Blog Arşivleri

Nur-u Kandil ALİ.

“Nur-u Kandil Ali”

Bir doğum düşün, o doğumla cihan rahmete boğulsun.
Bir doğum düşün, dertlere merhem olsun.
Bir doğum düşün ki gelişi bizlere bayram, zalime zindan olsun. Doğan o nura, ALİ dedi güzel Enbiya…

Beklemekteydim seni, cehaletin karanlığı basmıştı dört bir yanı ve ağlamaktaydı çaresizlikten yanan yürekler. Bir kurtarıcı beklemekteydi âlem, yalnız, bir başına ve ıssız idim, el açtım karanlık bir gecenin orta ıssız yerinde…

Ve bir ışık belirdi, öyle bir ışık ki karanlığı delercesine, günlerden Nevruz, aylardan Mart’tı. Kaldırdım başımı semaya doğru, gözlerim kamaşmış, bakamıyordum ansızın doğan ışığa. Sevinçten damla damla yaşlar birikmekte gözlerimde. Didelerimden yuvarlanmakta kederim. Kelimeler düğümlenmiş figan ile yanan boğazıma…

Bedenim kas katı kesilmiş, semaya uzanan ellerim titremekte. Dişlerim birbirine vurmakta, bakırcı çekici misali dövmekte damağımı. Haykırmak istiyorum dört bir yana adını. Seni haykırsam; ıssız çöllere, derin kuyulara, akan sessiz ırmaklara seni. Ve adını haykırsam bozkırlara, susuz derelere ve derin vadileri inletsem avazımla.

Ey Nur-u Hakk, haykırsam adını kundaktaki bebeğin temiz kalbine, işlesem seni ilmek ilmek genç bir kızın çeyizi üzerine. Ve yazsam adını gökyüzünün en uzak noktasına.

Ali… Söylerken bedenim uyuşmakta, adın yoğurmakta cesedimi. Doğumun şeref vermekte, açmakta nefisle kilitlenen gönül kapılarını.

Ve ellerim semada, dona kalmışım karşında. Kıl merhamet, çöz ellerimi sana muhtacım. Ağlıyorum duyuyorsun Ey Zat-ı Şahane. O an, o anki dünya durmuş, zaman durmuş kalmışım bir başıma. Bir ses gelmekte uzaktan, sanki Kaf dağının arkasından düşmekte buraya. Ali demekte birileri, Ali. Yerde ve gökte tüm canlıları davet edercesine.

İbrahim gibi yanmaktayım senin aşkına. Ve ellerim boşaldı, O’nu tutarcasına uzattım parmaklarımı dizine. Bir açın ekmeye uzanması gibi bende sana açım, doyur beni merhametinle. Gözüme, bak diyorum, bakta gör O’nu. Korkuyor gözüm bakmaya. Ve soruyor kalbime, acaba bakacak kadar temiz misin? İşte şimdi ağla, ağla ki gözyaşlarından bir nehir aksın, yıkasın seni. Belki o zaman bakarsın.

Ey Müminlerin Efendisi, çaresizlerin çaresi, sarsılmaz kudretin sahibi, nicedir beklemekteyim yolunu. Ã�demden beri arzulamakta bu sefil seni. Ve şükür diye bir ses çıkmakta titreyen dudağımdan. Şükür… Aydınlandı yüreğimdeki kör pencere, duydu arşı aladan ebediyete uzanan narayı. Ali, adını her duyduğumda bir kez daha ve etkisini arttırarak aşka salmakta beni.

Eyüp misali bende senin için dert çekmekteyim. Öyle bir dert ki dermanı sende. Alma bu derdi benden, alma ki dermana gelen seni göreyim. Bir kez görmek için bilmem kaç yıl dert çekmeye razıyım.

Daha yerdeyim, bedenim ayaklarının önünde. Hıçkıra hıçkıra dökülmekte didelerimden yaşlarım, ama döküldükçe rahatlamakta bir yanım. Hafiflemekte, sanki Sina dağı karşımda O’na bakmaktayım.

Yusuf gibi derin ve karanlık bir kuyudayım. Adını hıçkırarak haykırıyorum, her haykırışta biraz aydınlanmakta karanlığım. Bir güneşin geceyi bitirdiği gibi doğmaktasın halsiz bedenimden içeri.

Nuh’un gemisine koşar gibi ruhum sana koşmakta, tırnaklarıyla yapışmakta kurtuluşa davet eden sesine. Bırakma diyorum ruhuma, yapış. Kurtuluş O’nda. Bilmem alır mısın beni geminin bir kıyısına.

Ve bir Nevruz, ben sana yalvarmaktayım. Bilmem sesimi duyar mısın, merhamet eder misin bu edna kuluna. Arşa değercesine semaya uzanmakta ellerim, dillerim seni zikretmekte. Merhamet etki bayram olsun bu aziz gün bana. Muhtacım Ey Sultan her iki cihanda sana.

Nur-u Kandilde belirdi bir ışık bu gece,
Bu gece ki Ali ismi dilimde oldu hece.

Gel ey gönlüm gün Nevruz’dur çağır o Padişahı,
Silsin gönlündeki pası, pak eylesin karayı.

Kim ki sana sıdk ile bağlanırsa her vakit,
Doldur ver içelim Pirden dertleşelim ey zahit.

Ol derdime derman senden ki yapıştım peşine,
Dört iklimi dolaşsam da rast gelmedim eşine.

Sensiz gönlüm ne eylesin bu cihanın varını,
Tek isteği bu fakirin sana versin canını.

Reklamlar

İMAMETE DAVET VE TEBLİĞ

Bu konuyu, Şia İmamlarının davetinin en açık özelliği olarak kabullenmek gerekir. Yüce peygamberimizin (s.a.a) dünyadan göçtüğü ilk yıllardan başlayarak imametin bütün dönemlerinde Şiî daveti, Ehlibeytin imametini ispat etmekle başlamıştır… Bu husus Hüseyin b. Ali’nin (a.s) kıyamında ve hatta Zeyd b. Ali gibi imamzadelerin hareketlerinde açıkça görülmektedir. İmam Sadık’ın (a.s) daveti de bu genel strateji dahilinde gerçekleşmiştir.

Bu konunun belgelerini sunmadan önce “imametin” İslâm’daki anlamını ve imamete davetin ne demek olduğunu bilmeliyiz. İmameti tebliğin gerçek içeriğini anlamak imametin anlamını anlamaya bağlıdır.

Mutlak önderlik manası ifade eden “imamet” kelimesi, İslâm kültüründe daha çok özel bir önderlik, yani fikrî ve siyasî gibi sosyal alanlardaki önderlik hakkında kullanılır.

Kur’ân-ı Kerim’de kullanılan imamet kelimesi ve türevleri bu özel anlama dönüktür. Yani fikirsel önderlik veya siyasal önderlik yahut da her iki alanda önderlik anlamınadır. İslâm Peygamberinin (s.a.a) vefatından sonra Müslümanlar birkaç fırkaya bölündü ve bu bölünme fikrî ve siyasî alandaki bölünmelerden kaynaklanmıştı. Bu bölünmenin asıl sebebi ise, siyasî alanda ümmete önderlik meselesiydi, işte bu bağlamda “imamet ve imam” terimleri özel bir önem kazandı. Bu terimler diğer manalarından daha çok “siyasî önderlik” alanında kullanılır oldu ve böylece diğer manalar bu boyutun gölgesi altında kaldı.

Durum öyle bir yere vardı ki hicri ikinci yüzyılda İslâm’ın kelâmî ekolleri bir biri ardınca ortaya çıkıp farklı İslâmî eğilimleri, farklı ideoloji ve ekollere dönüştürdü. Bu ekollerin en önemli meselelerinden biri de siyasî önderlik manasına gelen “imamet” meselesiydi. Bu alanda en çok konuşulan şey imamın yani toplumu yönetenin şart ve özellikleriydi ve bu hususta da her ekolün kendisine has inanç ve görüşü vardı.

Şia ekolünde de -ki bu ekolün izleyicileri açısından İslâmî düşünce akımının temelini oluşturan- “İmamet” siyasal önderlik anlamınaydı. Şia ekolünün imam hakkındaki düşüncesi şöyle özetleniyordu:

İslâm toplumunun siyasî önder ve imamı Allah tarafından seçilmeli ve Peygamber tarafından da tanıtılmalıdır. Fikirsel alanda önder, Kur’ân’ın müfessiri ve herkesten daha çok dinin inceliklerinden haberdar olmalıdır. Yaratılıştan var olan, ahlâkî ve sebebî eksiklik ve noksanlıklardan beri ve masum olmalıdır aynı zamanda. Ve de temiz ve iffetli ailelerden dünyaya gelmiş olmalıdır…

Birinci ve ikinci asır Müslümanları arasında siyasî önder manasını barındıran imamet, Şiîler arasında siyasî önderliğin yanında fikrî ve ahlâkî önderlik manasını da kazanmış oldu.

Şia, imam olarak tanıdığı ve kabullendiği birinden sosyal işlerin idaresini beklediği gibi fikirsel kılavuzluk, dinî eğitim ve ahlâkî tezkiyeyi de bekler. Bu görevleri yerine getiremeyen birini “hak imam” kabul etmez ve başka ekoller açısından yeterlilik ölçüsü addedilen siyasî yönetimin iyiliği, askerî alanda güçlü olmak ve ülke topraklarını genişletmek gibi ölçülerle yetinmezdi.

Şia’nın imamet hususundaki görüş ve anlayışına göre bir toplumun imamı, o toplumun toplu hareketini ve bireysel eğilimini yönlendiren, hem din ve ahlakı öğreten, hem de fertlerin yaşam ve faaliyetine hükmeden üstün güçten ibarettir. Bu açıklama doğrultusunda Peygamber de bir imamdır. Çünkü temelini attığı toplumun fikrî ve siyasî önderliği onun elindedir. Peygamberden sonra da, onun halifesi olacak ve (siyasî önderlik dahil olmak üzere) yüklendiği sorumlulukları yüklenecek bir imama ihtiyaç duyulması kaçınılmazdır. Şia inancı açısından bu halifelik, Peygamberimizin sarih buyruğu gereği Ebu Talib oğlu Ali’ye (a.s) ve onun soyundan gelen masum imamlara aittir. (Daha detaylı bilgi edinmek için konuyla direkt bağlantılı kitaplara bakılabilir.)

Burada değinmemiz gereken bir nokta vardır: Siyasî önderlik, dinî eğitim ve ruhî arınım mefhumlarının İslâmî imamet ve hilafette bir arada bulunuşu (ki İslâmî imamet ve hükümete üç boyut kazandırmıştır), günümüzdeki bazı büyük düşünürlerin açıkladıkları gibi, İslâm’ın bu üç boyutu birbirinden ayırmamasından ve bu üç boyuttan oluşan bir programı insana sunmuş olmasından kaynaklanmıştır.

O hâlde ümmetin önderliği de mezkur her üç alandaki önderlik manasında olmalıdır. İmamın Allah tarafından belirlenmesi gerektiğine inanan Şia’nın, bu inanca gösterdiği delil, imametin taşıdığı geniş mana olmuştur.

Sonuç şudur: İmameti “hilafet ve hükümet” karşıtı zanneden ve de onu sadece manevî, ruhî ve fikrî alanlarda bir yardımcı olarak kabullenen yüzeysel düşünce ve görüşlerin aksine, Şia kültüründe imam “ümmetin önderidir” hem dünyevî işlerde insanların yaşamına düzen vermede ve toplumun siyasî ve içtimaî idaresinde (yani devletin zirvesidir), hem de manevî ve ruhî eğitimde, fikirsel sıkıntılara çözüm getirmede ve İslâm ideolojisini açıklamada (yani bir ideolog).
Konuyla ilgili Şahitler

Çok net ve açık olan bu husus, imamete inananların çoğuna aşina gelmeyebilir. Kur’ân ve hadis kökenli yüzlerce örnekten bir kaçına değinmek uygun olur kanısındayız.

Usul-ü Kâfi’nin “Kitab’ul-Hüccet” bölümünde imametin tanımı ve imamın vasıfları hakkında İmam Ali b. Musa er-Rıza’dan (a.s) nakledilen çok uzun bir hadiste çok değerli ve cezbeli özelliklere yer verilmiştir.

İmametin tanımı hakkında şöyle buyurmuştur:

“Dinin ipi, Müslümanların düzeni, dünyayı abat eden, müminlerin izzet ve yüceliği, peygamberlerin rütbe ve makamı, halifelerin mirası, Allah’ın hilafeti ve peygamberin halifeliği.”

İmamı tanımlarken de şu vasıfları sıralamıştır:

“Genel serveti artıran, ilâhî kanun ve yasaları uygulayan, sınırların koruyucusu, Allah’ın insanlar arasındaki emini, yüksek bir tepe üstünde insanları şaşkınlıktan kurtarmak için yanan bir meşale, Allah yolunun davetçisi, ilâhî sınırın savunucusu, münafıkların öfkesinin sebebi, küfrün temelini yıkan, müminlere izzet veren, yönetim hususunda uzman ve tecrübeli, siyaseti çok iyi bilen, Allah’ın emrine uyan, Allah kullarının hayrını isteyen, Allah’ın dininin bekçisi….”[1]

İmam Sadık’tan (s.a) rivayet edilen başka bir hadiste ise açıkça şöyle buyrulmuştur:

“Peygamberin (s.a.a) bütün imtiyaz ve taahhütlerine Ali (a.s) de, diğer imamlar da sahiptir”[2]

İmam Sadık’tan (s.a) rivayet edilen bir başka hadiste “vasilere” itaat etmenin farz oluşu hatırlatılmış ve sonra da “vasiler”in, Kur’ân’da “ulu’l-emr” tabiriyle anılan insanlar olduğu ifade edilmiştir.[3]

Değişik kitapların farklı bölümlerinde dağınık hâlde kaydedilen yüzlerce rivayet, Şia kültüründe imamet teriminin “İslâm ümmetinin işlerinin idare ve yönetimi” anlamına geldiği ve yönetimin gerçek sahiplerinin de Ehlibeyt İmamları olduğu açıkça vurgulanmıştır. Öyle ki araştırma yapacak olan insaf sahibi insanların bu hususta hiçbir şüphesi kalmayacaktır. Çünkü Ehlibeyt İmamları tarafından sürdürülen imamet iddiasının fikrî ve manevî makamın ötesinde ve tam anlamıyla yönetim hakkı iddiası olduğu çok açıktır. Her yere yayılan davetleri de hakikatte yönetimi ele almak için siyasî-askerî mücadeleye davetten ibaretti.

Sonraki dönemlerdeki onlarca yazar ve araştırmacının gözüne görünmeyen[4] bu gerçek, imamların döneminde yaşayan Müslümanlar arasında en açık gerçeklerden biri sayılmaktaydı. Meşhur ve çok usta Arap şairi, en meşhur Şiî şahsiyetlerden biri ve de kararlı Alevi eğilimlerinin şehidi olan “Kûmeyt”, meşhur kasidelerinin birinde Ehlibeyt İmamlarını şöyle vasfeder: “Ehlibeyt İmamları, insanları yönetmekle hayvanlara çobanlık etmeyi aynı görmeyen siyasetçilerdir; zamanın yöneticileri ise bunun aksini savunuyor ve uyguluyorlardı.
İmam Sadık’ın (a.s) İmameti Tebliğ Etmesi

Şimdi asıl konuya dönüyoruz, yani İmam Sadık’ın (a.s) da diğer Şia İmamları gibi davetinin öncelikli konusu olarak “İmamet”i seçmesi konusuna. Bu tarihî gerçeğin kanıtı hususundaki en sağlam ve kesin belge, İmam Sadık’tan (a.s) rivayet edilen hadislerdir. Bu hadisler çok net bir şekilde imamet iddiasını beyan etmektedir. İlerde açıklayacağımız gibi, İmam Sadık (a.s) imameti tebliğ ederken, zamanın sultanlarını direkt ve net olarak reddetmesi, velayet ve imametin gerçek sahibi olarak insanlara tanıtması gerektiği bir mücadele aşamasında görüyordu kendini.

Usuller gereği bu hareket, mücadelenin önceki aşamalarının başarıyla noktalanmasından sonra gerçekleştirilebilirdi ancak. Siyasî ve içtimaî bilinç büyük bir kitleye yayılmış, bil-kuvve hazırlıklar her yerde hissedilmiş dikkate şayan bir yelpazede fikrî ortam oluşturulmuş, hak ve adalet sistemi büyük bir topluluk açısından kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul görmüştü. İşte bu durum karşısında imam, sarsılmaz kararını nihaî mücadeleye kilitlemişti. Bu aşamalar gerçekleşmeden önce, belli birini toplumun hak imamı olarak gündeme getirmek zamansız ve faydasız olacaktı.

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus da, imamın bir çok kez kendi imametini kanıtlamakla yetinmemesi ve kendisiyle birlikte önceki hak imamları topluma tanıtması ve Ehlibeyt’in imamet silsilesinin ayrılık kabul etmeyen bir bütün olduğunu vurgulamasıdır.

Şia düşüncesinde, geçmiş zamanların batıl yöneticilerinin reddedilmesi ve “tağut” kabul edilmesi dikkate alınacak olsa, İmam Sadık’ın (a.s) bu yöntemi, kendi dönemindeki Şiîlerin cihadının önceki dönemlerde sürdürülen cihadın devamı olduğuna işarettir.

Aslında İmam Sadık (a.s) bu beyanıyla kendi imametinin, önceki imamların imametinin kaçınılmaz sonucu olduğuna vurgu yapıyor ve böylece de hem imametini temelsizlik şaibesinden kurtarıyor, hem de kesin ve şüphe götürmez bir kanalla yüce İslâm Peygamberine (s.a.a) dayandırıyordu.
İmametin Tebliğiyle İlgili Çarpıcı Rivayet

Şimdi, İmamın davetinin keyfiyetine dönük birkaç örneğe dikkat ediniz.

Benim bu alanda gördüğüm en mükemmel ve çarpıcı rivayet, Amr b. Eb’ul-Mikdad’ın şu rivayetidir:

“Zilhicce ayının dokuzuncu günüydü; Arefe günü. Hacılar, günün özel amellerini yerine getirmek için Arafat’ta mahşerî bir kalabalık oluşturmuşlardı. Müslümanların yaşadıkları bölgelerin doğal sözcüleri de bir yerde toplanmıştı. Böyle bir yerde söylenecek doğru ve yerinde bir söz, zamanın en geniş toplu iletişim şebekesini oluşturacaktı.”

Amr şöyle devam eder: “İmam Sadık’ı (a.s) gördüm; gelip hacıların yanında durdu ve İslâm dünyasının her noktasına ulaştırmak için oradaki herkesin duyabileceği şekilde yüksek bir sesle mesajını üç defa tekrarladı, başka bir yöne döndü ve aynı mesajını üç defa olmak üzere yineledi ve bir başka yöne dönüp yine üç defa tekrar etti ve dördüncü defa… Böylece İmam on iki defa aynı mesajı tekrarlamış oldu… İmamın mesajı şundan ibaretti:

Alevi-Bektaşilerin Bilinmiyenleri-2

Alevi-Bektaşilerin Bilinmiyenleri-2
*** Hz. Ali’nin Ünvanı Ebu’l Hasan ‘dır. Peygamber ise ona Ebu’l Turab derdi. Annesi’nin ona Haydar dediği de söylenir… peygamber tebuk savasına giderken.. onu Rıza’sını olarak yerine vekil bıraktı.. Bundan dolayı da “Murteza” denildi.. *** Ayrıca Peygamber Hz. Ali’yi Tanrı’nın Arslanı anlamında “Esedullah” diye çağırırdı.. *** ” Emir’el Miminin ” bir başka adıdır.. ** Peygamber’e ilk Biat eden ve ilk müslüman olan kişidir.. *** Şuara suresi inince akrabalarının içinde Ali’yi kendine vezir atamış ve “Ali benim kardeşimdir, vezirimdir, vasidir. İçinizde halifemdir. Ona itaat edin” demiştir. ***Hz. Celal Abbas’ın…Hz. Ali’nin.. bir Türkmen kızı Olan ve Ümmül Benin olarak bilinen Hüzam kızı Fatma’dan olan oğlu olduğunu biliyor muydunuz?..**Bilindiği gibi yeniçeriler bektaşi olup.. Hacı bektaş dede-babalarına bağlıydılar… yeniçeriler yavudan sonra pasifleştirildi.. başlarında yer alan bektaşi dede-babaları baskı altına alındı.. ve nihayetinde 1876 yılında yeniçeriler kaldırıldı.. bunla birlikte Bektaşilik yasaklandı.. Bütün bektaşi babaları hakkında ölüm fetvaları çıkarıldı.. Bu dönemlerde bektaşi tekkelerine nakşibendi dervişeri getirildi.. *** Yeniçerilerin sancaklarında İmam-ı Ali.. İmam-ı Hasan.. İmam-ı Hüseyin adları vardır.. *** Yine yeniçeri sancaklarında “la feta illa Ali laseyfe illa Zülfikar” yazardı.. *** Bir bilinmiyende Yavuzun çaldıran şavaşında Alevileri alevi-bektaşi yeniçerilere kırdırdığı yalanıdır.. Degerli canlar Yeniçeriler şah İsmail’i Çaldıranda malup edince –oradaki halkla şavaşmayıp— şah ismailin peşine düştüler.. önce İran’a sonra güneye yöneldiler Irak üzerinden Mısıra gittiler *** Anadoludaki Büyük Alevi katliamını ise Yavuzun yanındaki şehüsselem vermiştir.. Çıkarılan fetva ile şafiii kürtler Aleviler üzerine gönderilmiş.. Alevi katliamını yeniçeriler değil Bölgedeki şafii kürtler yapmıştır.. ” hala bölgede cennete gitmek yedi aleviyi öldürmek kafidir.” sözü vardır.. Bu sözler zamanın şayhüsselenmının fetvasına dayanır.. Gerçekler demine Hüü diyelim.. Saygılarımla.. Yeniçerilerin başlıkları Kırmızı Börklerden oluşuyordu.. Bu Hz. Ali’ye ve İmam Hüseyin’e olan bağlılıklarını göstermek içindi.. Ve Savaşa gitmeden önce Gülbank-ı Muhammedi’ye okurlardı… Hz. Muhammed.. Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi üzerine olan bu GülBank-ı Muhammediye’lerden birini sizinle paylaşmak istedim.. “”.. Bism-i Şah, Allah Allah!… İlallah Baş üryan, sine püryan, kılıç al kan.. Bu meydanda nice başlar kesilür, olmaz hiç soran… Eyvallah, Eyvallah… Kahrımız, kılıcımız, düşmana ziyan, Kulluğumuz padişaha ayan.. Üçler, beşler, yediler, kırklar, Gulbank-ı Muhammed, Nur-u Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz, Hünkarımız Hacı Bektaş Veli Demine devranına Huuu Diyelim Huu.” Allah Eyvallah…Degerli canlar … İmam Hüseyin’in ve Ehl-i beyt’in intikamı çok uzun sürmemiş kısa zamanda alınmıştır. ***İmam Hüseyin’in Miladi 10 Ekim 680 tarihinde Kerbela da şehid edilmesi İslam dünyasında büyük infiale yol açtı.. ***Medine’de Mü’minler faziletiyle tanınan Abdullah bin Hanzala’nın etrafında toplanıp Yezid’e isyan etti.. Mekke’de ise Abdullah b. Zübeyir idareyi devralarak Emevilere karşı Kıyam hareketi başlattı.. *** Gelişmelerden haberdan olan Yezid, Medinelilere karşı Müslim b. Ukbe komutasında 10. 000 kişilik bir süvari birliği hazırladı.. İki ordu “harre” denilen yerde karşılaştı.. savası Yezid ordusu kazandı.. Süvari Birliği Mekke’ye yöneldi.. Orada da üstünlük sağladı.. Bir çok sahabe öldürüldü.. yezid’in askerleri peygamber’in mezarına yöneldi.. ve atların ayakları altında yerle bir etti.. Bütün Ehl-i Beyit.. Bu olaya tarihte “İkinci Kerbela olayı ” denir.. Bu savaşta Abdullah b. Hanzala da şehid edildi.. ***Mekke’liler ile Yezid’in askerleri arasında çıkan şavaş’ta ise çok kısa bir süre tahtta kalan yezid öldü.. Bunun üzerine askerler şam’a geri döndü.. ** Yezid’in ölümünden sonra yerine geçen büyük oğlu II. Muaviye minberde ağlayarak hilafetin Ehl-i beyt’in hakkı olduğunu söyledi ve tahtan indi.. Bunun yerine hilafet mervan oğullarına geçti… *** Mervan b. hakem Zamanında ise En büyük ayaklanma İmam Ali’ye… İmam Hasan’a ve İmam Hüseyin’e ihanet eden “Tevabun Cemati” tarafından gerçekleştirildi.. Bu topluluk yaptıkları ihanet nedeniyle pişmanlık duydu.. ve kerbela’nın intikamı için yemin ettiler… 5 bin kişilik bir kuvvetle Küfe’de ayaklanma başlattılar… Bu durumdan haberdar olan Ubeydullah b. ziyad 12 bin kişilik bir kuvvetle üzerlerine yürüdü.. ve kısa bir sürede hepsini kılıçtan geçirdi.. **** Kerbela’nın İntikamını ise Muhtar es- Sakafi aldı.. *** Kaynaklara göre Sakafi.. Taif’in önemli kabilelerinden Sakif’e mensup olup.. 622 yılında doğdu.. Sürekli Hz. Ali’nin yanında yer alan Muhtar.. Emeviler döneminde Ehl-i Beyt taraftarı olduğu için hapse atılmıştır. İmam Hüseyin ‘in öldürülmesinden sonra Abdullah b. Zübeyir’in ordusuna katılarak Emevilere karşı savaşmıştır… Sonrasında ise Medine’den ayrılarak Küfe’ye geldi.. *** Kerbela’nın İntikamı için sürekli planlar yapan es-Sekafi.. “Tevabun isyanını” gözlemledi fakat katılmadı.. Mervan’ın ölüm yerine Abdülmelik’in geçmesini bekladi.. *** Sonrasında ise.. Hz. Ali’nin Hz. Fatıma’dan olmayan oğlu Muhammed b. Nefsizzekiyye ile görüşen Muhtar .. O’nun veziri ve vekili olduğunu…. Kerbela intikamını almadan kılıcını kınına sokmayacağına yemin ederek çok büyük bir taraftar kitlesi topladı. ** 685 yılında çok büyük bir ayaklanma başlattı.. Kısa zamanda Küfe ve Kerbela’yı ele geçirdi… Buralarda Muaviye ve yezidle işbirliği yapmış ve katliama katılanları tek tek belirleyip öldürdü.. ** Sonraki dönemlerde ise hz. Ali’nin kudredli komutanı Malik el- Eşter’in oğlu İbrahim b. Eşter’de orduna kattı.. ve bir çok seferinde orduyu O’nun komutasına verdi.. ** Bu sırada büyüyen isyanı durdurmak için Emevi Hükümdarı Abdülmelik,…. Ubeydullah b. Ziyad komutasındaki askerleri Irak’a göndedi. *** Yapılan savaşta.. Kerbela’daki katlimı yapan askerlerin komutanı olan Ömer b. Sa’d. öldürüldü.. Ayrıca aynı savaşta.. İmam Hüseyin’in başını kesen Şemr b. Zi’l cevşen.. öldürüldü Kesik başı İbn Ziyad’a götüren Havli b. Yezid el Esbahi’yi de öldürüldü… *** Ubeydullah b. Ziyad ise..Ali’nin kudredli komutanı Malik el- Eşter’in oğlu İbrahim b. Eşter tarafından öldürüldü (686) ve emevi ordusu büyük bozguna uğradı.. Allah Eyvallah..Dede-baba: Ayin-i cem’lerde on iki hizmet sıralamasında birinci sırada olan Mürşitlik makamına gelmiş.. Dini Ruhani önderdir. Doğrudan doğruya soya bağlıdır. Seyid olduklarına inanılır. Yani Hz. Muhammed’in kızı hz. Fatıma-ül Zehra ile Hz. Ali’nin soyundan gelen Ehl-i Beyt neslidir. Kimi yörelerde dedelerin yaptıkları işler arasında görülen; hastalıkların tedavisi, doğaüstü mucizeler gibi olgulara bakıldığında nnesilden gelme bir ruhaniyet taşıklarına inanılır. Dede’nin temel görevi ise toplumu aydınlatmak ve örnek oluşturmaktır. Dede’nin soy şartına dayanarak üstlendiği Ayin-i Cem’deki görevinin yanı sıra aydınlatma görevini yerine getirebilmesi için “adil, bilgili,erdemli,gözü gönlü tok,kapısı ve sofrası açık olması gerekir. Çünkü dede-baba…yol açar,talipleri irşat eder,bilmeyene öğretir,aydınlatır İmam Cafer-i Sadık’ın Buyruk’unda: Bir padişah tarafından yaptırılan ve içinde acı-tatlı meyvelerin yenildiğinde insanı öldüren yada delirten meyvelerin bulunduğu örneği kullanılarak, mürşitlik rolünün altını çizer. Mürşitler; bahçenin bahçıvanıdırlar ve zehirli meyveden yiyenlere panzehirdir, delirtici meyveden yiyenlere de aklı başa getirici ilaçlar vermek temel görevleridir. Bu bahçe ise dünyadır. Dolayısıyla dedeler alemle, ruhsal alemin keşişme noktasındadırlar. Ancak işlevleri bu dünya ile sınırlıdır. İşlevlerini yerine getirebilmek için ise, adalet, erdem gibi değerlere sahip olmalıdırlar… Allah Eyvallah Degerli canlar… Dede-baba Makamı hakkkında Bu özlü bilgileri verdikten sonra .. dede-baba’lığın olmazsa olmazları üzerinde durmak istedim… 1-Dede-baba Tarikatın en ulusudur… Görev itibariyle Muhammed ile Ali’yi, Pir Hacı Bektaş-ı Veli’yi temsil edendir. 2- Ol kimseler adına ikrar alan ve nasip verendir 3- Dede-baba’nın olmazsa olmaz koşulu Nesli-Saada olmasıdır… yani seyid olması diğer bir değişle Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin soyundan olmalıdır.. Nitekem Kur’an-ı Kerim’de “… Peygamber ve emir sahiplerine itaat, Allah’a itaattir” [/COLOR](Nisa Suresi, 59, 69, 80, Maide 92) Burada bahsedilen “Emir sahipleri” Peygamber’in vekili ve Nübevvetin devamı olan “İmamet” Ali-el Mürteza ve sonrasında gelen 12 İmam’lar ve onların soyundan gelen seyid Dede-baba’lardır. 4- Dede-baba’lığın diğer bir şartı ise “ARINMIŞ” olmasıdır. dede-baba’lık makamını bir çıkarı amacı için kullanmaması, Toplumun çıkarlarını koruması ve kollamasıdır.. Diğer bir değişle nefsine hakim olmasıdır. kendi öz nefsi için çalışmaması, dünyevi isteklerinden arınmış olması ez-cümle.. “Ölmeden ölmek” makamına erişmesi gerekir. 5- Dede-baba evvel emirde.. 4 Hakk kitabını bilmeli, Dört Kapı Kırk makam sırrına ermelidir.. Tasavvuf tabiriyle söylersek… ilim sahibi olmalı “İlmel yakın” ve hakkı görmeye “Aynel yakın” yani Hakk içinde eriyip yok olmaya, Hakk ile Hakk olmaya “Hakkel yakın” olmalıdır… [COLOR=”red”]İmam Cafer Buyruğuna göre: Dede-baba’lık postuna, Ehli Beyt neslinden olmayan oturamaz… Hakk-Muhammed-Ali adına İkrar ve Biat alamaz… Muhammed-Ali soyunda nasibi olmayana yapılan ikrar ve biat haramdır… Bu ez Cümle Kur’an Emridir… Kur’an-ı Azimüsan Buyuruyorki… ” Deki; Ben bu tebliğime karşılık sizden Allah’a ve Ehl-i Beyt’ime sevginizden başka bir şey istemiyorum..” Yani ez-cümle Peygamber’in ümmetinden istediği tek şey; soyuma sahip çıkın! Ben Peygamber’im nübüvvet bende biter… Benden sonra vasiim ve halifem, nübüvvetin devamı benim soyumla olacaktır…. Benim adıma ikrarı biatı’da benim soyumdan gelen imamlar gerçekleştirecektir. diyor… Allah hepimizi…” Doğru bildiği insanların yoluna iletsin yanlış bildiklerinin, yoldan çıkanların, sapıkların değil…” Allah Eyvallah[QUOTE=Dede-baba;550188]İmam Muhammed Mehdi: On ikinci ve son İmam’dır. İmam Askeri’nin oğludur. Künyesi Ebul Hasan lakapları: “Sahib-ü dar” “Kaaim” ” Muntazar”, İmam-ül Hüccet” tir. 869 yılında doğdu. Babasının ölümünden sonra halktan gizlenmiştir. Bu gizlenişe “Gaybet Suğra” (Küçük gizleniş” denir. Bu gizleniş sırasında ümmetine elçilik yapan Ebu Hasan Ali ölünce, “Gaybet-i Kübra” (Büyük gizleniş” başlamıştır. Mehdi’nin tekrar ortaya çıkması… Kıyamet alameti olup… Üç büyük din de bu inanış vardır.. Arap ve şii islam anlayışında görülmeyen ancak Alevi-bektaşi islam terminolojisinde görülen “DEDE” ve “BABA” kelimelerinin aslı “ATA” kelimesinden gelir.. Ata kelimesi eski ve yeni Türk lehçelerin de “BABA” anlamında kullanılmış olup soy anlamına da gelmektedir… Eski Türk’lerde ve Horasan’da halk arasında saygınlığı olan dahası kutsallık kazanmış kimseler “ATA” adıyla anılırdı… eski Türk Oğuz efsanelerinde geçen “Korkut Ata”, “İRKİL ATA”, buna örnek gösterilebilir… Türkler içerisinde tasavvuf akımının yayılmasıyla; bu tür nitelikte olan kişilere, şeyh ve dervişlere, “ATA” lakabıyla birlikte “BABA” da denilmeye başlanmıştır. Böylece asya coğrafyasında ve Şamanilik döneminde “ATA” adı, Anadolu coğrafyasına yerleşme ve İslamileşme döneminde “BABA” adına dönüşmüştür. Kısaca, Anadolulaşma ve İslamileşme dönemi olan bu ikinci evrede “BABA” , “ATA”nın yerini almış ve onun yerine kullanılmıştır. Yeseviliğin içerisinde yetişen ve Harzem-Türkistan bölgesinin önemli Alevi-Bektaşi Erenleri yada Horasan Erenlerinden olan; Çoban Ata, Hakim Ata, Zengi Ata ve Mansur Atalar… tümüyle “ATA” adıyla anılmışlardır. Anadolulaşıldıktan sonra “ATA”, “BABA”ya dönüşmüştür. Örneğin Mansur Ata, Anadoluda Baba Mansur adıyla bilinmekte ve anılmaktadır. Baba Mansur’un Asyada iken adı Mansur ATA olup… oradaki kaynaklarda Mansur Ata olarak anılmaktadır… Anadoluda ayrıca bir süre sonra Türk ve Türkmen boyları İslamiyetle birlikte dini ruhani lider anlamına gelen “BABA” ile birlikte aynı anlamda “DEDE” sözü de kullanılacaktır…. örneğin “DEDE KORKUT” islamiyet sonrası Türklerin kutsal hüvviyet taşıyan önderlerine verdikleri isimlere örnek gösterilebilir… (Kaynak: Ata ve babaya ilişkin geniş açıklamalar için bkz. Fuad Köprülü: Ata İslam Ansiklopedisi, C. I: s. 711 ) Pir Sultan Abdal’dan bir değişle sözlerimize son verelim.. Hasretinle beni üryan eyledin Beklerim yolların gel efendim gel Gönül kuşu kalktı tevlan eyledi Beklerim yolların gel efendim gel Evvel-ahir sensin dönmem senden Leyl-i muhabbetin çıkar mı dilden? Gönül göç eyledi Kavl-ü mekandan Beklerim yolların gel efendim gel Softalar çoğaldı haddini aştı Od düştü sineme ciğerim pişti Şimdi gayret şah-ı Merdan’a düştü Beklerim yolların gel efendim gel Bozuldu yolcular yollarda kaldı Ayin Erkan gitti dillerde kaldı Bendelerin zayıf ellerde kaldı Beklerim yolların gel efendim gel Allah Eyvallah

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû