Blog Arşivleri

Rıza Şehri Rize Olamaz mı?

RIZA KENTİ Bir zamanlar bir sufi dünyaya seyahate çıkar. Bir gün yolu, bir kente düşer. Bu kent, şimdiye değin gördüğü kentlere benzemiyordur. Sabah zamanı herkes işine gücüne gitmekte, sessizlik içinde yaşam sürmektedir. Kentin alışılmamış bir düzeni vardır. Sufi kentin düzenini görünce şaşar kalır. Öyle ki yaklaşıp birine bir şey sormaya cesaret edemez. Karnı acıkmıştır. Kenti gezerken bir fırın görür. Ekmek almak için içeri girer. Fırıncıya para uzatarak ekmek ister.Ama fırıncı hayretle paraya bakar. “- Nedir bu? Biz bunu kaldrımak için yıllarca uğraştık, büyük savaşlar verdik. Anlaşılan sen Rıza Kentinden değilsin. Dünyalı olmalısın” der. Sufi: “- Evet ben bu kentten değilim” diye karşılık verir. Fırıncı: “- Belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere yönlendireyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim kentimizde para pul geçmez” der. Ve sufiyi görevlilere teslim eder. Görevliler önce kendi aralarında tartışırlar. İçlerinden biri: “- Meclise götürelim. Ulular karar versin” der. Diğerleri de bu görüşe katılırlar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tutar. Yol boyu sufi düşünür. İçinden: “- Paranın geçmediği bir kent. Görevliler, Ulular Meclisi. Ne büyük, ne görkemli yerdir Ulular Meclisi” diye kurar. Bir süre yürüdükten sonra divana varırlar. Ama sufi bu kez iyice şaşırır. Çünkü Divan denilen meclis, hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildir. Düşündüğünün tam tersidir. Sessiz bir köşede küçük bir yapıdır. Yerlere basit kilimler serilmiştir. Ak sakallı ulular, bağdaş kurmuş kentin sorunlarını tartışmaktadırlar. Görevliler uluları selamladıktan sonra: “- Bu dünyalı kentimize girmiş. Acıkmış. Ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Yabancı olduğunu anlayan fırıncı gelip bize teslim etti. Ne yapalım?” diye sorarlar. Ulular: “- Neden buraya getirdiniz. Törelerimizi biliyorsunuz. Konakta bir yere yerleştirin. Aşevine götürün. Gerekeni yapın!” diye buyururlar. Bunun üzerine görevliler sufi ile birlikte geri dönerler. Önce Aşevine götürürler. Sonra konuklar için yapılmış konağa götürürler. Bir odaya yerleştirirler. Sufiye kentte ne yapması, nasıl yaşaması gerektiğini anlatırlar. “- Burada para pul geçmez. Burası Rıza Kentidir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın” derler. “- Yeter ki rızalık olsun. Bunu unutma” diye de uyarırlar. Sufi konağa yerleşir, gezip dolaşır. Rahatı yerindedir. İstediği şekilde yiyip içer. Hiç kimse “- Ne arıyorsun?” diye sormaz. Birkaç gün sonra eşyalarını toplar. Kentten ayrılmak ister.Ama görevlileri karşısında bulur. Görevliler: “- Gidemezsin”, derler. “- Bu kent rıza kentidir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Biz de sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu kentte kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?” Sufi: “-Kuşkusuz razı kaldım, sağ olun!” diye karşılık verir. Görevliler: “- Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip içtiğin, yattığın günler için çalışman gerek.” Sufi: “-Madem ki töreniz böyle, çalışayım”, der ve kabul eder. Görevliler sufiye yapabileceği bir iş verirler.Konakladığı odadan alıp, daha büyük bir eve yerleştirirler. Artık o da Rıza Kentinin bir insanı olmuştur. Her sabah işine gider, akşama değin çalışıp evine döner. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girer. Ama her kiminle konuşmaya kalksa ilk sorulan; “- Sen Dünyalı mısın” olur. Bu kentin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmış durumdadır. Böylece günler, aylar geçer. Sufi kenti iyiden iyiye sever. Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçer. Bu kentte kalmaya karar verir. Ama hâlâ yalnızdır. Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açılır: “- Sizin bu kentte nasıl evlenilir?” diye sorar. Arkadaşı: “- Kentin ortasında bahçe var ya, işte orada her Cuma günü tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği, anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orada tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler” der. Sufi Cuma günü söylenilen bahçeye gider. Kocaman bahçe tıklım tıklım doludur. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşmaktadır. Genç kızlar, oğlanlar sohbet etmektedir. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşmaktadır. Sufi olup bitenleri bir süre hayranlıkla izler. Sonra kanının kaynadığı bir kıza yaklaşır. Ama o bacının ilk sorusu: “- Sen Dünyalı mısın?” olur. Sufi aylardan beri bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştır. “- Evet, Dünyalıyım, ne olacak?” diye karşılık verir. Bacı: “- Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. Sen ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda ben de sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” der. Bacı ile sufi arkadaş olmaya karar verirler. İşten artan zamanlarında buluşup konuşurlar. Sufi bir gün bacı ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi görür. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi, ne de korucusu vardır. Hemen bahçeye dalar. Kimse görmeden bahçeden birkaç nar koparır. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırar. Ama ne gelen vardır, ne de soran. Sufi narları toplayıp bacı ile buluşacakları yere gelir. Narları bir tabağa koyar. Masanın üstüne yerleştirir. Bacının gelmesini bekler. Bir süre sonra bacı gelir. Narları görmesine karşın hiç ilgilenmez. Oysa sufi bacının narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekler. Bacı her zamanki gibi yerine oturur. O zaman sufi dayanamayıp bacıya narları gösterir. Bacı: “- Bunları nereden aldın?” diye sorar. Sufi narları nereden kopardığını söyler.Bunun üzerine bacı: “- Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye de büyük zarar vermişsin. Oysa daha dikkatli davranıp bahçeye zarar vermeyebilirdin. Burada senden kimse bir şey kaçırmıyor ki…Bunca zamandır Rıza Kentinde yaşıyorsun. Bu kentte rahatlıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin. Şimdi anlıyorum, sen bu kente ayak uyduramayacaksın” Bunları söyledikten sonra bacı sufiyi bırakıp gider. Görevlilere söylemiş olmalı ki, görevliler sufinin yaptıklarını Divana bildirirler. Divan sufinin durumunu tartışır. Sonunda sufinin Rıza Kentine uyamayacağına karar verir. Bunun üzerine görevliler Dünyalı sufiyi hızla Rıza Kentinden atarlar. Kaynak: Esat Korkmaz İmam CaferBuyruğu “- Sen Dünyalı mısın” sözünü sanki amaçlı bir şekilde bu seyahatnamede kullanılmış gibi bir durum vardır. Yani öbür dünyayı ifade edercesine kullanılmış gibidir. Halbuki Rıza Kentinin varsayımı öbür dünyayla bir ilgisi yoktur. Rıza Kentini anlatan bu rivayette gerçekten “Cuma” günü geçiyor mu, yoksa bilerekmı sıkıştırılmış bilinmez, ama bu rivayette özellikle Cuma günü işlenmiş gibidir. Cuma günü kentin ortasındaki bahçede buluşma, sanki Mahşer günü Divan kurulmuş gibi bir anlam yüklenmiştir ve cennetle bir paralellik kurulmaya çalışılmış gibi, Hurrilerin, Gılmanların bulunduğu bir bahçe izlenimi verilmiştir. “Sufiler” genlikle yukarı Mezopotamya kökenlidirler. Büyük bir ihtimalle seyahat eden gezgin Mezopotamyalıdır. Ama Rıza kentinin Mezopotamyada olmadığı gezginin bu seyahatinde anlaşılmaktadır. Rıza kenti Nerede olabilir? Nerede olduğuna değinmeden bir açıklama gereklidir. Hititler döneminde Rize, Artvin, Bayburt, Gümüşhane coğrafyası Azzi olarak bilinir. Azziler zaman zaman isyan etmişlerdir ve Hititler Azzi yaşlılarıyla dokunulmazlık antlaşması yaptığı anlaşılmaktadır. Hitit merkezinden kaçarak Azzilere sığınan isyancı kraliyet ileri gelenlerini Azziler korumalarına almışlardır. Azzi yaşlılar kurulunun verdiği söz üzerine savaşılmayan bu halkın Hitit merkezince ve sığınmacılarca rağbet görmüştür.Sığınmacılarla ilgili sorunları Hitit kralının görüştüğü Azzilerin yaşlılar kurulu tarafında karara bağlandığı anlaşılmaktadır. Yani bugünkü Vatikan ve İsviçre benzeri bir konum varmış gibi görülüyor. İşte bu yaşlılar kurulu, Rıza Kenti rivayetindeki Pirler Divanıyla birebir uyuşmaktadır. Bazıları Rıza şehrini Arap çöllerine götürse de, Arap çöllerinde Rıza şehri ile uygun bir belirti görülmemektedir. Azzilerin bulunduğu mıntıka ayni zamanda kadim Horasan devletinin bulunduğu yerdir. Yani Horasan Erenlerinin olduğu ve geldiği yerdir. Hele hele, Rize ile Rızanın benzerliğine ne demeli. Rize Şehri, Rıza Şehri olamaz mı? Neden olmasın. Aleviliğin bütün bulgularının ve izlerinin bu bölgede olması bir tesadüf mü? Ben bu öykünün gerçekten yaşandığına inanıyorum. Hayelden ibaret olduğunu sanmıyorum. Öykü biraz detaylı incelenirse durumun çok farklı görüleceğine eminim. Bu öykünün tarihi kesin bilinmiyor ama M.Ö. olduğu kesindir. Rize adının da, Rıza Şehrinde gelme olasılığı çok yüksek görülmektedir. Bu konuyu tartışırken değerli bir dost şu bilgileri topiğe aktarmıştı. “Rize adının anlamı:Anadolu’nun Doğu Karadeniz bölgesinde il merkezi kentimiz. Adı görünüşe bakılırsa, Hellen dilinde Riza / Rize (e’si eta, H ile) sözcüğünden gelmektedir. Bu sözcüğün çeşitli anlamları vardır; o arada, “dağın dibi, dağın eteği” anlamına da gelir. Kentin adı Bizans çağında Rizaion (Latin dilinde Rhizaion) biçiminde kullanılıyordu. Riza-on, Riza-yeri. Bazı araştırmacılar bu adın öz biçiminde, Laz dilinden gelme ve “Buluşma-toplantı yeri” anlamında olabileceğini düşünüyorlar. ( Bryer/Winfield, s.336) Bu adın gerçekte Helen ya da Laz kökenli olduğunu sanmıyorum. Bu yönden, Helenleşmenin hiçbir zaman gerçekleşmediği, Lazcanın da asla etkili olmadığı bir yörede, Erzurum Merkez İlçesi, kuzeybatı yanında, bucak merkezi Ovacık’ın güneybatı yakınında bir Riza Dağı görmemiz önemlidir. Yani adın kökenini Kappadokia dilinde aramamız gerektiğini bize anlatmaktadır.” Bilge Umar: Türkiye’de Tarihsel Adlar. Bu durumda gösteriyor ki Rıza Şehrinin, Rize olma olasılığı çok yüksektir. Ama burada Bilge Umar Rize adının kökenini Kappadokia dilinde aramamız gerektiği önerisini anlamış değilim. Neden o bölgenin insanı olan Hurri ve o bölgede yaşamış olan başka dilerde değil de Kappadokia dilinde aramamız gerekli olduğunu söylüyor? Bir anlamı vardır herhalde. Sevgiler Dün gece ki programda Seyh Bedrettin Ve Dervişlerinin Tekkesinin kalıntılarını bulmuş vb yani Alevi -Bektaşi kimliğinin acık ara mecburen tartışmak zorundalar Yeniçerilerin,Kızılbaşların vb durumlar Türkiye veya Osmanlı tarihinin vazgeçilmezi olduğu için Mesela Dün Kanunin Yavuzdan sonra Mısır fethinden ,Kutsal emanetler ile ARAP RİSALELERİNİN getirip Osmanlı içine nasıl yerleştirildiğini anlattı İngiliz Tarihve araştırmacı ismini tam bilmiyorum .. Veba’nın Fatih zamanında gerçekleştiğinde Fatih’İn balkanlardan dönmemesinin Veba’nın salgın olması nedeni ile dönmedi ama Kanuni zamanın Arap Risalelerin de yazan Müslüman ölürse Cennetlik,Gayri müslim ölürse AZAB kavramının girdiği ve Kanuni zamanında yaşanan Veba salgınından Saraydakilerin kacmadığının sebebinin bu olması Evranosoğulları,Malkoçoğulları’nın vbb bir çok konular işlendi GEÇ olarak Yani varsayımla başlar her iş ama Araştırma kaynakları çok önemli İbn-i Batuta, Aşık paşa zade ve KRONİKLER çok önemli bu konuda Aşk ile

Reklamlar

Rıza Şehri’ni kurabilecek miyiz?

Alevilikte kutsiyetle anılan bir şehirden bahsedilir: 600’lü yıllarda Medine şehrinde oluşturulan ve tarihte Medine Vesikası olarak bilinen beyanname ile insanların hür iradeleriyle birlikte yaşadıkları bir şehir tasavvurudur bu. Kalplerde yer alan bu şehre ‘Rıza Şehri’ adı verilmiştir. Farklı inanç ve dillere sahip insanların birbirlerine hor bakmadıkları, herkesin kendini eşit koşullarda ifade ettiği, yan yana gönüllü beraberliğin, ‘ilahi adalet’in ütopyasıdır Rıza Şehri. İslam’ın ilk dönemlerinde iktidar savaşları ile çalkalanan Arabistan ve Ortadoğu’daki otoriteler, ırk ayrımını da kendilerine alet ederek Arapları ‘asıl Müslüman’ kabul edecek, diğer halkları da ‘alınıp satılmayan köle’ anlamına gelen ‘mevali’ler olarak adlandıracaktır. Bu yüzden de Ali’nin öğretisine sempati duyanlar daha çok Anadolu, Mezopotamya ve İran halkları olacak, bu öğreti bu halklar arasında gelişip serpilecektir. Ayrımcılığa karşı belleklerde yer eden bu hassasiyet, Alevi-Bektaşi düşünürlerinin kimi özlü sözlerinde de kendisini dillendirmektedir. ‘Yetmiş iki millete tek nazarla bakın’ diyen Hacı Bektaş-ı Veli ve diğer erenlerin kılavuzluğuyla Alevilik-Bektaşilik birçok halkın inanç zenginliklerini harmanlamış ve Ortodoks-merkezi bir inanç sistemi yerine her bölgenin kendi değerlerine uyarladığı daha renkli-aşure misali- bir inanç evreni yaratmıştır. Toplumsal barışa ihtiyaç duyulan bugünün Türkiyesi’nde böyle bir gelenekten gelen Aleviler barış ortamına kendi ahlaki ve insani öğretileriyle katkı sunabilirler. Ancak adı ‘Barışa Semah Dönenler’ olan bir etkinlik, verdiği mesajlar ve dağıttığı onur ödülleriyle Rıza Şehri’ne mi kılavuzluk ediyor, yoksa bildiğimiz çıkmaz sokaklara mı götürüyor anlayamadık. ‘Hoşgörülükte deniz gibi ol’ diyen Mevlana’nın ve ‘hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız’ diyen Hacı Bektaş-ı Veli’nin saygı gördüğü bir kültürde, onur ödülünün yükselen milliyetçiliğin rüzgarını arkasına alarak satış rekorları kıran ‘Çılgın Türkler’in yazarına verilmesi, barışa nasıl bir katkı sunabilir? Birlikte yaratılan bu tarihte çılgın Kürtlere, Ermenilere, Lazlara, Çerkezlere… de söz vermek gerekmez mi? Organizasyonun yaratıcısı Barış Radyo’nun yayın programında da Rıza Şehri hayalinin izlerini pek göremiyoruz. Kürtçe’nin resmi kanal TRT’nin yayın yelpazesinde bile sembolik de olsa yer aldığı bu dönemde Kürtçe şarkılar yayınlama konusundaki bu çekince niyedir? Önemli bir kesimi Kürt olan bir inanç ailesinin kültürünü yansıtma niyetindeki Barış Radyo’nun yayın yelpazesinde Kürtçe şarkılara yer vermemesi barış güvercinini üzmez mi? Tanrının bir tek dili olabilir mi? Tarihte islamı sadece Araplara ve Arapça’ya mal eden bir zihniyete mesafeli duran bir gelenek, bugün diğer halklara ‘sadece Türkçe müzik dinleyin’ mi demek istiyor? Yüzyıllar boyu egemen din anlayışını benimsemedikleri için her türlü zulme maruz kalan; ancak direniş gelenekleriyle muhalefetin, hak ve adalet arayışının savunucusu olmuş bir kitleyi böyle bir ‘barış’ şenliği temsil edebilir mi? Türkiye’de, toplumsal barışın önünde engel olmaya devam eden bu kör ezberi bozalım ve barış güvercininin boğazına ezber sözler tıkayarak boğmaya çalışanlara karşı can gözümüzü açalım. Şah-ı Merdan’ın vicdani adalete davet ettiği sözleri bize yol göstersin: ‘Adil olun, kudretiniz sürekli olsun!’ Kardeş Türküler, hem Türkiye’de artık bıkkınlık veren ezberleri bozma niyetiyle hem de seyirciye saygı gereği bu organizasyonda yer aldı. Etkinlikte her şeye rağmen kalbi cömert insanlar halkların kardeşliğine kucak açtılar ve gönüllerindeki ‘Rıza Şehri’ni selamladılar. Bu cömert insanları Maraş Sinemilli’li Kürt-Alevi dedelerinden Ali Murtaza Dede’nin sözleriyle selamlıyoruz: … çorbe li terkê keliye kevçi li içê da daniye kî comerde para wî ye… (…atların terkisinde çorba kaynatıp kaşığı içinde bıraktılar ki, çorba cömerdin hakkıdır…)

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû