Blog Arşivleri

Derviş Beyaz Ocağı İle Kureyşan Ocağı Farklıdır

Kızılbaş Alevi Ocakları Hakkında Tartışmalar: Derviş Beyaz Ocağı İle Kureyşan Ocağı Farklıdır!… Bilindiği üzere özellikle geçtiğimiz son on yılda Alevilik konusuna, hem Alevilerin hem de Alevi olmayan toplulukların yoğun ilgi gösterdikleri görülüyor. Bu ilgiye paralel olarak kitaplar ve dergiler yoluyla Alevi kimliğinin yeniden inşa edildiği söylenebilir. Bu çok karmaşık yeniden inşa süreci yeni bilgiler edinilmesine yol açtığı kadar, varolan bilgilerin sorgulanmasına ve çeşitli tartışmalara da neden olmaktadır. Aleviliğin temel kurumlarından Dedelik kurumu Ocak sistemi şeklinde örgütlenmiştir. Dede aileleri belli ocaklardan soy yoluyla gelirler. Her ocağın Dedeleri ve Talipleri bellidir. Normalde hem Talipler hem de Dedeler arasında farklı ocaklara geçişkenlik sözkonusu değildir. Ocakların iç yapılanması bakımından en önemli konulardan biri de onların meşruluğunun önemli göstergelerinden olan şecereler konusudur. Şecereler önemli birer üstünlük göstergesi olarak Dede aileleri arasındaki üstünlük tartışmalarında en önde yeralırlar. Dedeler şecereleri olmakla övünürler, olmayanlara yönelik meşruiyet sorununu gündeme getirebilirler. Esas olarak sözlü geleneğe dayalı Alevi topluluklarda yazılı kaynakların adeta kutsal bir niteliğe büründüğü görülmektedir. “Buyruk, Vilayetname, Cönk, Divan” vb. elyazması kitapların yanısıra, atalarından kalmış “şecere, hilafetname, icazetname” vb. belgeler yakın akrabalardan bile saklanırlar. Dedelerin zaman zaman “şeceremiz bizim ocaktan falan Dede’de veya akrabamız falan Dede’de” şeklinde yanıtları sık sık duyarsınız. Bu belgelerin gizlenmesi ve içinde yeralan bilgilere verilen büyük önemi de bu kutsallığa bağlamak mümkündür. Biz yaklaşık 6 yıldır Dedelik Kurumu’na yönelik alan araştırmalarımız çerçevesinde her türlü yazılı belge ve resimleri de toplamaya çalışıyoruz. Bu belgeler arasında şecereler de var. Elimizde Garip Musa, Celal Abbas, Sinemil, Şeyh Delil Berhican ve daha birçok ocağa ait belge bulunuyor. Varolan bilgi ve belge eksikliği nedeniyle araştırmacılar Ocak sistemine ilişkin ihtiyatlı veya yüzeysel konuşmak zorunda kalmaktadırlar. Ben yüksek lisans ve doktora çalışmalarım çerçevesinde bu alanda edindiğim bilgiler doğrultusunda şimdilik bazı varsayımlar sunmakla yetinmiştim. Zaman içinde Dedelerde veya arşivlerde bulunan belgelerin incelenmesi ile bugün karanlıkta olan veya tartışmalı birçok nokta aydınlanacaktır. Bu makalede ele alacağımız konu, iki ocağı ilgilendiren tartışmaları içeriyor. Yıllardır Kureyşan Ocağı şeceresi olarak sunulan ve kitaplarda da yayınlanan şecereye ilişkin yeni verilerle karşı karşıyayız. Bu nedenle bu yeni bilgileri Kızıldeli okuyucularına ve bilim dünyasına sunmayı gerekli gördüm. Bu konuyla ilgili Ware dergisi’nin 12. sayısında Almanya Berlin AAKM Cemevi başkanı Metin Küçük ile yapılan bir ropörtaj yayınlanmıştı. Yine Munzur Dergisi’nin 3. sayısında bu konuya değiniliyordu. Yaklaşık iki ay önce bu konuyla ilgili sayın Metin Küçük ile görüştüm. Kendisi bana Derviş Beyaz şeceresi ile ilgili bilgi verdi. Özetle bu zamana kadar Kureyşan şeceresi olarak sunulan şecerenin aslında Derviş Beyaz’a (Derviş Gevr) ait olduğunu ifade etmekteydi. Bu görüşmenin ardından sözkonusu şecereyi inceledim. Gerçekten bu şecerede “Hacı Kureyş, Baba Kureyş, Kureyşan, Seyyid Mahmud Hayrani” adları geçmemekteydi. Ancak şimdilik bu konudaki düşüncemi ileride yayınlanacak olan Ocaklarla ilgili kitabıma bırakmaya karar vermiştim. Derken Derviş Beyaz Ocağı’ndan bir başka dedesoylu beni aradı. Arayan kişi tanınmış Dedelerden Varto’lu Seyid Cafer’in oğlu Mehmet Nuri Beyazyıldırım’dı. Kendisi de bu konu üzerinde durarak, bu durumun bir kul hakkı sorunu olduğunu dolayısıyla düzeltilmesi gerektiğini ifade etti. Bunun için de görüşmek istediğini söyleyerek beni ziyaret etti, bilgiler verdi. Hatta bu konuda hazırladığı yazılı metni de bıraktı. Ben de bu bilgileri kamuoyuna ulaştıracağıma dair kendisine söz verdim. Üç buçuk sayfadan oluşan bu metnin tamamını burada vermeye gerek duymuyorum. Metinde dikkat çekilen konuları burada ana hatlarıyla sunmaya çalışacağım. Konunun temel noktası bu zamana kadar Kureyşan Ocağı şeceresi olarak ileri sürülen belgenin, Derviş Beyaz (Derviş Gevr) Ocağı’na ait olduğudur. Yine bu bağlamda zaman içerisinde Kureyşan Ocağı ile Derviş Beyaz (Derviş Gevr) Ocağı sanki aynı ocaklar mış gibi algılanır olmuştur oysa bu iki ocak birbirinden farklı ocaklardır. Derviş Beyaz Ocağı’ndan Mehmet Nuri Beyazyıldırım bu sorunun giderilmesine yönelik şu öneride de bulunmaktadır: “…İddiamızın doğruluğu bakımından istendiği taktirde her Talip aşiret mensuplarının da katılımı sağlanmak suretiyle, bu yanlış anlamanın düzeltilebilmesi için, Türkiye’de ve Avrupa’da mevcut seyyidi sadat evlatları ile bir hak hukuk toplantısı da düzenlenebilecektir. Çünkü yanlış anlaşılan bu durumun düzeltilmesi hayati önem arzetmektedir. Ehl-i Beyt yolunda hakkın gaspedilmesinin cezası yol düşkünlüğüdür…” Adı geçen şecere iki ayrı kitapta yayınlanmıştır. Bu iki kitap da biçim ve içerik itibariyle yetersiz çalışmalardır. Bunlardan biri Prof. 1400 adlı kişi tarafından diğeri ise Kureşanlı Seyyid Kekil adlı kişi tarafından yayınlanmışlardır. Prof. 1400’ün yazdığı kitaptaki bilgileri Mustafa Aklıbaşında adındaki bir Dede derlemiştir. Bu kitaba göre Derviş Beyaz Hacı Kureyş, o da Seyyid Mahmud-u Hayrani soyundandır. (s. 41) Ancak kitapta daha sonra verilen şecerede bu yönde bilgilere rastlanmamaktadır. Şecerede Şeyh Mahmud’ül Kebir adı geçmekte ve onun da lakabının Derviş Beyaz olduğu ifade edilmektedir. (s. 88) Kureşanlı Seyyid Kekil’in yazdığı kitapta ise bu şecere aynen verilerek başlık olarak da “Halk arasında Seyyid Hacı Kureş adıyla bilinen Seyyid Mahmut Şeceresi” denilmektedir. (s. 209) Yine aynı kitapta “Seyyid Şeyh Mahmud’ul-Kebir’in Seyyid Hacı Kureş” olduğu ifade edilmektedir. (s. 35) Şu halde Mehmet Nuri Beyazyıldırım şecereden yola çıkarak “Derviş Beyaz’ın Hacı Kureyş olduğunu söylemek zordur, Seyyid Mahmud Hayrani ile Derviş Beyaz arasında bir bağın varolduğu da şecerede yeralmamaktadır.” demektedir. Ayrıca sayın Beyazyıldırım Varto’daki Feran aşireti ağalarından “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” yazarı M. Şerif Fırat’ın 1940’lı yıllarda babası Seyid Cafer’i ziyaret ettiğini, bir kitap yazacağından dolayı yardım istediğini ve babasının da şecereyi de getirmek suretiyle okuduklarını gereken bilgileri M. Şerif Fırat’a verdiğini ifade ederek şöyle demektedir: “…Ve babam yazılması gereken bölümleri kısa ve öz olarak kendi el yazısıyla yazıp Mehmet Şerif Fırat’a vermesine rağmen her nasılsa rahmetli yazar babamdan aldığı bilgileri yayınlamayıp kendi kafasına göre Derviş Gevr-Derviş Beyaz, Baba Mansur ve Kureyşanlılara sanki bir post dağılımı yaparak Pirlik, Rehberlik ve Mürşitlik verilmiştir şeklinde kitabında kaleme almaktadır. Ve diğer hususları da gerçeğe aykırı olarak yazmaktadır…” Derviş Beyaz Ocağı’ndan Mehmet Nuri Beyazyıldırım’ın bu ifadelerini sunmak konunun tartışılması ve aydınlanması bakımından yararlı olacaktır. Bu konuda farkli bilgiler ve veriler bana ulaştığında bunları da dikkate alacağımdan kimsenin şüphesi olmasın. Amacımız kimin kimden üstün olduğu şeklinde bir çabadan ziyade, doğrunun araştırılmasıdır. Geçmişlerimizin de söyledikleri gibi: “Eri erden seçen kördür.”, ancak bilgilerin ve belgelerin de birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. Notlar: *Fırat, M. Şerif, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 3.b., Ankara, 1970. *Prof. 1400, Ehlibeyt Nesli Seyyid Mahmud Hayrani ve Evlatları, İstanbul, 1993. *Kureşanlı Seyyid Kekil, Peygamberler ile Seyyidlerin Şecereleri ve Aşiretlerin Tarihi, Köln, tarihsiz. Aleviliğin temel kurumlarından Dedelik kurumu Ocak sistemi şeklinde örgütlenmiştir. Dede aileleri belli ocaklardan soy yoluyla gelirler. Her ocağın Dedeleri ve Talipleri bellidir. Normalde hem Talipler hem de Dedeler arasında farklı ocaklara geçişkenlik sözkonusu değildir. Ocakların iç yapılanması bakımından en önemli konulardan biri de onların meşruluğunun önemli göstergelerinden olan şecereler konusudur. Şecereler önemli birer üstünlük göstergesi olarak Dede aileleri arasındaki üstünlük tartışmalarında en önde yeralırlar. Dedeler şecereleri olmakla övünürler, olmayanlara yönelik meşruiyet sorununu gündeme getirebilirler. Esas olarak sözlü geleneğe dayalı Alevi topluluklarda yazılı kaynakların adeta kutsal bir niteliğe büründüğü görülmektedir. “Buyruk, Vilayetname, Cönk, Divan” vb. elyazması kitapların yanısıra, atalarından kalmış “şecere, hilafetname, icazetname” vb. belgeler yakın akrabalardan bile saklanırlar. Dedelerin zaman zaman “şeceremiz bizim ocaktan falan Dede’de veya akrabamız falan Dede’de” şeklinde yanıtları sık sık duyarsınız. Bu belgelerin gizlenmesi ve içinde yeralan bilgilere verilen büyük önemi de bu kutsallığa bağlamak mümkündür. bu na rahmen dedelerimizin bazıları günümüzde yolumuza dayatılan yanlışları kabul etmesiyle dahada vahim bir hal almakda ….

Reklamlar

Kureyşan Ocaği

KUREYŞAN/HACI KUREYŞ OCAĞI Bu soydan dedelerin anlattığına göre Hacı Kureyş, Seyyid Mahmut Hayrani’nin soyundan gelmektedir. Düzgün Baba da Hacı Kureyş’in tek oğludur. Tunceli’deki ocak Mazgirt kazasının Düzgün Baba Dağı civarındaki Büyük Köyü’ndedir. Rivayete göre Moğol istilasıyla başlayan göç sırasında Hacı Kureyş, Horasan’dan çıkarak Nizip’in Milelis Köyü’ne gelmiş, burada Hakka yürümüş ve köy civarındaki Zarar mevkiine defnedilmiştir. Tunceli, Nazımiye ve Mazgirt’te, Adıyaman’ın Yukarı Şeyhler Köyü’nde de bu ocağa mensup Dede aileleri bulunmaktadır. Halk tarafından Kureyşan Ocağı Dedeleri ruh hastalıklarına şifa bulmak amacıyla ziyaret edilmektedirler. Bu ocağın bir merkezi’nin de Malatya’nın eski Adıyaman mıntıkasında olduğu ileri sürülmektedir. Tunceli’de başta Kureyşan aşireti olmak üzere Bahtiyarlar, Sisanlar, Erzincan’ın Cibice Boğazı’ndaki Balabanlar, Kuziçan’daki Çarekanlılar, Haydaran, Demenan, Yusufan, Karsan, Alan, Lolan, Şeyhmehmetli aşiretleri ve Koç ve Kalan aşiretlerinin bir bölümü Kureyşan Ocağı’nın talipleridir. Yine bir araştırmada belirtildiği üzere Adıyaman’ın Kayabaşı Köyü’nün 2 km güneyinde Hacı Kureyş ve oğlunun bulunduğu ziyaret vardı ——————————————————————————– Tunceli ili Malazgirt ilçesine bağlı Mohunda’da Cansız duvarı yürüten Mansur baba ve Canlı Arslan’a binip yılanı kamçı yapan Kureyş baba’nın resimleri yanda gösterilmiştir. http://img156.imageshack.us/img156/4411/pic8kv.gif (http://imageshack.us/) Anadolu’da BABA MANSUR OCAĞI denilen bir Ocak vardır. Bu ocağın kökeni Hz. Muhammed’e dayanır. Aslen Kureyş kabilesine dahildir. ( Bu kabilenin, Anadolu Aleviliğinde önemli bir yere sahip olan Kureyş ocağı ile yakın bir ilgisi bulunmamaktadır) Aslında Alevi Ocaklarının pek çoğu, Anadolu’ya Horasan’dan geldiklerini söyler ve kabul ederler. Abbasiler döneminde, Arap / İslam coğrafyasında Abbasiler’in Ehli Beyt düşmanlığını içeren katı zulmü süre gelmiştir. Harun Reşit ile yönetimin başında olan Bermekoğlu Caferin arası açılmış, bütün Bermekiler kılıçtan geçirilmiştir. Bu arada İmam Musa-i Kâzım’ı kendisine rakip olarak gören Harun Reşit, kendisini zehirleterek şehit etmiştir. Halbuki 751 Yılında Horasanlı Eba Müslüm, Emevi Devletini yıkıp yerine bir devlet kurmak istediğinde ilk önce akla Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyt’inin soyundan den gelmekte olan 6. İmam Cafer Sadık’a – İmam Cafer Sadık : İslam içtihadını içeren ve kaynağını ilahi telkin Kuran- ı Kerimden alan İslamın el kitabı, Buyruk isimli eseri kaleme alan zattır- müracaat eder. İmam Cafer Sadık, şöyle cevap verdi. ‘’ Büyük Dedem Hz. Muhammed ahir zaman peygamberiydi. Cenabı Allah, ümmetine öncü olarak kendisine Kuran-ı Kerim’i gönderdi. Ümmetinin içinden bir kısım insanlar buna rağmen kendisine her türlü cefayı çektirdiler. Kendisinden sonra Halife olarak dedem İmam Ali’yi tayin etmesine rağmen, bu insanlar ilahi emri dinlemediler. Daha sonra Dedem İmam Ali halife oldu. Ancak buna rağmen itaat etmeyenler oldu. Çok kan döküldü. Dedem İmam Ali şehit edildi. Dedem İmam Hasan yerine geldiğinde gene aynı dava devam etti. Onu da Süfyanoğulları zehirleyerek şehit ettiler. Zamanın bir kısım müşrikleri bu sefer de Dedem İmam Hüseyin’e, kendilerini Emevi zulmünden kurtarmaları için defalarca müracaat ettiler. Dedem Şah Hüseyin’i Kerbela’da susuz şehit ettiler. Dedem İmam Zeynel Abidin, çıplak develere bindirilerek susuz çöllerde aile efradımız ile birlikte çok cefalara maruz bırakıldı. Dedem İmam Muhammed Bakır gene aynı şekilde zehirlettirilerek şehit edildi. İslam dinini ve Kur’anı koruyan Aba- i Ceddimize karşi zulüm ve katliamları reva gördüler. Bütün bunların nedeni dünya malına ve onun saltanatına karşı sonsuz ihtiras ve hırsları sebep oldu. Bedelini tüm insanlık alemi ve İslam dünyası ödedi ve bu acı halen devam ediyor. Bu vesile ile ben bir İmam olarak daha fazla acı çekilmesini ve bedel ödenmesini reva görmüyorum. Dünya işlerini inanç işinden ayırmak lazım gelir. Ben ve aile efradım kendimize hakka ikrar ve hizmet yolunu tercih ettik. Siz başka uygun bir insanı bu işe halife olarak tayin ediniz’’. Görüldüğü gibi İmam Cafer Sadık, kendisine sunulan Halifelik makamını nazik bir dille red etmiş ve kaynak olarak Kuran-ı Kerimi esas alarak kendisini din hizmetine adayan büyük bir İmam ve ulemadır. İmam Hanefi, İmam Şafii, İmam Hambeli ve İmam Maliki dahil olmak üzere zamanın ünlü alim ve İmam Cafer Sadık’a gönülden bağlı olan onun talebeleridirler. Bu konuda ismi yukarıda zikr edilen İmam Cafer Sadık hazretlerine ve İslam dinine karşı yanlışlıklar yapmaya zorlanmalarına rağmen buna uymadıkları için bu uğurda Abbasi halifeleri tarafından işkence ile katledilmişlerdir. 90 yıllık Emevi hükümranlığı etki coğrafyasını sınırlarını Mezopotamya, Orta Asya, Kafkasya içleri, Orta Anadolu, Tüm kuzey ve Orta Afrika ve Asya’nın kısmi güneybatı sahillerine kadar genişletmiş. İşgal edilen her yer İslam adı altında yerle bir edilmiş, işgal edilen kentler talan edilmiş, direnenler kılıçtan geçirilmiş, teslim olanlar, kadınlar ve çocuklar yerinden yurdundan edilerek köle olarak başka diyarlarda satılmışlardır. İşgal edilen yörelere, tarihin belki de hiç bir döneminde görülmeyen zulümler yaşattırılmıştır. Bu dönemde yapılanlar sadece Ehl-i Beyt taraftarlarına ve işgal edilen bölgelere yapılmakla sınırlı kalmamış, İslam dininin içeriğine de kuvvetli saldırılar yapılmıştır. Örneğin Haccac- ı Zalim ve Kutaybe bin Müslim’in yaptığı zulümler çok değişik kaynaklarda yayınlanmakta, Haccac-ı Zalim’in kendi kuvvet ve kudretini ispatlamak için Mekke ve Kabe-i Beytullahı dahi yakıp yıkarak ve yerle bir etmekten dahi çekinmediğini ibretle sergilemektedirler. Emevi hükümranlığı işgal ettiği yerlere işte bu yöntemlerle söz konusu İslamiyeti götürdüğünü iddia etmektedir. Ve doğal olarak işgal edilen coğrafyalarda insanlar korku belası ile İslamı kabul ettiğini söylemek durumunda kalmışlardır. İşin gerçek yanı ise şöyledir. Emevilerin işgal ettiği yerlerde korku belası ile müslümanlığı kabul edenlerle Ehl-i Beyt taraftarları arasında bir kader birliği ortaya çıkmıştır. Her iki kesim de zulme uğrayan taraflar olarak Emevi iktidarından huzursuz olmuş ve bu iktidarın zulmü altında inim inim inlemişlerdir. 750 Yılında İran / Horosan Türklerinden Emevilerin Horasan Valisi Eba Müslüm (Eba Müslim) adında bir genç etrafında toplanan insanlar isyan ederek baş kaldırdılar ve Emevi Devleti ile savaşarak onları bertaraf ettiler ve böylelikle Emevi devleti yıkılmış oldu. Eba Müslüm’ün gönlünde Halifeliğe Ehl-i Beyt soyundan gelen birini getirmek yatıyordu. Bu vesile ile Ehl-i Beyt soyundan gelen ve günün İmamı olan İmam Cafer Sadık’a müracaat etti. Ondan gerekçeleri yukarıda sıralanmış olan Hayır cevabını alınca diğer Ehl-i Beyt soyundan gelenler de ‘’Madem İmam Cafer kabul etmiyor, biz de kabul edemeyiz’’ cevabını verdiler. Bu durumda Ehl-i Beyt soyundan bir halife bulmak umudu kalmamıştı. Ancak Eba Müslüm yine de bu emanetin Ehl-i Beyt taraftarlarına ait olduğunu düşünüyordu. Ehl-i Beyt soyundan kimse bu göreve talip olmayınca Eba Müslüm, Hz. Muhammed’in Hz. Abbas adlı amcasının soyundan gelen Ebu-l Abbas halife olarak tayin edildi. (Abbasi Devleti Miladi 751 – 1258) Ebu-l Abbas halife olduktan kısa bir süre sonra, Ehl-i Beyt taraftarlarının gelip bu emaneti kendilerinden geri alacağı ehvamına (kuşkusuna) kapıldı. Bu vesile ile 22 Ocak 766 tarihinde İmam Cafer-i Sadık, Abbasi Halifesi Ebu-l Abbas’ın emri ile Mansur- u Devaneği tarafından zehirletilerek 67 / 69 yaşında şehid edildi. (Kabri Medine Baki mezarlığındadır). Ehl-i Beyt taraftarları, Emeviler döneminde de sürekli baskıya maruz kaldıklarından, amca çocukları / torunları olan Abbâsîler döneminde rahatlayacaklarını umuyorlardı. Ancak kendilerinden başka Ehl-i Beyt ailesinin olmadığını iddia eden Abbâsîler, hilafetin meşrû varislerinin kendileri olduklarını ileri sürerek yönetimi tamamen tekellerine almış ve Ehl-i Beyt soyundan olan amca çocuklarını, dışlayarak onların hilafet makamında hak iddia ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Emevîler döneminde baskıya maruz Ehl-i Beyt soyu, bu sefer de amca çocukları / torunları tarafından çeşitli yollarla zulme tabii tutulmuşlardır. 7. İmam Musa-i Kâzım’ın 1 Eylül 799 tarihinde, Bağdat’da, Abbasi Halifesi Harun el Reşit tarafından “Sindi b. Şahik” hapishanesinde zehirlettirilerek şehit edilmesinden sonra paniğe kapılan çocukları Arabistan’a giderken, iki oğlundan İmam Ali Rıza, Horasan’a, İbrahim El Mucap da Nişabur’a gitmiştir. İmam Musai Kazım’ın 39 oğlu, 11 kızı olmuştur. Türkler arasına gidip yerleşen İmam Ali Rıza ile İbrahim El Mucap, bulundukları yerlerde Türklerle evlenmişler fakat, baba tarafından Hz. Ali’ye ulaştıklarını ve neseplerini unutmamışlardır. Ancak, Seyyidlerin çoğalmaları sonucu, bugünkü ocaklar oluşmuştur.Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi’nde de, Hacı Bektaş Veli’nin 11. kuşaktan İmam Musa-i Kâzım’ın diğer oğlu İbrahim El Mucap’a dayandığı bildirilmektedir. 5. İmam Muhammed Bakır, daha önce Emevi Halifesi Hişam’ın kardeşi oğlu İbrahim bin Velid bin Abdulmelik’in tarafından 28 Mart 733 tarihinde, 57 yaşında iken zehirletilerek şehit edildi. Künyesi ’’Ebu Cafer’’dir. En yaygın lakabı ’’Baki’’dir. 5. İmam Muhammed Bâkır 10 Nisan 677 yılında Medine’de dünyaya geldi. Babası İmam Zeynel Abidin, annesi İmam Hasan’ın kızı Fatıma’dır. 38 yaşında imam olup imameti 19 yıl sürmüştür. Büyük bir bilgin ve çok cömert bir insandı. İmam Mumammed Bakır evlatları da, diğer Ehl-i Beyt mensupları gibi, İmam Musa-i Kazım’ın 799 tarihinde, Abbasiler tarafından şehit edilmeleri sonucu diğer akrabaları gibi, her biri bir tarafa dağıldı. Ancak İmamet görevlerini sürdüren bir kol sürekli Mezopotamya / Medine ekseninde kaldılar ve bunlar başka bölgelere göç etmeyerek imamet görevlerini sürdürdüler. Bu yüzden de İmam Musa-i Kazım’ın zehirlettirilerek şehit edilmesinden sonra da, diğer imamlar bu alanda görevlerini devam ettirmişlerdir. 5. İmam Muhammed Bakır’ın 6 erkek, 3 Kız olmak üzere toplam 9 çocuğu olmuştur. Çocuklarının isimleri şöyledir. 1 – İmam Cafer Sadık ( 6. İmam), 2 – Abdullah, 3 – Ebu-l Kasım, 4 – Muhammed, 5 – İbrahim, 6 – Abdullahi-l Esgar, 7 – Zeynep, 8 – Rukiye, 9 – Ümmü Gülsüm’dür. Bu evlatlardan bir kısmı Mekke’den Medine’ye, oradan da tarihi net olarak bilinmemekle beraber, 9. Yüzyılda Horasan’a göç ettiler. Seyyidler ve Türkmen / Oğuz Boyları, 12 Büyük kabile halinde Horasan’dan Anadolu’ya göç ettikten sonra, her biri ayrı ayrı oymakta, daha sonra nüfusun çoğalması sonucu, aynı boy içinde birer grup aileye pirlik ve dedelik yapmışlardır. Bu İslam inancı süreç içinde çeşitli değişim evreleri geçirmesine rağmen özünü koruyarak günümüze kadar süregelmiştir


img156.imageshack.usSeyyidler de tıpkı Bektaşilikte görüldüğü gibi, bir dergâhta hizmet edip, rüşdünü ispatlamak kaydı ile ( Rüşdünü ispatlamak : Hizmetinin görülmesi, Bilgi ve görgüsünün artması ve tasavvufu özümsemesi) destur aldığı Piri / Mürşüdü tarafından icazet alarak Dergâhta Postnişin olan Pirler gibi, nüfuz ve kudretlerine göre merkezdeki en büyük ve etkin postnişe daima bağlı kalarak, halkı kurulan dergahlarda, inanç hizmetlerinin yanında, sosyal, toplumsal ve siyasal olarak etkilemiş ve yol göstermişlerdir. Günümüzde hala Doğu Anadolu’da “Dedelik ve Seyyidliklerini” sürdüren tarikat pirleri, Horasan’dan geldiklerini ve soy itibariyle genellikle Horasan’a gidip yerleşen İmam Musa-i Kazım’ın oğlu İmam Ali Rıza’ya dayandıklarını söylemektedirler. Ancak bu Ocaklardan köklü bir Ocak olan Seyyit Baba Mansur ocağından gelenler genellikle 5. İmam, Muhammet Bakır’ın soyundan geldiklerini vurgularlar. Seyitlik kuralları gereğince, kendilerine bağlı taliplerden kız alıp vermezler. Bireysel evlenmeler dışında, genellikle bir seyyit, başka bir seyyidin kızı ile evlenir. “Ocaklar, birbirlerinden kız alıp verirler. Soylarının müridlere karışmamasına özen gösterirler. Ocağa bağlı köyler, obalar vardır. Bu, bir ölçüde de sosyal bir dayanışma ve örgütlenme biçimidir. Anadolu’da Aleviler en yoğun baskı dönemlerinde bile seyyitlik işlevini sürdürmüş, Dinsel, sosyal, siyasal, toplumsal sorumluklarını başarı ile yerine getirmiş, toplumu bir arada tutmanın temel aracı olmuşlardır. Kimi ocakzade seyyitler de kendilerini, doğrudan 4. İmam, Zeynel Abidin’e bağlarlar. Celal Abbas veya Ali – Abbas ocakları ise kendilerini, İmam Ali’nin evlatlarından, Annesi Hanefi adlı, Kerbela şehitlerinden Abbas’ın soyuna dayandırırlar. Seyyitler tüm örgütlenme ve icraat alanlarında birbirine bağlıdır. Bu örgütlenme biçimi, bir zincirin halkalarını andırır. Her seyyit ocağının görülebileceği başka bir ocak vardır. Böylece gerektiğinde seyyitler de toplumdan bir birey gibi dinsel törende bulunur, başka seyyitler önünde hesap verirler, yargılanırlar. Alevi inancındaki “El ele, el hakka” ilkesi, seyyitlik örgütünde kendisini gösterir. Seyyitler ayrıca diğer talipleri gibi Musahip tutar, kivre edinir ve görülürler. Taliplerine uyguladıkları tüm sorumluklara, başka bir seyyit aracılığı ile kendileri de uymak zorundadırlar. Seyyitlik onlara bu konuda bir ayrıcalık veya istisna tanımaz. Bütün Anadolu’da köylerin ve diğer yerleşim alanlarında seyyitlerin de birbirine bağlı olduğu bu örgütlenme biçimi ile Alevi toplumu her zaman birbirinden haberi olan, birbirini tanıyan bir toplum olarak yaşaya gelir. Bu nedenle uzak bölgelerdeki Aleviler de seyyitleri aracılığı ile birbirini bilip tanırlar. Kimi zaman seyyitler, taliplerine bildikleri ve tanıdıkları diğer alanlarda yaşamaya teşvik ederler. Talip hiç tanımadığı veya az bildiği bu yeni alanda Seyyidinden büyük desdek görür. Seyyit onu diğer talip ve seyyitlerle tanıştırarak, orada daha eski zamandan beri ikâmet etmekte olan seyyit ve taliplerin kendisine çok yönlü yardımcı olmalarının desdeği ile kısa zamanda oradaki halk ile kaynaşmasına yardımcı olur. Bazı kaynaklara göre, Baba Mansur, Anadolu’ya gelmeden önce İran / Horosan’da, Türkmenistan Yesevi çevresinde iken “Mansur Ata” olarak adlandırılır. “Ata”, eski ve yeni Türk lehçelerinde “baba” anlamına gelir. Bu deyim “Soy” kavramını da içerir. Oğuzlar arasında geçen Korkut Ata, İrkıl Ata… gibi. Halk arasında saygınlığı olan, dahası kutsallık kazanmış halk bilgeleri, ozanlar, Şamanlık dönemindeki büyük Kamlar çoğunluk “ata” adıyla anılmışlardır. Bu saygı bu coğrafyada bir şehire (Alma Ata) isim verecek kadar güçlüdür. Türkler içerisinde tasavvuf akımının yayılmasıyla; bu tür nitelikte olan kişilere, şeyh ve dervişlere “ata” lakabıyla birlikte “baba” da denilmeye başlanmıştır. Asya da Şamanizmin yaygın olduğu döneminde “ata” adı, Anadolu coğrafyasına yerleşme ve İslamileşme döneminde “baba” adına dönüşmüştür. Kısaca, Anadolulaşma ve İslamileşme dönemi olan bu ikinci evrede “baba”, “ata”nın yerini almış ve onun yerine kullanılmıştır. Yeseviliğin içerisinde yetişen ve Harzem – Türkistan bölgesinin önemli şeyhleri; Çoban Ata, Hakim Ata, Zengi Ata ve Mansur Ata’lardır ve tümüyle “ata” adıyla anılmışlardır. Horasan’da bir seyyit olan Mansur Ata, Anadolu’da Baba Mansur adıyla bilinmekte ve anılmaktadır. Bu, çoğunluk eski Türk dinleri ve törelerinin bir kısmı ile benzerlikler gösteren Alevilik – Bektaşilikte de kendisini ortaya koyar. “Baba”, genelleşerek ve “ata”nın yerini alarak kullanılır. Bu deyim Anadolu’da çoğu yerlerde halen seyyitler için “baba” veya aynı anlama gelen “dede” sıfatı için kullanılacaktır. Dede sözcüğü de aynı şekilde Orta Asya Türkleri arasında ulu, bilge, gün görmüş kişiler için de kullanılmakta ve mitoloji ile bütünleşerek günümüze kadar gelmektedir. Örneğin Dede(m) Korkut efsanelerinde / hikayelerinde anılan kişi bir bilge kişiyi yansıtmaktadır. “Baba” sözü, eski Mezopotamya topluluklarından / kavimlerinden olan Sümerlerde tapınak ve tanrıça adları arasında geçer. Sümerlerde “baba”, Lagaş adlı tanrıçadır. Görüldüğü kadarıyla “baba” adı tarihsel değişim sürecinde genellikle ulu kişileri, kavim önderlerini, bilge kişileri ifade eder olmuştur. “Ata”nın “baba”ya dönüşmesinde yine bir Asyatik toplum olan ve eski çağlardan beri Mezopotamya çevresinde ki toplumların üzerinde kültürel etkinliğinin izleri görülen Sümerlerin etkisi de düşünülmelidir. Baba Mansur, Yesevi tarikatından ve Yesevi dervişleri arasındandır. Dervişler içerisinde en önemlilerden biridir. Ahmed Yesevi’nin Horasan tasavvuf okulunda yetişmiştir. Ahmed Yesevi’nin ilk halifelerindendir. “Reşahât Tercümesi”de ölüm tarihi 1197 – 98 (Hicri 594) olarak verilir. Ahmed Yesevi’nin mürşidi ve öğretmeni olan Arslan Baba’nın oğlu olduğunu iddia eden kaynaklar da vardır. Bu kaynaklara göre Mansur Ata / Baba Mansur’un babası Yesi kentinin ünlülerindendir. Kaynaklarda tarikat kurucusu olarak gösterilir. Bir tasavvuf okulu önderidir. Birçok dervişin mürşididir. Ahmed Yesevi de Arslan Baba’nın okulunda / tarikatında yetişmiş ve onun önemli bir müridi olmuştur. Arslan Baba’ca eğitilmiş, yol bilgisi edinmiş ve sonraki olgunluğuna ulaşmıştır. Ahmed Yesevi’ye Baba Mansur’un babası Arslan Baba “nasip” vermiştir. Ahmed Yesevi menkıbesinde Alevi niteliği açık olan öğretmeni, mürşidi Arslan Baba’ya büyük yer ayrılmış ve bağlılığı bildirilmiştir. Onu küçüklüğünden beri mürşid edindiğini “Divan-ı Hikmet”inde de dile getirir. Yedi yaşta Arslan Baba’ya verdim selam “Hak Mustafa emanetini eyleyin armağan” İşte bu vakde dek binbir zikrini eyledim tamam Nefsim ölüp la mekan’a aştım ben işte Uzun bir ömür süren Arslan Baba, Ahmed Yesevi’yi, Ahmed Yesevi de mürşidinin oğlu Mansur Ata’yı ve diğerlerini yetiştirir. Baba Mansur, Ahmed Yesevi’nin ilk ve önemli bir halifesi olur. İlişkilere ve yaşadıkları tarihlere bakılırsa bu ilişki ve “el verme”nin, yani “halife”si olarak atamasının tarihe uyduğu ortadadır. Çünkü Ahmed Yesevi 1166, öğrencisi ve halifesi Baba Mansur ise 1198’de ölmüşlerdir. Bu tür bir ilişki tarihsel olarak olasıdır. Arslan Baba ve Baba Mansur’un soylarından gelen Seyyid Hasan Hoca Nakibü’l- Eşraf-ı Buhari “Müzekkir-i Ahbâb” adlı tezkiresi, Hazini ise “Cevahirü’l- ebrâr min Emvâci’l- Bihar” adlı kitabıyla Arslan Baba’dan itibaren bu soydan gelen kişilerin adlarını şöyle belirtirler. Bu veri ailenin hem yol, hem de soy kütüğüdür: Arslan Baba → Baba Mansur → Abdülmelik Hoca → Tac Hoca → Zengi Ata → Sadr Hoca → Yahya Hoca → Süleymen Hoca → Abdü’l- Vahap Hoca. Kaynaklara bakılırsa gerek Arslan Baba, gerekse oğlu Baba Mansur ve bu soydan gelen kişiler Türklere karşın siyah tenli, kalın dudaklı ve fiziki olarak çirkin görünümlüdürler. Kısaca, Baba Mansur soy olarak Arap’tır. Ama Türk bir çevrede ve Türklerin kurumlaştırdığı Ahmed Yesevi-Horasan tasavvuf okulunda yetişmiş; bu anlayışla kültürü, düşüncesi, inancı ve bilinci biçimlenmiştir. Buradan edindiği bilinçle Horasan erenleri arasına katılmış ve Türklüğün yeni oluşum merkezi olan Anadolu’nun yeniden yapılanmasında görev almıştır. Bütün söylenceler ve özellikle Hacı Bektaş “Vilayetname”si Yesevi tasavvuf okulunda yetişen binlerce dervişin bu okul, diğer bir deyişle dergâh tarafından Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerine, özellikle Türk / Türkmen göçleriyle birlikte Anadolu’ya gönderilmişlerdir. Yine Anadolu’da bu boyların yerleşmeleri, üretime geçmeleri, çevreleriyle toplumsal ilişki yürütmelerinde onlara önderlik etmişlerdir. Türk toplumunun Anadolu’yu, giderek Balkanları yurt edinmelelerinde Horasan erenleri olan bu babalar (yani dedeler) aktif rol oynamışlardır. Baba Mansur’un Anadolu’ya gelişi konusunda belirsizlikler vardır. Elde hiçbir belge ve kaynağın olmayışı, bizim bu konuda kesin konuşmamızı önlüyor. Durum karşısında akıl yürütmeden öte başka bir şey yapılamıyor. Bu durum karşısında akla çeşitli sorular gelebiliyor doğallıkla. Biz bu yaklaşımları irdeleyerek değerlendireceğiz. Akla ve tarihe uygun düşeni belirleyeceğiz: Baba Mansur, Hacı Bektaş’dan önce Anadolu’ya gelmiştir. Doğu Anadolu’da kalmıştır. Ocağının Hacı Bektaş Dergâhı’ndan bağımsız kalmasının, ayrı bir “mürşitlik kurumu” olmasının nedeni budur. Bu görüş akılcı görünmektedir. Çünkü Baba Mansur 1197-98’de ölmüştür. Hacı Bektaş ise onun ölümünden 10-11 yıl sonra, yani 1209’larda doğmuştur. Bu durum karşısında Baba Mansur’un Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelişinden çok önceleri gelmesi gerekmektedir. Hacı Bektaş’ın yaklaşık 1230-35’lerde Anadolu’ya geldiği düşünülmektedir. Baba Mansur’sa ya şeyhi Ahmed Yesevi’nin sağlığında, ya da onun ölümünden sonra gelmiş olmalıdır. Ahmed Yesevi’nin ilk halifesi olan Baba Mansur eğer şeyhinin sağlığında gönderildi ise, Ahmed Yesevi’nin 1166 yılında öldüğüne göre, Baba Mansur da bu tarihten önce Anadolu’ya gönderilmiş olmalıdır. Yok eğer şeyhinin ölümünden sonra geldi ise, 1166 ile kendi ölümü olan 1198 yılları arasında gelmiş olmalıdır. Eğer Baba Mansur’un Anadolu’ya geldiği doğru ise, bu geliş, 12. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiş olmalıdır. Durum ne olursa olsun Baba Mansur aşiretlerin ve ocakların varlığını kabul eden ve onlara şecere düzenleyen 1. Alaeddin Keykubat (1219-1237) dönemine yetişmemiştir. Çünkü 1. Alaeddin Keykubat 1232 (H. 628) yılında oniki Türk / Türkmen aşiret ve ocağıyla (Şecerede bu oniki boyun Türk olduğu belirtiliyor) sözleşmesini yapıp, kendine bağlamış ve onlara soykütüğü (şecere) düzenlemiştir. Baba Mansur ise bu tarihten 34 yıl önce ölmüştür. 1. Alaeddin Keykubat’ın diğer aşiret ve ocaklarla birlikte Baba Mansur Ocağı’na da soykütüğü (şecere) düzenlediği doğrudur. Bu soykütüğü, bugün Tunceli’nin Mazgirt ilçesinin Şöbek Köyü’nde Caferoğulları ailesinin elindedir. Keykubat’la birlikte daha sonraki yıllara ait Osmanlı padişahlarının da onayını taşır. O zaman, 1. Aleaddin Keykubat bu soykütüğünü verdiği dönem ocağın başında Bizzat Baba Mansur değil, onun evlatlarından bir başkası olmalıdır. Çünkü soykütüğü kişiye değil, ocak ailesine, yani soya verilmiştir. Alaeddin 1. Keykubat’ın düzenlediği soykütüklerine göre; Asyalı Türk boyları Horasan’dan Erzincan’a, oradan da Dersim dağları eteklerinde Karakoçan’ın kuzeyindeki günümüzde bir köy konumuna düşen Bağın ve Hüsnü Mansur kasabalarına göçerek yerleşmişlerdir. Şah Mansur’la Mahmud Hayrani Hüsnü Mansur kasabasında dergâhlarını kurmuşlardır. Sultan Alaeddin Bağın’a gelir. Seyyid Mahmud’un oğlu Hacı Kureyş, Baba Mansur ve Seyyid Ali adıyla anılan Derviş Beyaz Sultan’ın isteği üzerine “mucize” gösterirler. Şah Mansur duvar yürütür. Hacı Kureyş ile Derviş Beyaz fırına girerler. Sınavda başarılı çıkılır. Sultan, Türk boylarını “pirlik” ve “mürşitlik” olarak Şah Mansur ile Hacı Kureyş’e, rehberliği ise Derviş Beyaz’a verir. Burada verilenler kimi çelişkiler taşırlar. Mahmud Hayrani, Baba Mansur’un değil, Hacı Bektaş ile Mevlana’nın çağdaşıdır. Yani, 13. yüzyılda Konya-Akşehir’de yaşamıştır. 1268 (H. 667) yılında ölmüştür. 1. Alaeddin Keykubat dönemine denk düşer ama, soykütüğünün de ileriki pasajlarında düzelttiği gibi Bağın’daki Kureyşan Ocağı’nın kurucusu Hacı Kureyş’tir. Baba Mansur, bu tarihten 34 yıl önce ölmüştür. Bağın ve Hüsnü Mansur’a bu Türk boylarıyla birlikte gelip, boyları buralara yerleştirdiği, dergâhını kurduğu doğru olabilir. Ama Alaedin Keykubat döneminde ocağın başındaki o değildir. Soykütüğü de zaten “Şah Mansur” adlı birinden söz eder. Bu, Baba Mansur evlatlarından biri olmalıdır. 1232 yılında soykütüğü düzenlendiği yıllarda ocağın temsilcisi Baba Mansur değil, Şah Mansur’dur. Bu kişi ya Baba Mansur evlatlarından bu addan biridir. Ya da o dönem yaşayan kimsenin adına şecerede değinilmemiş, doğrudan ocak kurucusunun adıyla anılmıştır. Bir başka görüş Baba Mansurluların, Ahmed Yesevi’nin birinci halifesi Mansur Ata’dan değil, Hallac-ı Mansur’dan geldikleri yolundadır. Hallac-ı Mansur’un ünlü ve tasavvufi niteliği kimi Baba Mansurluları da bu görüşü kabule götürmüştür. Bilindiği gibi, Hallac-ı Mansur 922 yılında ölmüştür. Anadolu’ya da kesinlikle gelmemiştir. O dönemler Anadolu’ya da Türk / Türkmen göçü pek yoktur. Bireysel ve küçük kümeler vardır. Türk göçü, daha sonraki yüzyıllarda yoğun olarak olmuştur. Hallac-ı Mansur’un çalışma alanı Anadolu Türkleri üzerinde değil (zaten bu dönemler Anadolu Türklüğü yoktur), Asya Türklüğü üzerindedir. Hallac’ın çocukları ve torunları ise Anadolu’ya değil, Kahire, Şam, Filistin ve Kuveyt’e göç edip, oralara yerleşmişlerdir. Yalnız Hallac-ı Mansur düşüncesi daha sonraki yıllarda Türk / Türkmen göçleriyle birlikte Anadolu’ya gelecek ve Alevi inancında yerini alacaktır. Alevi cemlerindeki “Mansur Darı” bu etkiden kaynaklanmaktadır. Baba Mansurluların geneli ise zaten kendilerini Yeseviliğin izleyicilerinden Mansur Ata ile ilişkili görürler. (Kaynak ve alıntılar. Baki Öz ve Dr. Ali Yaman : Babamansurlular çalışmasından)

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû