Blog Arşivleri

Pir Sultan Abdâl Balım Sultan İlişkisi

Pir Sultan Abdâl Balım Sultan İlişkisi Güzel vatanımız Türkiye’mizi cahilleştirme sürecinin (yani karşı devrimin) zirvesi olan 12 Eylül Askeri Darbesi’nden sonra yeni bir “bilim” çıktı. Bizim madrabazlık dediğimiz bu bilimin kalemşörleri tarihsel olayları, yirmi veya yirmi birinci yüzyılların değer yargıları ile değerlendirmeye kalkışıyorlar. Böyle yaptıkları için de, zaman zaman saçmalıyor ve Otmanlı (Osmanlı) Devleti’nin kurucusu Otman Bey’i; “Neden uçağa binmedi?” ya da “Niye bilgisayar kullanmadı?” veya “Cihat yaparak insan haklarını ihlâl etti?” diye eleştirebiliyorlar. Hatta bu alanda ciltler dolusu kitaplar bile yazabiliyorlar. Zaman zaman da tarihsel olayların son bölümünden hareketle, baş bölümü hakkında hüküm veriyorlar. Yani izledikleri filmin sonunu tümü sanıyorlar. Oysa ki Tarih bilimi bize; “Tarihsel olayları, gerçekleştikleri zamanın sosyo-ekonomik ve kültürel koşullarına göre değerlendirin” veya “Bir olayın bir bölümünü değil tamamını ele alın.” demektedir. 12 Eylül cahilleştirme hareketinin ürünü olan bazı yazarlar; sağdan soldan derledikleri bilgi kırıntılarını, enine boyuna tartmadan, üzerinde ciddi bir araştırma yapmadan (eğer önyargılarını destekliyorsa) hemen kullanıyorlar. Eğer böyle bir bilgi kırıntısı yakalayamıyorlarsa onları yaratmakta hiç sakınca görmüyorlar. İşte bir örnek: 1 Eylül 2007 günlü Cumhuriyet Gazetesi hafta sonu ekinde Yeniçeri Bektaşi İlişkisi başlıklı incelemesinde bir yazar şunları yazmaktadır: … 12 İmamcı / Kızılbaş ritüelleri Bektâşîliğin içine alarak halkla yaşayan kopuşmanın önünü açmaya çalışan Balım Sultan, gerçekte Kızılbaş halkın Osmanlı karşısında direnişinin ideoloji ile dayanaklarını yok etmeyi amaçlar. Bu bağlamda Balım Sultan misyonu, Bektâşîliğin biçimsel olarak yeniden şekillendirilmesi, ama buna karşılık Hacı Bektâş etkisini kullanarak Kızılbaş halkı Osmanlıya boyun eğdirmektedir. İşte bu gerçeklik, Pir Sultan Abdal’ın Şah İsmail’e hitaben dizelerinde şöyle yansır: “Hacı Bektaşoğlun günâhkar gördüm / Aradım İsyanı özümde buldum / Yüzümün karasın elime aldım / Aman şahım mürüvet deyu geldim. [2] Sözlerin yazarına göre Balım Sultan, “Kızılbaş halkı Osmanlıya boyun eğdirmek” görevini yüklenen bir insandır. Bu yargının kanıtını mı soruyorsunuz? Yazara göre bu yargının kanıtı Ali Haydar Avcı’nın kitabında yer alan ve Pir Sultan Abdal’a ait olup olmadığı bile bilinmeyen bir dörtlüktür. Üç yüz otuz beş sayfalık bir kitaptan sadece bir kıta al ve bu kıtaya dayanarak hüküm ver. Ali Haydar Avcı’nın bu kıta ilgili söylediklerini hiç dikkate alma. Bunun da adına “tarihçilik” veya “tarihsel araştırma” de… Sevsinler böyle tarihçiliği… Meğer tarihçilik ne kadar kolaymış, Pîr Sultân’a ait olup olmadığı belli olmayan dört dizeye dayanarak, “koskocaman bir tarih yazabiliyorsun” … Üstelik Haydar Avcı, Erdoğan Aydın’la aynı görüşte değildir. Çünkü Avcı, Erdoğan Aydın’ın gönderimde bulunduğu kitabında, Pir Sultan Abdal- Bektâşîlik ilişkileri için şunları yazmaktadır: Bilindiği gibi Hacı Bektâş Tekkesi Postnişini olan Balım Sultan 1500-1501 yılında tahta oturmuş, H. 922’de -1516-17- yılında Hakk’a yürümüştür. Konuyla ilgili deyişlerden anladığımız kadarıyla Balım Sultan’ı vefatından önce ziyaret ettiğine göre, Pir Sultan’ın bu sırada yetişkin bir çağda bulunması gerekir……Deyişler dikkatle incelendiğinde âşıklık geleneğinde belli bir olgunluğa ulaşan Pir Sultan’ın …..Balım Sultan’ı ziyaret ettiği anlaşılmaktadır. [3] Bu sözlerden sonra Pir Sultan Abdal’a ait bazı nefesler (deyişler veya şiirler) verilmiştir. Bunlardan birisine ait bir kıta çok ilginçtir: Kırk Budak’ta şem’a yanar Dolusun içenler kanar Aşıkların sema döner Hünkâr Hacı Bektâş Velî Kırk Budak adı verilen şamdan bu gün Pîr Evi’nde Kırklar Meydanı’ndadır. Bektâşî/Alevî Ayn-ül-Cem’lerinde tören, çerağların uyarılması ile başlar. Çerağlar uyarılmadan tören yapılması olanaksızdır. Dergâhlar kapatılmadan önce Bektâşî Ayn-ül-Cem’leri, Hacı Bektâş Dergâhı’nda Meydan Evi’nde yapılırdı. Burada bulunan Taht-ı Muhammedî üzerinde bulunan 12 çerağla birlikte, diğer çerağlar uyarılır (yani yakılır), ondan sonra törene başlanırdı. Ayn-ül-cem’ler, 17. yüzyıldan bu yana Meydan Evi’nde yapılmakta ve çerağlar burada uyarılmaktadır. Çünkü elimizde bulunan 17. yüzyıla ait en eski erkânnâme, törenlerin Meydan Evi’nde yapıldığını söylemektedir.[4] Ama Pîr Sultân Abdal tersini söylemekte ve “Kırk Budak’ta şem’a (mum) yanar” diyerek, katıldığı törenin Kırklar Meydanı’nda yapıldığını açıklamaktadır. Pir Sultan erkânımızı bilmiyor muydu? Bu soruya evet veya hayır diye yanıt vermeden, Ayn-ül cem’lerin Kırklar Meydanı’nda yapıldığını görmüş iki ayrı mürşide (aydınlatıcıya) ait iki kıta daha aktaracağım: Sersem Alî der, Hüdâm’a dayandı Delilimiz Kırk Budak’tan uyandı [5] Mevâli olan bu renge boyandı Pîrim Hacı Bektâş Velî “Hü!” deyü Sersem Alî Dedebaba Mahremî mahzûnu Pîr’e dayandı Çerağımız Kırk Budak’tan uyandı Kırklar Meydanı’nda gülbenk çekildi Hayır himmet verdi Pîr Balım Sultan Mahremî [6] Bu iki kıtadan anlaşılan şudur: Balım Sultan ve Sersem Ali Dedebaba zamanında çerağlar, Taht-ı Muhammedî’de bulunan mumlardan değil de, Kırk Budak’ta bulunan mumlardan uyarılıyormuş. Ayn-ül-Cem’ler ise, Meydan Evi’nde değil de, Kırklar Meydanı’nda yürütülüyormuş. Anlaşılan Pîr Sultan Abdal Balım Sultan veya Sersem Alî Dedebaba zamanında Dergâh’ta hizmet görmüş [yani Bektâşî olmuş] ve Ayn-ül-Cem’lere katılmıştır. Yukarıdaki kıta bunu kanıtlamaktadır. Çünkü, biz Bektâşîler, Ayn-ül-Cem’lerimize nasibli [7] olmayanları asla almayız. Hazret-i Pîr’den bu yana bu uygulamanın tek bir istisnası yoktur. Keza, inanç, ibadet ve ahlâk kurallarımızı anlatan, erkânnâme adını verdiğimiz yazılı belgeler çok gizlidir, nasibli olmayanlar bunu okuyamazlar. [8] Bu nedenle Pir Sultan’ın kurallarımızı okuyarak öğrenmesi de olanaksızdır. Öyleyse, Pîr Sultan Abdal meydanlarımıza girmiş ve bir Pîr’e (belki de Balım Sultan’a) ikrar vermiştir. “Dönen dönsün ben dönmezem Yolumdan”; “Sizde Şah diyeni öldürürlerse/ Açılın kapılar Şâh’a gidelim” diye haykıran ve şehitlik şerbetini gözünü kırpmadan içen bir insanın ikrarından döneceğini ve pîrine ihanet edeceğini ve Yol’un gizlerini (sırlarını) açıklayacağını ancak bu yoldan nasip almamışlar düşünebilir. Pir Sultan Abdal’ın yukarıya alınan bu dörtlüğü, O’nun Balım Sultan veya Sersem Ali Dedebaba zamanında yaşadığını da gösterir. Ali Haydar Avcı, Erdoğan Aydın’ın gönderimde bulunduğu kitabından sonra, Pir Sultan Abdâl hakkında çok kapsamlı (ekleri hariç 850 sayfa) bir kitap yazmıştır.[9] Bu kitabın 182. sayfasında şunlar söylenmektedir: Balım Sultan Bektâşî tarikatını[10] yeniden düzenlenmesi nedeniyle ‘Pir-i Sâni’ yani ikinci pir olarak kabul edilir. Pir Sultân ve Alevî/Bektâşî toplumunun saygıyla andığı önde gelen erenlerdendir. (Avcı 2006, s. 183’deki 471 nolu dip nottan aktarılmıştır.) (…) “Derlediğimiz bir söylenceye göre, Pir Sultan Hacı Bektâş Dergâhı’nda yedi yıl kalmış, dergâha hizmet ederek ya da Alevî / Bektâşî deyimiyle “çile” doldurarak – belli bir olgunlaşma dönemi yaşamıştır.”[11] “… Pir Sultan’ın, Balım Sultan’ı Alevî/Bektâşî deyimiyle –Hakk’a yürümeden- yani 1516-17’den önce ziyaret ettiği anlaşılmaktadır. Şimdi Pir Sultan Abdal’ın Balım Sultan ziyareti ve ilişkisini kanıtlayıcı örnekler olan aşağıda verdiğimiz deyişleri görelim.” [12] * * * Çok şükürler olsun olsun Hüdâ demine Hacı Bektâş Velî Sultan Balım var Mehdi evsafı eyledim temmine Hacı Bektâş Velî Sultan Balım var.[13] (…) Pir Sultan’ım biat ettik ol erden Muhabbet kokusu geliyor serden Katardan ayırma ey Şah-ı Merdân Hacı Bektâş Velî Sultan Balım var.[14] Nefeste geçen “biat ettik” sözleri, Pir Sultan Abdal’ın aydınlatıcısı’nın (mürşidinin) Balım Sultan olduğunu ve O’ndan nasib aldığını (yani O’na ikrar verdiğini) açıkça göstermektedir. Pir Sultan’ım çekme yası Nazar etmiş haslar hası Sınık gönüller aynası Silinir Sultan Balım’dan[15] (…) Tekkesine geyik postu döşeten Cemine de kurban gelir köşeden İnip Âl Osman’a kuşak kuşadan [16] Ziyaret eyledim Balım Sultan’ı Ali Haydar Avcı uzatılması olanaklı nefeslerden hareket ederek şu yargıya varıyor: … Balım Sultan’ın Pir Sultan Abdal’ın âşıklığa başladığı ilk gençlik döneminde önemli bir yeri olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Görülüyor ki yazar, hiç inceleme yapmadan veya eksik incelemeye dayanarak “ahkâm” kesmekte, hatta ahkâm kesmekle kalmayıp ciddi çalışmalar yapanları da küçümsemektedir. Bunlardan daha korkuncu da Babagân Bektâşîleri ile Alevîlerin, “Pîr-i Sanî (ikinci önder)” diyerek saygı gösterdikleri, kutsallık izafe ettikleri bir insana da saldırmaktadır. 2. Abdâl Mûsâ Orhan Beyle Çatıştı mı? Tarihsel gerçekleri bilmeyen veya bilmek istemeyen yazarımız, bilmediği konularda da, hem iddialı ve hem de suçlayıcı sözler söylemekten de çekinmiyor. Onun Abdâl Musâ hakkındaki şu sözleri çok ilginçtir ve tarihsel gerçeklerle, taban tabana çelişmektedir: Orhan Bey’in pasif bir dini hayatı kabul etmesi karşısında Bursa kaplıcaları çevresinde tekke ve arazi teklifini reddedip Antalya’ya göçen Abdâl Mûsâ, geride, Kızılbaş geleneğin önemli sözleri arasına girecek olan şu öğüdü bırakacaktır: “Zahir padişahına karıp [17] (yakın) olma. Dünyalık için ehl-i mensuba (“mansûba” olması gerekir) varma (mevki sahibi kimselere yüzsuyu dökme), meğer ki irşad ola (aydınlanmış ola). Maslahat (dünya işleri) içün vezir ve ricalin kapısına varma. Elden geldikçe yalnızca nimet yeme; Tarikat pirdaşını ve karundaşını ayrı görme. Kallaş ve pirsiz adamlarla yoldaş olma!” (Abdal Musa Velâyetnamesi, s. 46.) [18] Tırnak içinde aktarılan bu sözler bize şu İran Fıkrasını anımsattı: Adamın biri ötekine: “Hasanla Hüseyin üçü de Muavi’yenin kızlarıdır, Ali onları Kerbelâ’da katletti” diyor. Bunları dinleyen: “Be kardeşim, ben bu sözün hangisini düzelteyim. Bir kere Hasan da Hüseyin de kız değil, erkektir. İkinci olarak onlar Muaviye’nin değil Hz. Alî’nin çocuklarıdır. Üçüncü olarak Hz. Hasan Kerbelâ’da değil Kûfe’de zehirlenerek şehit edilmiştir. Dördüncü olarak Hz. Hüseyin’i şehid eden Hz. Alî değil, mel’un Yezid’dir. Son olarak iki insan adı saydın, ama üç kişi dedin…” Tarih bilimi adına yapılan bu saçmalıkların hangisini düzeltelim: Birinci olarak: Yayımlanan velâyetnâmelerin hiç birinde[19] Abdâl Mûsâ Hazretlerinin bu sözleri Osmanlı Beyi Orhan için söylediğine ilişkin bir açıklama veya telmih (üstü kapalı anlatım) yer almamıştır. İkinci olarak yazarın sözünü ettiği Abdâl Mûsâ Vakfı, sadece Bursa Kaplıcaları’nda değil aynı zamanda Bergama’ya bağlı bir yerde de bulunmaktadır. Söz konusu vakfiyeye ilişkin resmi kayıtları ilk kez okuyan Ömer Lütfi Barkan vakfın “Bergama tevabiinde (Bergama’ya bağlı bir yerde)”[20] olduğunu yazmıştır. Üçüncü olarak: Abdâl Mûsâ Vakfı, Orhan Bey’in bir armağanı (lütfu) olmayıp Abdâl Mûsâ Sultân’ın alın terinin ürünüdür. Bu konuda Ömer Lütfi Barkan ve Enver Meriçli şunları söylüyor: 1049 numaralı Bursa Evkaf defteri’nden (No. 1) öğrendiğimize göre; Abdal Musa isminde bir derviş, özel girişimi ve varlığı ile bir zaviye inşa edip, kendisine ait iki çiftlik miktarı ziraat topraklarını, bağlarını ve meyve ağaçlarının mahsulünü, şehirdeki mülk dükkanını ve evlerini bu zaviyeye vakfetmiş idi.[21] Gelelim dördüncü yanlışa: Yazar, İslâmiyeti derinliğine incelemeden, onun Peygamberi’nin buyruklarını göz ardı ederek konuşup-yazmaktadır. “Dine küfrederek, dinin gericileşmesine ve (dinin gerici yorumunun) şehitlik mertebesine yükselmesine”; neden olmaktadır.[22] Erdoğan Aydın’a göre Abdâl Mûsâ, devlete yani Osmanlı’ya karşıdır ve “Kızılbaş geleneğin önemli sözleri arasına girecek olan” bir öğüt bırakır. Bu öğüt ise şudur: “Zahir padişahına yakın olma. Dünyalık için rütbe ve makam dağıtana varma…” Sayın Aydın, Abdâl Mûsâ Velâyetnâmesi’nde geçen “zâhir padişahına[23] yakın olma” öğüdünün, İslâmın Peygamberi Hz. Muhammed’in bir buyruğu olduğunu bilmemektedir. Hz. Peygamber inanan bilginlere şu talimatı vermiştir: Halkın içinde Allah’ın en fazla sevmediği kişi buyruk sahiplerini (kamu otoritesi kullananları) ziyaret eden bilgindir. Bir bilgini padişahla fazla düşer-kalkar gördün mü, bil ki o, hırsızın biridir.[24] Ümmetimden bana uyanların en üstünü padişahın (buyruk sahiplerinin) kapılarına yaklaşmayanlardır.[25] Benzer buyruklar Hz. Alî tarafından da verilmiştir.[26] Sayfalarca artırılması olanaklı olan buyruklardan hareket eden Babagân Bektâşîleri şöyle bir aforizma yaratmışlardır: “Politika hamamcının tasına benzer, bir cünübün elinden başka bir cünübün eline geçer.” Bu nedenle Babagân vatan savunması söz konusu olmadıkça siyasete yüz vermez. [27] Abdâl Mûsâ Velâyetnâmesi’nden alınan ve Erdoğan Aydın tarafından kullanılan sözler, Abdâl Mûsâ Hazretleri’nin gerçek İslâma uyduğunu, dünyanın makam ve malına tenezzül etmediğini kanıtlar. O’nun Babaîlik Okulu’nun yetiştirdiği Edeb Ali (Edebali)’nin torunu Orhan Bey’e karşı çıktığı ve bu nedenle Bursa’yı terk ettiği, Aydıngil taifesi’nin spekülasyonundan başka bir şey değildir. Esasen aşağıda sunulacağı üzere, aşiret ileri gelenlerinin seçimi ile bey olan ve Alevîlik/Bektâşîliğin atası olan Ahîliğin üyesi olan Orhan Gazî’ye Hacı Bektâş Halîfesi olan Abdal Mûsa’nın karşı çıkması asla düşünülmemelidir. Hacı Bektâş Velî Hazretleri’ni her yıl üç milyonun üzerinde insan ziyaret etmektedir. Ziyaretçilerin büyük çoğunluğu ziyaretlerinin bir ibadet olduğuna da inanmaktadırlar. Hacı Bektâş Velî’yi ziyaret edenler, ziyaretlerini tamamladıktan sonra Balım Sultan’ın türbesine gitmekte ve O’na da saygılarını (niyazlarını) sunmaktadırlar. Türkiye’de ve Balkanlar’da yaşayan Alevî/Bektâşîlerin inancına göre: “Elmanın bir yarısı Hacı Bektâş, öteki yarısı ise Balım Sultan’dır”. Kendisine “aydın” diyen bir gurup insan çıkacak ve yalan yanlış belgelere dayanarak, masallar uydurarak, insanların gönlünde taht kurmuş bir kutsala saldıracak. Boyunu aşarak “efsaneden gerçeğe martavalları”nı atacak. Notlar [1] Milli Eğitim Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı Tarafından Hazırlanan Atatürkçülük, İstanbul 1988, C. 2. s. 163. [2] Ali Haydar Avcı, Bize de Banaz’dan Pir Sultan Derler, s. 80’den aktaran: Erdoğan Aydın, Cumhuriyet Gazetesi, 1 Eylül 2007 tarihli nüshası. Siyah harfler Fakîr’e (bize) aittir. [3] Ali Haydar Avcı, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2004, s. 95,96. [4] Sözünü ettiğim belgeler için bakınız: Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik,Ardıç Yayınları. Cilt 8. Bu eser yayıma hazırlanmaktadır. Elimizdeki en eski erkânnâme 17. yüzyıla aittir. Bu erkânnâmede törenlerin Meydan Evi’nde yapılacağı yazılmaktadır. Bu nedenle 17. yüzyılı yazdım. [5] Delil: Çerağlar uyarılırken (yakılırken) yakılan mum. Uyarmak: Çerağda bulunan mumları yakmak. Bu dörtlük Bedri Noyan Dedebaba’nın yayıma hazırlanan Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik isimli kitabın 8. cildinden aktarılmıştır. [6] Bedri Noyan Dedebaba’nın yayımlanacak 8. cildinden aktarılmıştır. [7] Bizim nasib adını verdiğimiz törene, Alevîler ikrar veya müsâhib kavline girmek adını vermektedirler. Alevîler de cem’lerine (gerçek cem’lerine) ikrarlı olmayanları (musahib kavline girmeyeyenleri) almazlar. [8] Bu gizliliği Bedri Noyan Dedebaba kaldırmaktadır. Yukarıda sözünü ettiğim 8. cilt erkânnâme cildidir. [9] Ali Haydar Avcı, Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultân Abdâl, Bütün Deyişleri, Nokta Kitap, İstanbul 2006. [10] Fakîr’e ve mürşidlerim (aydınlatıcılarım) Bedri Noyan ve Ali Sümer Babalara göre Bektâşîlik/Alevîlik bir tarikat değildir. O, Orta Çağda tarih sahnesine çıktığı için tarikat görüntüsüne bürünmüştür. Çünkü Orta çağda akıl, bilim ve felsefe vb. adına din denilen (aslında İslâmla hiç alakası olmayan) zindanda tutsaktır. Bektâşîlik bu zorunluluk nedeni ile tarikat olarak adlandırılmış ve Bektâşîler bu adlandırmaya karşı çıkmamışlardır. Çünkü çıktıkları an yok edileceklerdi. Bektâşîlik/Alevîlik Kâmil (Olgun) insan yetiştirme eğitim metodolojidir. [11] A.g.y., s. 184. [12] A.g.y., s. 186. [13] A.g.y., s. 186. [14] A.g.y., s. 186. [15] A.g.y., s. 188. Bu dörtlünün, ölçü bozukluğu nedeniyle Pir Sultan Abdal’a ait olmaması gerekir. [16] Âl-i Osman: Osman oğulları . Bu dize ile Balım Sultan’ın II. Bayazid’e nasib verdiği anlatılmaktadır. [17] Bu sözcüğün aslı “karıp” olmayıp karîbdir. [18] Erdoğan Aydın, Cumhuriyet Gazetesi, 25 Ağustos 2007 tarihli nüshasında yayımlanan Bektâşîliğin Yapı Bozumu başlıklı incelemeden aktarılmıştır. [19] Bakınız: Musa Seyirci, Abdal Musa Sultan, Der yayınları, İstanbul 1999. İsmail Kaygusuz, Abdal Musa Sultan Velayetname, Karacaahmet Sultan Derneği Yayınları, İstanbul 2008. [20] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Vakıflar Dergisi, Vakıflar Umum Müdürlüğü neşriyatı, cilt 2, Ankara 1942, s. 20. [21] Daha ayrıntılı bilgi için bakınız: Ömer Lütfi Barkan – Enver Meriçli, Hüdavendigâr Livası Tahrir Defterleri 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988, s. 140. [22] Tırnak içindeki sözler materyalizmin piri K. Marx-Fredirich Engels, Din Üzerine, Sol Yayınları, Ankara 1995’den yorumlanarak alınmıştır. Adı geçen kitapta geçen şu sözleri dine saldırmayı meslek edinenlerin ibret alması için aynen alıyorum: “… Ama bu bizim Blankicilerimizin işine gelemez. Herkesten daha çok radikal olduklarını tanıtlamak için, 1793’teki gibi Tanrı’yı yasayla ortadan kaldırıyorlar.” s. 134. [23] Bektâşîlik iki tür padişah bilir. Bunlar zâhir padişahı (devlet yöneticileri) ve bâtın padişahı ( kâmil insan) dır. [24] Abdülbâki Gölpınarlı, Hz. Muhammed ve Hadisleri, Bilbeyki İnşaat, İhracat Turizm, Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti. Yayınları, No: 2, s. 97. [25] A.g.y.., s. 110. [26] Ayrıntılı bilgi için bakınız: Hazret-i Alî, Nehc’ül-Belâga, Der Yayınları, İstanbul. Ayrıca: Hazret-i Alî Divânı, Çeviren Müstakimzâde Süleyman Sadettin Efendi, Ana (Der) Yayınları, İstanbul 1981. [27] Bu geleneği sürdüren Salih Niyazi Dedebaba 1915 yılında Dergâh’ı ziyarete gelen ve adı besmele ile anılan Osmanlı Halifesi’nin damadı, Harbiye Nâzırı Enver Paşa’yı, Hacıbektaş Dergâhı (Pîr Evi)’nın avlusunda karşılarken; boynunda padişahın idam fermanını taşıyan, paşalık ünvanı elinden alınan Gazî Mustafa Kemâl’i, 22 Aralık 1922 yılında, Dergâh’a beş altı kilometre uzak olan Beş Taşlar mevkiinde karşılamıştır.

İran Alevileri

İran Alevileri
Ötekileşen Kendimiz; İran ve Aleviler Hasan Harmancı Ehli Haklar (Ehli Hak; gerçek insan, doğruya inananlar) toplumsal, inançsal ve kültürel yapısı nedeniyle kapalı bir özellik taşır. Batıni birçok topluluk gibi onların bu ?sır? koruma özellikleri tanımlanmaları konusunda sorun olmuştur. Anadolu da Alevilerin yaşadığı sorunlar neredeyse benzer biçimde Ehli Haklarda da yaşanıyor. Eski İran dinleri Zerdüştlük, Manicilik ile Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet ve Asyalı inanç ve dinlerden etkilenmiş ve karışmış bir inanç olarak tanımlanmıştır. Alevilerden farklı bir topluluk olduğu yönünde yapılan çalışmalar olmasına karşın, Ehli Haklar Alevidir. Son dönemlerde yaşadıkları bölgelerde araştırma yapanlar ve Alevilikle karşılaştıranlar onların da Alevi olduklarını dile getirmektedirler. Ayrıca onlar da diğer iç adlandırmalardan daha çok, artık kendilerini Alevi olarak ifade etmektedirler. Aleviliğin senkretik yapısı Ehli Haklar açısından da tartışmalıdır. Bu niteliğin Kalenderilikten alındığı belirtilerek, Kalenderiliğin mistik bir kolu sayılmaya çalışılmıştır. Ehli Haklar; Ali İlahi, Yarsanilik, Tayıfasanlık, Kakailik (Irak?ta) gibi adlarla anılmaktadır yayıldığı coğrafyalarda. Bazı bölgelerde Şeytanperest veya Davudi olarak da tadlandırılmışlardır. Ehli Haklar farklı bir din veya inanç, İslami bir cemaat, mezhep, kol veya yol olmaya kadar çok çeşitli biçimde görülmüşlerdir. Türkiye?de Alevilik için yaşanan karmaşa onlar için de açık bir biçimde öne çıkmıştır. Bu nedenle ayrı bir dinden, İslami bir yol ya da İslam?ın bir koluna kadar uzanan geniş bir yelpazede değerlendirilmişlerdir. Ehli Hak inancının kurucusu olarak Sultan Şahak (tahmini ölüm tarihi 1506) Babai Savaşı?nın önderi Baba İshak olarak gösterilmiştir. Baba İshak?ın Sultan Şahak donunda geldiğine inanılmıştır. Kuşçuoğlu?nun Kelamları?nı yayımlayan İranlı araştırmacı M. H. Sıddık ise Ehli Hak?ı şöyle tanımlamaktadır: ?Ehli Hak ismini, irfan takipçisi büyük dağınık derviş guruplarına vermişlerdir ve bunlar sufi değildirler. Vusule inanan sufilerin tersine süluka inanmışlardır.? Ehli Hak inancında tanrının kendisini göstermesi yedi beden içinde gerçekleşir. Alevi terminolojisine göre söylersek ?don? değiştirir. İlk önceleri bir ?inci? içinde gizli olan Khawandigar (Havendigar) yani yaratıcı (dünyanın yaratıcısı) uluhiyet cevheri, ikinci aşamada yerini Ali?ye bırakır. Her tecelli zinciri bir büyük melekle, bedenle başlar; Cebrail ile başlayan bu zincir Mikail, İsrafil, Azrail, Rezbar, Abdal Beg ve Han Abdal olarak sıralanır. Bu zincire katılanlar zaman zaman yer değiştirir ve zincire Hacı Bektaş, Kaygusuz Abdal, Kalenderi Şeyhi Baba Tahir-i Üryan, Balım Sultan gibi kişilikler de katılır. Bu yeralmayı Aleviliğin Anadolu bölgelerinde yedi ulu ozana ve devamına farklı Batıni inançlardan, süreklerden bilge ve ozanların, inanç önderi ve felsefi düşün yaratıcılarının katılması ile aynı özellikler taşımaktadır. (Nesimi ve Fuzili gibi) Sınırların Değiştiremediği Kültür Alevilik ile Ehli Hak öğretisi Dört Kapı Kırk Makam, ruhun ölmezliği ve geri dönüşü tasarımı, 12 İmam; 12 Hanedan, 12 Ocak, Musahiplik; Şhart-ı İkrar, Kırklar Meclisi; Kırk Güç (Cihiltan), 72 millet tasarımı; yetmişikiler Grubu, Cem; Cıwat, Meclis, Cem?e kadın erkek katılımı (şu anda dinsel baskılar nedeniyle ygulanamamaktadır), Derviş, Pir, Mürşit makamları, Zikr; Dhikr ve Zakir, Derviş ve Dedelerin elle kazan karıştırması, ateşte yürümesi, ateşi tutması, bıyık kesmeme, tek bir kutsal kitabın veya kutsal belirgin bir kitabın (Kuran, İncil vb.) bulunmaması gibi birbirine paralel ve belirleyici ortak özellikler taşımaktadır. Hacı Bektaş Veli ve Sultan Şahak kurgusu, Sultan Şahak ile Baba İshak ilişkisi ortak ritüel ve tarih birikiminin aynı yapılanmada olduğunu göstermektedir. Hacı Bektaş Veli?nin Alevilere düsturu olan Hac ilkesi İran?da da şu biçimde öne çıkmıştır; Bir kişi ki ceme vara öz huyunu değişmeye / Min kere Kabeye varmış olsa da tavafı yoh (Kuşçuoğlu) Cem?de tanbur (bağlama), def ve kemançe eşliğinde nefesler ve duvazlar okunur. Bir Yol Buluşması Yol Tv. Muharrem Sohbetleri için Hacıbektaş?ta bulunan Cavit Mürtezaoğlu ile tanışmamız bu konuyu daha derin ve anlaşılır biçimde tartışmamızı sağladı. Hasan Harmancı: Biraz kendinizden bahseder misiniz? Cavit Mürtezaoğlu: Tebrizliyim. Ateşbey (Şah İsmail torunlarından; Ateşbeyliyiz) Ateşbey Şah İsmail?den sonra zuhur eden Ali?nin donundandır. H.H.: Türkiye Aleviliğini öğrendiniz. Bize biraz karşılaştırma yapar mısınız? C.M.: Pirlerimizden Pir İsmail Köhlami: ?Ben Hacı Bektaş?ım, O da bendir? biçiminde ifade etmiştir. Biz Hacı Bektaş?ın yanındaki dervişleri, babaları melek olarak değerlendiririz ( yukarıda adını verdiğimiz yedi melek). İran?da Ahmet Yesevi?yi o kadar tanımıyorlar. Aydınlar biraz bilirler, Pir olarak bilirler. Ancak Alevi değil. İran Aleviliği açısından silsile olarak bir yere bağlanmaz ve pek yetkili değildir. İran Alevi toplulukların da Alevizm ile tasavvuf çok iç içedir. Vahdet-i vücud ortak duruşumuzdur. ?Nefehtu fihe min ruhi?; ?ben kendi ruhumdan üfürdüm Adem?e biçiminde geçer. Orada bir anlamda tasavvufi anlamda vucudcularla mevcudcular bir aradalar. Dört Kapı Kırk Makam sistemini benimseyenler (Tarikatları da Alevi sayarız, Mevleviler vb.) birbirlerine aşırı derecede düşkündürler. Mevlevi törenlerine katılırız. Bizde Şeriattan çıkanlara Alevi deriz. Şeriatı katedip de geçenlere, yani Tarikat?a yükselenler. İran?daki Ehli Haklar Şii, Elyullahi, Kızılbaş, Göran ve artık Alevi (Hakkımızdaki kitaplar son zamanlarda daha çok bu adla yazılmaktadır.) olarak adlandırılmaktadır. Bizde kendimize Alevi diyoruz. H.H.: Alevi olmak için ne yapılır? C.M.: Alevi olmak için yola başvurmak yeterlidir. Pir?e başvuranlar Alevi olabilir. Musahiplik var. Musahiplik çok zordur. Çocukları evlenemez. Birbirleri için kötü söz söyleyemezler. H.H.: İran?da Alevilerin kutsal günleri, belirli zamanları ve törenleri var mı? C.M: Kirmanşah şehrinde Baba Yadigar?da pir döver yapılır. Tören yapılır. Cemler, lokmalar dağıtılır. Herkes bunu bilir. Gerreban ( Kirmanşah yolunda) Pir-Padişah (Postnişin) ve pirleri de orada bulunmaktadır. Hacıbektaş törenlerine benzer içerikte bir etkinliktir. Bizde her gün kutsaldır. Kutsal olmayan an yoktur Hak için. Şah bayramı, Şah?ın bizim içimizde de yeniden dirilmesidir (sembolik) yapılır. Bir hafta cem yapılır, zikr olur, kurbanlar kesilir. İhsan?la Hak?ın kavuşma bayramıdır. İmam Hüseyin?e Yası Tutmayız H.H.: Muharremde neler yaparsınız? Alevilik İran?da da Şiiliğin etkisindedir. Ancak Aleviler bir yandan da takiye yaparlar. Böyle olunca da İmam Hüseyin?e ezadarlık ve matem uygulamaları devam ediyor. İmam Hüseyin?e yas tutulmaz bizde. İran Alevileri Türkiye?deki Alevileri ?geçit yolu?nda (Tarikat) sanıyorlar. Sizin bu yöndeki uygulamalarınız (takiye) nedeniyle Tarikat aşamasında olduğunuzu düşünüyorlar. İran?a döndüğümde Türkiye Alevilerinin Cemevleri olduğunu söylemiştim, şaşırdılar. Alevilerdeki bu tarihsel ve coğrafik kopukluğun olmasının nedeni, ülkeler arasında çizilen sınırların yarattığı bir durum. Günün birinde bir araya geleceğiz ve aynı toplum olduğumuzu göreceğiz. Bizim ayrı ve birbirinden kopuk olmamız biraz şöyle bir şey; Karıncaları seyrediyordum bir gün. İki parmağımla toprakta bir yol çizdim, karıncalar birbirinden ayrıldı ve yolları kayboldu. Birbirlerini kaybettiler. Sonra biri bir yönden diğerlerini gördü ve diğerleri de oraya yöneldiler. Bizde bu hale getirildik. Biraraya gelmek durumundayız. Alevilik bir bedendir yarısı o tarafta, yarısı bu tarafta. İran?da Alevilerin değerli el yazmaları ve kitapları var. İran deyince Türkiye?deki Aleviler Şiileri görmemeliler. İran?da 30 milyon Türk, 4-5 milyon Kürt Alevi, 12 milyon Hak Yolu?nu (Aleviliği) sürdüren bulunmaktadır. H.H.: Alevi kadınların durumu nedir? C.M.: İran?da ?mum söndü? iftirası ve baskısı yüzünden kadınlar Cem?e giremiyor. Cemlerde içki içilmez oldu. İçkiye bakış açısı iki türlüdür. Bu İslam?ın egemenliğinden oldu. Alevilikte içki var diyenler de var, yok diyenler de. Yok diyenler; Aleviler o kadar temiz ki kullanmazlar. Var diyenler ise; Aleviler çok temizdir, içki bir Alevi?yi etkilemez. İçkide kötülük yoktur. Kötülük insanda vardır. Benim felsefemde, -ben içmem ancak şunu düşünürüm-; bir bıçakla elma soyup bir çocuğa da verebilirsin, adam da öldürebilirsin. İçkinin etkileri ve insanın içki içmesi de bu durumu kapsar. Şiilikte getirip içkiyi mazeret olarak koymuşlar. Bu bizim yaşamımızı da, ritüellerimizi de etkiliyor. H.H.: İran Alevilerinde Cemde Kuran?ın yeri var mıdır? C.M.: Kuran?ın beyazını (sefideha) okuyoruz. Cemde Kuran olmaz. H.H.: Cemlerinizi hangi dilde yapıyorsunuz? C.M.: Cemde Kürtçe Türkçe?dir dil. En büyük Alevi gruplarını Kürtler ve Türkler oluşturur. Hiçbir Cemde Kürt veya Türk denmez. Ortak gireriz; ?Bir ya Ali? deriz. Bu hepimizin Alevi olduğuna yeterli işarettir. Ayrıca İran?da dinsel anlamda ayrım olur, ırksal anlamda değil. H.H.: Ne tür Cemler var İran?da C.M.: Yediler Cemi, Kırklar Cemi ve dedenin adıyla görülen cemler vardır. Bu cemlerin içerikleri ne kadar benzer bilmiyorum ama amaç aynı cemlerimizde. Bizde onbir ?ulu soy? vardır. Her birinin dergahı da yaşar. Bunların üçü İmamlara bağlanır (Haşimilere), diğerleri Sultan Şahak?a bağlıdırlar. Don ba don (don değiştirmek) Ali?nin birisinin suretinde geleceği inancı. Bu şu anlama da gelir; donun, soyun Araplarla sürmediği. Dedelerin bazıları kendilerini şecere olarak Ehl-i Beyt?e bağlarlar. Bazıları da Sultan Sahak?a bağlarlar. Biri Padişah olarak görülürse O?nun oğulları dede olarak görülmeye başlanır. Dedelik yok. ( Pirler; ilim veraseti) Dedelik, soy bağlılar ancak paralel çalışırlar. Ayrıca buradan farklı olarak dedeler cemde başlarını örterler (şapka, takke), bir de kuşak (kemerbest) bağlarlar. Baskıdan Kadınsız Cemler H.H: Bu Pirler arasında kadın var mı? C.M.: Sultan?ın onbir pirlerinden biri kadındır. Rezbar (Fatma Ana) rolündedir; yükü sırlı (hamile) doğurganlığı olan, herşeyin zeminidir. Ancak Cemlere kadınlar katılamıyorlar, İrandaki baskılardan dolayı. Bizde kadın bunun dışında da önemlidir. Kız verilmez yadlara (Şiilere). Kızı gelip tabi, Alevi olursa (pir izin verirse) olur. Kız verirken titiz davranırız. H.H.: Kültürel ve inançsal göstergeleriniz nelerdir? C.M.: Zülfikar değerlidir, önemlidir. Bizde en büyük nişan bıyıktır. Bizde bıyığın değeri önemlidir. Bıyık kesilmez. Ben Bakü?de öğrenciyken bıyıklı insanlar gördüm. Onlara sordum, siz Alevi misiniz diye, şaşırdılar. Ancak tanıştık, çeşitli referanslar verdim ve anlaştık. 70 yıldır cem yapmamışlar Bakü?de. Cem yapmak için sözleştik ve ilk cemi korkuyla yaptık (1993?te) Karabağ?dan kaçan Aleviler bunlar. 95 hafta, her hafta cem yaptık. Sonra yerimize sığılmaz oldu ve onlar şimdi Bakü Cemevini kurdular. H.H.: Sizde Nefesler, Duazlar okuyorsunuz. Nasıl başladı? C.M.:Cemlerde tambur kullanılır, Zakirler aşıklar, dedeler çalar. Ondört yaşındayken hatırlıyorum; zakirler nezaket olsun diye birbirlerine, sen kelam söyle diyorlardı. Bu üç-beş kişiyle sürdü. ?Hü, evveli ahir yar? der cemde kelam söylemek isteyen; ben söyleyince birden herkes sustu; cemde ben kelam söyledim. Bitince cemi yapan Dede beni çağırdı. Yüzümden öptü, cemde bu genç yaşıyla ilk kelam söyleyensin dedi. Böyle bir durum diğer cemlere de duyuruldu ve gençler de aktifleştiler. Bazı yörelerde ?kutsal kelam?, kimin aşkı var, kelam söylesin denir. Bizde semah yoktur, esrime vardır. Semah takiye yüzünden yoktur. Toplumsal baskılardan dolayı yapılmaz. H.H.: İran Türkiye arasında ortak bir değerden bahseder misiniz? C.M.: Ehli Haklar Mevlana?ya çok saygı duyarlar. Şems bizde önemlidir. O?nun sözleri ezbere bilinir. H.H.: Aleviler?in bu baskı ve tutumlara karşın dinleyici olarak müziğe ilgisi nasıldır? C.M.: Alevi müziği bizde tarikat müziği olarak geçer. Alevi müziği sadece cemevinde ifade edilebiliyor. Şimdilerde yurtdışında vardır. Bağımsız olarak müzik yapanlar vardır ve İran Alevileri onları dinlerler. Bunlar arasında beni sayabilirsiniz. Ali Ekber Muradi, Seyit Emrullah, Şah İbrahimi, Rezbar Grubu (bu grupta kadınlar vardır) Emir Hayati, Nurali İlahi vb.leri Alevi müziğinde geçmişten gelen (geleneksel) müzik vardır. Tarikat müziğiyle ortak bir yanı vardır. Bunlar piyasaya çıktığında Aleviler onları dinlerler. Örneğin, Şehram Naziri(Alevidir, Yedilerden; Yediler Alevisidir). İran?da Türkçe deyişler var, Kürtçe yazanlar var. Yeni basılan (az olmasına rağmen) Aleviliği anlatan Türkçe, Kürtçe kitaplar vardır. İran?da da Aleviliği farklı yorumlayanlar vardır. Ancak kabul gören açık bazı noktalar vardır. Bunlardan birisi örneğin; Aleviler Muharremde oruç tutmazlar, ihsan yaparlar; kurban keserler. Üç gün oruç tutulur. Bu oruç Gevaltas – erenler aşkına tutulan oruçtur. Cenazeler Şiiler gibi kaldırılır. Yalnız, pirler ölenin ağzına biraz su dökerler, cenazeyi kaldırmazlar. H.H.: Kurban yapıyor musunuz? C.M.:Kurban olarak koç ve kelezert(sarı kele, erkek geyik) var bizde. Kanlı kurbanlar, kansız kurbanlar olarak iki tür kurban sunulur. Nar, Hindistan cevizi baştapşıranda(yola girende), baş verme töreninde sunulur. Bu kansız kurbandır. H.H.: Dedelerin etkisi, etkinliği sürüyor mu? Dede cemde en aşağıda, kapının yanında sağ yanda oturur. Özel bir yeri yoktur. Cemde kandil, kırkbudak veya mum kullanılır. Ancak çok yaygın değildir. Bazı Aleviler hiç oruç tutmazlar inançları ve felsefelerinden dolayı. Felsefeleri şöyledir kısaca; Kamil olan, hakikat kapısına giren oruç tutmaz. Enel Hak diyene oruç lazım değildir. Beden zaten senin değildir. Cemlerde dedeler pirler çeşitli bilgiler verirler taliplerine, katılanlara. Pirimizin yanına oturduğumuzda sorusu olmayan kalkıp gitsin, sorusu olan kalsın derdi. Tartışmamızı, soru sormamızı isterdi. Aleviler: Sonsuz Muhalefet H.H.: İran yönetimi Alevileri tanıyor mu, İran yönetimine tutumunuz nasıldır? C.M.: İran?da bıyık çok önemlidir. Alevi olduğu ve bıyık bırakma biçimi yüzünden kardeşim işten atıldı. İranlılar da bizi sapkın görüyorlar. Yavaş yavaş İran aydınları derin ve geniş felsefemizi yaymaya başladılar ve bazı şeyler değişti. Suçun bir kısmı bizim, anlatmaya kalkmadık. H.H.: İran?da açık olarak siyaset yapan Alevi örgütü veya bireyleri var mı? C.M.:İran?da siyaset yapan Alevi yok ancak siyasete alet etmekte olanlar vardır. Seçim dönemlerinde burada olduğu gibi biz Alevileri hatırlayan politikacılar oluyor doğal olarak. Ancak Aleviler destekleyebileceği ve ifade edebileceği bir parti bulunmadığı için bu tür durumlara maruz kalmaktalar. Devletin baskısı sadece Alevilere yönelik değil. Herkese yöneliktir. Sadece Ehli Haklara yönelik değildir. ?Bizden değilsin? teoremi uygulanır. La ihrahe fittin; dinde zorlama yoktur yöntemini uygular görünürler. Ancak kurunun yanında yaş da yanar. İran, Alevileri kültürel olarak tanımamaktadır. Siyaseten Alevileri kullanmak isterler. Politikacılar gelip Alevi büyükleriyle görüşüyorlar. Bu da Alevileri yavaş yavaş tanımak olarak görülmeli. Okuma, üniversiteye gitme oranı yüksektir. İş başvurularında kimlik saklama olur. Baskı yüzünden bıyıklarını kesenler bile olur. Bana sahne yasağı uyguladılar. Gerekçesi bizden değildi. Bu sözün çok yönlü anlamı vardır. İran?da açık muhalifiz ama aktif değiliz. Çoğunlukla ?değme bana, değmeyeyim sana? kuralı uygulanıyor. Aleviler İran?da da geri kalmış bölgelerde yaşarlar. Aleviler kendi aralarında gizli bir dayanışma uygularlar. Bir Alevinin fabrikası varsa, Alevi birini çalıştırmak ister. H.H.: Böylesi bir yoğunluk arasında programsızda olsa karşılaşmak ve konuşmak güzel oldu. Teşekkür ederim. Ehl-i Hak Adı Batı İran’da yaşayan Goranlar’ın inancı bu adla bilindi. Ehl-i Hak adıyla Ehli Hakikat (Hakikat Ehli) şeklinde de karşılaşırız. Sufi terminolojide bilgilenme sürecinde Hakikat aşamasına varmış kişileri tanımlar. W. Iwanov, Alamut İsmailileri’nin de kendilerine Ehl-i Hakikat dediklerini yazmaktadır. Örgütlenmesi Ehl-i Hak, gizli bir dindi. Bu nedenle örgütlenmesi hakkında çok az şey bilinmektedir. İwanov’un çalışmasına göre Ehl-i Hak’ın belli bir karargâhı, merkezi bir örgütlenmesi yoktu. Kitapları, standart görüşleri veya tanınan bir liderleri de mevcut değildi. Bunun anlamı, Ehl-i Hak’ta örgüt ve kodların (inanç kodları) eksik olduğu ya da bulunmadığıdır. Minorsky, Ehli Hakk’ı “Ocak (Ujaq) adı verilen bölümlere dayalı gevşek bir konfederasyon olarak tarif eder. Bu ocakları ana gövdeden farklılaşmış fırkalar, doktrin ve pratikte farklılaşmış alt-sektler gibi gören yabancı gözlemcilerin yanıldıklarını düşünür. Ehl-i Hak’ta bu tür alt-bölümlerin bulunmadığını, ocaklar arasında güçlü bir birlik ve dayanışmanın mevcut olduğunu kayddeder. Ehl-i Hak Ocakları Bu inancın mensupları ocakların sayısı konusunda daima kutsal addedilen bir rakam vermiş, bazen 7, bazen de 12 adet olduğunu söylemişlerdir. Ocakların sayıları gibi, adlarında da bir karşıklık varolmuştur hep. Adları verilen ocaklar şunlardır: Khamushi (Kamuşi, Hamuşi, Hamuş-i Pir-Cin) Seyit Celali Şeyh Habib (Şeyh Habib Şah) Kaka : Bu ad sözcük olarak kardeş anlamlıdır. Seyit Bol-Wefa : Bu ad, Seyit Bal, Seyit Bal-Wefa veya Seyit Ebu’l Wefa olabilir (SC). Seyit Ghanime Balu Tahir: Iwanov, Baba Tahir adının aslının Balu Tahir olabileceğini düşünür. Baba Tahir (935-1010/1055?), ünlü bir Ehli Hak seyididir. Deylem orijinli hanedanlıklardan Büveyhiler çağında yaşadı. Aşireti “Bara Şahi”, dili Gorani’dir. Bir “Kalenderi” olduğunu söyler. Mezarı Hemedan’dadır. Öykülerde sık sık Fatima Lara (Fatima Laila) adında bir kadınla birlikte anılır. Aralarındaki ilişki gizemli. Fatima Lara, bir yoruma göre, Baba Tahir’in bacısıdır. Seyit Muhammed (Muhammed Gawre-Sawar): Bazı listelere göre Ehl-i Hakk’ın ilk 7 ocağından biridir. Bu ad İwanov’da “Seyyid Mahmud Gawre-Sawar” olarak verilir. “Gawre” sözcüğü, “Gor” diye de geçer. Serhalka ve Şah Mihman Yediler’in başına “Serhalka (Sarhalqa)” deniliyor. Arta kalan altı ocağa ise toptan “Şah Mihman” dendiği oluyor. “Mihman”, sözcük olarak misafir demektir. Tanrı, inanca göre, bu “Mihman” denenlerde nüksetmiştir.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû