Blog Arşivleri

Kerbela Bir Destandır. (Muaviye, Yezid ve Kerbela) – Doç. Dr. Ali Yaman

Bölüm (1): Kırgızistan’da Araştırmalar

Bu makale Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Veli ve Türk Kültürü Araştırma Merkezi dergisinin 29. sayısında “Kırgızistan’da Bilinmeyen Yesevi İzbasarları: Laçiler” başlığı ile yayınlanmıştır. Özbekistan’daki araştırmalarımız ise daha sonra yine aynı dergide yayınlanacak ve burada ikinci bölüm olarak sunulacaktır.

XIX. yüzyıl sonlarında Orta Asya ve Kafkasya olarak genellenebilecek eski Sovyetler Birliği coğrafyasında Nakşibendilik, Kadirilik, Yesevilik ve Kübrevilik olmak üzere dört büyük tarikatın faaliyette olduğunu bilinmektedir. 12.-13. yüzyıllardan itibaren Orta Asya’da en güçlü tarikat olan Yesevilik, zamanla ya diğer tarikatlarca özümsenmiş, ya da başka adlar altında kendini kısmen yaşatmayı sürdürmüştür. Bizim gerek kaynak gerek alan araştırmalarımıza göre Anadolu’daki Alevi-Bektaşiler ve Kırgızistan’daki Laçiler Yesevi Yolu’na özgü bazı özellikleri günümüzde başka şekiller altında olsa da yaşatmaktadırlar. Burada Kırgızistan’daki Laçilerin geçmişi, Yesevi Yolu’yla olan benzerlikleri ve kendine has özellikleri ele alınmaya çalışılacaktır. Yapacağım değerlendirmeler Laçilerle ilgili bibliyografya bölümünde verilen sınırlı sayıdaki kaynağın yanısıra 2003 Temmuz-Ağustos aylarında Laçiler arasında gerçekleştirdiğimiz alan araştırmalarına dayanmaktadır.

Türk topluluklar arasındaki sufiliğin gelişim sürecine baktığımızda Yeseviliğin, kendinden sonraki sufi yapılanmaların oluşumunda farklı düzeylerde rol sahibi olduğunu görüyoruz. Mesela Tschudi’ye göre Türklerce oluşturulan tarikatların karakteristik özelliklerini belirleyen Yesevilik olmuştur. (Tschudi, 1961: 61) Trimingham da benzeri bir düşünceyi savunarak Yeseviliğin başlangıçtan itibaren Türklere özgü karakterinin ağırlıklı olduğunu ifade etmektedir. (Trimingham, 1971: 54) Bu yönde uzmanlar arasında bir oydaşma vardır. Onun kurum ve kuralları kimi tarikatlarda daha belirleyici olurken, kimilerinde de onun nüfuzundan yararlanma yoluna gidildiği görülmektedir. Yeseviliğin Kırgızistan’da oluşmuş, bir türevi olan Laçilik adlı inanç yapılanması[1] Yesevilik araştırmaları bakımından özel bazı niteliklere sahiptir. Bektaşilik ve Laçilik gibi oluşumlar bize Yeseviliğin karakteristiklerine ve günümüze kadar uğradığı değişime ilişkin bilgiler sunmak bakımından büyük önem taşımaktadır. Burada önce literatürde yer alan bilgiler sunulacak zaman zaman da alan araştırmalarımıza atıfta bulunulacaktır.

Hiç şüphesiz Yesevilik, tarihsel süreç içerisinde benzeri oluşumları hem etkilemiş, hem de etkilenmiştir. Şöyle ki mesela zaman içerisinde Nakşibendi tarikatının esasını oluşturan hafi (sessiz) zikirden sapmalar meydana gelmiş ve bunun sonucunda tarikat içerisinde zikirin hafi mi yoksa cehri mi olacağı konusunda önemli tartışmalar başlamıştır. Zikire ilişkin bu değişim muhtemelen Yeseviliğin etkisiyle oluşmuştu. Orta Asya’da Yesevilik zamanla diğer tarikatlar içerisinde eridi. Ayrıca zaman içerisinde, onun Orta Asya’daki nüfuzundan yararlanmak isteyen başka tarikatlar, özellikle de Nakşibendilik, onunla kendini ilişkili göstermeye çalıştı ve bunda da başarılı oldu. Yesevilik konusunda günümüzde de hala en büyük otorite olan M. Fuad Köprülü de Yeseviliği önce Nakşibendi kaynaklarına dayanarak “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı eserinde (Köprülü, 1993a) ele almış, ancak daha sonra İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Ahmed Yesevi” maddesinde bu hata yaptığını kabul ederek Yesevîlik konusundaki araştırmalarda izlenecek yola ilişkin önemli değerlendirmelerde bulunmuştur: “…Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ı yazarken, gerek Ahmed Yesevî’nin sufîyane şahsiyetini, gerek Yesevî tarikatinin hüviyetini tamamiyle nakşibendî kaynaklarının gösterdiği şekilde tasvir etmiştim. Halbuki Babaî, Hayderî ve Bektaşî an’anelerinin Ahmed Yesevî hakkındaki rivayetleri şüphesiz tarihi hakikate daha yakındır. İlk Mutasavvıflar’ın neşrinden sonra Bektaşiliğin menşeleri hakkında yaptığım araştırmalar ve elde ettiğim yeni vesikalar bana bu hususta kat’î bir kanaat vermiştir. Binaenaleyh burada Ahmed Yesevînin tasavvufi şahsiyeti ve Yeseviye tarikatinin ilk asırlardaki hususi karakteri hakkındaki verilecek izahat ilk mutasavvıflar’dakinden tamamiyle farklı olacaktır… ” (Köprülü, 1993b: 212) Bugün Türkiye’de Yesevilik araştırmalarına, Köprülü’nün bu önemli ifadeleri dikkate alınmadığından subjektiflik hakim olmuş ve adeta tıkanma noktasına gelmiştir. Yesevilik araştırmalarının sorunlarını bir başka makalemde ele aldığım için burada ayrıntıya girmiyorum. (Yaman, 2002) Yesevi yolunda Nakşibendilikten farklı olarak sesli zikir (zikr-i cehr), müzik, raks-ı sema ve kadınlı-erkekli zikir/ibadet vardır. (Bkz. Yaman, 2003) Yeseviliğin bu ayırıcı özellikleri gözönüne alınarak, günümüzde bu özelliklerin devamı şeklinde ibadet ve ritüelleri sürdüren Alevi-Bektaşiler ve Laçiler hakkında araştırmalar yapılması gerekmektedir. Özellikle son on yıldır Alevilik-Bektaşilik üzerinde pek çok araştırmalar yayınlansa da, Yesevilikle olan bağlantı konusunda yeterli düzeyde çalışmalar yapılmamıştır. İleride bu konuda yayınlanmak üzere bir kitap çalışmasının hazırlığı içerisindeyim. Laçiler konusunda ise literatürde yer alan bilgiler çok daha azdır. Kadın-erkek toplanarak Yesevi’nin “Hikmetler”ini dutar[2] eşliğinde söyleyen ve Alevilerdeki “semah” benzeri hareketlerle coşan bu topluluk hakkında da bilgiler yetersizdir. Laçilerin ibadet ritüeli olan zikirleri, Alevi-Bektaşilerin Cem ibadetleri ile pek çok ortak özelliğe sahiptir.

Yesevilik, Türkistan[3] (Yesi) çevresinden başlamak üzere Türk toplulukların yaşadıkları alanlara yayıldı. Anadolu ve Balkanlara kadar ulaştı. Rus Alimi Gordlevski’nin[4] belirttiği üzere “…Küçük Asya halkının düşünce yapısına, Orta Asya Türk mistikleri “atalar” da büyük etkide bulunmuşlardır. Bunlar, Küçük Asya’ya , Ahmet Yesevi’nin mezhebini ve hikmetlerini taşıyorlardı…” (Gordlevski, 1988: 319) Demek ki Yesevi Yolu zaman içerisinde değişik isimler altında da olsa devam ederek, Kırgızistan’a da Anadolu’ya da bu şekilde ulaştı. Örneğin Yesevi Yolu’nun Kırgızistan’daki izbasarları ileride sözedeceğimiz üzere Laçilerin adı, zikir sırasında çıkarılan sese dayandırılmış, Yesevi Yolunun Anadolu ve Balkanlar’daki devamcıları olan Bektaşiliğin adı ise Hoca Ahmet Yesevi’nin halifesi olan Hacı Bektaş Veli’ye dayandırılmıştır. Orta Asya’da hakim Ahmet Yesevi kültü, Anadolu’da yerini, yine onunla bağlantılı yerel dedelere ve babalara bırakmıştır. Hacı Bektaş Veli de bunlardan biridir. Yüzyıllara dayanan bu süreçte bu tür bir değişimin yaşanması çok doğaldır. Burada bizim açımızdan önemli olan Yesevi Yolu’nun temel motiflerinin bu topluluklarda nesilden nesile aktarılarak korunmuş olmasıdır. İşte bu bakımdan Yesevi kültürü bakımından önemle incelenmeleri gerekmektedir.

Biz neden Kırgızistan’daki Laçiler ve Anadolu ve Balkanlar’daki Alevi-Bektaşi toplulukları Yesevi Yolu ile bağlantılı olarak değerlendiriyoruz? Birinci olarak bu topluluklar kendilerini Yesevi Yolu ile bağlantılı görmektedirler. İkinci olarak ise onların Yesevi Yolu izbasarları olduklarına dair pek çok veri bulunmaktadır. Kırgızistan’daki Laçiler kendilerini Ahmet Yesevi’nin izbasarları (devamcıları) olarak adlandırmakta, Anadolu ve Balkanlardaki Alevi-Bektaşiler ise kendilerini Ahmet Yesevi’nin piri olduğu Hacı Bektaş-ı Veli’nin izbasarları olarak tanımlamakta dolayısıyla, ona pirlerinin piri olmak nedeniyle de kendilerini bağlı saymaktadırlar. Bu iki toplulukta da Ahmet Yesevi’nin “Hikmetler”inde belirtilen kadınlı erkekli, sesli zikiri esas alan, raks ve sema ve müziğe yer veren bir ritüel ibadet işlevini görmektedir. Hem Laçiler[5] hem de Alevi-Bektaşilerin[6] geleneksel yaşam alanlarında ağırlıklı olarak, sözlü geleneğin hakim olduğu ve ellerinde bulunan elyazması kitaplarda Ahmet Yesevi ile ilgili menkıbeler yer aldığı görülmektedir. Örneğin Alevi-Bektaşi grupların içinde bazıları doğrudan Ahmet Yesevi’ye neseben mensubiyet iddia etmekte hatta Ahmet Yesevi adını taşıyan bir ocak da bulunmaktadır.[7] Anadolu’da yaptığım alan araştırmalarına göre bu ocak Şah Ahmed Yesevi, Ahmed Yesevi veya Şıh Ahmed Dede Ocağı adlarıyla anılmakta, bu ocağın Malatya, Erzincan, Tunceli ve Tokat’ta dedeleri bulunmaktadır. (Ayrıca bkz. Ali Kemali, 1932: 192) Yine Bektaşi silsilenameleri ve icazetnamelerinde de Ahmet Yesevi mutlaka yer almaktadır. Özel arşivimde Garip Musa ve Seyyid Ali Sultan Ocaklarına ait bu tür icazetnameler bulunmaktadır. (Ayrıca bkz: Akkuş, 1999: 34; Çıblak, 2000: 293)

Ayrıca hem Laçiler, hem de Alevi-Bektaşiler arasındaki zikir esnasında kullanılan dil sade Türkçe olup, halk dilidir. Laçiler de ağırlıklı olarak Ahmet Yesevi’nin “Hikmetler”ini dutar[8] eşliğinde “hapız” adı verilen ve Ahmet Yesevi’nin “Hikmetler”ini ezbere bilen kişiler söylemektedir. Alevi-Bektaşilerde ise Yesevi geleneğinin Anadolu’da yerini almış olan kişilerin şiirlerini (deyiş) mürşid/dede veya aşık/zakir gibi adlarla anılan kişiler söylemektedirler. Her iki toplulukta da kullanılan dil Türkçe’nin farklı versiyonlarıdır ve eskiden günümüze otantik halini yitirmeden gelmişlerdir.

Laçileri, eski Sovyetler Birliği etki alanı dışındaki bilim çevrelerine tanıtan Fransız araştırmacı Bennigsen olmuştur. Bu konu Sovyetler Birliği’nde de pek işlenmemiş S. Mambetaliyev ve Y. G. Petraş gibi birkaç araştırmacının makale ve kitapları ile sınırlı kalmıştır. Tabışaliyeva ve Maltabarov gibi araştırmacılar ise sadece Laçiliğin, Yesevilikle olan bağı nedeniyle birkaç cümleyle değinmişlerdir. (Maltabarov, 2002: 44; Tabışaliyeva, 1993: 90) Özellikle Mambetaliyev, Özbek ve Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri resmi belgelerinden yararlanmak suretiyle bazı değerlendirmelerde bulunmaktadır. Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te bulunan Kırgızistan İlimler Akademisi’ndeki görüşmelerimizde de bu konuda bilgi sahibi bir uzmanla karşılaşmadığımız gibi, “Laçi” adının ilk kez duyulduğunu gördük. Oş Devlet Üniversitesi’nde ise sadece Tarihçi Doç. Dr. Baybolat Kaparoviç Abıtov’un konudan haberdar olduğunu gördük. O, “Laçiler” hakkında bilgi bulunmadığını, kimsenin bir araştırma konusu olarak bu konu ile ilgilenmediğini Laçiler konusunda bilinen dedikoduları yineleyerek söyleyerek başka bilgisi olmadığını ifade etti. Bu konu ne yazık ki Türkiye’deki akademisyenlerin de pek dikkatini çekmemiştir. Laçiler konusunda Türkistan’da bulunan Yesevilik Araştırmaları Merkezi’nde alan araştırmalarına başlanmış olup, hala da gerek kaynak tarama gerek alan araştırmaları bakımından çalışmalar sürdürülmektedir.[9] Bu çerçevede Yesevilik Araştırmaları Merkezi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Dosay Kenjetay ile birlikte 2003 yılının Temmuz – Ağustos aylarında Kırgızistan’ın Batken ve Oş bölgelerinde ve yine Özbekistan’a bağlı Şahmerdan yöresinde[10] alan araştırmalarında bulunulmuştur. 2004 yılı Temmuz-Ağustos aylarında Özbekistan ve Kırgızistan’da Laçilerin yaşadığı bölgelerde yeni bir araştırma gezisi yapılması planlanmaktadır.

Geleneksel Alevi yerleşim alanlarının olduğu gibi merkeze uzak, dağlık ve ulaşılması güç alanlarda yaşayan Laçiler’in kapalı bir topluluk olmalarının da nedeniyle olsa gerek, haklarındaki bilgiler yetersizdir. Bugün artık yavaş yavaş gelişmiş alanlara göç etseler de Laçilerin geleneksel yerleşim alanlarının merkeze uzak, dağlık alanlar olduğunu görülüyor. Bunu anlamak için haritaya bakmak ve Laçi kışlaklarına[11] gitmek yeterli olacaktır. Zaten Kırgızistan’ın her yanı görkemli dağlarla dolu. Başkent Bişkek’ten, güneyde bulunan Oş’a giderken Ağustos ayında bile hala karlı olan dağlardan geçmek gerekiyor. Oş Oblastı’nda Kızıl Kiya’ya oradan Kademcay’a oradan da Batken Oblastı’na doğru gidildikçe dağlık alanlar yoğunlaşıyor. Bu yerleşim alanlarının kuzeyi Özbekistan tarafı daha düzlük, güney tarafı Kırgızistan ise oldukça yüksek dağlardan oluşuyor. Özellikle Kademcay’dan sonra gelinen Haydarkân’dan sonra Soh adlı bir yerleşim birimini etrafında yüksek dağların uzandığı Soh Vadisi izliyor. Dağların arasındaki bu vadinin ortasından çeşitli madenlerin karıştığı anlaşılan koyu gri renkli “Karasu” adlı bir ırmak akıyor. Laçi kışlakları yoğun olarak Haydarkân’dan sonra başlayıp Soh Vadisi’nin sonuna kadar gidiyor. Biz araştırmalarımız sırasında Kademcay’da, Kızıl Bulak’ta ve Soh Vadisi’nin sonunda Kayındı (Raut) adlı bir Laçi Köyü’nde misafir olduk. Bu köylerin sonunda yol bitiyor çok yüksek dağlar başlıyor ve Tacikistan’a doğru bu dağlar devam ediyor.

Laçi adının kökeni üzerinde kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Mambetaliyev, “Liyaçi, Laaçi” adlarını kullanmakta, (Mambetaliyev, 1969: 30) zikir ettikleri zaman söyledikleri “illahu” diyen bağırışlarından dolayı “laaçılar”; “laalar”, “lyaçiler” diye ad verilmiş. (Mambetaliyev, 1972: 62) olduğunu ifade etmektedir. Petraş ise şöyle diyor: “…Tarikat kendi adını her halde yaygın sufi formulü “illa-hu”dan almıştır. Bunun anlamı “sadece o (Allah) birdir.”Ve burada da kısaltılmış şekli “İlyaçi, layaçi, laaçi” adlarını kullanıyor. (Petraş, 1981: 84) Bana göre de Laçi veya Laaci deyimi, zikirde gerçekleştirilen eylemle doğrudan ilintilidir. Çeşitli zikir şekilleri gördükten sonra bende böyle bir kanaat oluştu. Şöyle ki zikir sırasında en çok kullanılanlar “İllallah”, “La ilahe illallah” ve “Hu” gibi kutsal sözlerdir. Çeşitli zikir uygulamalarında tekrarlanan bu sözleri düşünerek, Lahci ve Laçi sözlerinin kökenini anlamaya çalıştım. Buna göre “Laçi, Laaçi, Lyaçi” gibi adların bu sözlerden dolayı ortaya çıktığına hükmettim. Şöyle ki Laçilerin dışındaki halk onların zikir ibadetlerine katılamamış, bilinenler dedikodu boyutundan ileri gidememiştir. Onlara zikirlerindeki sözlerinden dolayı “La ilahe illallah diyen” anlamına gelmek üzere “la diyen” şeklinde “La-ci/Lahci” denilmeye başlanmıştır. Türk dilinin gramer yapısı, söyleyiş biçimi bakımından da bu açıklama doğru gözükmektedir.

“Laçi” sözcüğünün günümüzde kullanımı bakımından ise şunlar söylenebilir. Laçi olmayanlarla görüşmelerimizde onların bu sözcüğü bir küçümseme, bir alay etme aracı olarak kullandıklarını gözlemledik. Çünkü doğrusunu bilmeseler de Laçileri hep kulaktan dolma dedikodularla tanımışlardı. Bu dedikodular da onların “ahlaksızlık” içeren ayinleri, yani zikirleri esası oluşturuyordu. Kademcay’da bir lokantada sohbet ettiğimiz iki yaşlı kişi, Laçilerle ilgili sorularımıza, çevredekiler duymasın diye kısık sesle ve anlattıklarına zaman zaman gülerek yanıt vermişler, bunları görüp görmediklerini sorduğumuzda ise, görmediklerini yalnız duyduklarını ifade etmişlerdi. Biz Laçilerle görüşmelerimizde ise Laçi adına yüklenen kötü anlamlardan dolayı rahatsız olduklarını gözlemledik. Bazıları kendilerinin her zaman Allah’ı zikreden bir ibadet tarzları olduğuna dayanarak “Allahçı” olarak adlandırmalarının daha doğru olacağını söylüyorlardı. Bu adın onlar arasında eskiden beri mi kullanıldığı, yoksa “Laçi” adının küçümseme amaçlı kullanımına karşı geliştirilen bir isim mi olduğu konusu ise açık değildir. Ayrıca Laçilerin kendi aralarında birbirleri için “Divane” sözünü de kullandıklarını gördüm.[12] “Bizim Divaneler” şeklindeki ifadelerinden bu sözcüğü de kendilerini tanımlamak için kullandıklarını anlıyoruz.

Bennigsen’in de çok doğru olarak belirttiği üzere “…Doktrini bölgesel şartlara adapte edilmiş olan ve İslam öncesi Türk inanç ve geleneklerinden oldukça etkilenmiş bulunan Yeseviyye tarikatının, XIII. asırdan XV. asıra kadar tüm Orta Asya’da, Harezm’de, Uzak Kafkasya’nın Türkmen ülkesinde ve Orta Volga’nın Tatar ülkesinde müntesipler bulunmuştur. Horasan, Kuzey İran ve Anadolu’da Yesevi gruplar teşekkül etmiştir. XV. ve XVI. Asırlarda Orta Volga’daki Yesevi gruplarını Nakşbendiyye tarikatı kendi içinde eritmiştir. Hazar denizi ötesindeki Türkmen kabilelerinde bu süreç hemen hemen tamamlanmıştır. XIX. asrın sonunda Yeseviyye grupları kalabalık halde sadece Fergana vadisinde mevcuttu…” (Bennigsen, 1988: 85) Bizim de alan araştırmalarımızda gözlemlediğimiz kadarıyla Laçi toplulukları, Fergana Vadisi ve çevresindeki bölgelerde yoğunlaşmışlardır. Bugün bu bölge Özbekistan ve Kırgızistan toprakları içerisinde yer almaktadır. Laçilerin yaşadıkları yerleri Petraş, Kırgızistan’ın güney bölgesindeki birçok yerleşim birimi (Raut, Palal, Gaz, Say, Sur, Kıştut, Sogment, Sırt) ve Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Fergana Vadisi ile sınır olan bölgeleri olarak belirtiyor. (Petraş, 1981: 83) Mambetaliyev ise onların Güney Kırgızistan’ın Batken, Frunze, Liyaylak ve Suzak Bölgelerinde, Batken Rayonu’ndaki Say, Rabat, Gaz, Kıştut, Raut-Kaut, Sogment Kışlaklarında; Frunze Rayonu’ndaki Sur, Ormoş, Sırt, Yar-Kutan, Kısık Kışlaklarında (Mambetaliyev, 1969: 30, 39-40) yaşadıklarını ifade ediyor. Alan araştırmalarımızda literatürde yer alan bu yerleşim birimlerinden başka yerlerde de Laçilerin yaşadığına ilişkin veriler elde ettik. Buna göre Güney Kırgızistan’da bulunan Oş ve Batken Oblastları ortasındaki Kademcay ilçesi merkezinde, buraya yakın Kızıl Bulak Kışlağının mezrası niteliğindeki Ak Kiya’da, Canıkorgan ve Coşuk Kışlaklarında, yine Celalabad’ın köylerinde ve Özbekistan’ın Yezyavan bölgesinde bulunan İşantobu Köyü’nde de[13] Laçilerin bulunduğunu öğrendim. Bunların daha sonra göçlerle mi oluştuğu yoksa, geleneksel Laçi yerleşim alanları olup olmadığı konusunda henüz bilgim yok. Ayrıca Laçilerin ifadelerine göre otuzdan fazla köyde Laçiler yaşamaktadır. Bunların bazılarını henüz ziyaret edip, bu bilgileri doğrulayamadığım için diğer köylerin isimlerini vermiyorum. Bunlarla ilgili daha ayrıntılı bir listeyi bölgeyi yeniden ziyaretimiz ardından hazırlayacağım çalışmalarımda sunmayı düşünüyorum.

Mambetaliyev, Laçiler’in, Batken, Frunze ve Leylek ilçelerindeki Kanlı, Nayman, Kıpçak, Boston ve Jau kesek adlı Kırgız boylarından[14] arasından çıktıklarını, çoğunluğunun ise Jau kesek kabilesinden olduklarını ifade etmektedir ki, (Mambetaliyev, 1972: 62) bizim alan çalışmalarımızda da bunun böyle olduğu anlaşılmıştır. Özbekistan’daki Laçilerin de yine Kırgızların Kıpçak, Jau kesek ve diğer kabileleri arasında yayıldığını ifade etmiştir ki, bunu henüz doğrulama imkanım olmadı.

Öncelikle kaynaklarda Laçilerin tarihi geçmişi ve inanışları hakkındaki bilgilere bir göz atalım. Laçiler hakkında en fazla bilgiyi S. M. Mambetaliyev sunmaktadır. Yayınlanmış biri Rusça, biri Kırgızca kitabında Laçiler konusuna önemli yer ayırmıştır. O da onlar hakkındaki bilgilerin yetersizliğinden bahsetmektedir. Laçiliğin ortaya çıkış tarihine ilişkin ne gibi bilgiler var. Önce bunlardan söz edelim. Gerek Sur Kışlağı’nda Laçilerin en büyük işan ailesinden gelen Hoca Yusuphan ve diğer Laçilerle görüşmelerimizde Laçiliğin ortaya çıkışı hakkında pek bilgi sahibi olmadıklarını gözlemledim. Yazılı kaynaklara dayanmayan, sözlü geleneğin hakim olduğu toplulukların yapılanması böyle işte. Bu konuyla ilgili, Petraş bu tarikatın XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıktığını ifade ederken (Petraş, 1981: 84), Mambetaliyev[15], tarikatın Hokand Hanlığının son dönemlerinde ortaya çıkmış olduğunun tahmin edilebileceğini ifade ediyor. Ona göre tarikatın ortaya çıkmasında şu faktörler rol oynamıştır. Bunlardan birisi 19. yüzyılın sonu 20. yüzyılın başlarında Kırgızistan’da müridizm’in bazı tarikatları sömürmesi ve baskı altında almasına karşı siyasi bir tepki olarak bazı dini toplulukların doğması ve yayılması, diğeri ise 19. yüzyılda varolan feodalist sistem ve despotik yönetimin dayanılmaz baskılarına karşı işçi sınıfının karşı koymasıdır. (Mambetaliyev, 1969: 29)

Yine Petraş’ın ve Mambetaliyev’in verdiği bilgilere göre Laçi gruplarının ortaya çıkma tarihi yeterli derecede incelenmemiştir. Laçiler hakkında yazılan bilgiler XIX. yy.ın son çeyreğine aittir. O zamanın kaynaklarının birinde Şeyh Sanivar adlı birinin Taşkent ve Kokan kazalarında yeni ahlaksız bu tarikatı kurduğu belirtilmektedir. Lahçilerin kendilerinin kurucusu olarak adsız Lahçi-işanı bilirler. O Hokand Hanlığı’nın son dönemlerinde yaşamış ve Hudayar Han emriyle idam edilmiş. Tarikatın kurucusu olduğu iddia edilen Laçi İşan – bir kaynağa göre adı Şeyh Sanivardır. Bir başka kaynağa göre ise kurucusunun adı bilinmeyen bir Laçi İşan’dır ve o Hokand Hanlığı’nın son dönemlerinde yaşamış ve Hokand Hanı Hudayar Han tarafından idam ettirilmiştir. (Mambetaliyev, 1969: 30; Petraş, 1981: 83) Bu bağlamda Laçi Kışlaklarının sıralandığı Soh Vadisi’ndeki yol üzerinde gördüğümüz ve Hudayar Han’ın Kalesi denilen bir kalenin kalıntılarının varlığı da dikkat çekicidir.

Mambetaliyev’e göre onlar şeriatın yazılı kurallarına uymayarak onun yerine kendi mistik ritüellerini uygulamışlardır. Onlar gece zikirlerini müridleriyle beraber Cami’de değil de mürid evlerinde yapmaktaydılar. Bu evlere kadınlar ve erkekler beraberce gelirdi. Onlar Ahmet Yesevi’nin “Hikmetlerini” okurlar, dini ilahiler söylerler, kendilerinden geçerek çeşitli hareketler yaparlardı. İşte bütün bu dini ilahiler, hareketler ve göz yaşlarından sonra öylesine yorgun ve bitkin düşerlerdi ki kendilerine gelmek için sabaha kadar bu evde kalırlardı. Rakip ve sapkın olarak gördükleri bu tarikatın yayılma eğilimi göstermesi de din adamları ve diğer tarikat şeyhlerinin onların hiç hoşuna gitmiyordu şüphesiz. Müslüman din adamları ve diğer tarikatların İşanları bu yeni tarikat mensuplarına dinsizlik ve ahlaksızlık suçlamalarında bulundular. Bu şekilde birbirini tutmayan gerçekdışı çeşitli dedikodular ortaya çıkmıştır. Bütün bu yanlış dedikodular sonucunda ortaya çıkan baskılarla Laçiler sık sık yaşadıkları alanlardan göç etmek zorunda kalmışlar içine kapanık Laçi yerleşim alanları ortaya çıkmıştır. Laçiler hakkında kulaktan kulağa yayılmış olan dedikodular ve onlara yönelik ahlak dışı suçlamalar[16] nedeniyle onlar ile onların dışındaki yerli halk arasında hiçbir ilişki kurulmamıştır. Tabii ki bütün bunlardan sonra insanlar ister istemez Laçiler ile ilişki kurmamışlardır. (Mambetaliyev, 1969: 31-32) Böylece içine kapalı bir topluluk olarak yaşamışlardır.

Varolan sınırlı kaynaklara göre Müslüman din adamları Laçiliği bir tür sapkınlık olarak gördüklerinden açıkça cephe almışlar ve tarikatın o dönemdeki lideri idam edilerek öldürülmüştür. Bir başka kaynağa göre ise tarikatın kurucusu Sanivar adlı bir şeyh idi ve Laçiler diğer Müslümanlar tarafından sapkın olarak görüldüler. Bu tarikatın ihtilalci hareketleri her defasında bastırılıyor ve liderleri ortadan kaldırılıyordu. Zamanın dini otoriteleri olarak görülebilecek Mollalar ve İşanlar bu tarikat mensuplarına her türlü baskılarda bulundukları gibi, yaşadıkları yerlerden de sürülmelerine yol açtılar. Laçilere yönelik bu baskılara Hokand Hanlığı’nın da göz yumduğu görüldü. Daha sonra Hokand Hanlığı’nın ardından bölgenin idaresi Fergana Yönetim Birimi olarak Ruslar’ın hakimiyetine girdi. Rus hakimiyetinin ilk zamanlarında Laçiler gizlenmeyi bırakıp, tarikatı açıkça icra etmeye başladılar. Ancak bu serbesti dönemi de pek uzun sürmedi ve Ruslar da Laçilere baskı uygulamaya başladılar. Çünkü Mambetaliyev’e göre Sovyet ideolojisi ile Ahmet Yesevi’nin Hikmetlerini bağdaştırmak zordu. (Mambetaliyev, 1969: 39)

Mambetaliyev’in yararlandığı bazı resmi kayıtlara göre 1880’li yıllarda Kırgızların Jau-kesek boyundan gelen Yazyavan Şehrinin Margelan İlçesinin (Özbekistan) yerlilerinden İşan Babacan Halife Rahmankulov, Kıştut civarındaki Sur Kışlağı’na göçüp burada Boston (Frunze) Şehrinin Jau-kesek Kırgızları arasında bu tarikatı yaymaya başladı. Din adamlarının, İşanların baskı ve takipleri nedeniyle Laçilerin İşan’ı Babacan Halife Rahmankulov, Laçileri temsilen Fergana Asker Valiliğine kendisine karşı çıkanları şikayet etti. Fergana Yönetim Biriminin Askeri Valiliği Laçilerle ilgili baskıların tarikatın daha da büyümesine yol açacağından çekinerek, onlara yönelik faaliyetlerin gizli yürütülmesine karar verildi. Bundan sonra Laçilere karşı diğer Müslüman gruplar baskıları arttırıp, Laçilerin önderini Sur Kışlağından göçmeye mecbur ettiler. Tarikat mensuplarını zehirlemek de dahil çeşitli baskı metotları izlediler. Böylece tarikat diğer Müslümanların kendileri hakkındaki asılsız dedikodularından dolayı giderek içine kapalı bir yapılanmaya bürünmek zorunda kaldı. Bütün bu baskılara karşın yaşamaya ve hatta yayılmaya da devam etti. Şimdiki Batken ve Frunze bölgelerinde kalabalık ve içine kapanık tarikat köyleri ortaya çıktı. Mambetaliyev, Kokand ve Margelan İlçelerindeki Kırgız Halkının arasında Laçi Tarikatının ortaya çıkarak yayılmasının sebebini, sömürülen bir toplumda mutsuz bir şekilde zor şartlarda yaşamak zorunda kalınmasına bağlamaktadır. Bu tarikat hem Sovyet yönetiminin hem de diğer Müslümanların bütün baskılarına rağmen bunlarla mücadeleyi sürdürerek gizli gizli de olsa yaşamayı sürdürmüştür. Tarikat tamamen kapalı bir şekilde yaşadı hatta dışarıya kız alıp vermeme kuralını da titiz bir şekilde uyguladılar. (Mambetaliyev, 1969: 32) Laçiler Hokand Hanlığı ve Sovyet dönemindeki dış baskılara karşı, içine kapalı bir yapılanma oluşturmak ve Ahmet Yesevi’nin “Hikmetler”inin söylenerek yapılan zikir şeklindeki kendilerine özgü ibadetlerini sürdürerek direndiler.

Laçilerde dini önder yani mürşid/pir, “Ata”, “İşan” veya “İşan-halife” gibi adlarla adlandırılmaktadır. Laçilerdeki bu Ata/İşanlık kurumu soy yoluyla devam ediyor.[17] Ataları hiyerarşik olarak sarkar/kalpa izliyor. Bugün bizim gördüğümüz en tanınmış İşan ailesinden gelen dini önderleri Sur Kışlağı’nda bulunan Hoca Yusuphan Mahsum. Onunla ve diğer Laçilerle görüşmelerimizden, dini önderlerin nesilden nesile aktarılan bilgiler doğrultusunda, büyüklerinden görerek, ayinlere katılarak, daha çok uygulamaya dayalı bir şekilde yetiştiği anlaşılıyor. Zaten yazılı kaynaklar sınırlı, eskiden kalma el yazması 3-5 eser var. Doğal olarak bugün yaşanan eğitim ve iletişim olanaklarındaki artış başta olmak üzere sosyo-ekonomik değişiklikler Laçilerin eski yapılanmalarını geçersiz kılıyor. Laçiler yavaş yavaş Oş, Kademcay, Kızıl Kiya gibi daha büyük kozmopolit yerleşim alanlarına göçerek eski geleneksel değerlerinden uzaklaşıyorlar. Ayrıca kendileri ile ilgili olumsuz kanaatlerden dolayı, yaşadıkları yerlerde kimliklerini gizlemektedirler. Bu durumu alan araştırmalarımız sırasında açıkça gözlemledik. Hoca Yusuphan Mahsum’un anlattıklarından da eski kitaplardaki bilgilerin veya “Hikmetler”in yeterli olamadığı, dini konularda yayınlanmış yeni kitapları okuduğunu gördüm. Bunlar Laçilerin geleneksel köy yaşamları bakımından önemli değişikliklere işaret etmektedir.<

Petraş, Laçilerin içlerine kapanık bir yaşam sürdüğünü, tarikatın ruhani önderi olarak Ahmet Yesevi’nin kabul edildiğini ve onun Hikmetleri’nin kutsal olarak görüldüğünü ifade etmektedir. (Petraş, 1981: 84-85) Gerçekten de bu toplulukta Ahmet Yesevi’nin birincil şahsiyet olduğu görülmektedir. Onlar onu, “Kul Koja Ahmet” olarak adlandırıyorlar. Laçilerin arasında, Anadolu’daki aşık/zakir/ozan benzeri kişiler var. Bunlara “hapız” adı veriyorlar. Onların özelliği “Hikmetler” eşliğinde dutar çalarak zikirde önemli bir rol üstlenmek. Hapızlar’ın bir önemli özelliği, Ahmet Yesevi’nin “Hikmetler”ini ezbere bilmeleri. Bugün Laçiler arasında hapız da pek kalmamış. Geleneksel yapı sürdürülemediğinden gençler arasında hapız da yetişmiyor doğal olarak.

Kızıl Bulak Kışlağı’nda görüştüğümüz yaşlıların çoğu da Hikmetlerin dutar eşliğinde söylendiği zikir/ibadetlere katılamadıklarını büyüklerinin anlattıklarını ifade ettiler. Bu kişilerin bunu söylerken yüzlerinden nasıl özlem duyduklarını anlamak da zor değildir. Laçilerin anlattıklarından günümüzde de gelenekleri en iyi koruyan yerin en uzaktaki Laçi kışlağı olan, Kayındı (Raut) Kışlağı olduğunu öğrendiğimizden oraya yanımızda yaşlı bir Laçi de olmak üzere gittik. Bu dağ köyünde hala Laçilerin hapızlarından bulunduğunu gördük. Uzun zamandır onlar da zikir yapmıyorlarmış.[18] Onlara Laçi zikirini görmek ve kameraya kaydetmek istediğimizi söyledik. Bunun üzerine çekinerek de olsa, büyük bir odada toplandılar. Burada çok yaşlı olmasına rağmen hapız olan Haydar Aşirov dutarı alarak, bir saate yakın Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini coşkuyla söyledi. Bir başka hapız olan Molla Jarkın Dervişov da onun yanına oturdu ancak, dutar çalmadı, dinledi. Zikir sırasında iki kişi temsili olarak raks-ı semayı da sergiledi. Bu sırada orada bulunan Laçiler’in sessizce, huşu içinde bazılarının gözlerinin dolarak ağlamaklı olduklarını gördüm.

Onlar arasında yaygın adıyla “Şahmerdan”ın, yani Hz. Ali’nin de Laçiler arasında büyük önemi vardır. Fergana Vadisinde bulunan ve Şah Merdan olarak adlandırılan Hz. Ali’nin türbesi bölgedeki en önemli ziyaretgahtır. Ayrıca geçmişte yaşamış tanınmış Laçi İşanlarının mezarlarını da ziyaret olarak kabul ediyorlar. İlginç bir yön de Kayındı Kışlağı’ndaki mezarlıkta gördüğümüz, mezarların sadeliği. Mezarın üzerine taştan veya ağaçtan her hangi bir işaret konulmamış, toprağın üzeri otlarla kaplı. Nedenini sorduğumuzda bunun alçak gönüllülük, gösterişten uzak olmak, turap olmak gibi anlamları olduğunu ifade ettiler.

Bu makalemde literatürde pek bilinmeyen Laçiler hakkında, kaynaklarda ve alan araştırmalarımızda elde ettiğimiz bilgileri genel olarak sunmaya çalıştım. Laçilerle ilgili araştırmalar gerek Yesevilik araştırmaları gerekse de karşılaştırmak bakımından Alevilik-Bektaşilik araştırmaları bakımından büyük öneme sahiptir. Bu konuda yeni veriler elde ettikçe sunmaya devam edeceğim.
Fergana Vadisi’nde Saçlı İşanlar Hareketi ve Yasevilikle Bağlantısına Dair

Doç. Dr. Ali Yaman

Büyük mutasavvıf ve Pir-i Türkistan, Hazret-i Sultan gibi lakablarla anılan Ahmed Yesevi tarafından kurulmuş olan Yesevi Yolu, tarihsel süreç içerisinde Orta Asya başta olmak üzere Türklerin yayıldığı coğrafyalara doğrudan veya dolaylı olarak etkilerde bulunmuştur. Böylece Yesevilik ya başka adlar altındaki sufi tarikatleriyle yaşamayı sürdürmüş veya başka tarikatları ayin ve erkan bakımından etkilemiştir. XX. Yüzyıla gelindiğinde Orta Asya’da faal olan ve Yesevilikle bağlantılı denilebilecek dini topluluklar Laçiler ve Saçlı İşanlar olmak üzere ikiye ayrılabilir. Bu toplulukların yoğunlaştığı bölge Fergana Vadisi olarak bilinmekte olup Orta Asya’da İslam denilince ilk akla gelen bölge olmaktadır. Bunun nedeni ise bölgenin tarihinde ve sosyo-ekonomik yapılanmasında aranmalıdır.

Fergana Vadisi’nde yoğunlaşmış olan Laçi tarikatına mensup toplulukları başka makalelerimizde ele aldığımız için burada değinmeyeceğiz. (Yaman, 2004a, 2004b) Saçlı İşanlar hakkında sınırlı sayıda Rusça kaynak dışında literatürde ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Batıdaki ve Türkiye’deki konunun uzmanları ise bu kolu A. Bennigsen’in çalışmaları ile duymuşlardır. Bunların dışında pek bilgi bulunmamaktadır. Biz burada gerek Sovyet dönemi kaynakları gerekse bölgedeki alan çalışmalarımıza dayanarak Saçlı İşanlar hakkında bilgiler sunmak istiyoruz. Yesevilik araştırmalarımız çerçevesinde Sovyet kaynaklarını[1] incelerken bazı araştırmacıların bu tarikatı Yesevilikle ilişkili veya onun bir kolu olarak sunmaları üzerine bu konu hakkında daha ayrıntılı bilgi edinme ihtiyacı duymuştuk. İşte bu makale bu çalışmayla ortaya çıkan bulguların giriş niteliğinde genel bir sunumu olarak görülmelidir. Saçlı İşanlar (Rusça: ????????? ??????, Kırgız Türkçesi: Çaçtuu Eşandar) Fergana Vadisinde ortaya çıkmış ve bugün bize göre artık aktif olmayan bir hareketin adıdır.

“Saçlı İşanlar” adının ortaya çıkışı ile ilgili bazı yorumlar bulunmaktadır. Mambetaliyev’e göre, “Saçlı İşanlar” tarikatının üyeleri uzun çapan, başlarına börk giyip, torba asıp, saçlarını ve sakal-bıyıklarını uzattıklarından “Saçlı İşanlar” diye adlandırılmışlardır. (Mambetaliyev, 1966: 23) Sufilik uzmanlarından Demidov, Türkmenistan, Serahs’ta eskiden kendini Saçlı İşan olarak ilan eden ve halk hekimliğiyle uğraşan bir işandan söz etmektedir ki, bunun Fergana Vadisi’ndeki Saçlı İşanlar tarikatının isimi ile bir benzerlikten öte bir anlam taşımadığı açıktır. (Demidov, 1978: 139)

Bennigsen,[2] Saçlı İşanlar’ı Orta Asya tarikatlarının en dinamik ve radikal tarikatlarından biri ve Laçiler gibi Yesevilik’ten doğmuş bir diğer kol olarak tanımlamaktadır. (Bennigsen, 1988: 116; 2004: 59) Petraş, ise onu Kadiri tarikatının bir kolu olarak değerlendirmektedir. (Petraş, 1981: 81)

Saçlı İşanlar’ın Yesevilikle olan bağlantısına ilişkin ise şu veriler bulunmaktadır. Tarikat üyeleri arasında Ahmet Yesevi’nin “Divan-ı Hikmet” adlı kitabı okunmakta, kendilerini onun müritleri olarak saymakta ve kendilerine en kutsal ziyaretgah olarak Ahmet Yesevi’nin Türkistan’daki ziyaretgahını görmektedirler. Yine Yeseviliğin diğer tarikatlardan ayırıcı özelliği olan kadınların da zikire katılması uygulamasını benimsemektedirler.[3]Bu verilere dayanarak Mambetaliyev, önceki çalışmalarından birinde onun Yeseviliğin bir uzantısı olduğunu ifade etmektedir. (Mambetaliyev, 1966: 11-12.) Daha sonra ise, bu tarikatın yapılanmasındaki ayırıcı özelliğin, önceki Yesevi, Kadiri ve Nakşibendi tarikatlarının işanları, kalpaları[4] ve müritlerinin karşı-devrimci birlikteliğine dayandığı şeklinde biraz daha farklı bir görüş ileri sürmektedir. (Mambetaliyev, 1972: 44) Hiç şüphe yok ki bu hareketin önemli bir özelliği Sovyet ideolojisine karşı örgütlenmiş olmasıydı. Bu örgütlenme biçimi bölgenin sosyal/dinsel yapısının bir sonucu olarak asırlardır süren pir-mürit ilişkisine dayalı ilişkiler ağına dayanmaktaydı. Hareketin yöneticileri aynı zamanda işanlar yani dini önderlerdi. Bu durum Fergana Vadisi’nin asırlardır kurumlaşmış dinsel yapısının doğal bir sonucuydu. Burada İslam dininin örgütlenmiş değişik ekolleri olarak sufi tarikatları, yaşamın her alanında düzenleyici roller üstlenen en önemli kurumlardı. Saçlı İşanlar gibi oluşumların temelinin de işte bu kurumsal altyapıya dayandığını söyleyebiliriz.

Çok gizli bir örgütlenme ağına sahip olan Saçlı İşanlar tarikatı mensupları, Ahmet Yesevi’yi pir olarak kabul etmekteydiler. Yesevi yolunda olduğu gibi bu tarikatın da en önemli ritüeli zikirdir. Zikir sırasında Ahmet Yesevi’nin Orta Asya halklarınca kutsal görülen “Divan-ı Hikmet”inden “hikmet”ler okunur. Zikir uygulaması gerek tarikatın yayılması gerekse tarikatın organize yapılanması bakımından temel öneme sahiptir. Şöyle ki zikir ritüeli, gizlilik gerektiğinde belli bir ibadethaneye ihtiyaç duymayan, evlerde uygulanabilen, Saçlı İşanlar’ın resmi güçlerce izlenmesini zorlaştıran bir özellik sağlamaktadır.

Saçlı İşanlar grubuna tarikatlarda olduğu gibi İşan’a el vermek başka bir deyişle mürit olmak suretiyle girilmektedir. Ancak bunun için onun, İşan veya halifeler tarafından çeşitli sınavlara tabi tutulması gerekmektedir. Bu sınavın temelinde ise pirin buyruğuna itaat ve sır saklama yatmaktadır. Mürit olabilmenin yolu İşan veya halifeler yanında hizmet ederken bu sınavı başarmakla mümkündür. Böylece mürit tarikatın bütün sırlarına vakıf olmaya ve tarikatın hiyerarşisine katılmaya hak kazanarak kendisine verilen görevleri yerine getirmeye başlayabilir.[5]
İncelediğimiz kaynaklarda bu hareketin dinsel yönünden çok siyasal boyutu ön planda gözükmektedir. Hiç şüphesiz bunun nedeni yürütülen rejim karşıtı mücadele idi. Çünkü Fergana Vadisi’nde yaşayan yerli halk Sovyet rejimini yabancı bir işgal gücü olarak görüyor ve Saçlı İşanlar hareketi vb. hareketlerin içerisinde yer alıyorlardı. Sovyet rejimini oldukça uğraştıran Basmacılar olarak bilinen hareketin mensupları da aynı temel üzerinde ortaya çıkmışlardı.

Saçlı İşanlar ile ilgili bilgi veren Sovyet ideolojisinin savunucusu yazarlardan Mambetaliyev’e göre Saçlı İşanlar hareketinin amacı özetle, “…dinin etkisinden hala çıkamayan, siyasi düşünceleri olmayan, sade adamlardan çok sayıda mürit kazanmak, karşıdevrimci unsurları birleştirmek ve Türkistan’daki Sovyet iktidarını yıkmaktı. Tarikat ve onun işan halifeleri yurtdışına kaçmış ve kendi ajanları ile sürekli haberleşerek Basmacıların, Körşirmat’ın, İslam Kurbaşının[6] Abdil-gaziz Maksum’un, Molla Dihkan’ın elindeki güvenilir adamlar olarak hizmet etmişlerdir….” Bu hareketi ortaya çıkaran nedenlerin esas olarak Çarlık rejimi dönemiyle başlayan ve SSCB döneminde devam eden Fergana Vadisi’nde varolan yerleşmiş sosyal yapıya ters uygulamalardan kaynaklandığı anlaşılacaktır. Bu uygulamalar arasında Rusların, verimli ve nüfus yoğun Fergana Vadisi topraklarına yönelik Rus nüfus yerleştirme uygulamaları, çok yönlü olarak yürütülen din karşıtı ateizm uygulamaları, eski sosyo-ekonomik yapının yerine komünist üretim-tüketim ilişkileri modelinin uygulamaya konulması gibi pek çok neden sayılabilir.

Komünist Sovyet rejiminin din karşıtı politikaları ve dine karşı aldığı önlemler tarikatlar şeklinde örgütlenmiş sufi çevrelerin faaliyetlerini gizli olarak yürütmelerine neden olmuştur. Bu durum hem bu gruplarla mücadeleyi zorlaştırmış hem de karşıdevrimci faaliyetleri çok daha tehlikeli ve bilinemez bir hale sokmuştur. Saçlı İşanlar adlı tarikat da bu şekilde Sovyet rejimi ile mücadele eden dini gruplardandı. Laçiler gibi bu topluluğun da tam kuruluş zamanı ve kurucusu hakkında ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır.

Saçlı İşanlar tarikatı mensuplarının 1917 Ekim Devrimine kadar sayılarının çok az olduğu söylenebilir. Bazı kaynaklara göre 1880’li yıllarda Ferganalı Kırgızlar arasında cihad düşüncesini yayan böyle bir grup ortaya çıkmıştır. Özbekistan Devlet Arşivi belgelerine göre Fergana Oblastı Savaş Gubernatörünün, Türkistan General Gubernatörüne 1884 yılı 6 Martta yazdığı raporunda Aravan bölgesinin Baybuta Köyü’nde kendisini “Şaçlı İşan” olarak adlandıran bir kişiye rastlandığı ve Soh Vadisi’nde yaşayan Kırgızlar arasında cihad düşüncesini yaydığı belirtilmektedir. (Mambetaliyev, 1972: 44) Eğer bu şahıs bu harekete adını veren “Saçlı İşan” adlı şeyh veya başka isimli biri ama bu tarikatın lideri ise, Saçlı İşanlar hareketinin Çarlık rejimi döneminden başlamak üzere ortaya çıktığı ancak faaliyetlerinin henüz gizli propaganda ve yandaş toplama ile sınırlı olduğu söylenebilir. Bu yıllardan 1930’lu yıllara kadar tarikatın faaliyeti konusunda veri olmamakta, 1930’lu yıllarla birlikte tarikatın faaliyetlerini arttırdığı görülmektedir. Buna göre Saçlı İşanlar’ın başında Kokand’dan gelen Abdumatallib Satıbaldiyev adlı işan bulunmaktadır. Abdumatallib önce Leninabad oblastındaki İsfana rayonunun Giyaz köyünde yaşamış. O yerde “Saçlı İşanlar”ı örgütledikten sonra, Kırgızistan’ın güneyinde işanlık gruplarını örgütlemek amacıyla Oş’taki “Beş Köprik” köyüne gelmiştir. Burada kendisine bağlı gezici işan, kalfa ve müritlerini kullanarak, yeni gruplar oluşturmuş ve işanlık gruplarını teşkilatlandırıp, onlarla birlikte yeni müritler kazanmaya başlamıştır. Lenin Jolu Gazetesi’nde yer alan bilgilerde de 1930’lu yıllarda grubun liderinin Abdumatallip adlı işan olduğu bir müritin anlatımıyla yer almaktadır.[7]

Ancak esas olarak daha sonraki süreçte bu tarikat, Orta Asya’da Sovyet yönetimi ile mücadele yıllarında örgütlenerek güçlenmiş ve Sovyet rejimine şiddetli muhalefeti ile tanınmıştır. Bu durum gerek resmi belgelerden gerekse süreli yayın organlarında yer alan Şaçlı İşanlar ile ilgili haberlerden de görülebilmektedir. Tarikatın faaliyetlerinde İşanlar ve kalpaların oynadıkları aktif rol Sovyet kaynaklarında ele alınmaktadır. Mahkeme kayıtlarına göre hareketin önderi veya önderleri Sovyet rejiminin uygulamalarına karşı propaganda yürütmekteydiler. Mesela müritlere Sovyet rejiminin istediği gibi pamuk değil de buğday ekmeleri söyleniyordu. Ayrıca yeni rejimin uygulamaya koyduğu kolhoz sistemine karşı da hem onun içine girerek hem de dışarıdan çeşitli faaliyetler gerçekleştiriliyordu. Saçlı İşanlar hareketine mensup güvenilir ve yetenekli müritlerin kolhoza girmeleri sağlanarak, başka müritler sağlamak ve zikirler düzenlekle görevlendiriliyorlardı. Gazetelerde yer alan bilgilere göre, Saçlı İşanlar’ın Kolhoz’un yaptığı çalışmaları bozmak için, sufi gruplarının temel örf-adeti olan zikir-sohbeti kullanarak propaganda yapıyor ve kalpa ve müritlere sürekli zikir yaptırılarak, işçilerin kolhoz işlerinden uzaklaştırılmasına çalışıyorlardı.

Sovyet kaynaklarına göre 1935 yılının ikinci yarısında “Saçlı İşanlar” tarikatının gizli faaliyetleri ortaya çıkarılarak mahkemede yargılandıkları görülmektedir. Mahkeme sürecinde suçlanan 32 kişiden çoğu cezalandırılmıştır. Bu mahkeme sürecinde görüldüğü üzere tarikatın o sıradaki lideri Abdumatallib Satıbaldiyev’dir. Bu gelişmeler Sovyet kaynaklarınca tarikatın sona erdirildiği şeklinde yorumlansa da, tarikatın bu tarihten itibaren daha da gizli faaliyetlerine devam ettiği anlaşılmaktadır. Bu tarihlerde dine karşı ateizm siyaseti de Sovyetler tarafından yeni yeni uygulama alanına sokuluyordu. 1936’da yapılan Komünist Partisi’nin Şubat toplantısında ve “Pravda” Gazetesinde dine karşı propagandanın en iyi Fergana bölgesinde yürütülmesini ve bu bölgeden en iyi şekilde faydalanılması gerekliliği özellikle vurgulanmaktadır.

Orta Asya’da “Saçlı İşanlar” tarikatının Tacikistan, Özbekistan ve Kırgızistan’ın Fergana Vadisi bölgelerinde faaliyet gösteren birbiriyle bağlantılı çeşitli grupları olmuştur. Tarikat, Kırgızistan’da esas olarak Oş, Leylek, Batken, Kızıl Kiya, Suluktu gibi güney bölgelerindeki yerleşim birimlerinde yayılmış olup, merkezi Oş şehri olmuştur.

Mambetaliyev’e göre bu tarikatın güçlenmesinde Sovyetlerin sağladığı dine yönelik “özgürlükçü” ortamın da rolü vardı. 1935 yılında tarikatın liderleri hakkında mahkeme sürecinde tanık olarak dinlenenlerden Özbekistan’lı Alim Aminov “Şaçlı İşanlar” tarikatının kalpası İbragim kalpa ile olan konuşması hakkında şöyle demektedir:

– Ben akşam, mescitte divanaların[8] sohbet ettiğini öğrendikten sonra mescite gelsem, adamlar toplanıp oturmuş, ortada divanalar var. Rahmanberdi divana “Hikmet” adlı kitabı okuyup (Ahmed Yesevi’nin kitabı) İbragim kalpa ise oturanlara bazı sözlerin anlamını açıklıyordu.

– Sizler ne amaçla insanların kafalarını karıştırıyorsunuz, diye sordum ben.

Mahmudcan divana bana bakıp, şöyle dedi:

– Sen gazete okuyor musun?

– Okuyorum, sana ne.

– İyi oku, çünkü hiçbir şeyden haberin yok. Sovyet iktidarı herkese istediğini yapmaya izin verdi. Mahmudcan divana oldukça zor Marksizm-Leninizm hakkında, partinin XVII. Toplantısında görüşülen meseleler hakkında konuşarak beni şaşırttı. (Mambetaliyev, 1969: 46)

Tarikat mensuplarının Sovyet karşıtı faaliyetleri gizli gizli devam etmiş, gezici İşanlar ve onlara bağlı kalpalar, divanalar tarafından yayılmıştır. Buna ilişkin Kırgızistan’daki Komünist partinin en güvenilir ateizm uzmanlarından Petraş şu bilgileri sunmaktadır. Ona göre II. Dünya Savaşı sırasında Saçlı İşanlar, halk arasında Müslüman ibadetlerinin yerine getirilmesi, Sovyet ordusuyla savaşa katılınmaması ve savaştan yenik çıkılacağı vb. gibi umutsuzluğa sevk edici propagandalar yaptıklarını ifade etmektedir. Ayrıca, Saçlı İşanlar hareketi içerisinde yer alan kişiler arasında asker kaçaklarından da müritler olduğunu savunmaktadır. (Petraş, 1981: 81) Yine bir başka Sovyet dönemi yazarına göre İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı ortam halkın dine yönelmesine yol açmış, dini ayinler ve kutsal mekanlara yönelik ziyaretler artış göstermiştir. İşte bu ortam Saçlı İşanlar gibi rejim karşıtı tarikatların canlanmasına da zemin hazırlamıştır. (Bayaliyeva, 1981: 56) Daha sonra anlaşılacağı üzere tarikat Sovyet karşıtı faaliyetlerini gizli gizli sürdürmüştür. Bu kez tarikatın liderliğini Abdumatallib Satibaldiyev öldükten sonra onun yerine geçen İşan Tursunbay Madaripov yürütmektedir. Sovyet makamlarınca ilki 1952 ve ikincisi 1959’da olmak üzere Saçlı İşanlara yönelik yeni takibatlara girişilmiş ve yargılama sürecine bir propaganda malzemesi olarak basın organlarında da yer verilmiştir. Konuya Sovyet ideolojisi doğrultusunda yaklaşan ve Kırgızistan’daki dini akımlar konusunda uzman olan Kırgız tarihçi Mambetaliyev de çalışmalarında bu malzemelerden sık sık yararlanmaktadır.[9] (Mambetaliyev, 1969:36-39; 1972: 52-54) Burada Sovyet rejiminin amacının yargılama sürecindeki gelişmeleri kullanmak suretiyle tarikatı ve onun işanlarını halkın gözünden düşürmek olduğu görülmektedir. Basın yayın araçlarının sadece Sovyet ideolojisinin hizmetinde olduğu böyle bir ortamda bu propagandanın belli düzeyde etkili olduğu da söylenmelidir

Günümüzde Saçlı İşanlar hareketi faal midir, değil midir kısaca bu konuya da değinmek istiyoruz. Bu konuda Fergana Vadisi’nin değişik bölgelerinde gerçekleştirdiğimiz araştırma gezilerine dayanacağız. 1930’lu ve 1950’li yıllar olmak üzere Sovyet rejimi tarafından yok edilmeye çalışılan bu hareketin bugün aktif olduğuna dair gerek kaynaklarda gerekse Fergana Vadisi’ndeki araştırmalarımızda herhangi bir veriye rastlayamadık. Fergana Vadisi’nin Kırgızistan bölümünde Oş, Kademcay ve Batken bölgesindeki bazı köylerde gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde Saçlı İşanlara değinmediler. Aynı şekilde Özbekistan’da da Namangan, Kokand ve Margulan’da benzeri bir tabloyla karşılaştık. Sadece Namanganlı bir şeyh bize “Saçlı İşan” adının nereden çıktığına ilişkin duyduklarını anlattı. Bu tarikatın liderinin uzun saçlı ve saçını ikiye ayıran bir şeyh olması nedeniyle bu adla anıldıklarını ifade etmiştir. Ayrıca Fergana’da İşantobu Köyü’nde görüştüğümüz Zuparhan Jiyenov[10] da bize “Biz onlara “Habrik” deriz. Habrikler, Saçlı İşanlar zikiri tam olarak söylemezler. Onlar uzun saç bırakarak kışın da karda yürüyebilmişler.” demiştir. Margulan’da ve Kokand’da görüştüğümüz iki tanınmış din adamı da konuyla ilgili bilgilerinin olmadığı ifade etmişlerdir. Belki de Sovyet rejiminin Saçlı İşanlar olarak adlandırdıkları bu hareketin mensupları, değişik tarikatların üyeleri olup kendilerini bu adla tanımlamıyorlardı. Bu bakımdan da halk arasında pek bilinmiyordu. Veya bu hareket çok iyi organize olmuş küçük ama çok etkili bir topluluktu. Bu nedenle halkın çoğunluğu tarafından bilinmemekteydi. Bu varsayımlar daha da arttırılabilir. Saçlı İşanlar adı altında Sovyet rejimi ile mücadele eden hareketin mensupları, 1960’lardan itibaren değişik tarikatların içerisinde varlıklarını sürdürdükleri tahmin olunabilir. Bugün diğer tarikatların içinde erimiş olsa da Saçlı İşanlar hareketi Orta Asya’daki Sovyet işgaline direnişi simgeleyen önemli bir yere sahiptir. Bunu gösteren de yine Sovyet kaynaklarıdır. Bu harekete ilişkin yapılacak ayrıntılı araştırmalarla Orta Asya’nın Sovyet döneminde yaşadıklarına ilişkin pek çok noktanın da aydınlanacağına inanıyoruz.

KAYNAK KİŞİLER:

Mekkembay Corayev(Kırgızistan, Batken Oblastı, Kademcay Rayonu, Ak Kiya Köyü)
Hoca Yusufhan Mahsum (Kırgızistan, Batken Oblastı, Sur Köyü)
Mamatsak Ormanov (Kırgızistan, Batken Oblastı, Kayındı Köyü)
Sabir Kari (Özbekistan, Margulan İlçe merkezi)
Abdülkadir Muhammedsıddıkoğlu (Özbekistan, Namangan şehir merkezi)
Züparhan Ciyenov (Özbekistan, Yezyavan, İşantobı Köyü)

KAYNAKÇA:[11]

Bayaliyeva, T. J. (1981): Religioznıye Perejitki u Kirgizov i ih Preodolenie, Frunze, İzdatelstvo, “İlim”.

Belyayev, E. A. (1957): Musulmanskoye Sektantstvo (İstoriçeskiye Oçerki), Moskva, İzdatelstvo Vostoçnoy Literaturi.

Bennigsen, Alexandre, Chantal Lemercier-Quelquejay (1988): Sufi Ve Komiser, Rusya’da İslam Tarikatları, Çev. Osman Türer, Ankara, Akçağ Yayınevi.

Bennigsen, Alexandre (2004): “Orta Asya’da Tarikatlar”, İslam Dünyası’nda Tarikatlar (Gelişmeleri ve Aktüel Durumları), Yay. A. Popoviç, Gilles Veinstein, Çev. O. Türer, İstanbul, Suf Yayınları, s. 51-68.

Demidov, S.M. (1978): Sufizm v Türkmeni (Evolutsya i Perejitki), Aşhabad, İzdatelstvo Ilım.

Klimoviç, L. (1936): İslam v Çarskoy Rasii, Oçerki, Moskva, Gosudarstvennoye Antireligioznoye İzdatelstvo.

Mambetaliyev, Satibaldi (1966): Kırgızstandağı Musulman Sektaları, Frunze, “Kırgızstan” Basması.

Mambetaliyev, Satibaldi (1969): Perejitki Nekotorıh Musulmanskih Teçeniy V Kirgizii İ İh İstoriya, “Mektep” Frunze.

Mambetaliyev, Satibaldi (1972): Sufizm Jana Anıng Kırgızstandagı Agımdarı, Frunze, “Kırgızstan” Basması.

Smirnov, N. A. (1930): Musulmanskoye Sektantstvo, Moskva, Aktsiyonernoye İzdatelskoye Obtşetvo “Bezbojnik”.

Şülembayev, K. (Haz.) (1987): Sovettik Şığıs Respublikalarındağı İslam, Almatı, Kazakstan Baspası.

Yaman, Ali (2004a): “Neizvestnie Posledovatel Yasavi v Kırgızistane: Lahçidi, Allahçidi”, Ahmet Yesevi Üniversitetinin Habarşısı, Türkistan, No: 1 (43), (Kantar – Akpan 2004), s.152-158.

Yaman, Ali (2004b): “Kırgızistan’da Bilinmeyen Yesevi İzbasarları: Laçiler”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Merkezi, (Bahar 2004), sayı: 29, s. 33-47.

[1] Gerek Çarlık Rusyası gerekse Sovyet dönemindeki Müslüman tarikatları ve grupları hakkında ideolojik bakış açısının hakim olduğu pek çok çalışma yapılmıştır. (Bkz., Smirnov, 1930; Klimoviç, 1936; Belyayev, 1957; Şülembayev, 1987)
[2] Bennigsen, bu tarikat için hem Saçlı İşanlar ve hem de Atlı İşanlar adlarını kullanmaktadır. Ancak bunun gerek Kırgızcası (Chachtuu Eshander), gerekse Ruscasının (????????? ?????? – Volosatye Ishany) “atlı” sözcüğü ile bir ilgisi bulunmamaktadır. (Bennigsen, 1988: 116-121; 2004: 59, 62, 63)
[3] Her ne kadar bu konuda farklı görüşler de bulunmakla birlikte, Ahmet Yesevi’nin yaşadığı dönemde İslamlaşma sürecine konu olan toplulukların sosyal-dinsel durumları bu gerçeği ortaya koymaktadır.
[4] Kalpa, halife sözcüğünün bölgedeki söyleniş biçimi olmaktadır. Burada hiyerarşik olarak Pir’den sonra gelen tarikat üyelerine verilen isim anlamındadır. Bu anlamda “sarkar” sözcüğü de kullanılmaktadır.
[5] Yukarıda özetlenenlerin yanısıra Mambetaliev, müritliğin aşamalarını şeriat, tarikat, marifet ve hakikat olmak üzere dörde ayırarak: “…Şeriat, Müslümanlardan talep ettiği yükümlülükleri ve en küçük ayrıntısına kadar yapmak demektir. İkinci aşama – tarikat veya sufizmin yoluna girmektir. Bu aşamada sufi için ortadoks İslam’ın taleplerini yapmak zorunlu değildir. Sufi tamamiyle isteği ve özgürlüğü ile tarikatın öğretisine katılıp, İşana, halifeye el verip mürid olur. Ölü nasıl olursa, mürit de kendi eşanın yanında öyle olması gerek. Üçüncü aşama marifette “Allah gerçeğine” ulaşarak gözü açılır. Gözü açılan mürit bu dünyada her şeye kötü gözle bakarak, her rahatlıktan vazgeçer. En yukarıdaki dördüncü aşama hakikata geldiğinde sufi Allah ile birleşerek iki damla su gibi bir birlerine kavuşurlar. Bu kavuşma zikir zamanında ekstaz ile gerçekleşir…” demektedir. (Mambetaliev, 1966: 17-18)
[6] Kurbaşı, korbaşı, Basmacı hareketinin liderlerine verilen isimdir.
[7] Oş’ta Saçlı İşanlar’ın halifelerinden Toktosun Harjimeddinov bunu şöyle anlatıyor: “…Ağır hasta oldum. 1934 yılında Çayhanede ekmek satarken yanıma bir kişi geldi ve çok şefkatli bir şekilde hatırımı sordu. Seni işanla tanıştıracağım o seni problemlerinden kurtaracak ve hayatın da iyileşecek dedi. Çok geçmeden beni Abdumatallib adlı işana götürdü. Tanımadığım kişi “Saçlı İşanlar” tarikatına mürit bulan Kokandlı Nabi Kari adlı kalfa imiş…”. Lenin Jolu Gazetası, 10 Fevral, 1960.
[8] Divana, divane, duvana gibi şekillerde kullanılabilen bu sözcük, Fergana Vadisi’nde mürit sözcüğü ile aynı anlamda tarikat mensubunu nitelendirmek üzere kullanılmaktadır.
[9] Oş bölgesi Lenin Yolu Gazetesi’nin 15 Aralık 1959 günkü sayısında, İşan Madaripov’un “Ben işanlıktan çıktım.” adlı mektubunu yayınlanmıştır.
[10] İşantobu Köyü’nde Zuparhan Ciyenov ile 2004 Temmuz ayındaki görüşme notlarım.
[11]Rusça kaynakların çevirileri Ahmet Yesevi Üniversitesi Araştırma Görevlilerinden Hasan Bektaş, Engin Akgün, Alişir Azim tarafından yapılarak, Didar Şavenov, Nazgül Abildina ve tarafımdan yeniden gözden geçirilerek düzeltilmiştir.
[1] Ahmet Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi Öğretim Üyesi

Görüşülen Kaynak Kişilerden Bazıları

Oş Devlet Üniversitesi Öğretim üyesi Tarihçi Dr. Baybolat Kaparoviç Abıtov (Oş Şehri)
Allam Kozıbayev(Kızıl Bulak Kışlağı)
Mekkembay Corayev(Kızıl Bulak Kışlağı)
Aytbay Tolıbayev’in (77 yaş) (Kızıl Bulak Kışlağı)
Laçilerin işanı Hoca Yusufhan Mahsum (Sur Kışlağı)
Sofubek (Sofu Allahyar) Tarsayev (Kademcay İlçesi)
Gulamuddin Abdurrahmanov (Oş Şehri)
Hapız Haydar Aşirov (Kayındı (Raut) Kışlağı)
Molla Jarkın Dervişov (75 yaş) (Kayındı (Raut) Kışlağı)
Nakşibendi Şeyhi İsrail Mahsum (Yaş 75) (Kademcay İlçesi)
Yararlanılan Kaynaklar[19]

Akkuş, Mehmet (1999): “19. Asırda Bir Bektaşi İcazetnamesi”, Tasavvuf, yıl:1, sayı:1, (Ağustos 1999), s. 27-38.

Ali Kemali (1932): Erzincan Tarihi, Coğrafi, İçtimai Etnografi, İdari, İhsai Tetkikat Tecrübesi, İstanbul, y.b..

Bennigsen, Alexandre, Chantal Lemercier-Quelquejay (1988): Sufi Ve Komiser, Rusya’da İslam Tarikatları, Çev. Osman Türer, Ankara, Akçağ Yayınevi.

Çıblak, Nilgün (2000): “Şükür Abdal Evladına Bektaşi Tarikatından Verilen İcazetname ve Ziyaretname Örnekleri”, I. Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri, (27-28-29 Nisan 2000-Ankara), s. 286-300.

Gordlevski, V. A. (1960a): “İz religioznih iskaniy v Maloy Azii Kızılbaşı”, İzbrannie Soçineniya, t. 1, Moskva, s. 241-254.

Gordlevski, V. A. (1960b): “İz religioznoy Jizniy Kızılbaşey Maloy Azii”, İzbrannie Soçineniya, t. 1, Moskva, s. 255-275.

Gordlevski, V. A. (1962): “Dervişi Bezbojniki”, İzbrannie Soçineniya, t. 3, Moskva, s. 32-37.

Gordlevski, V. (1988) : Anadolu Selçuklu Devleti, Çev. A.Yaran, Ankara, Onur Yayınları.

Köprülü, M. Fuad (1993a) : Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, 8. b., Ankara, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

Köprülü, M. Fuad (1993b) : “Ahmed Yesevi” md., İslam Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, s. 210-215.

Maltabarov, Bakıtbek Emir Ulu (2002): Religiya İ Sotsyalno-Politiçeskiye Protsesi V Kırgızistane, Bişkek.

Mambetaliyev, Satibaldi (1969): Perejitki Nekotorıh Musulmanskih Teçeniy V Kirgizii İ İh İstoriya, “Mektep” Frunze.

Mambetaliyev, Satibaldi (1972): Sufizm Jana Anıng Kırgızistandagı Agımdarı Frunze.

Petraş, Y. G. (1981): Teni Srednevikovya, Alma Ata, Kazakstan Yayınevi.

Suhareva, O. A. (1960): İslam V Uzbekistane, Taşkent, Özbekistan İlimler Akademisi Yayınları.

Tabışaliyeva, Anara (1993): Vera V Turkestane (Oçerk İstorii Religii Sredney Azii i Kazahstana), Bişkek, “Az-Mak”.

Trimingham, J. Spencer (1971): The Sufi Orders In Islam, Oxford, Clarendon Press.

Tschudi, R. (1961): “Bektashiya”, Shorter Encyclopedia Of Islam, Ed. By: H.A.R. Gibb and J. H. Kramers, Leiden, E. J. Bril.

Yaman, Ali (2001) Dedelik Kurumu Ekseninde Değişim Sürecinde Alevilik, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi.

Yaman, Ali (2002): “Yesevilik Araştırmalarının Sorunları Üzerine Bir Deneme”, Turkologya, Türkistan, (Kırküyek-Kazan 2002), no: 1, s. 107-118.

Yaman, Ali (2003): “Yesevi Jolının Negizgi Erekşelikteri Jayında”, Turkologya, Türkistan, (Navrız-Sevir 2003), no: 4, s. 99-108.

Yaman, Ali (2004): “Niizvestnıye posledovateli Yasavi v Kırgızstane: “Lahçidi, Allahçidi””, K. A. ????? ?????? ?? ??????????? ????? – ????? ??????????????? ?????????, ? ????????, ? 1 (43), (?????? – ????? 2004), ?. 152-158.

[1] Ahmet Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi Öğretim Üyesi

[1] Kaynaklarda mezhep veya tarikat şeklinde anılıyor.

[2] Dutar ve dombra, Orta Asya’daki Türkler arasında yaygın olarak kullanılan Anadolu’daki saz/bağlama’ya benzeyen müzikal enstrümanlardır.

[3] Türkistan bugün, Kazakistan’ın güneyinde bulunan Çimkent Oblastı’na bağlı bir yerleşim birimidir.

[4] Gordlevski’nin “İzbrannie Soçineniya (Seçilmiş Eserleri)”nde yer alan Alevilik-Bektaşilik konusunda yazdığı makalelere (Gordlevski, 1960a; 1960b; 1962) ilişkin değerlendirmelerimi içeren bir makaleyi yakında yayınlayamayı düşünüyorum.

[5] Laçilerden aldığımız elyazması kitapların incelenmesi henüz tamamlanmış değil. Örneğin bunlardan biri “Deste-i Gül” adlı bir eser olup içerisinde “Hikmet” benzeri şiirler bulunuyor.

[6] Alevi-Bektaşilerde bulunan önemli eserlerden Vilayetname-i Hacı Bektaş Veli’de, Hacı Bektaş Veli ve Hoca Ahmed Yesevi ile ilgili pek çok menkıbeye yer verilmektedir.

[7] Alevilerde Dedelik kurumu ve Ocak sistemi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. (Yaman, 2001)

[8] Özbek Türklerinde “dutar”, Kazak Türklerinde “dombıra”, Türkiye Türklerinde ise “saz/bağlama” boyutları ve tel sayısı farklı olabilmekle birlikte aynı enstrümanı simgelemektedir.

[9] Bu konuda bir makalem Rusçaya çevrilerek Kazakistan’da yeni yayınlandı. (Yaman, 2004)

[10] Burada Hz. Ali’ye atfedilen Kırgız ve Özbekler arasında çok tanınmış bir ziyaretgah bulunmaktadır.

[11] Burada köy sözcüğüne karşılık “kışlak” sözcüğü kullanılmaktadır.

[12] “Divane” sözcüğünün kullanımı ve değişik anlamları konusunda da birçok veri bulunmaktadır. Burada konuyu dağıtmamak için ayrıntıya girmiyorum.

[13] 1930’lu yıllarda Özbekistan’ın Jayılma Köyü’nde de Laçiler yaşamaktaymış. (Mambetaliyev, 1972: 60) Bugünkü durumu ancak orayı ziyaret ettikten sonra söyleyebiliriz.

[14] Kırgız ve Kazaklarda “boy” karşılığı olarak “urug” sözcüğü kullanılmaktadır.

[15] Sovyet döneminde yaşamış bir tarihçi olan Mambetaliyev’in konuyu işçi sınıfı ile ilişkilendiren Sovyet ideolojisine uygun bir açıklama getirdiği görülmektedir.

[16] Laçiler, kendilerinin dışındakilerce “kadınlı erkekli ahlaksız ayinlerinde, la la diyerek çırak söndürdükleri” şeklinde gerçek dışı, kulaktan dolma dedikodularla tanınıyorlar. Bu bağlamda Anadolu Balkanlardaki Yesevi izbasarları Alevi-Bektaşilerle de benzeşiyorlar. Bilindiği üzere Alevi-Bektaşilerle ilgili de “mum söndü iftiraları” uydurulmuştur.

[17] Mambetaliyev, Laci Atalarının hiyerarşik olarak altında ve onların yetiştirdiği müritleri olduğunu, bunların sarkar (kalpa) olarak adlandırıldığını, Ataların altında bu kişilerin grupları yönettiğini ifade ediyor. (Mambetaliyev, 1972: 62) Bu uygulama ilk bakışta Alevilikteki dikme dede uygulamasına benziyor ancak, bu konuyu iyice açıklığa kavuşturmak lazım.

[18] Onların zikirleri Deste-i Gül adlı elyazması kitaplarında sık sık “Hu zikri” olarak ifade ediliyor.

[19] Rusça kaynakların çevirileri yardımcılarım Engin Akgün, Alişir Azim ve Gülnaz Begim tarafından yapılmıŞTIR

Reklamlar

Kerbela Olayı Nasıl Gelişti

KERBELA OLAYI NASIL GELISTI

Kerbela Olayi’nin kökeni Hz. Peygamberin veda haci’na ve yazilmayan vasiyetine kadar gider. Bilindigi gibi Hz. Muhammed peygamberligini açikladiktan sonra Islamiyet hizla gelisti. Bu gelisme Mekkeli müsrikleri telaslandirdi. Onlar Hz. Muhammed’e olmadik engeller çikardilar. Hz. Muhammed bütün bu engelleri asti. Hz. Muhammed bütün bu müsriklerin, putperestlerin çikardigi sorunlar ve engellerle mücadelede en büyük yardimi Hz. Ali’den görüyordu. Hz. Ali Peygamberin yaninda egitim almis, Islamiyet’i ilk kabul etmis ve ayni zamanda Peygamberin kizi Hz. Fatma ile evlenerek Peygamberin soyunun sürdürücüsü olmustu. Hz. Ali Kuran’da geçen ve onlarca hadiste geçen Ehlibeyt’tendir. Ehlibeyt Hz. Muhammed’in ailesi demektir. Ehlibeyt Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’den olusmaktadir.

Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra Islam dini gelismeye devam etti. O kadar gelisti ki, Mekkeli putperestler bile Müslüman oldular. Iste bu putperestlerin içinde Mekke’nin en zengin kisilerinden biri olan Ebu Süfyan da vardi. Ebu Süfyan ve benzerleri Islam’a Peygambere inandiklari için Müslüman olmadilar. Onlar gelisen Islamiyet’in maddi degerlerine sahip olmak için Müslüman oluyorlardi. Hz. Muhammed bütün bunlari görüyor ve ona göre de önlem aliyordu. Hz. Muhammed çok açik bir sekilde kendisinden sonra Müslümanlarin önderinin (Halifesinin) Hz. Ali olmasi gerektigini beyan etmistir. Ama bütün bunlar hiçe sayildi. Hz. Muhammed’in vefatindan sonra bu eskinin putperest, müsrik bezirganlari bir ara geçis dönemi hazirladilar. Bu dönemde sirasiyla Ebubekir, Ömer ve Osman halife oldular. Daha sonraki dönemde ise Hz. Ali halife oldu. Hz. Ali’nin halifeligi daha bastan engellenmis ve onun asagilanmasi, yigitliginin, fedakârliginin basitlestirilmesi saglanmisti. Hz. Ali bütün bu oyunlara karsi dogru bildigi Hak yolundan sasmamis, dünya malina, paraya pula tamah göstermemisti. Hz. Ali kendisine yapilan onca haksizliga karsin sabir göstermis, Islam toplumunun içine nifak sokulmasin diye, kan dökülmesin diye insanlari dogruluga davetini sürdürmüstür. Ama ne yazik ki, Hz. Ali’nin bütün bu çabalarina karsin dünya malina tamah gösterenler, gözünü iktidar hirsi bürümüs olanlar bunu anlamiyordu.

Nitekim Ebu Süfyan oglu Muaviye yaptigi bin bir dalavere ve haksizlikla kendisini halife ilân ediyordu. Islamiyet’i bir iktidar araci olarak görüyordu. Muaviye Hilafeti de babadan ogula geçecek bir kurum olarak sekillendiriyordu. Muaviye dönemindeki Emevi saltanati salt Hilafet için degil, ayni zamanda kendi iktidarlarina hizmet edecek bütün din disi gelenekleri, töreleri, adetleri din adina kurallastiriyor, kurumlastiriyordu.

Hz. Ali ve Ehlibeyt var gücüyle bütün olumsuzluklari gidermeye çalisiyor, insanlari gerçege davete devam ediyorlardi. Ama Muaviye acimasizdi. Hz. Ali sehit ediliyor, ardindan ikinci imam Hasan zehirlettirilerek sehit ediliyordu. Bu arada Muaviye ölüyor, yerine oglu Yezid geçiyordu. Yezid kendi iktidari için Imam Hüseyin’i tehlikeli görüyordu. Çünkü Imam Hüseyin Ehlibeyttendir. Yani Hz. Peygamberin torunu, Hz. Ali’nin ogluydu. O, dogrulugun, hakkin, adaletin, gerçeklerin yilmaz savunucusuydu.

Bu arada Emevi saraylarinda din disi ne varsa din adina mesru gösteriliyordu. Halk isyan ediyor ama Emevilerin kurdugu askeri teskilat halka göz açtirmiyordu. Iste Küfe halki da baskilardan bikmisti. Küfeliler her gün Imam Hüseyin’e davet üstüne davet gönderip, kendisini halife olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardi. Imam Hüseyin engin öngörüsüyle Küfelilerin ihanet edebileceklerini biliyor buna karsin kendi sorunlulugunun geregini yerine getirecegini söylüyordu. Ve Imam Hüseyin yakin aile çevresi ile Küfe’ye varmak için yola çikiyordu. Emevi saltanatinin sürdürücüsü lanetli Yezid bu durumu haber aliyor ve önüne engeller çikariyor, onu öldürmek için planlar kuruyordu. Yezid ve taraftarlari Küfelilerden Hz. Hüseyin taraftarlarini baski altina aldilar. Bazilarini ise rüsvetle ve çesitli vaatlerle Imam Hüseyin’den bagliliklarini vazgeçirdiler. Imam Hüseyin’in ailesi yaklasik 70 kisiden olusuyordu. Buna karsin Yezid’in ordusu ise binlerce kisiden. Yezid’in komutanlari, Imam Hüseyin’e Yezid’e biat etmesini ve böylelikle onu birakacaklarini söylediler. Imam Hüseyin asla zalime biat etmeyecegini, boyun egmeyecegini ve gerekirse bunun için sehit olacagini defalarca tekrarladi.

Imam Hüseyin dedigi gibi yapti ve Yezid’e biat etmeyerek, onurlu bir sekilde direnerek sehit düstü.
Kerbela Olayi Islam’da saflari netlestirmistir. Zalime asla biat edilmeyecegini göstermistir. Alevilik inancinda Kerbela Olayi büyük bir öneme haizdir. Aleviler dünyanin neresinde olurlarsa olsunlar, adlari ne olursa olsunlar, Hz. Hüseyin’e baglidirlar. Onun için oruç tutarlar, yas tutarlar. Onun çektigi acilari bir nebze de olsa hissetmek için çile çekerler. Aleviler sadece yas tutarak Imam Hüseyin’i anmazlar. Ayni zamanda ondan her defasindan bir seyler ögrenirler. Dünya döndükçe, insanlar varoldukça Kerbela unutulmayacak.

IMAM HÜSEYIN

Imam Hüseyin, milâdî takvime göre, 625 (626) Medine’de dogmustur. 10 ekim 680’de Kerbelâ’da sehit edilmistir. Imam Hüseyin, Islâm peygamberi Hz. Muhammed’in torunudur. Birinci imam Hz. Ali’nin oglu ve ayni zamanda üçüncü imamdir.

Imam Hüseyin, yasantisiyla, davranislariyla, cesaretiyle sadece Islâm âleminde degil, bütün insanlik için görkemli bir abidedir. Imam Hüseyin’in yasadigi dönemde zalim Emevi egemenligi hüküm sürüyordu. Emevi iktidarini kurumlastiran Muaviye, Imam Hüseyin’in babasi Hz. Ali’yi ve abisi ikinci Imam Hasan’i kendi iktidari için tehlikeli görmüs ve binbir entrikayla onlari sehit etmisti. Muaviye ölünce yerine oglu Yezid’i tayin etmisti. Ogul Yezid’te babasinin kanli iktidarini korumak istiyordu. Muaviye, Hz. Peygamberle yillarca savasmis olan, Mekkeli müsriklerin önderi olan bir ailedendi. Hz. Peygamberin hicretinden sonraki dönemde Islâmiyet’in gelismesi ile beraber bu aile artik Müslümanlari yenemeyecegini görünce takkiye yaparak Islamiyet’i seçmislerdi. Oysa bilinir ki; bu ve benzer ailelerin amaci gelisen Islâmiyet’in degerlerine sahip olmakti. Bunlar bu amaçla Islâmiyet’i benimsiyorlardi.

Dolayisiyla Islâmiyet’in ilk temsilcileri olanlari, yani gerçek Müslümanlari saf disi birakiyorlardi. Bu müsrikler günümüze degin sürecek bir çatismanin tohumlarini o zaman basariyla ektiler. Iste sevgili Imam Hüseyin, böylesi bir çagda ya dedesinin, babasinin ve abisinin yolunda gidecekti, yani Hak yolunu bütün zorluklarina ragmen taviz vermeden savunacakti, ya da müsriklerin temsilcisi Yezid’e boyun egip, biat edecekti.

Imam Hüseyin, Emevi iktidarinin halki baski ve zulüm altinda inlettigi bu dönemde Küfe kentindeki halktan bir davet aldi. Bu davette Küfeliler artik Yezid’in zulmünden biktiklarini ve kendisini önder (Halife) olarak kabul ettiklerini belirtiyorlardi. Imam Hüseyin insanlari dolayisiyla Küfelileri iyi taniyordu. Ve giderse basina neler gelecegini biliyordu. Bütün bunlara ragmen Imam Hüseyin kendisine bagli ailesi ve bir grupla Küfe sehrine dogru yola çikti. Imam Hüseyin`in yola çiktigini haber alir almaz hemen planlara baslayan Yezid, onu durdurmanin ve kendisine biat ettirmenin yollarini aradi. Yezid 5 (bes) bin kisilik bir orduyla Kerbelâ çölünde Imam Hüseyin’e pusu kurdu. Ordunun komutanlari, Imam Hüseyin’e Yezid’e biat ettigini beyan etmesini istediler. Imam Hüseyin Yezid’e boyun egmekten ve onun kanli zulüm iktidarini tanimaktansa sehit olmayi yegledigini kararlilikla Yezid’in gözlerini para hirsi bürümüs askerlerine ve korkup sözlerinin arkasinda durmayan Küfelilere haykirdi.

Bundan sonrasi dünyanin gördügü en haksiz savaslardan biriydi. Bir tarafta Islâmin peygamberinin torunu, diger tarafta kanli iktidarin temsilcileri. Imam Hüseyin’in gücü 72 kisiydi. Yezid’in askerleri ise 5 000. Imam Hüseyin ve arkadaslari serefli bir sekilde Yezid’in askerlerine karsi direndiler. Ama güç dengelerinin esitsiz oldugu bu savasta yenildiler.

Imam Hüseyin aldigi onlarca kiliç ve ok darbesi sonucu yarali düstü. Yezid’in askerleri vahsete doymuyordu. Ve Yezid’in komutanlarindan Simr Imam Hüseyin`in mübarek basini keserek bir tepsi içinde Sam’daki sarayinda Yezid’e sundu. Daha sonra sevgili imamin basi Sam sokaklarinda gezdirildi.

Tarihe Kerbelâ olayi olarak geçen bu hadise Islâm aleminde saflari netlestirmisti. Imam Hüseyin sadece yasantisiyla degil, sahadetiyle bütün insanliga bir mesaj vermistir. Imam Hüseyin bir semboldür. Yigitligin, fedakârligin, mazlum olmanin sembolü. Imam Hüseyin, verdigi mesajda sonu ne olursa olsun asla ama asla Yezid’e, dolayisiyla zalime ve onun zulmüne boyun egmeyecegini bütün dünyaya sahadetiyle kanitlamistir. Insanlik var oldukça Imam Hüseyin var olacaktir.

DİNLER VE MEZHEPLER HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Ehl-i Beyt İmâmları olan Oniki İmâm’ların söz ve uygulamalarının sünnet kapsamında görülmesinin sebebi de şudur ki; Yüce Allâh Kur’ân-ı Kerîm’inde; “Allâh’a itâat ediniz, Resûle itâat ediniz ve sizden olan Ulu’l-Emre de…” [Nisâ (4): 59] buyurmakla, “Ulul emr”e itâatı da mutlak olarak zikretmektedir. Resûlullâh (s.a.a.) da bu zâtların kimler olduklarını beyân etmiş ve bizlere kendisinden sonra Oniki Emîr’in (Halîfe-İmâm) geleceğini haber vermiştir.[21] Biz de bu ve benzeri rivâyetlere dayanarak, Oniki İmâm’lara (a.s) uymanın, Resûlullâh’a (s.a.a.) uymak, dolayısıyla, Allâh’a da itâat etmek olduğuna inanmaktayız. Zîrâ Onlar (a.s), Resûlullâh’ın (a.s.) “Râşid halîfeler”idirler. ——————————————————————————– İmâm Cafer Sâdık (a.s) buyurdular; “Benim sözüm, babamın sözüdür, babamın sözü, dedemin sözüdür, dedemin sözü, Hüseyin’in (a.s) sözüdür, O’nun sözü, Hasan’ın (a.s) sözüdür, Hasan’ın (a.s) sözü, Emîrü’l müminîn Ali (a.s)’ nin sözüdür, Ali’nin (a) sözü, Resûlullâh’ın sözüdür, Resûlullâh’ın hadîsi (sözü) de Allâh’ın kavli (sözü) dür.”[22] Demek oluyor ki; bu ışık kaynaktan yayılıyor, bu sızıntı kaynaktan sızıyor, bu nehrin suyu saf olarak kaynaktan coşup akıyor. Nebî’nin (a.s.) vârisleri, Nûr-u Ahmed (a) ile nurlanmış, Lisân-ı Mustafâ (a) ile kelâm ediyorlar. Kendiliğinden, nefsânî ve hevâî söylemiyorlar. Vâris-i Enbiyâ olan Oniki İmâm’larımız (a.s.)Nûr-uNebî’yi, İlm-i Nebî’yiilâhî bir inâm ve ikrâm olarak membaından ve müteâkiben birbirlerinden almakla kemâl-i ilim ve ahlâka sâhip oluyorlar. Öyle ki, İmâmlarımızın (a) her birisi, Peygamberimiz (s.a.a.) onların zamanında yaşasa idi, nasıl konuşur, nasıl yapar, nasıl davranır, nasıl bir mücâdele metodu seçer, sorunları nasıl çözer idi ise, onlar da öyle yapıyorlar ve yaptıkları da sünnet hükmüne geçiyor. Biz Ehl-i Beyt yolu yolcuları, Hz. Peygamber efendimizin (a.s.); “Kim benim adıma yalan konuşursa cehennemdeki yerine hazırlansın.”[23] hadîs-i şerîfi gereğince O yüce Resûl’e (a.s.) ve O’nun nûrundan feyizlenen Ehl-i Beyt İmâmlarına (a) yalan isnât edilmesine şiddetle karşı olmuşuz ve böylesi hallerden de şânı yüce Allâh’a sığınırız. Ve yine; O güzeller güzeli Efendimiz’in (a.s.); “Her bidat dalâlettir, her dalâlet de cehenneme götürür.” [24] Ve yine; “Onlar ki ahbâr ve ruhbânı (din adamlarını) Allâh’tan gayrı Rabler edindiler…” [Tevbe (9): 31] âyetisorulduğunda İmâm Cafer Sâdık’ın (a.s);“Vallâhi onlar, din adamları için ne oruç tuttular, ne de namaz kıldılar. Onlar din adamlarına ibâdet etmediler, din adamlarına ibâdete çağrılmadılar. Ancak,din adamları onlara helâli harâm, harâmı da helâl kıldılar, onlar da din adamlarına bu hükümlerinde tâbî olmak sûretiyle, farkına varmadan, şuursuzca ibâdet etmiş ve onları Allâh’tan gayrı Rabler edinmiş oldular.” [25] şeklindeki açıklamasının farkında olarak, bizlere ulaşan rivâyetleri, Kur’ân mihengine vurup, Kur’ân süzgecinden geçirerek rehber ediniriz. Ve kabûl ederiz ki; Canlar cânı Resûlullâh (a.s);“Ey insanlar! Benden size ulaştırılan hadîsler Kur’ân’a uygun ise onu ben söylemişimdir. Şayet Kur’ân’a aykırısözler benim ağzımdan nakledilirse, bunu biliniz ki ben Kur’ân’a aykırı söz söylemem.”[26] buyurmuş, İmâm Cafer Sâdık (a.s) da;“Bütün rivâyetleri Kur’ân mihengine vurunuz. O’na uygun olanlara sarılınız. Kur’ân’a ters düşenleri ise reddediniz. Zîrâ, ne Resûlullâh (s.a.a.v.) ne de biz Ehl-i Beyt, Kur’ân’a aykırı sözler söylemeyiz.”[27] buyurmuşlardır. ——————————————————————————– Ehl-i Beyt mektebinde sünnetin kendisinden alınacağı, hadîs-i şerîfkitaplarından bazıları şunlardır: 1.Usûl ve Furû-u Kâfî: Ebû Cafer Muhammed Kuleynî 2.Men lâ yahduruhu’l Fakîh: Ebû Cafer Sadûk Kummî 3.Tehzîb: Ebû Cafer Muhammed b. Hüseyin Tûsî 4.İstibsâr: Ebû Cafer Muhammed b. Hüseyin Tûsî[28] 5.Bihâru’l Envâr: Muhammed Bâkır Meclisî 6.Vesâilü’ş Şîa: Allâme Hurru’l Âmûlî 7.Nehcü’l Belâğa (Hz. Ali’nin hutbeleri): Seyyid Radıyy 8.Tuhafu’l Ukûl: Hasan b. Ali Harrânî 9.Sefînetü’l Bihâr: Şeyh Abbas Kummî 10.Müstedrekü’l Vesâil: Şeyh Abbas Nûri …vb. Adı geçen kaynaklar ve daha niceleri sünneti anlama ve yaşamada başvurulacak kaynaklar olmakla birlikte, elbette ki Kur’ân-ı Kerîm gibi ilâhî koruma altında olan eserler olmayıp, bazı anlaşılması müşkil olan rivâyetler hadis usûlü ilmi öğrenmek sûretiyle kavranabilir, anlaşılabilir, işin ehlinden sorularak ilgili konularda bilgi edinilebilir.[29] Ehl-i Sünnet kardeşlerimizin de temel hadîs kaynakları olarak kabul ettikleri ve zaman zaman biz Ehl-i Beyt yolu bağlılarınca da başvurulan eserlerden bazıları ise şunlardır: 1.Sahîh-i Buhârî: Buhârî 2.Sahîh-i Müslim: Müslim 3.Sünen-i Tirmizî: Tirmizî 4.Sünen-i Ebî Dâvûd: Ebû Dâvud 5.Sünen-i Nesâî: Nesâî 6.Sünen-i İbni Mâce: İbni Mâce[30] 7.Sünen-i Dârimî: Dârimî 8.Sünen-i Ahmed: Ahmed b. Hanbel 9.Sünen-i Beyhakî: Beyhakî 10.Muvatta: Mâlik b. Enes 11.Müstedrek: Hâkim Nîşâburî 12.Kenzul Ummâl: Muttakî El Hindî …vb. 1] Ayrıntılarına girmediğimiz fıkhî hükümler için bakınız: Seyyid Rûhullâh: Tam ilmihâl, Tahrîru’l Vesîle, Seyyid Hoî: Tam ilmihâl, Minhâcü’s Sâlihîn, Cevâd Tebrizî: Tam ilmihâl, Allâme Hıllî: Şerâiu’l İslâm, Muhtasaru’n nâfi fî fıkhı’l İmâmiyye…vb. [2] Bazı çok bilmişler Alevîlik ile Şîiligin birbirinden farklı şeyler olduğunu, Alevîlerin mezhep olarak Caferî olmadıklarını iddia etmektedirler. Bunlar ya hakîkaten câhildirler, hiç bir klasik Alevî eseri okumamışlar, kendi kendilerine ahkâm kesiyorlar, ya da bile bile insanları saptırmaya, Alevîliği evrensel olmaktan çıkararak Anadolu sınırlarına hapsetmeye ve böylelikle alçakça emellerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu kimselere diyoruz ki; “okuyun da adam olun! Adam olmaya niyetiniz yoksa adam olma yolunda olanlara gölge etmeyin.” [3] Masûmiyet ve delilleri ile ilgili bakınız: Kadri Çelik: Bir devrimin anatomisi: sh: 643-652, Muhammed Ticâni: Doğrularla birlikte: sh: 288-298 [4] (a.s.):“Selâm O’nun üzerine olsun” manasına gelir ki, bu ifâde şekli yalnızca peygamberler için kullanılmayıp, ilâveten peygamberimizin (s.a.a.) Ehl-i Beyt’ine de salavât getirilirken, hem topluca ve hem de ferd ferd kullanılabilir. Bu selâm tabiri Ehl-i Beyt kaynaklarında Ehl-i Beyt’in fertleri için sürekli kullanıldığı gibi, Ehl-i Sünnet (Sünnî) kardeşlerimizin de bazıkaynaklarında aynı şekilde geçmektedir. Bakınız: Sahîh-i Buhârî c: 6 sh: 101, 124 c: 4 sh: 208, 209c: 8 sh: 155, 190, Sünen-i Tirmizi: Hd. no: 3769, Sünen-i Ebî Dâvûd: Hd. no: 4630, 4646… vb. [5] Alemdâr (Ehl-i Beyt) takvimi 1997, Ali İrfan: Alevî ve namaz. [6] Bakınız: Maurice Bucaille: Kitâb-ı Mukaddes Kur’ân ve bilim… [7] Din hakkında geniş bilgi için bakınız: Sâlih Gürdal: Din nedir?, Yaşar Nûri Öztürk: Din ve fıtrat, Yusuf Kerimoğlu: Kelimeler kavramlar, Ali Ünal: Kur’ân’da temel kavramlar, Ali Şerîatî: Dinler târihi, Dîne karşı din…, Mevdûdi: Gelin Müslüman olalım, Hâşimî Rafsancanî: İslâm öncesi câhiliye ve din gerçeği, Murtazâ Mutahharî: Hak ve bâtıl, Mehmet Alagaş: Din gerçeği ve İslâm, Tevhît ve şirk, Seyyid Kutub: Din bu… vb. [8] Bakara sûresi (2): 177 [9] Ra’d (13): 8, Furkân (25): 2, Ahzâb (33): 38, Vâkıa (56): 60 [10] 1990-2000 yılları itibâriyle [11] Mezheplerle ilgili bakınız: M. Ebû Zehrâ: Mezhepler Tarihi, Suphi Sâlih: İslâmmezhepleri ve müesseseleri, Abdulbâki Gölpınarlı: Tarih boyunca İslâmmezhepleri ve Şîilik, Zübeyir Yetik: İslâm düşünce târihinde mezhepler…vb. [12] Şeyh Kuleynî: Ravzatu’l-Kâfî: c: 8 sh: 224 had. no: 283 [13] Saîd-i Nursî: Sözler, 25. söz, İşârâtü’l-Ãcâz: sh: 11 ——————————————————————————– 1] Ayrıntılarına girmediğimiz fıkhî hükümler için bakınız: Seyyid Rûhullâh: Tam ilmihâl, Tahrîru’l Vesîle, Seyyid Hoî: Tam ilmihâl, Minhâcü’s Sâlihîn, Cevâd Tebrizî: Tam ilmihâl, Allâme Hıllî: Şerâiu’l İslâm, Muhtasaru’n nâfi fî fıkhı’l İmâmiyye…vb. [2] Bazı çok bilmişler Alevîlik ile Şîiligin birbirinden farklı şeyler olduğunu, Alevîlerin mezhep olarak Caferî olmadıklarını iddia etmektedirler. Bunlar ya hakîkaten câhildirler, hiç bir klasik Alevî eseri okumamışlar, kendi kendilerine ahkâm kesiyorlar, ya da bile bile insanları saptırmaya, Alevîliği evrensel olmaktan çıkararak Anadolu sınırlarına hapsetmeye ve böylelikle alçakça emellerine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bu kimselere diyoruz ki; “okuyun da adam olun! Adam olmaya niyetiniz yoksa adam olma yolunda olanlara gölge etmeyin.” [3] Masûmiyet ve delilleri ile ilgili bakınız: Kadri Çelik: Bir devrimin anatomisi: sh: 643-652, Muhammed Ticâni: Doğrularla birlikte: sh: 288-298 [4] (a.s.):“Selâm O’nun üzerine olsun” manasına gelir ki, bu ifâde şekli yalnızca peygamberler için kullanılmayıp, ilâveten peygamberimizin (s.a.a.) Ehl-i Beyt’ine de salavât getirilirken, hem topluca ve hem de ferd ferd kullanılabilir. Bu selâm tabiri Ehl-i Beyt kaynaklarında Ehl-i Beyt’in fertleri için sürekli kullanıldığı gibi, Ehl-i Sünnet (Sünnî) kardeşlerimizin de bazıkaynaklarında aynı şekilde geçmektedir. Bakınız: Sahîh-i Buhârî c: 6 sh: 101, 124 c: 4 sh: 208, 209c: 8 sh: 155, 190, Sünen-i Tirmizi: Hd. no: 3769, Sünen-i Ebî Dâvûd: Hd. no: 4630, 4646… vb. [5] Alemdâr (Ehl-i Beyt) takvimi 1997, Ali İrfan: Alevî ve namaz. [6] Bakınız: Maurice Bucaille: Kitâb-ı Mukaddes Kur’ân ve bilim… [7] Din hakkında geniş bilgi için bakınız: Sâlih Gürdal: Din nedir?, Yaşar Nûri Öztürk: Din ve fıtrat, Yusuf Kerimoğlu: Kelimeler kavramlar, Ali Ünal: Kur’ân’da temel kavramlar, Ali Şerîatî: Dinler târihi, Dîne karşı din…, Mevdûdi: Gelin Müslüman olalım, Hâşimî Rafsancanî: İslâm öncesi câhiliye ve din gerçeği, Murtazâ Mutahharî: Hak ve bâtıl, Mehmet Alagaş: Din gerçeği ve İslâm, Tevhît ve şirk, Seyyid Kutub: Din bu… vb. [8] Bakara sûresi (2): 177 [9] Ra’d (13): 8, Furkân (25): 2, Ahzâb (33): 38, Vâkıa (56): 60 [10] 1990-2000 yılları itibâriyle [11] Mezheplerle ilgili bakınız: M. Ebû Zehrâ: Mezhepler Tarihi, Suphi Sâlih: İslâmmezhepleri ve müesseseleri, Abdulbâki Gölpınarlı: Tarih boyunca İslâmmezhepleri ve Şîilik, Zübeyir Yetik: İslâm düşünce târihinde mezhepler…vb. [12] Şeyh Kuleynî: Ravzatu’l-Kâfî: c: 8 sh: 224 had. no: 283 [13] Saîd-i Nursî: Sözler, 25. söz, İşârâtü’l-Ãcâz: sh: 11

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû