ulu Şeyh Ahmed Dede evladıdır. Yani “El ele, el Hakka” birbirine bağlıdırlar.” Elazığ Sün Köyü’nde görüştüğümüz (24) Ağuiçenli Ahmet Mutluay Dede Ocakların birbirlerine bağlı olması konusunu “Derviş Cemaller Kureyşan’a, Kureyşanlılar Baba Mansurlara, Baba Mansurlular Seyyit Sabun’a; Seyit Sabunlular Şıh Ahmet Dede’ye; Şıh Ahmet Dedeler de Ağuiçene bağlıdırlar. Koca Seyyidin elinde olan ocaklar, Kara Donlu Can Baba bizim müridimizdir. Koca Keşker de bizim müridimiz…” şeklinde açıklamıştır. Yine Ankara’da görüştüğüm bir Garip Musalı dede, pirlerinin Hıdır Abdal Ocağı olduğunu ifade etmiştir. Ancak değişik yörelerde Alevilerin diğer uygulamalarında olduğu gibi bu “El ele, el Hakk’a” sisteminin uygulanışı konusunda da bir homojenlikten söz etmek olanaklı değildir. Ancak zaman içerisinde elde edilecek yeni kaynaklar üzerinde yapılacak çalışmalar ve alan çalışmaları ile Anadolu’daki Ocak Sistemi’ne ilişkin daha kapsamlı veriler sunulabileceğine inanıyoruz.(25)

Bir kısım ocaklar ise Hacı Bektaş Çelebilerine (Dedegan kolu=Ulusoy ailesi) bağlıdır. Örneğin Güvenç Abdal Ocağı gibi. Hacı Bektaş Çelebisinden her yıl icazet almak suretiyle dede görevlendirilirdi. İcazet almayan dedelik yapamaz, Çelebi gerektiğinde atadığı bu dedeyi değiştirebilirdi. İcazetname adlı belgede dedenin talipleri dedenin talipleri irşadla görevlendirildiği, Hacı Bektaş Çelebisinin mühürüyle birlikte yeralırdı. Bu konuda EK 2 bölümünde iki örnek sunuyorum. (Ulusoy 1986: 194, 255-256; Ayrıca bk Gürses 1964: 13 )

Alevi ocaklarına ilişkin genel bilgileri sunduktan sonra, bu ocakların bazılarına ilişkin genel bilgiler sunabiliriz. Bunların bir bölümünü geçtiğimiz yıllarda bizzat ziyaret ettim. Ocakların bazılarına ilişkin elde ettiğim yazılı kaynaklardaki ve alanda elde ettiğim verileri henüz tam anlamıyla değerlendiremediğimden bütün ocaklara ilişkin kapsamlı açıklamaları ileride yayınlanacak olan çalışmamda bilim dünyasına sunacağım. Bu bildirimin ekler bölümünde Alevi Ocaklarına ilişkin karma bir liste sunacağız. Bu liste Gloria Clarke, Cem Vakfı Dedeler Toplantıları ve benim alan çalışmalarıma dayanmaktadır. Bu listede yer alan ocakların bazıları değişik adlarla anılmaktadır ki, bunlar bildirimin boyutlarını aşması nedeniyle verilmemiştir.

OCAKLAR VE SÖZLÜ GELENEK (ORAL TRADİTİON)/ YAZILI KAYNAKLAR

Sosyal Organizasyonunun doğal bir sonucu olarak kapalı bir cemaat yapısı gösteren Alevi topluluklarda sözlü gelenek önemli rol oynamıştır. Ayrıca günümüze ulaşan yazılı kaynaklarda mevcuttur. Bu dışa kapalılık bilginin kutsallaşması ve belli ellerde toplanmasını beraberinde getirmiştir. Bilginin Ocaklardan gelen Dede ailelerinin elinde bulunması onlara önemli bir ayrıcalık vermektedir. Kişinin o topluluk içinde doğmasıyla başlayan ve Dedeye ve içinde yaşanılan çevreye dayalı bu toplumsallaşma titizlikle korunmuştur. Öyle ki o toplumun dışına çıkıp yabancı bir muhitte kalan bir Alevi geriye döndüğünde Cem’de Dedenin ve cemaatin huzurunda sorgudan geçirilir. Bir anlamda temizlenir. (26) Ancak bu şekilde o topluluğa yeniden dahil olabilir.

Alevilerde varolan sınırlı sayıda kaynak bugün hala en çok Alevi Ocaklarında bulunmaktadır. Bunlar arasında Buyruklar, Cönkler, Cenk Kitapları, Vilayetname, Makalat, Faziletname ve şecereler sayılabilir. Şecerelerde önemli veriler bulunuyor bunlar hem halkbilim hem de tarih alanında gerekli kritiği yapılarak kullanılabilir. Bunu Köprülü daha önce “Vilayetname” için yaptığını ifade etmişti. (Köprülü 1995: 9) Şecerelerde kim hangi Ocağa, hangi aşiret bağlı, o Ocağın önderleri kimlerdir gibi birçok bilgiler yer alıyor ve bunların toplanıp değerlendirilmesi ile birçok konu aydınlatılabilir kanısındayım.

Bir diğer önemli nokta da Ocakların başka bir deyişle ocak mensubu Dede ailelerinin sözlü geleneği en iyi yaşatan ve aktaran roller üstlenmeleridir. Alevi tarih, inanç ve kültürü yüzyıllar boyunca bu Ocaklar içinde yaşatılmışlardır. Dedeler saz eşliğinde söyledikleri deyişlerle de olsa birçok geleneksel veriyi bugüne taşımışlardır. Müzik de bu aktarım işinde çok önemli işlevler üstlenmiştir. (Bu konuda bk: Clarke 1998)

GÜNÜMÜZDEKİ DURUMA GENEL BİR BAKIŞ

Hem benim yaptığım alan araştırmalarında hem de diğer alan çalışmalarında görülmektedir ki Ocak sistemi ve Dedelik Kurumu artık eskiden olduğu gibi kırsal yapıdaki gibi işlememektedir. Kentlere yerleşme süreci hem yurtiçinde hem de yurtdışına doğru yoğun nüfus hareketlerine yol açmış. Ocak sisteminin çökmesine yol açmış, Dede-talip ilişkileri parçalanmıştır.(27) Özellikle 1980’lerle başlayan yeniden canlanma süreci Dedelik Kurumu’nu yeniden gündeme getirmiş ve yapılmaya başlanan Cemevlerinde Dedeler görevledirilmeye onlardan yardım istenmeye başlanmıştır. Ancak Dedelerin bu yeniden dönüşü hiç şüphesiz çok daha farklı bir statüyle olmaktadır. Kırsal yapının çok yetkili, işlevli Ocak Sistemi artık yoktur ve Dedeler sadece dinsel hizmetlerin görülmesinde yararlanılan, maaşlı ve çalışıp çalışamayacağı, bulunduğu Cemevinin yöneticilerine bağlı görevliler durumuna gelmişlerdir. Bu süreç çok karmaşıktır ve kentlere göçlerle birlikte yaşanan bu sürecin çok iyi analiz edilmesi gerekmektedir.(28)

BAZI OCAKLAR HAKKINDA GENEL BİLGİLER (29)

AĞU İÇEN OCAĞI (KARA DONLU CAN BABA)

Tunceli ili Pertek ilçesinde bulunan Karabakır (Bargini)(30) Köyü’ndedir. Ağuiçen Ocağı’na gelenler arasında daha çok çocuğu olmayanlar yer alır, türbede kalarak kurban keserler. Kendilerini Ağuiçenli olarak nitelendiren dede ocakları Mir Seyyit, Köse Seyyit, Seyyit Mençek, Koca Seyyit olmak üzere dört koldur. (Ali Kemali 1932: 192) Ağuiçen’in menkıbelerine ilişkin hem Ali Kemali, hem Nazmi Sevgen ve hem de Nuri Dersimi de bazı bilgiler bulunmaktadır. (Uluğ 1939a: 89; 1939b 33; Ali Kemali 1932: 184; Dersimi 1997: 117-118) Tunceli’de bulunan ve Ağuiçen olarak adlandırılan evliya Seyyid Mençek olarak da bilinir.(31) Elazığ’ın Sün Köyü’ndeki eren ise Koca Seyyid’dir. Ağuiçen’in bir diğer yaygın adı da Kara Donlu Can Baba’dır. Hem Elazığ, Sün Köyü ve hem de Tunceli Hozat Karabakır köyü’nde bu konuda yaşlılarla görüştüm. Anlatılanlar kapsamlı olduğundan burada en genel bilgilere değinmekle yetiniyorum. Ağuiçen Ocağı’ndan dedeler ağırlıkla Elazığ, Erzincan ve Tunceli’de bulunurlar. Sivas Karakeban yakınlarında bulunan Alevi Ocak Ulularından Kara Pirbad’da Kara Donlu Can Baba olarak adlandırıldığından bazı araştırmacılar bu iki evliyayı karıştırmaktadırlar. (Birdoğan 1992: 149)

ALİ ABBAS OCAĞI

Sözlü geleneğe göre Hazreti Abbas neslindendir. Ali Abbas Ocağı dedeleri Özellikle Erzincan ve Tunceli yörelerine dağılmışlardır. (Ali Kemali 1932: 193) Bazı dedeler Ali Abbas ve Celal Abbas Ocaklarının aynı ocağı nitelediğini ifade ederler.

ALİ BABA OCAĞI

Bu ocağa adını veren evliyanın türbesi Sivas Ali Baba mahallesinde bulunmaktadır.(Clarke 203-208) Bu ocağın Sivas yöresinde talipleri bulunmaktadır.

ALİYYÜL ŞAZELİ/MOLLA YAKUP OCAĞI

Molla Yakup evlatları, dedelerinin soyunu Hz. Şazeli’ye dayandırdıklarından bu ocak soyu hem Aliyyül Şazeli ve hem de Molla Yakup Ocağı olarak adlandırılmaktadır. (Özen 1997: 107) Ayrıca halk arasında Şeyh Şazeli Sultan (Kahveci) Ocağı olarak da bilinir. Bu ocağın merkezi ve Molla Yakup’un türbesi Sivas Kangal ilçesi, Yellice Köyü’nde bulunmaktadır. Molla Yakup’a ilişkin birçok menkıbe yüzyıllardır anlatılmaktadır. Bu Ocağa bağlı talipler daha çok Divriği ve Kangal yörelerinde toplanmıştır. Gökçeoğulları ailesi bu ocaktandır ve kendilerinde bu ocağa ait birçok belge bulunmaktadır. Bildiğim kadarıyla bu aileden Yesari Bey bunların yeni Türkçe’ye kazandırılması için oldukça duyarlı şekilde çalışmaktadır.(32)

BABA MANSUR OCAĞI

Tunceli ili Mazgirt ilçesinin doğusunda Darıkent (Muhundi) Bucağı’nda ünlü Alevi evliyalarından Baba Mansur’un yürüttüğüne inanılan bir duvar bulunur.(33) Muhundi orada bulunan bu ziyaretin anısı nedeniyle Dersim ve çevresinin en ünlü ziyaretgâhlarındandır. Ali Kemali’ye göre Baba Mansur Dedeleri seyyidlerdendir, kolları yoktur, üç büyük kabiledir. Bir kabilesi Mazgirt kazasının Darıkent (Muhundi) bucağında, İkincisi Pülümür’ün Tahti ve üçüncüsü yine Pülümür’ün Gersinot köylerinde bulunur. Gersinot’ta oturanlara Şahverdi Evladı derler ki, Sivas ve Koçgiri aşiretinin seyyitleridir. (Ali Kemali 1932: 193) Bu seyyitler ayrıca Erzincan’ın Kısmikör ve Erdene, Pülümür’ün Seyyitler Kapiri ve Tahsini köylerinde bulunurlar. Mazgirt kazasında da vardır. (Ali Kemali 1932: 184) Bir araştırmada Tunceli Pülümür Yeldeğen Bucağı’nda Şah Mansur’un evlatlarının türbesinin ve Sivas Zara Kızılkale Köyü’nde de Baba Mansurluların bulunduğu ifade edilmiştir. (Clarke 1998: 205)(34) Baba Mansur’un Horasan’dan geldiğine inanılır. Halk Cuma akşamları buraya toplanır, kurbanlar keser, cem yaparlardı. Baba Mansur’un yüzyıllardır dilden dile dolaşan menkıbelerinin en bilineni şu şekildedir: Bir de Baba Kureyş (Hacı Kureyş) varmış. Bir gün vahşi bir ayıya binmiş ve bileğine de bir yılan dolamış, onunla ayıyı kamçılayarak yürütmüş. O sırada duvar yapmakta olan Baba Mansur ise bu duvara binerek Baba Kureyş’e doğru yürümüş. Kureyş Baba bu mucize karşısında hayran olarak “Sen taş duvara can verdin.” diyerek, Baba Mansur’un eline sarılıp öpmüş. Baba Kureyş Ocağı’nın talipleri, Kureyş Baba’nın Baba Mansur’a bağlılığı üzere, Baba Mansur Ocağı’nın da müritleridir. Yüzyıllardır Kureyşan Ocağı Dedeleri’nin mürşidleri de Baba Mansurlu Dedeler olmuştur. Pir ve seyitleriyle birlikte Koçgiri ve Hiran aşiretleri de Baba Mansur Ocağı’na bağlıdırlar. (Ayrıca bk: Uluğ 1939 1939a: 83; 1939b: 34; Dersimi 1997: 140-141.)

Ayrıca Baba Mansur Ocağı’ndan Ali Düzgün Dede’den edindiğim bilgilere göre Baba Mansur Dedeleri, Kureyşanlar, Şavalanlar, Arelliler, Gaboranlılar, Butkanlılar Aşiretlerine Dedelik ve Lolanlılar, Çarekanlılar ve diğer aşiretlere de mürşidlik yapmaktadırlar. Bu ocağın dedelerinin de bağlı olduğu Baba Mansurlu dede ailesi Baba Mansur’un duvarı yürüttüğü duvarın yanında bulunan evin sahibidirler ve ziyaretle bu aile ilgilenmektedir. Hem İstanbul’da hem Tunceli’de bu ocaktan dedesoylularla görüstüm. Darıkentteki ocağı da ziyaret ettim. Yine Darıkent yakınlarında bulunan Şöbek, Lödek, Küpük Köylerinde de Baba Mansurlu seyyid aileleri vardır. Bir bölümü çeşitli nedenlerle Tunceli dışındadırlar ve özellikle de Sivas’ta yoğunlaşmışlardır.

BATTAL GAZİ OCAĞI

Bilindiği üzere Seyyid Battal Gazi’nin Eskişehir’de türbesi ve büyük bir dergâhı bulunmaktadır. Battal Gazi Ocağı’ndan Dedeler hem Eskişehir’de hem de Amasya’da bulunmaktadırlar. Amasya Merzifon, Sarı Köyü, Oymaağaç Köyü, Balgöze (Emert) Köyü ve Merzifon’daki Tekke mahallesinde bu soydan dedeler bulunmaktadır.

BOSTANKOLU HASAN HALİFE OCAĞI

Bostankulu Ocağı Dedeleri genellikle Tokat’ta bulunurlar. Bostankulu Hasan Halife keramet göstermiş, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nda kazan kaynatmış, hizmet etmiş ve kendisine bu görev verilmiş. Bu ocağın talipleri Yozgat Çorum ve Tokat havalisinde bulunmaktadır.

CELAL ABBAS OCAĞI

Ali Abbas Ocağı ile aynı ocak olduğu söylenir.(35) Bu ocak ulusu hem Ali Abbas hem Celal Abbas olarak aynı kişi olabilir veya iki farklı kişi olup aynı aileden gelebilirler. Celal Abbas Ocağı Dedeleri Tunceli Ovacık’ta da bulunurlar. (Kaya 1995: 99) Ancak Erzincan ve Elazığ yörelerinde de bu soydan ocakzadelere rastlamak olanaklıdır.

CEMAL ABDAL OCAĞI

Cemal Abdal Ocağı Elazığ Karakoçan’da Madran ile Delikan Köylerinin arasında bulunmaktadır. İki türbe vardır. Büyük Cemal Abdal ve Küçük Cemal Abdal türbeleri. Şadılı Aşireti’nin bir bölümü bu ocağın talipleridir. Cemal Abdal Ocağı Dedelerinin mürşidleri ise Ağuiçen Ocağı Dedeleridir. Tunceli ili Mazgirt ilçesi’nde bulunan Kızılkale Köyü’nde de bu ocağa mensup Dede aileleri bulunur. Cemal Abdal, Derviş Cemal ve Seyyid Nuri Cemaleddin’in aynı kişi olduğu ifade edilmektedir. Bu konu tam açıklığa kavuşuncaya kadar ben bunları ayrı Ocaklar şeklinde değerlendirme yanlısıyım.

DERVİŞ CEMAL/SEYİT CEMAL OCAĞI

Tunceli ili Hozat ilçesine iki saat uzaklıkta Seyit Cemaller (Derviş Cemal) Köyü’ne adını veren ziyaretgâhtır. Erzincan’ın Tercan ilçesinin otuz kilometre güneybatısındaki Bulmuş Köyü’nde ve yine Erzincan Tercan’a bağlı Zorum Köyü’nde de Derviş Cemal Ocağı Dedeleri ve ziyaretler bulunurdu. İnanışa göre Derviş Cemal’in oturduğu köy kuru bir meşelik iken yemyeşil bir yere dönüşmüştür. Bir başka rivayete göre de Derviş Cemal Hacı Bektaş Dergâhı’nda hizmet görmüş erenlerdendi. Hatta bu konuyu Derviş Cemalli dedeler sürekli anlatırlar. Ali Kemali’nin verdiği bilgilere göre Şeyh Hasan koluna mensup aşiretler Derviş Cemal Ocağı talipleridir. (Bak Ali Kemali 1932: 185)

EMİROĞULLARI/EMİRBEYLİ/HACI EMİRLİ OCAĞI

Alevi Tahtacıların iki ocağından biridir. Dedeleri Aydın Reşadiye’de bulunurlar. (Yılmaz 1948:17; Şapolyo 1964: 257, 289) Yörükan’a göre Hacı Emirli Ocağı’na bağlı Tahtacı Oymakları, Şehepli, Kabakçı ve Aydınlı Oymakları’dır. Bu oymak Tahtacıları Aydın, İzmir, Adana, Denizli yörelerinde bulunmaktadırlar. (Yörükan 1998: 202-203)

GARİP MUSA OCAĞI

Sivas Divriği Güneş Köyü yakınında türbe ve tekkesi vardır.(Clarke 1998 ; Özen 1997: 58) Türbenin yakınında kutsal bir ziyaret haline gelmiş olan ardıç ağacı vardır.(36) Garip Musalı dedesoyluların bir bölümü de Kars’ta bulunmaktadır. Bu ocaktan Musa Karakaş ve Kutluay Erdoğan’ın Ocaklarına ilişkin bilgi ve belgelerin günışığına yönelik çalışmaları oldukça yararlı olmaktadır.

GÖZÜ KIZIL OCAĞI

Gaziantep’te varolan Gözü Kızıl Camisi’ne (Clarke 1998: 203-208) adını veren evliyanın, Gözü Kızıl Ocağı’nın dayandığı ve Vilayetnamede adı geçen evliya ile aynı olup olmadığını bilemiyoruz. Ayrıca Şarkışla Karpınar Köyü’nde de(Kum 1957:1518n) bu ocak mensupları varmış.

HACIM SULTAN OCAĞI

Hacım Sultan’ın Uşak’ta Hacım bucağının Susuz mevkiinde türbesi bulunuyor. (Clarke 203-208) Hacım Sultan Ocağı Dedelerinin varolduğunu çeşitli sözlü verilerden duydum ancak nerede bulunduklarına ilişkin bilgiyi derlediğim bilgilerin çözümünden sonra sunacağım.

HIDIR ABDAL OCAĞI

Hıdır Abdal Sultan, Gözcü Karaca Ahmet Sultan’ın oğludur. Türbesi Erzincan, Kemaliye Ocak Köyü’nde bulunmaktadır. Hem sözlü hem yazılı kaynaklara göre (Sevgen 1946; Dersimi 1997: 144) Hıdır Abdal Ocağı Dedeleri yüzyıllardır Hacı Bektaş Dergahı’na vekaleten Düşkün Ocağı olarak işlev görmüşlerdir. Özellikle Malatya, Erzincan ve Tunceli yörelerinden talipler Hıdır Abdal Sultan’ın türbesinin bulunduğu bu yere akın akın gelirler. Eskiden düşkünlük konularında başvuru makamı olan Hıdır Abdal Ocağı dedelerinin bu işlevi bugün artık geçmişte yaşanmış bir konu olmaktan öteye geçmiyecektir. Şimdi Hıdır Abdal’ın anısına her Ağustos’un ilk Pazar günü onbinlerce kişinin katıldığı büyük bir etkinlik düzenlenmektedir. Hıdır Abdal Ocağı’na mensup dedeler Ocak Köyü’nde 12 ailedir. Bunların dışındaki Ocaklılar talip soylu ailelere mensupturlar. Hıdır Abdal Ocağı’ndan dedesoylular Erzincan ve Sivas Divriği’nin (Mesela Höbek Köyü) çeşitli köylerinde de bulunmaktadırlar. Hıdır Abdal Ocağı’na bağlı talipler de Malatya, Erzincan ve Sivas yörelerinde bulunmaktadır. Bazı Garip Musalı dedesoylulardan dinlediğime göre de Hıdır Abdallı dedeler, Garip Musalı dedelere pirlik yapıyorlarmış.

HUBYAR OCAĞI

Hubyar Sultan’ın türbesi, Tokat’ın Almus İlçesi, Hubyar Tekke Köyü’nde bulunmaktadır. Hubyarlı Dedelerin kimisi onun İmam Rıza soyundan (37) kimi de İmam Musa Kazım soyundan olduğunu ve mürşidinin de Üryan Hızır olduğunu ifade ediyorlar. Yine Hubyar Sultan’ı, Hoca Ahmet Yesevi’nin okuttuğuna inanılıyor. Hubyar’ın dört oğlu varmış Mustafa Abdal, Himmet Abdal, Behzad Abdal, Hasan Abdal. Özellikle Tokat yöresinde Hubyarlı talipler yoğundur. Hubyar Sultan’a ilişkin bilgilerin yazılı olmaktan çok sözlü geleneğe dayanması ve varolan kısıtlı kaynakların da bazı kişilerce bilim dünyasından gizlenmesi ne yazık ki bazı bilgilerde karmaşaya yol açmaktadır. Üzülerek ifade etmek istiyorum ki bazı kişilerin bencilliği çok köklü bir Alevi Ocağı’na ilişkin bilgilerin ortaya çıkmasını ne yazık ki engellemektedir.(38)

HÜSEYİN ABDAL OCAĞI

Hüseyin Abdal’ın türbesi Sivas Divriği İlçesindeki Aşudu Tekke (Güvenkaya) köyünde bulunmaktadır. (Özen 1997: 121) Karakesici Hüseyin Abdal olarak da adlandırılır. Bu Ocaktan dedesoylulara göre Karakesici Hüseyin Abdal Horasan’dan gelerek Hacı Bektaş Dergahı’nda hizmet etmiş. Sonra Aşudu Tekke (Güvenkaya) köyüne yerleşmiş burada halkı irşat etmiş ve burada Hakka yürümüştür.

İMAM MUSA-İ KAZIM OCAĞI

Dedelerden elde ettiğim bilgilere göre Elazığ, Baskil, Kumlutarla (Adaf) Köyü’nde, Erzurum, Tekman, Mir Seyid ve Erduran Köyleri’nde bu soydan dedeler var. Yine İmam Musa-i Kazım Ocağı talipleri de Tunceli ve Erzurum’da bulunuyorlar.

İMAM ZEYNEL ABİDİN OCAĞI

İmam Zeynel Abidin veya dedelerinin bulunduğu yer olan Kuyudere (Mineyik) Köyü’nün eski adı nedeniyle Mineyik Ocağı olarak da bilinir. İmam Zeynel Abidin Ocağı’ndan bazı dedeler bütün ocaklara mürşid olduklarını ileri sürerler. Diğer ocaklar gibi onların da mürşid olduğu ocaklar vardır. Ancak bütün ocakların mürşidi olduklarına dair bir uygulama olmamıştır. Bu ocaktan hala otantik dedeler bulunmaktadır.

KARA PİRBAD OCAĞI

Daha önce de belirttiğimiz üzere Kara Pirbad’da Karadonlu Can Baba diye adlandırılmaktadır. Kara Pirbat ziyareti Sivas’ın Divriği ilçesi, Karakeban Bucağı, Ömerli Köyü’ndedir. 22 Ekim 1999’da burayı ziyaret ederek bilgi topladık. Köyde bulunan yaşlıların anlattığına göre Kara Pirbad, Hacı Bektaş Veli tarafından Anadolu’da İslamiyet’i yaymakla görevlendirilmiş bir erendir. Son on onbeş yıldır da eski dedeler olmadığından köyde cem de yapılmamış.

KAYGUSUZ ABDAL OCAĞI

Kaygusuz Abdal’ın Dergâhı Mısır Kahire Makattam tepesinde bulunuyor. Bu soydan hala ocakzadeler var. Bunların bazılarıyla Gaziantep’te görüştüm, ancak onlar Dedelik yapmıyorlardı.

KEÇECİ BABA OCAĞI

Keçeci Baba’nın türbesi Tokat Erbaa’ya yaklaşık30 km. uzaklıkta bulunan Keçeci Köyü’ndedir. Keçeci Ahi Baba olarak da bilinir. Keçeci Köyü’nde herkes ocakzadedir. Talipleri de Tokat ve Amasya yörelerindedir.

KOCA LEŞKER OCAĞI

Koca Leşker’in ziyaretgâhı Erzincan’ın Bağıştaş İstasyonu yakınlarında ve Fırat’ın yakınındadır. Türbenin yakınında oldukça eski mezarların bulunduğu bir mezarlık bulunmaktadır. Ayrıca buraya kurban ve lokma hizmetlerini görmek üzere bir yer yaptırılmıştır. Koca Leşker ile Koca Seyyid’in aynı evliya olduğunu ifade eden dedesoylular vardır. Ancak bu iki yerde yani hem Sün Köyü’nde Koca Seyyid’in türbesinin ve hem de Bağıştaş yakınında Koca Leşker’in türbesinin olması bu durumu karmaşık hale getirmektedir.

KOCA SAÇLI SEYYİD MUHAMMED OCAĞI

Sivas Divriği İlçesi Erikli Köyü’ndedir. Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin dervişlerinden olduğu söylenir. (Özen 1997: 100) Böyle bir ocağın varlığını duymama karşın bu ocaktan dedelerle görüşme olanağım olmadı.

KÖSE SÜLEYMAN OCAĞI

Alevi Çepnilerin Ocağı’dır.(39) Görüştüğüm bir Çepni Dedesinden (40) elde ettiğim bilgilere göre Batı Anadolu’daki Çepnilerin piri, rehberi ve mürşidi bu ocaktır. Bu konuda başka alan çalışmaları yapıldıktan sonra daha sağlıklı bilgiler verilebilir düşüncesindeyim. Bu ocak dedeleri de kendilerine pir olarak Hacıbektaş Çelebilerini kabul ederler. Sözlü geleneğe göre, Köse Süleyman, İmam Rıza soyundan Yunus Mukri’nin oğludur ve Kösedağ Savaşı’nda şehit olmuştur. Onun soyundan gelenler boyları olan Çepnilerle Anadolu’da inançlarını ve geleneklerini sürdürmüşlerdir. Ocağın en önemli merkezi, Balıkesir, Merkeze bağlı Kavakbaşı Köyü’dür. Ayrıca Bergama’nın Narlıca Köyü’nde de Köse Süleyman Ocağı Dedeleri bulunmaktadır.(41) Kavakbaşı Köyü’nden Enver Oğuz Dede ile görüştük ve kendisi Balıkesir yöresinde 30 civarında Çepni Köyü olduğunu ifade etti. Ayrıca çeşitli icazetnameleri de verdi.

KUL HİMMET OCAĞI

Kul Himmet Ocağı’nın merkezi Tokat’ın Almus ilçesi Görümlü (Varzıl) Köyü’ndedir. Kul Himmet Ocağı dedeleri bu köydedir. Yedi Ulu Ozandan biri olan Kul Himmet’e ilişkin birçok menkıbe ve deyişleri yüzyıllardır dilden dile dolaşmaktadır. Bu ocağın Tokat ve çevresinde birçok talibi bulunmaktadır.

KUREYŞAN/HACI KUREYŞ OCAĞI

Bu soydan dedelerin anlattığına göre Hacı Kureyş, Seyyid Mahmut Hayrani’nin soyundan gelmektedir. Düzgün Baba da Hacı Kureyş’in tek oğludur. Tunceli’deki ocak Mazgirt kazasının Düzgün Baba Dağı civarındaki Büyük Köyü’ndedir. Rivayete göre Moğol istilasıyla başlayan göç sırasında Hacı Kureyş, Horasan’dan çıkarak Nizip’in Milelis Köyü’ne gelmiş, burada Hakka yürümüş ve köy civarındaki Zarar mevkiine defnedilmiştir. Tunceli, Nazımiye ve Mazgirt’te, Adıyaman’ın Yukarı Şeyhler Köyü’nde de bu ocağa mensup Dede aileleri bulunmaktadır. Halk tarafından Kureyşan Ocağı Dedeleri ruh hastalıklarına şifa bulmak amacıyla ziyaret edilmektedirler. Bu ocağın bir merkezi’nin de Malatya’nın eski Adıyaman mıntıkasında olduğu ileri sürülmektedir. Tunceli’de başta Kureyşan aşireti olmak üzere Bahtiyarlar, Sisanlar, Erzincan’ın Cibice Boğazı’ndaki Balabanlar, Kuziçan’daki Çarekanlılar, Haydaran, Demenan, Yusufan, Karsan, Alan, Lolan, Şeyhmehmetli aşiretleri ve Koç ve Kalan aşiretlerinin bir bölümü Kureyşan Ocağı’nın talipleridir. Yine bir araştırmada belirtildiği üzere Adıyaman’ın Kayabaşı Köyü’nün 2 km güneyinde Hacı Kureyş ve oğlunun bulunduğu ziyaret vardır.(Clarke 1998: 204). Bir rivayete göre bir keramet olayı sonrasında Baba Mansur mürşid, Kureyş Baba pir, Derviş Beyaz da rehberlik görevlerini paylaşmışlardır. (Aynı yönde bk.: Yazıcı 1996: 53-55)

MUNZUR BABA/SULTAN MUNZUR OCAĞI

Munzur Ocağı’nın talipleri Erzincan, Kemah ve Tunceli’nin çeşitli yerlerindedirler. Ali Kemali’nin verdiği bilgilere göre Sultan Munzur (42) evlâdı; Tunceli Ovacık kazasının Ziyaret, Erzincan’ın Kiştim Köyü ve Başköy nahiyesinde bulunurlar.(Ali Kemali 1932: 193)

PİR SULTAN OCAĞI

Hem Sivas, Yıldızeli, Banaz Köyü ve hem de Tunceli, Pülümür ilçesi Hacılı Köyü’ndedir. Bu köyün adı eskiden Bahçecik idi. Bir rivayete göre burada bulunan Ocakzadeler, Sivas’ta bulunan Pir Sultan Abdal’ın soyundandırlar. Bu köyün bütünüyle ocakzade olan halkı Kerbela’ya gidip geleli köyün adı Bahçecik’ten Hacılı’ya dönüşmüştür. Bu köydeki cemevinin içinde onun ilk inşaatı sırasında Pir Sultan’ın Horasan’dan getirdiğine inanılan ve ziyaret haline gelmiş olan bir ağaç sütun vardır. Bu direği inanışa göre Pir Sultan Abdal Horasan’dan getirmiştir. Halk arasında bu direğin büyük bir ağırlık üzerinde olmasına karşın havada durduğu inanışı yaygındır. Bu direk yüzyıllardır cem ibadetlerinin yürütüldüğü bir cem odasının içinde bulunmaktadır. Bu cem odasına ilişkin de bir çok kerametler anlatılmaktadır. Ruslar buraları işgal ettiğinde burayı yakmak istemişler ama başaramamışlardır. Bu cemevini 1 Kasım 1999’da ziyaret ettim. Burada 1996’da kendisiyle Şahkulu Dergahı’nda görüştüğüm Pir Sultan Ocağı dedelerinden Mehmet Çelebi ile görüştüm.

PİRİ BABA OCAĞI

Piri Baba’nın türbesi Amasya’nın Merzifon ilçesi Tekke mahallesinde bulunmaktadır. Piri Baba Ocağı’ndan gelen dede aileleri yine Merzifon’un Oymak Köyü’nde bulunurlar.(43)

SARI SALTIK OCAĞI

Tunceli’de Hozat-Ovacık yolu üzerinde 2000 metreyükseklikte bir tepede oldukça bakımlı bir türbe içinde Sarı İsmail ve Sarı Sultan da denilen (Aynı yönde bk. Ali Kemali 1932: 192) Sarı Saltık yatmaktadır. Sarı Saltık Hakk’a yürüdüğünde yedi tabutta baş göstermiş. Sarı saltık’ın Anadolu dışında da makamları bulunmaktadır. Eskiden Sarı Saltık ziyareti Dersim aşiretlerinin vicdanı durumundaydı. En büyük antlar onun başında içilir, aşiretler antlaşmalarını bu ziyaretin başında yaparlardı. Bu ziyaretin yakınında bulunan Karaca Köyü’nde bulunan seyitler Sarı Saltuk Ocağı dedeleridir.(44) Ancak eskiden göç etmiş ve Sivas, Erzincan gibi başka yerlere yerleşmiş bulunan Sarı Saltık Ocağı’na mensup dede aileleri bulunmaktadır. Gölpınarlı’ya göre Divrik Gürenlerli Köyü’nde de Sarı Saltuklu Dede aileleri vardır. (Gölpınarlı 1961: 45); Eskiden halk ağız ve göz hastalıkları için Sarı Saltık Dedelerine gelirlerdi. Bu soydan dedelerden birinden dinlediğim şu kısa bilgi dedelerin nasıl çeşitli yerlere dağıldığını gösteriyor: “…Sivas İmranlı İlçesinin Tokluca Köyü’nden Emir Hüseyin’in torunu Seyit Kasım’ım ben. Dedem Tunceli Hozat’ın Ağviran Köyü’nden gelmiş. Erzincan’ın Kabullar Köyü’ne oradan da bu İmranlı’ya gelmişler burada 200-300 senelik mazimiz var. Bizim ocak Sarı Saltık, Musayı Kazım’a bağlı. Tapduk Emre’den el alma Sarı Saltuk Sultan. Hünkara hizmet eden Tapduk Emre’den el almış. Soy şeceresinde böyle yazılıdır. Bir şecere var heder olmuş Tunceli Hozat’ta. Bir de Sivas’ın Ezeltere Köyü’nde…” (45) Sarı Saltık’ın menkıbevi yaşamına göre yedi tabutta baş gösterdiğine inanılır ve buna dayanarak da bir çok yerde makam ve türbelerinin olduğu söylenir. Bunların en tanınmışları yukarıda belirttiğim Tunceli’deki ziyaret ve Romanya Kaligra’da Babadağ’da bulunan Sarı Saltuk türbeleridir. Ayrıca son olarak Sivas Koyulhisar Bahçe Köyü Delmece yaylasında da bir Sarı Saltuk ziyareti bulunduğunu öğrendim.

SARIBAL OCAĞI

Sarıbal Ocağı’nın Sarı Saltık Ocağı’ndan ayrılma olduğu söylenir. Sarıbal Ocağı Dedeleri Gümüşhane’de bulunurlar. Çelebilerden icazet almak suretiyle bu hizmetlerini sürdürürler. Bu ocağın talipleri Giresun’un Kayacık Köyü’nde, Şebinkarahisar, Karaköy, Armutlu, Toklal, Leylek, Aziz ve Suboyu köyleri, Gümüşhane Şiran’a bağlı Kırıntı, Yeniköy ve Çal köylerinde bulunmaktadır.(46)

SEYYİD BABA OCAĞI

Seyyid Baba Türbesi, Divriği Akmeşe (Ziniski) Köyü’ndedir. Bu köyde ve yakın köylerde Seyyid Baba Ocağı dedeleri bulunur. Talipleri de yine Divriği yöresindedir.(47)

SEYİT SEYFİ OCAĞI

Bu ocak evladı Musa Küçük Dede’nin verdiği bilgilere göre Seyit Seyfi, Oniki İmamlar’ın yedincisi olan İmam Musa Kazım evlatlarındandır. Elazığ ili, Palu ilçesinde Seydili Köyü’nde ocağı vardır. Ocak ve Vakfiye şu anda kullanılmamaktadır. Tunceli, Elazığ yöresinde Seyit Sabun olarak bilinir. Vesikalarda ise Seyit Sabır olarak geçmektedir. Doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemekle birlikte, Yavuz Selim döneminde yaşadığı biliniyor. Bu soydan gelenler Tunceli’ye yerleşmişlerdir. Mazgirt ilçesinde Seyitli ve Balan köylerini yurt edinmişlerdir.

SULTAN SİNEMİL OCAĞI

Kahramanmaraş Elbistan ilçesinin Kantarma Köyü, Sinemil Ocağı’nın dedelerinin mekanı olarak bilinir. 6 Kasım 1999’da Kantarma Köyü’nü ziyaret ettiğimde bu Alevi Ocağı’nda eski dedelerin artık hiç kalmadığını bizzat gördüm. Kantarma’nın ünlü dedelerinden Hakk’a yürümüş olan Tacim Dede’nin oğlu Ali Ekber Dede’nin evinde Kantarma’nın eski günlerindeki canlılığı ve sosyal yaşamı dinledik. Erzincan Kemah’ın Nekkâr oğlu ve Vaver, (Ali Kemali 1932: 193) Ayrıca Kemah’ın Dere köyü ve Malatya Akçadağ’da Sinemil Ocağı’ndan dedeler bulunurlar.

ŞAH İBRAHİM VELİ OCAĞI

Şah İbrahim Veli Ocağı’nın merkezi, Malatya’nın Arguvan İlçesi’nde bulunan Ballıkaya (Mezirme) Köyü’dür. Şah İbrahimli Dedeler bu köyde bulunurlar. 30 Ekim 1999’da burayı ziyaretim sırasında Hasan Yıldırım Dede’den(48) edindiğim bilgilere göre: “Şah Veli, yani Şah İbrahim İran’ın Erdebil kentinden Elazığ’ın Sün Köyü’ne geliyor. Oradan Arguvan Eymir Köyü’ne geliyor orada kalıyor. Sonra da bir müddet Kozdere Köyü’nde kalıyor. Burada Mezirme’de kendisine bağlı 3-5 talip evi varmış onlarla kalıyor. Burada onlarla kalıyor. Bir müddet geçenden sonra Kerbela’ya Hz. Hüseyin’e ziyarete gidiyor. 7 sefer gidiyor Kerbela’ya, En son gitmesinde oğlu Şah Hüseyin’le ve talipleriyle vedalaşıyor. Ben bir daha gelmeyeceğim diyor ve burada iki emanet bırakıyor. Birisi ayağının pabucu, şimdi hali hazırda burada mevcut, ikincisi de elinin asası dediğimiz Karadirek. Bu emanetleri burada bırakıyor. Ondan sonra da dua ediyor. Beni gören bunları bu emanetleri görsün, diyor. Ondan sonra da nerede başı ağrıyan, bir derdi olan olsa çevrilip buraya geliyor, en son çareyi burada buluyor. Pabuç yıllardır hep aynı ailede bulunuyor. Her yerden buraya ziyaretçiler geliyor. Şah İbrahim Veli ile, Hacı Bektaş Veli ikisi amca çocuklarıymış. 7. İmam İmam Musa-i Kazım’ın soyundan geliyorlar.” Malatya çevresinde bu ocağın talipleri bulunmaktadır. Yakın zamanda hakka yürüyen Gürgür Dede bu ocağın aktif dedelerindendi.(49)

ŞEYH AHMET DEDE OCAĞI

Ali Kemali’nin verdiği bilgilere göre Ocaktır ama yeri belli değildir. Ancak ve Şeyh Hasan onun soyundandır. Malatya, Erzincan, Tercan ve Tunceli Mazgirt’te dedeleri bulunur. Şeyh Ahmed Yesevî evlâdındandır, bütün seyyit ve ocakların serçeşmesidir. Biri Şeyh Hasan, diğeri Seyyit namında iki oğlu vardır, bazı aşiretler, bu iki babadan türemişlerdir; fakat o aşiretler beyninde seyyit namı zikredilmez, her ikisinin soyuna birden (Şeyh Hasanlı) adı verilir. (Ali Kemali 1932: 192) Cemal Abdallı bir dedenin anlattığına göre Şeyh Ahmet Dede Ocağı, Cemal Abdallıların piri olurmuş.

ŞEYH ÇOBAN OCAĞI

Şeyh Çoban Ocağı’nın merkezi Tunceli, Mazgirttir. Türbesi oradadır. Şeyh Çoban soyundan dedelerin bir bölümü Elazığ’ın içinde Fevzi Çakmak mahallesinde diğer bir bölümü ise Çorum, Alaca ilçesi Büyükkeşlik köyünde bulunmaktadırlar. Şeyh Çoban Ocağı talipleri Çorum, Sivas, Tunceli ve Elazığ bölgelerinde bulunmaktadır.Pilvenk ve Kavli aşiretinin bir bölümü de bu ocağın talibidir. (Onarlı 1999a: 26-27)

ŞEYH DELİL BERHİCAN OCAĞI

Bu ocağın merkezi Tunceli yakınında Kırmızıdağ’ın güneybatısındaki Dedeağaç (Pilvenk) Köyü’ndedir. Bu ocağın kurucusu bu köyde türbesi olan Şeyh Delil Berhican’dır. Menkıbeye göre bu zat bir gün müritleriyle birlikte bir kuzu yemişler; sonra kuzunun kemiklerini bir araya getirip dua etmiş, kuzu dirilmiş, bundan dolayı da “kuzuyu dirilten şeyh” manasına kendisine Şeyh Delil Berhican denilmiştir. (Ali Kemali 1932: 12) Gazi Üniversitesi’nin hazırladığı belgesel çerçevesinde Tunceli’de bulunduğumuz sırada buraya da gitmek istemiştik ancak hem programın yoğunluğu ve hem de güvenlik güçlerince bu köyde kimsenin yaşamadığının ve harap olduğunun ifade edilmesi sonucu gidilemedi.(50)

ŞEYH HASAN OCAĞI

Şeyh Hasan Ocağı denildiği zaman onunla ilintili dört ocağı daha açıklamak gerekir. Bunlar Sultan Onar Ocağı, Şeyh Ahmet Dede Ocağı, Şeyh Bahşiş Ocağı ve Seyyidan Ocağı’dır. Sultan Onar Ocağı olarak bilinen, Şeyh Hasan’ın Piri Baba’nın kızıyla evliliklerinden olma çocuklarının Malatya Arapgir ilçesine bağlı Onar Köyü’nde kurdukları ocaktır. Şeyh Ahmet Dede Ocağı olarak bilinen, Şeyh Hasan’ın kardeşi ve Şeyh Hasan oymağının ikinci reisi olan Şeyh Ahmet’in çocuklarının Elazığ, Baskil’e bağlı Tabanbükü (Şeyh Hasan) Köyü’nde kurdukları ocaktır. Şeyh Bahşiş Ocağı, yine Şeyh Hasan’ın evlatlarının Elazığ, Baskil’e bağlı Kumlutarla (Adaf) Köyü’nde kurdukları ocaktır. Seyyidan Ocağı olarak bilinen, yine Şeyh Hasan’ın oğlunun torunlarından Seyyid adlı bir zatın Tunceli’nin Bodik Köyü’nde (Ali Kemali 1932: 188) kurduğu ocaktır. Şeyh Hasan’ın oğlunun diğer torunlarından Şeyh Hasan ise, Tunceli Ağdat Köyü’nde Şeyh Hasan Ocağı’nı kurmuşlardır. Ataları Şeyh Hasan’ın ocağına “Büyük Şeyh Hasan Ocağı” ya da sadece “Büyük Ocak” denir ki bu Malatya Arapgir’e bağlı Onar Köyü’ndedir. Torun Şeyh Hasan’ın Ağdat’taki ocağına ise Küçük Şeyh Hasan Ocağı denilmektedir. (Onarlı 1999b)

ÜRYAN HIZIR/SULTAN HIDIR OCAĞI

Üryan Hızır Ocağı Tunceli ilinde Pertek-Hozat yolu kenarında bir sırtın üzerinde bulunan Dorutay (Zeve) Köyü’ndedir. Bu köyde Üryan Hızır’ın kutsal ziyaretgâhı bulunur. Bu ocak çocuğu olmayanlar, sara ve akıl hastalarının akınına uğramakla ünlüdür. (Ayrıca bak: Dersimi 1997: 128) Bu ocağın Kahramanmaraş ve Erzurum’da da talipleri bulunur. Hubyar Dedeleri mürşit ocaklarının Üryan Hızır olduğunu söylerler. 3-4 Kasım 1999 tarihinde bu köye yaptığım ziyarette Ocağı gördüm. Bu köyün tamamı taliplerden oluşuyor. Dört aileye dayanıyormuş Dorutay köylüleri. Üryan Hızırlı ve Ağuiçenli Dedeler zaman zaman bu köye gelerek cem yapıyor ve sorunları çözmeye çalışıyorlarmış.

YALINCAK ABDAL/YALINCAK SULTAN OCAĞI

Yalıncak Sultan’ın türbesi Sivas Yalıncak Köyü’ndedir. Sivas’ın Hafik ilçesi’ne bağlı Karayaprak Köyü’nde bu ocaksoylu dedeler bulunur. Köyün tümü ocakzadedir. Yalıncak Abdal Ocağı’nın Sivas, Yozgat, Çorum, Malatya ve Amasya yörelerinde talipleri bulunmaktadır.

YANYATIR/YANINYATIR/YANYATIROĞULLARI OCAĞI

İki Tahtacı ocağından bir diğeri olan Yanyatır Ocağı dedeleri İzmir Narlıdere’de bulunurlar. Bu ocağın talipleri Hacı Emirli Ocağı’na oranla daha fazladır. Bazı yazarlara göre Çepnilerle, Tahtacılar Narlıdere’ye bağlıdır. (Erk 1954: 93,96; Şapolyo 1964: 257, 289) Yanyatır Ocağı’na bağlı oniki tahtacı ocağı bulunmaktadır. Bunlar Çobanlı, Çaylak, Sivrikülahlı, Cingöz, Üsküdarlı, Enseli, Ala Abalı, Çiçili, Mazıcı, Kahyalı, Gökçeli ve Nacarlı Oymakları’dır. Tahtacı talipleri olan bu oymaklar Kıbrıs, İzmir, Bergama, Menemen, Adana, Manisa Akhisar, Balıkesir, Çanakkale yörelerinde yaşamaktadırlar. (Yörükan 1998: 178-209)

EKLER:

Ek 1: Alevi Ocakları(Karma Liste)

Ek 2: Çelebilerden Alınan Belge Örneği

EK 2: ÇELEBİLERDEN ALINAN BELGE ÖRNEKLERİ:

Burada Çelebilerden her yıl izin almak suretiyle taliplerini görebilen Dedelerin elde ettikleri belgelerden iki örnek sunmak istiyorum:

BELGE 1: Niksar’ın Geyran Köyü’nden Seyit Bilal Evlatlarından Mekanoğlu Evlatlarından Ali oğlu Mustafa Erdoğan buraya gelip Dergah-ı Hazret-i Pir’i ziyaret etmiş görüşmüş. Evvelce babası Ali Erdoğan da gelmiş gitmiş ellerindeki vesikalarda evvelce tetkik edilmiş olduğundan Mekanoğlu Ocağı’na bağlı talibanın kendisine lazım gelen itaat ve inkıyatta bulunmaları iş’ar bilvesile cümleye selam ve beyanı muhabbet olunur. 12 Ekim 1981

BELGE 2: Nacarlı’dan Şükür Abdal evlatlarından Abdullah Şükür Abdal bu defa gene Hacıbektaşa gelip Dergahı Hazreti Piri ziyaret etmiş olduğundan kendisinin bu ziyaretini mübeyyin iş bu ziyaretname kendisine verildi. 16/8/969

DİPNOTLAR:

(1) Biz burada Nusayriler (Arap Alevileri) den ve onlarda Dede’nin işlevlerini yerine getiren “Şeyh”lerden söz etmeyeceğiz. Onlarda dinsel ibadetlerde ve uygulamada Kızılbaş Alevilere göre önemli farklılıklar dikkat çekiyor. Hatay (İskenderun) bölgesinde yaşayan Nusayri Aleviler, Anadolu’nun değişik yörelerinde yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı gibi adlarla da bilinen ve genel olarak Kızılbaş Aleviler diye adlandırdığımız topluluklardan bazı farklılıklara sahip bir inanç yapısına sahiptirler. Onları da ayrı olarak incelemek gerekir. Burada konumuz Kızılbaş Aleviler olduğundan Nusayrilerden ve Dedebabalara bağlı Bektaşilerden söz etmeyeceğiz.

(2) Bu köyün adı Söğütlütepe olarak da biliniyor.

(3) Hem Banaz, hem Hacılı köyleri de yüzyıllardır Pir Sultan Ocağı dedelerinin mekânları olarak biliniyor. Ancak Pülümür’deki ocak, Tunceli yöresi dışında pek bilinmemektedir.

(4) Anzahar’ın yeni adı bazı kaynaklarda Kevendüzü olarak geçmektedir. (Özen 1997:134) Bana Eğrisu olarak ifade edildi.

(5) Bu konuda bazı örnekler verilebilir ki bunlar da alan çalışmalarına dayanmamaktadır. 33. Geleneksel Hacı Bektaş Veli’yi Anma Törenleri çerçevesinde 17 Ağustos 1996’da Nejat Birdoğan, Hüseyin Gazi Metin, Hıdır Temel, Aziz Yalçın ve Şahin Ulusoy’un katıldıkları “Alevi-Bektaşi Düşüncesinde Dedelik Kurumu’nun Konumu” adlı bir panel düzenlenmiştir. Ayrıca İslami İlimler Araştırmalar Vakfı’nın 23 Kasım 1997’de düzenlediği “Alevilik” Sempozyumunda İngiliz Antropolog David Shankland çok genel veriler içeren “Alevilik’te Dede ve Talip Arasındaki Değişen İlişkiler Hakkında Bir İnceleme” adlı bir tebliğ sunmuştur. (Shankland 1999)

(6) Şahkulu Dergahı’nda 1623 kişi üzerinde uygulanan ankette “Alevilikle ilgili bilgileri kimden öğrendiniz?” sorusuna sadece % 27’si Dedelerden öğrenildiğini ifade etmişlerdir. Yine “Sizce Dedeler topluma faydalı mıdır?” şeklindeki soruya ancak % 47’si evet şeklinde yanıtlamışlardır. Bu yanıtlar şüpheye yer vermeyecek biçimde Dedelerin talipler üzerindeki etkilerindeki zayıflamayı açıkça göstermektedir. Bu evet diyenlerin de Cemevlerine gelen kişilerden oluştuğuna dikkat edilmelidir. Gelmeyen kişiler arasında bu oran çok daha yükselecektir. (Ayrıntılı bilgi için bk.: Aktaş 1999)

(7) Bu katkılardan hem toplantıda hem toplantı sonrası yayınlanan kitapta sözedilmemesi büyük bir vefasızlık örneğidir. Bunu belirtmek bile beni üzüyor ancak bazı gerçeklerin bilinmesi bakımından bunu bilim dünyasının bilgisine sunmak istedim.

(8) Bizim çalışmalarımızda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta Dedelik Kurumu ve Ocak sistemine ilişkin bizim çalışmalarımızın Anadolu’daki bütün Alevi gruplara ilişkin olmadığıdır. Batı Anadolu bizim alan çalışmalarımızın kapsamı dışındadır. Her ne kadar bu bölgelerde de zaman zaman araştırma ziyaretleri gerçekleştirsem de, bu tanımaya yönelikti, yoksa ben çalışmalarımı bu bölge üzerinde yoğunlaştırmadım.

(9) Öztürk bu ilişkiyi şu şekilde açıklıyor: “…Talip- Rehber-Pir Mürşid dörtlüsünü ele alalım. Talibin, Pir’in ve Rehberin ayrı ayrı olarak hem piri, hem de mürşidi olur. Ve bunlar birbirine bağlantılıdır. Yukarıdaki dörtlü üzerinden açıklıyalım. Rehberin rehberi, talibe pir olur. Pirin rehberi ise talibe mürşit olur…” (Öztürk 1972: 49-50)

(10) Bu konuda Ekler bölümünde verdiğim iki örnek için bk. Ek 2.

(11) Karakazan Hakkı olarak da ifade edilir.

(12) Böyle bir dedesoylu kitap da yayınlamıştır: Pir Ahmet Dikme, Haykırıp Duyuramadıklarım Bir Alevi Dedesinin Düşünceleri, İstanbul, Ant Yayınları, 1999.

(13) Şecereler konusunda S. Öztürk şu bilgileri veriyor: “İncelediğimiz birkaç soy kütüğü, bunların köken olarak Horasan’dan geldiklerini yazmaktadır. En önemlileri Pilvenk, Kureyşan ve Derviş Beyazlılara ait olan soy kütükleridir. Hepsi de Selçuklu hükümdarı Alaattin Keykubattan zamanımıza değin bir çok hükümdarın onayını taşımaktadır. Anadolu’ya ilk geldikleri zaman Alaattin Keykubat tarafından babalıkları tescil edilmiş ve bir çok aşiretlerin bunlara çıralık vermesi mecbur edilmiştir…”

(14) Cemler bu nedenle özellikle kış aylarında yoğunlaşmaktadır. Bu dönemde hasat mevsimi ve tarımsal faaliyet sona ermiştir ve böylece Anadolu’nun sosyo-ekonomik koşulları gereği ibadetler daha olanaklı hale gelmektedir.

(15) Erzincanlı bir talip Dedelerin köylerine her gelişinde kendisinden daha varlıklı olan amcasıgilde kaldıklarını ve Dedeleri hep evinde konuk etmeyi çok istediğini özlemle anlattı. (24 Ekim 1999 Erzincan Bağıştaş’ta bulunan Koca Leşker Türbesi’ni ziyaretim sırasında Alevi taliplerle yaptığım görüşmeler.)

(16) İmam Rıza Ocağı’nda Bahri Er Dede ile Görüşme Ekim 1999.

(17) Aynı yönde bk: Yavuz 1968: 10 ; Sevgen 1946: 21.

(18) Alevilerdeki ocakların, eski Türklerdeki ocak kültü ile ilgisi olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak bu konuda bilimsel veriler doğrultusunda araştırılmalar yapılması gerekmektedir.

(19) Bu konuyla ciddi olarak ilk ilgilenen kişilerden biri olmakla birlikte sağlıklı bir alan bilgisine dayanmayan iddialı verilerin yeraldığı bir çalışma için bk. (Birdoğan 1992a).

(20) Ocakzade Dedelerde bulunan “Şecereler”in konunun uzmanlarınca ve çok dikkatli olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Anadolu’da değişik ocakzade Dede ailelerine ait bu belgelerin büyük bir bölümünün toplanmasının birçok, baba, abdal gibi lakaplar taşıyan heterodoks dervişin yaşamlarının üzerini örten giz perdesini aydınlatabileceğine de inanıyorum. Bugün olmuş, Baba Mansur, Hıdır Abdal, Karaca Ahmed, Hubyar Sultan, Hacı Kureyş, Şeyh Hasan, Ağu İçen, Sarı Saltuk, Güvenç Abdal, Koca Leşker, Seyit Cemal ve daha birçok Alevi Ocaklarına adlarını vermiş (ki Alevi Ocakları onların soylarından gelenlerce oluşturulmuştur) kolonizatör dervişlerin yaşamları bir giz perdesi altında kalmayı, ancak menkıbevi yönleri yüzyıllardır sözlü halk geleneğince aktarılmayı sürdürmektedir. Söz ettiğimiz elyazması eserlerin, şecerelerin toplanması ile biz bu şu anda yarı menkıbevi şahsiyetlerle ilgili çok daha fazla tarihsel bilgi elde edilebileceğine inanıyoruz.

(21) Bu konuda Sevgen şöyle diyor: “…Hıdır Abdal Ocağı, Anadolu Aleviliği ve Kızılbaşlığın payeli bir ocağıdır. Yukarıda bir tesadüfle kaydedildiği gibi bu ocak postnişini, Çelebiye vekaleten ağır cezaları affetmek selahiyetini haizdir…” (Sevgen 1946: 255), Ayrıca aynı yönde bak. (Dersimi 1997: 144)

(22) Tarîk-Pençe sorunu bugün bile dedeler arasında hararetle tartışılan konulardandır. Dergahlar ve Cemevlerinde dedelerle yaptığımız görüşmeler sırasında bu konuda bir çok tartışmya tanık oldum. (A. Yaman)

(23) Şeyh Hasan Ocağı’ndan Yusuf Dede ile 24 Ağustos 1996’da Şahkulu Sultan Dergahı’nda görüştüm.

(24) Bu görüşme 31 Ekim 1999 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

(25) Ben 1994’ten bu yana topladığım yazılı notlar, teyp ve kamera kayıtlarının tümünü çözebilmiş değilim. Bunların tümünü çözmeden yapacağım değerlendirmelerin de yetersiz olduğunun bilincindeyim. Ancak sürekli ve yoğun çaba harcayarak hem her geçen gün azalan dedelerle görüşmeye çalışmak, hem de bunların değerlendirmesini başarmak mümkün olamadı. Şu aşamada bununla yetinmek zorundayız. Önümüzdeki yıllarda çok daha ayrıntılı bilgiler verebileceğimizi sanıyorum.

(26) Aynı konuyu bir yabancı araştırmacı da Anadolu’daki araştırmalarında gözlemlemiştir. (Chater 1928: 496)

(27) Alan çalışmalarında sorduğum kadarıyla bugün yaşlı kuşak dışındaki insanların çoğunluğu özellikle de gençler bağlı oldukları ocakların adlarını bilmemektedirler. (Aynı yönde bk.: Yazıcı 1996: 59)

(28) Bu konuda kurumlara yönelik genel bir denemeyi şurada yapmaya çalışmıştım: (Yaman 2000: 191-225.)

(29) Ocaklar hakkında öncü bilgiler veren iki kaynağa değinmek istiyorum : Ali Kemali’ye göre Seyyitler: Şeyh Ahmet Dede, Ağı İçenler, Kızıl Veli evlâdı, Sarı Saltık, Nuri dede evlâdı, Gözcü kara Ahmet dede evlâdı, Kara Pirvat evlâdı, Şeyh Aziz Mahmut evlâdı, Şeyh Hasan evlâdı, Şeyh Samut evlâdı, Şeyh Çoban evlâdı, Şeyh Delil Bercan, Nusayri Musai Tusî evlâdı, Baba Mansurlar, Üryan Hizir ocağı, Hizir Aptal ocağı, Cemal Aptal ocağı, Munzur Aptal ocağı, Yalıncık Aptal ocağı, Sultan Onar ocağı, Seyyit Sabun evladı, Şeyh Safi evlâdı, Pir Sultan evlâdı, Sultan Munzur evlâdı, Aptal Musa evlâdı, Ali Abbas, Keçeci baba ocağı, Sinemilli ocağı. (Ali Kemali 1932: 192-193) Ali Kemali’ye göre Seyitlerin hakim oldukları aşiretlere göre tasnifi: Kureyşanlılar, Baba Mansurlar, Pir Sultanlar, Ağu içenler, Sarı Saltıklar, Üryan Hızırlar, Seyyit Sabunlar, Sinemenliler(Sinemilliler), Derviş Cemalliler, Şeyh Ahmet Dedeler. (Ali Kemali 1932: 184) S. Öztürk’e göre Tunceli’de bulunan dedesoylu aşiretler şunlardır: Kureşanlılar, Baba mansurlular, Seyitkemallılar, Şıhhasananlılar, Pilvenkliler, Pirsultanlılar, Dervişbeyazlılar, Ağuçanlılar, Aliabbaslılar, Dervişabdallılar, Kızıldelililer, Üryanhızırlılar, Sultanmunzurlular, Dervişcemallılar, Seyitsabunlular ve Sarısaltıklılar. (Öztürk 1972: 46)

(30) Bu köyün bir adı da Söğütlütepe’dir.

(31) Bazı Ağuiçenli Dedesoylular, Ağuiçen ile Seyyit Mençek’in aynı kişi olduğunu söylerken bir bölümü de farklı kişiler olduğunu savunmaktadırlar.

(32) Bu konuda sayın Yesari Gökçe’den edindiğim bilgiler.

(33) 1938’de bu duvar devlet tarafından yıktırıldığı (Uluğ 1939b: 83) gibi özellikle son onyıllarda terör nedeniyle de zarar görmüştür. 2 Kasım 1999’da Tunceli’nin Mazgirt ilçesine bağlı Darıkent (Muhundi) bucağında bu duvarın bulunduğu yeri ziyaret ettim. Duvar bir oda şeklinde Cemevi içine alınmış, yeniden yapılan bu cem odasının içinde bulunan bazı ağaç sütunlar ve ziyaret niteliğinde bazı eşyalar var.

(34) Sivas, Zara, Kızılkale Köyü’nden Baba Mansurlu Dedelerle ben de görüştüm. Mesela aslen buralı Veli Gülsoy Dede şu anda Gazi Cemevi’nde Dedelik yapmaktadır. Eskiden Kızılkale’de önemli Baba Mansurlu Dedeler varmış.

(35) Rahmetli Medet Şahin Dede 1995’te kendisiyle yaptığım görüşmede bunu ifade etti. Ayrıca 1997’de görüştüğüm Celal Abbas Ocağı’ndan Fethi Erdoğan Dede de kendilerini Celal Abbas Ocağı’ndan bildiklerini ancak kendilerinde bulunan şecerede Ali Abbas olarak ifade edilmesi ile böyle bir kanıya vardığını ifade etti.

(36) 21 Ekim 1999’da Garip Musa Ocağı’nı ziyaret ettim.

(37) 4 Mayıs 1997’de Hubyar Ocağı’ndan Mustafa Karaya Dede ile görüşme.

(38) Burada Hubyar Ocağı ile ilgili görüştüğüm saygıdeğer Eraslan Doğanay, İlyas Demirtaş, Ahmet Coşkun ve Aşık Cumuk (Cuma Karataş) Dedelere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum.

(39) Yine Balıkesir’in Bahçedere Köyü’nde de Çepni Dedeleri bulunduğu gibi (Gelir 1999: 102) Gaziantep’in Milelis köyünde de Çepni Dedeleri bulunurmuş. (Bayatlı 1957: 10) Ancak bu kaynaklarda Ocakları belirtilmediğinden Köse Süleyman Ocağı’ndan olup olmadıklarını bilmiyorum. Çepniler üzerine araştırma yapmış olan Altan Gökalp’e göre Çepni babaları seçimle geliyor ve bu seçim baba ailesi soylar arasında yoğun rekabete sahne oluyor. (Gökalp 1977: 101-103)

(40) Köse Süleyman Ocağı’ndan Seyfi Oğuz Dede’den aldığım bilgiler.

(41) Bergama, Pınarköy’de de Çepni Dedeleri olduğunu öğrendim ancak Ocaklarına ilişkin bilgi edinemedim.

(42) Munzur Baba ile ilgili efsane için bk: (Yaman 1998: 94)

(43) Merzifon’da bulunan Piri Baba’yı 27 Ekim 1999’da ziyaret ettim

(44) Bu konularda Sarı Saltuk Ocağı’ndan Ahmet Yurt Dede ile hem 1996’da İstanbul’da hem 1999’da Tunceli’de görüştüm. Ayrıca bak: Dersimi 1997: 138-139.

(45) Sarı Saltuk Ocağı’ndan Kasım Yılmaz Dede ile 19 Aralık 1996’da Şahkulu Dergahı’nda yaptığım Görüşme.

(46) A. Aydın’ın Sarıbal Ocağı Dedeleriyle yaptığı görüşme notlarından alınmıştır.

(47) Bu ocağı 22 Ekim 1999’da ziyaret ettik ve dedelerle konuştuk.

(48) Ballıkaya (Mezirme) Köyü’nde 30 Ekim 1999’da Şah İbrahim Ocağı’ndan Hasan Yıldırım Dede ile görüşme.

(49) Şah İbrahim Ocağı’ndan Gürgür Dede ile 9 Mart 1997’de İstanbul Şahkulu Sultan Dergahı’nda görüştüm.

(50) Bizde varolan bu ocağa ait bir şecereyi ve diğer benzeri yazılı ve görsel malzemeyi, Ocaklar ve Dedelik Kurumu hakkındaki yayınlanacak kitabımda yayınlamayı düsünüyorum.

(51) Bu listenin hazırlanmasında Gloria Clarke’in Doktora tezinde verdiği veriler ve CEM Vakfı’nca düzenlenen Anadolu İnanç Önderleri Toplantıları çercevesinde elde edilen veriler ve benim yüksek lisans ve doktora çalışmaları ve esas alınmıştır. Bu listenin içinde farklı çalışmalarda geçen bazı yinelemeler vardır ve bunlara bilinçli olarak müdahale edilmemiştir. Bilim dünyasına bu şekilde sunularak tartışılması amaçlanmıştır. Elimdeki bütün alan verilerini değerlendirdikten sonra daha sağlıklı bir listeyi yayınlayacağım. (Ali YAMAN)

KAYNAKÇA

Aktaş, Ali (1999): “Kent Ortamında Alevilerin Kendilerini Tanımlama Biçimleri ve İnanç Ritüellerini Uygulama Sıklıklarının Sosyolojik Açıdan Değerlendirilmesi”, I. TÜRK KÜLTÜRÜ VE HACI BEKTAŞ VELİ SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ (22-24 Ekim 1998), Ankara, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Merkezi, s. 449-482.

Ali Kemali (1932): ERZİNCAN TARİHİ: TARİHİ, COĞRAFİ, İÇTİMAİ ETNOGRAFİ, İDARİ İHSAİ TETKİKAT TECRÜBESİ, İstanbul, Resimli Ay Matbaası.

Andrews, Peter Alford (Ed. By) (1989): ETHNIC GROUPS IN THE REPUBLIC OF TURKEY, Wiesbaden, Dr. Ludwig Reichert Verlag.

Asan, Veli (2000): “Adana’da Yanyatır Ocağı”, CEM, sayı: 97, Ocak 2000, s. 38-40.

Aytekin, Sefer(Der.) (1958): BUYRUK, Ankara, Emek Basım-Yayımevi.

Barkan, Ömer Lütfi (1942): “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, VAKIFLAR DERGİSİ, sayı: II, s. 279-365.

Barkan, Ömer Lütfi (1953): “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”, İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİ MECMUASI, C. XV, No: 1-4, s. 228.

Bayatlı, Osman (1957): BERGAMA’DA ALEVİ GELİNİ VE İNANÇLARI, İzmir, Teknik Kitap ve Mecmua Basımevi.

Birdoğan, Nejat (1992): ANADOLU VE BALKANLARDA ALEVİ YERLEŞMESİ OCAKLAR-DEDELER-SOYAĞAÇLARI, İstanbul, Alev Yayınları.

Birdoğan, Nejat (1992a): “Anadolu Alevi Ocaklarının Kuruluşu, İşlevleri, Yayılmaları”, IV. MİLLETLERARASI TÜRK HALK KÜLTÜRÜ KONGRESİ BİLDİRİLERİ, I. CİLT, Ankara, 1992, s. 5-16.

Boratav, Pertev Naili (1984): TÜRK HALKBİLİMİ II, 100 SORUDA TÜRK FOLKLORU, 2.B., Gerçek Yayınevi.

Cem Vakfı (2000): ANADOLU İNANÇ ÖNDERLERİ BİRİNCİ TOPLANTISI (16-19 Ekim 1998, Dedelerin, Babaların, Ozanların Görüş ve Düşünceleri, İstanbul.

Chater, Melville (1984): “The Kızılbash clans of Kurdistan”, NATIONAL GEOGRAPHIC MAGAZINE, 54, 1928, s. 485-504.

Clarke, Gloria Lucille (1998): “BİR DEDENİN KİMLİĞİNDE MÜZİĞİN YERİ NE KADARDIR?” SEÇKİNLERİN MÜZİK EĞİTİMİ: TÜRKİYE ALEVİLERİNİN MANEVİ LİDERLERİNİN YETİŞMESİNDE MÜZİĞİN ROLÜ, İstanbul, MSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Müzikoloji ABD., Yayınlanmamış Doktora Tezi.

Clarke, Gloria L. (1999): THE WORLD OF THE ALEVIS, ISSUES OF CULTURE AND IDENTITY, Including a comparison of the Anatolian Alevi Ocak with the North İndian Gharana, İstanbul&New York, AVC Publications .

Çıblak, Nilgün (2000): “Şükür Abdal Evladına Bektaşî Tarikatından Verilen İcâzetnâme ve Ziyâretnâme Örnekleri”, 1. ULUSLARARASI HACI BEKTAŞ VELİ SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ 27-28-29 Nisan 2000, Ankara, s. 286-300.

Danık, Ertuğrul (2000): “Dersim Mitolojisinde Ocak Kültürü”, MUNZUR, 2000/1, s. 52-56.

Dersimi, Nuri (1997): HATIRATIM, İstanbul, Doz Yayınları.

Doğanay, Eraslan (2000): ANADOLU’DA YAŞAYAN DERGAHLAR, İstanbul.

Er, Piri (1998): GELENEKSEL ANADOLU ALEVİLİĞİ, Ankara, Ervak Yayınları.

Erdentuğ, Nermin (1971): SÜN KÖYÜ’NÜN ETNOLOJİK TETKİKİ, 2. b., Ankara, Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yayınları.

Erk, Hasan Basri (1954): TARİH BOYUNCA ALEVİLİK, İstanbul, Varol Matbaası.

Eröz, Mehmet (1977): TÜRKİYE’DE ALEVİLİK BEKTAŞİLİK, İstanbul.

Faroqhi, Suraiya (1976): “The Tekke of Hacı Bektaş: Social Position and Economic Activities” INTERNATIONAL JOURNAL OF MIDDLE EAST STUDİES, 7 , s.183-208.

Gelir, Gülten (1999): “Çepniler”, YOL, sayı: 1, Ağustos 1999, s. 93-102.

Gökalp, Altan (1977): TETES ROUGES ET BOUCHES NOIRES LES ÇEPNI, PAYSANS SANS TERRE DU MEANDRE, (Thése, presentee en vue du grade de docteur en ethnologie), Universite de Paris X. (Fransızca bilmediğim için ve bu kaynaktan da yararlanmak istediğim için bu tezin ilgili bölümlerini Prof. Dr. Altan Gökalp’in asistanı değerli araştırmacı Elise Massicard türkçeleştirdi. Kendisine teşekkür ediyorum.)

Gölpınarlı, Abdülbaki (1961): YUNUS EMRE VE TASAVVUF, İstanbul, Remzi Kitabevi.

Gölpınarlı, Abdülbaki (1993): “Kızıl-baş” md., İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, cilt: VI, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, s.789-795.

Gürses, Remzi (1964): HACIBEKTAŞ REHBERİ, Ankara, Sanat Matbaası.

Hasluck, F.W. (1929): CHRISTIANİTY AND ISLAM UNDER THE SULTANS, Ed.by Margaret M. Hasluck, 2 vols, Oxford.

Kaygusuz, İsmail (1983): ONAR DEDE MEZARLIĞI VE ADI BİLİNMEYEN BİR TÜRK KOLONİZATÖRÜ ŞEYH HASAN ONER, İstanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Kehl-Bodrogi, Krisztina (1996): “Tarih Mitosu ve Kollektif Kimlik”, BİRİKİM, sayı: 88, Ağustos 1996, s. 52-63.

Kehl-Bodrogi, Krisztina (1997): “Introduction”, SYNCRETISTIC RELIGIOUS COMMUNITIES IN THE NEAR EAST, Collected Papers of the International Symposium “Alevism in Turkey and Comparable Syncretistic Religious Communities in the Near East in the Past and Present”, Berlin, 14-17 April 1995 , Ed. By : Krisztina Kehl -Bodrogi, Barbara Kellner-Heinkele, Anke Otter-Beaujean, Brill, 1997, s. XI-XVII.

Kılıç, Rüya (1994) : HİLAFET MÜCADELELERİNİN İSLAM TARİHİNDE VE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA TOPLUMSAL YAPIDAKİ İZDÜŞÜMÜ: SEYYİD VE ŞERİFLER, Ankara, Hacettepe Üniversitesi, Tarih Bölümü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.

Köprülü, M. Fuad (1972): “İslam Sufî Tarikatlerine Türk-Moğol Şamanlığının Tesiri”, Çev.Y. Altan, ANKARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ DERGİSİ, cilt: XVIII, s.141-152.

Köprülü, M. Fuad (1993): “Bektaş Hacı Bektaş Veli” md., İSLAM ANSİKLOPEDİSİ, c.2, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1993, s. 711-718.

Köprülü, M. Fuad (1995): “Bektaşiliğin Menşe’leri (III)”, CEM, sayı: 54, Kasım “1995, s. 7-9 .

Kum, Naci (1957): “Karaca Ahmed’ler Hakkında İncelemeler, Düşünceler II”, TÜRK FOLKLOR ARAŞTIRMALARI, yıl:8, c.4, no: 95, Haziran 1957, s. 1515-1519.

Mandel, Ruth (1990) : “Shifting Centres and Emergent Identities: Turkey and Germany in the lives of Turkish Gastarbeiter”, MUSLIM TRAVELLERS: PILGRIMAGE, MIGRATION, AND THE RELIGIOUS IMAGINATION, Ed. By Dale Eickelman-James Piscatori, UCLA Press, s. 153-171.

Mc Elwain, Thomas (1993) : “Ritual Change in A Turkish Alevi Village”, THE PROBLEM OF RITUEL, Ed. By. Tore Ahlback, Finland, s. 131.

Mélikoff, İrène (1993): UYUR İDİK UYARDILAR, Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları, Türkçesi: Turan Alptekin, İstanbul, Cem Yayınevi.

Mélikoff, İrène (1998): HACI BEKTAŞ EFSANEDEN GERÇEĞE, İstanbul, Cumhuriyet Kitapları.

Moosa, Matti (1987): EXTREMIST SHIITES, THE GHULAT SECTS, Syracuse N.Y., Syracuse University Press.

Ocak, A. Yaşar (1991): “Alevilik ve Bektaşilik Hakkındaki Son Yayınlar Üzerinde (1990) Genel Bir Bakış ve Bazı Gerçekler” I, TARİH VE TOPLUM, sayı:91, (Temmuz 1991), s.20-25. Makalenin devamı, TARİH VE TOPLUM, sayı:91, (Ağustos 1991), s.51-56.

Ocak, A. Yaşar (1996): BABAİLER İSYANI, ALEVİLİĞİN TARİHSEL ALTYAPISI YAHUT ANADOLU’DA İSLAM TÜRK HETERODOKSİSİNİN TEŞEKKÜLÜ, İstanbul, Dergah Yayınları, 1996.

Ocak, A.Yaşar (1999): “Aleviliğin Tarihsel, Sosyal Tabanı İle Teolojisi Arasındaki İlişki Problemine Dair”, TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA TÜRKİYE’DE ALEVÎLER BEKTAŞÎLER VE NUSAYRÎLER, İstanbul, Ensar Neşriyat, s. 385-398.

Olsson, Tord, Elisabeth Özdalga, Catharina Raudvere(Ed. By) (1998) : ALEVİ IDENTITY CULTURAL, RELIGIOUS AND SOCİAL PERSPECTIVES, Istanbul, Swedish Research Instıtute.

Onarlı, İsmail (1999a) : “Mazgirt’te Şeyh Çoban Ocağı”, CEM, sayı: 92, Ağustos 1999, s. 26-27.

Onarlı, İsmail (1999b) : “Şeyh Hasan Ocağı ve Aşireti”, HACI BEKTAŞ VELİ ARAŞTIRMA DERGİSİ, Gazi Üniversitesi, Kış 1999, sayı: 12.

Özen, Kutlu (1997) : DİVRİĞİ EVLİYALARI, Sivas, Dilek Ofset Matbaacılık.

Öztürk, Sezai (1972): TUNCELİ’DE ALEVİLİK ÜZERİNE SOSYOLOJİK BİR DENEME, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bl., Yayınlanmamış Mezuniyet Tezi.

Sevgen, Nazmi (1946): ZAZALAR VE KIZILBAŞLAR Coğrafya, Tarih, Hukuk, Folklor, Teogoni, İstanbul, Daktilo Halinde Notlar, 292 sayfa.

Shankland, David (1993): “Alevi and Sunni in Rural Anatolia”, CULTURE END ECONOMY, Changes in Turkish Villages, Edited By Paul Stirling, The Eothen Press, Cambridgeshire, England, s. 46-64.

Shankland, David (1999): “Günümüz Türkiye’si Alevîlerinde “Dede” ve “Talip” Arasındaki Değişen Bağ”, TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA TÜRKİYE’DE ALEVÎLER BEKTAŞÎLER VE NUSAYRÎLER, İstanbul, Ensar Neşriyat, s. 319-334.

Sümer, Faruk (1976): SAFEVİ DEVLETİ VE KURULUŞUNDA ANADOLU TÜRKLERİNİN ROLÜ, Ankara.

Şapolyo, Enver Behnan (1964): MEZHEPLER VE TARİKATLAR TARİHİ, Türkiye Yayınevi.

Uluğ, Naşit (1939a): TUNCELİ MEDENİYETE AÇILIYOR, İstanbul, Cumhuriyet Matbaası.

Uluğ, Naşit (1939b): DEREBEYİ VE DERSİM, İstanbul.

Ulusoy, A. Celalettin (1986) : HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ VE ALEVİ-BEKTAŞİ YOLU, 2.b, Ankara, Akademi Matbaası.

Vorhoff, Karin (1999a): “Söylemde ve Hayatta Alevî Kadınına Kısa Bir Bakış”, TARİHÎ VE KÜLTÜREL BOYUTLARIYLA TÜRKİYE’DE ALEVÎLER BEKTAŞÎLER VE NUSAYRÎLER, İstanbul, Ensar Neşriyat, s. 251-263.

Vorhoff, Karin (1999b): “Türkiye’de Alevilik ve Bektaşilikle İlgili Akademik ve Gazetecilik Nitelikli Yayınlar”, ALEVİ KİMLİĞİ, Ed. T. Olsson, E. Özdalga, C. Raudvere, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 32-66.

White, G. E.: “The Alevi Turks of Asia Minor”, CONTEMPORARY REVIEW, vol. CIV, 104, Nov. 1913, p. 690-698.

Y. Ziya (1932): “Onuncu Asır Başlarında Yazılmış Olan Ebudülef Seyahatnamesine nazaran Orta Asya’da Türk Boyları ve Bunların Dini ve Coğrafi Varlıkları”, DARÜLFÜNUN İLAHİYAT FAKÜLTESİ MECMUASI, 1. Kânun 1932, sayı: 24, ss. 46-64. (Y. Ziya olarak bu dergide birçok makale yayınlayan kişi Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan’dır.)

Yalman, Nur: “Islamic Reform and the Mystic Tradition in Eastern Turkey”, ARCHIVES EUREPEENNES DE SOCIOLOGIE, Tome: X, 1969, no: I, pp. 41-60.

Yaman, Ali (1996): ALEVİLİKTE DEDELİK KURUMU VE İŞLEVLERİ, İstanbul, İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Siyasi Tarih Bölümü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Yaman, Ali (1998a): ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK BİBLİYOGRAFYASI, Mannheim, Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü.

Yaman, Ali (1998b) : ALEVİLİKTE DEDELER VE OCAKLAR, İstanbul, Ufuk Matbaası.

Yaman, Ali (2000) : “Günümüzde Alevilik-Bektaşilik Alanındaki Aktörlere İlişkin Genel Bir Analiz Denemesi”, I. ULUSLARARASI HACI BEKTAŞ VELİ SEMPOZYUMU BİLDİRİLERİ, 27-28-29 Nisan 2000 Ankara, Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Yayınları, s. 191-225.

Yaman, Mehmet (1995): ALEVİLİK İNANÇ EDEB ERKÂN , 4.b., Ufuk Matbaası, İstanbul.

Yaman, Mehmet (1998): ALEVİLİKTE CEM , Ufuk Matbaası, İstanbul.

Yazıcı, Mehmet (1996): OSMANLI-TÜRK TOPLUMUNUN SOSYAL YAPISINDAKİ ALT DİNAMİKLER: ANADOLU ALEVİLİĞİ, İstanbul, Mimar Sinan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Genel Sosyoloji ve Metodoloji Programı, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.

Yılmaz, A. (1948) : TAHTACILARDA GELENEKLER, Ankara, CHP Halkevi Neşriyatı.

Yetişen, Rıza (1986) : TAHTACI AŞİRETLERİ (ADET, GELENEK, GÖRENEKLERİ, İzmir, Memleket Gazetecilik ve Matbaacılık.

Yörükan, Yusuf Ziya (1998) : ANADOLU’DA ALEVİLER VE TAHTACILAR, Haz. T. Yörükan, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû