Blog Arşivleri

Alevilik Ile Bektasilik Ararsidaki Farkliliklar

Alevilik ve Bektaşilik Ayrımı.. Bu konuyu birkaç paragrafta anlatmak zor olduğu için birkaç temel noktaya değinmekle yetineceğiz. Alevilikte soy esası önemli olduğu halde, Bektaşilik daha sonra girmenin mümkün olduğu bir tarikattır. Alevilikte dini ayin ve benzeri toplantılar ‘cem evi’ nde yapılırken, Bektaşiler bu işler için ‘dergah’ ı kullanır. Alevilerin aksine Bektaşiler kendilerini gizlerler ve bunu Bektaşi sırrı diye adlandırırlar. Ortak noktaları çoktur. Her ikisinde de Hazreti Ali sevgisi, On İki İmam inancı, ayin usullerinde benzerlikler vardır. Bektaşiliğin Babagân, ve Çelebiyan olmak üzere iki kolu vardır. Hacı Bektaş Veli’nin evli olmadığına inanan Babagân kolu daha çok şehirlerde yaygındır. Hacı Bektaş Veli’nin Kadıncık Ana ile evli olduğuna ve ondan Seyyid Ali Sultan adlı bir oğlu olduğuna inanan Çelebiyân kolu ise kırsal bölgelerde yaygındır. Çelebiyân kolu Tahtacılar, Çepniler, Kızılbaşlar şeklinde alt kollara ayrılır. (Bunlardan Sofyan ya da Kızılbaş diye anılan dedeye bağlı Aleviler eskiden Hacı Bektaş Veli ve Erdebil (Safeviyye) Dergahı’na bağlı oldukları halde bilinmeyen bir sebeple bağımsız hale gelmiştir. Safeviyye ise Sünni tarikat olarak ortaya çıkmış Şii-sufi bir tarikattır.) Bazı araştırmacılar bunlara bir de Sofiyan. kolunu eklerler. Bu üç kol sırasıyla ‘dedebabalar’, ‘çelebiler’ ve ‘dedeler’ tarafından temsil edilirler. Bektaşilik, Farmasonluk (mason localarından esinlenerek oluşturulan yarı gizli organizasyon) ve Jön Türkler arasında ilişki olup olmadığına gelince: Bu söylentilerin nedeni İttihat ve Terakki içinde pek çok Bektaşi ve Farmason’un olmasıdır. Ancak, Enver Paşa’nın Farmason olduğu kesindir ama Bektaşi olduğuna dair sağlam kanıt yoktur. Talat Paşa hem Bektaşi hem Farmasondur. Mustafa Kemal ise Farmason değildir ama Bektaşi kökenli bir aileden geldiği söylenir. Buna karşılık İttihat ve Terakki’yi çok sert eleştiren Bektaşi liderler olmuştur. Özellikle Arnavutluk’ta Bektaşilerle İttihat ve Terakki’nin ilişkisi hiç iyi olmamıştır. Son olarak İttihat ve Terakki en güçlü olduğu dönemlerde bile Bektaşiliği resmen tanımaya yanaşmamış tersine bir Sünni tarikatı olan Mevlevilere iltifat etmişlerdir. DÜDMAN-I BEKTASIYAN …………… Bektaşilik ve Yeniçeri Ocağı arasındaki ilişkiler çok tartışılmıştır. 19. yüzyıldan öncesine ait kaynaklar çok az olduğu için bu konudaki bilgiler daha çok sözlü tarihe dayanır. Rivayete göre Bektaşiliğin ‘piri’ sayılan Hacı Bektaş Veli (13. yüzyıl), Yeniçerilerce ‘aziz’ kabul ediliyordu. Yeniçerilere ‘Tâife-i Bektaşiyan’, ‘Guruh-u Bektaşiyan’, ‘Hacı Bektaş köçekleri’, Yeniçeri Ağası’na ‘Dûdmân-ı Bektaşiyân’ denir, Yeniçeriler aynen Bektaşilerin bıyığı gibi ‘balta kesmez’ türden bıyık bırakırlardı. Ocakta her daim bir Bektaşi babası bulunurdu. İddialara göre Sultan II. Bayezid, Sultan I. Selim ve Sultan Abdülaziz Bektaşi idi. 1826’da yozlaşmış olan Yeniçeri Ocağı’nın lağvedilmesi tarihe Vakayı Hayriye (Hayırlı Olay) diye geçmiştir ama, bu durumun Bektaşiler için pek de hayırlı olmadığı bilinir. Çünkü II. Mahmud Bektaşiliğin bundan böyle ancak kontrol altında varolabileceğine dair fermanını yayınladıktan sonra Bektaşilerin mezar taşları, sazları bile idam edilmişti. Hatta, mezarların açıldığı ve ölülerin bile bu garip saldırıdan nasibini aldığı ileri sürülür. Üsküdar ve İstanbul yakasındaki Bektaşiler ‘fitne ve fesadın kaynağı’ olarak cezalandırıldılar ve Anadolu’nun çeşitli yerlerine sürüldüler. Fermana göre, ‘muhdes’ (yani 60 yıldan yeni olan) tekkeleri yıkıldıktan sonra geriye kalanlar cami, medrese veya okula çevrilmişti. Ardından sıra Rumeli ve Anadolu’ya geldi. ‘Müfrit’ (aşırı) olduğuna inanılan bazı babalar ya sürgün edildi ya öldürüldü. Tekkelerin mal varlıkları ise Sünni tarikatlarından Nakşibendilere (veya Halvetilere) nakledildi ya da hazine yararına müzayede usulü ile satıldı. Ancak Hacıbektaş’taki ana tekkeye farklı bir uygulama yapıldı. Tekkenin çelebisi ve şeyhi Mehmed Hamidullah Amasya’ya sürüldüğünde yerine kardeşi Veliyyeddin Çelebi’yi mütevelli olarak bırakmıştı. Tekkenin ‘dedebabası’ Sivaslı Mehmed Nebi ise sürgün edilmedi ama zamanın tanınmış Nakşi şeyhi Kayserili Mehmed Said Efendi’nin denetimi altına sokuldu. Tekkenin müştemilatına da daha sonra Nakşi Camii diye adlandırılan cami yapıldı. Bu tarihten sonra kendilerini korumak için ‘takiyye’ yapmaya başlayan Bektaşiler kapatma olayının Nakşibendilerin başının altından çıktığına inandıkları için de Nakşibendileri hiç affetmediler. Sünni kesimden bazı araştırmacılar da, Bektaşilerin Milli Mücadeleye katılmasını bu tarihçe ile ilişkilendirirler. Onlara göre, Mustafa Kemal Bektaşilere destekleri karşılığında, cumhuriyeti kuracağı, Halifeliği kaldıracağı sözünü vermiştir. Ancak Abdülmecid’in (1839-1861) annesi Bezm-i Alem Valide Sultan’ın bir Bektaşi tekkesine gidip ‘oğlum padişah olsun!’ diye dua etmesi, bu kötü durumun çok kısa sürdüğünü gösteriyor. Gerçekten de, Nakşi şeyhleri göstermelik olmaktan ileri gidememiş, eski Bektaşi tekkelerinde yine Bektaşi önderlerinin sözü geçmişti. Amasya’ya sürülen Hamidullah Çelebi de 1834’te affedilerek Hacıbektaş’a dönmüştü. Abdülaziz zamanında İmparatorluğun değişik yerlerinde ve özellikle Mısır’da Bektaşi tarikatı toparlanmaya başladı. II. Abdülhamid döneminde, Genç Osmanlılar ve Jön Türkler hareketlerinin arkasında, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kuruluşunda Masonlukla birlikte Bektaşiliğin Babagân kolunun önemli rolü oldu. Ancak, Bektaşileri Arnavutluk’ta bir devlet kurmak istedikleri için sıkı takibe alan Abdülhamid bile Topkapı’da eski Bektaşi dergahı olan Takyeci/Takkeci Baba Dergahı’nın yerine yeni bir dergah inşa etmelerine izin vermişti. Ancak bunlara rağmen Bektaşiler kendilerini diğer tarikatların içinde gizlemeye devam ettiler. BEKTASILER VE MILLI MÜCADELE…………… İkinci bir efsane de Alevi/Bektaşilerin Milli Mücadele’ye kayıtsız şartsız katıldığı yönündedir. Özellikle Sünni koldan gelen Şeyh Said’in isyanından sonra bu konu övünme vesilesi olmuştur. Halbuki, ne Sünniler toptan Milli Mücadele’ye karşı çıkmışlardır, ne de Bektaşiler tek vücut desteklemişlerdir. Bektaşilerin Babagân kolu ağırlıklı olarak Milli Mücadele’yi desteklerken, Çelebiyan kolu çelişkili tutumlar izledi. Ayrıca her iki koldan Milli Mücadele’ye şiddetle karşı çıkanlar oldu. Örneğin Bektaşilerin Babagân kolunun ‘dedebabası’ Salih Niyazi Baba başta olmak üzere Mazlum Baba, Tevfik Baba, Hüseyin Kazım Baba, Asım Baba, Samih Rıfat gibi Bektaşi ‘babaları’ halkı Milli Mücadele’ye katılmaya ikna etmek konusunda önemli roller oynadılar. Buna karşılık Dersim’in ‘Kızılbaş’ Alevileri Koçgiri isyanını çıkarmış, Bektaşilerin Babagân kolundan Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Sevr Anlaşması’na imza koyan heyete katılmış, Kiraz Hamdi Paşa Milli Mücadele karşıtı Tarikat-ı Salâhiyye adlı teşkilatı kurmuş, aynı tarikatın üyesi Sakallı Rıfkı, Cemali Baba, Didar Hanım gibi Bektaşi ileri gelenleri ise İngiliz ‘muhibleri’ olarak padişahın yanında yer almışlardı. (Cemali Baba hakkındaki bazı belgelerin, kendisinin bir hayranı olan Dr. Rıza Nur tarafından yok edildiği sanılır.) Bu örgüt dönemin bazı yayın organlarında ABD’nin Klu Klux Klan teşkilatına bile benzetilmişti. Cemiyet 1925’te Ankara İstiklal Mahkemesi yargılamaları ve 11 üyesinin 16 Ağustosta idam edilmelerinden sonra kapandı. (Ahmet Refik Altınay da bu davada yargılanmıştır ancak kendisinin olaya tesadüfen karıştığı sanılır. Örgütün üyesi olduğu ileri sürülenlerden İstanbul Barosu Başkanı Dersimli Lütfi Fikri (Düşünsel) ve Nazmi Paşa hakkında delil bulunamamıştı daha doğrusu Mustafa Kemal’in aracılığı ile suçsuz ilan edilmişlerdi.) Tarikatın içinde bir Mevlevi ile bir de Rıfai şeyhi vardı.

Reklamlar

Alevilik Bektaşilik Nedir?

Alevilik Bektaşilik Nedir? Sözlük anlamına göre Alevi, Hz. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak Hz. Ali’yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir. Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların herbiri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır. Biz konuya Anadolu Alevileri açısından yaklaşmakla birlikte genel bir tarihsel perspektif de sunacağız. Ülkemizde bugün yaygın şekilde Alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda birçok ismin kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda, kızılbaş, rafızi, ışık, mülhid ve torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlakdışı anlamlar yükleyerek, sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır. Bugün Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucalı, Bedrettinli, Sıraç gibi değişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. Anadolu Aleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabi olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların islami şekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk islamıdır. Genel olarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimiz kitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’ye dayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsız olarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdan mümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Prof. Melikoff’un da belirttiği gibi “Alevilik, Bektaşilik’ten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.”Alevilik ve bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarıgöçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarak doğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış, “Alevi” adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur. Bugün genel olarak Alevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar: Ocakzade Dedeler Çelebiler Dedebabalar Bu üç grupdan Anadolu’da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan Ocakzade Dedeler’dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu’da nüfuzları zayıftır, Balkanlar’da daha etkindirler. Türkiye’de yaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında varolan tabular nedeniyle, yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’de en az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye’nin her yerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine yerleştirmektedir.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû