Alevi önderleri,kutsalları

Baba Zünnun

Baba Zünnun’un doğum tarihi ve nerede doğduğu hakkında hiç bir bilgi bulunmamaktadır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1500’li yıllarda) yaşadığı bilinmektedir. Baba Zünnun, Bozok (Yozgat) yöresinde büyük bir isyan başlatmıştı. Hiç bir isyan sebepsiz olmadığı gibi, Baba Zünnun isyanı da sebepsiz değildi. O dönemde fakir halkın üzerinde alabildiğine baskılar vardı. Halk kıt kanaat geçinmeye çalışırken, devlet sürekli vergiyi yükseltiyordu. Baskılar Alevi, Sünni fark etmeksizin bütün halk üzerinde vardı. Fakat bir çok bölgede Alevilerin toprakları ellerinden alınıp, devletin yerel yöneticilerine ve onların yardakçılarına dağıtılıyordu. Baba Zünnun böylesi koşulların ağırlaştığı bir dönemde yaşıyordu. Baskılar dayanılmayacak boyuta varınca, Baba Zünnun isyan bayrağını açtı. İsyan gittikçe genişliyordu. Baba Zünnun, yerel beyleri yenip zaferler elde ettikçe, katılım da çoğalıyordu. Neticede Osmanlı merkezi Baba Zünnun’un üzerine büyük bir güçle saldırdı. Baba Zünnun yakalanarak vahşice öldürüldü. Baba Zünnun yenilmişde olsa, direnme başarısı göstermiş ve Osmanlı devletinin şahsında egemenlere, haksızlara, zalimlere ağır darbeler vurmuştur.

Baba İshak

Bazı kaynaklar Baba İlyas ile Baba İshak’ı birbirine karıştırıyorlar. Bazı bilgilerde Baba İlyas, Baba İshak’ın halifesidir. Yine bazı kaynaklarda ise Baba İshak’ın Baba İlyas’ın halifesi olduğu belirtilir. Doğrusuda budur. Yani Baba İshak, Baba İlyas’ın halifesidir. Aslında bu o kadar da önemli değildir. Netice de her iki önderde büyük Babailer İsyanı’nın önderleridir. Baba İlyas, olayın temel stratejisini belirlemiş, teorisini yapmıştır. Baba İshak ise isyanın pratik gelişimini örgütlemiştir.

Baba İshak, tarihe Babailer İsyanı diye geçen ayaklanmanın Baba İlyas ile beraber önderidir. Baba İlyas’ın şehit edilmesinden sonra isyanı o yönlendirmişti. Mücadelenin gerekçelerini anlatan haksızlıkların, yapılan yanlışları ortaya koyan ve karşısında alternatifleri sunan Baba İlyas’tır. Bu fikirlerin kitleselleşmesini sağlayan, halk topluluklarını örgütleyen Baba İshak’tır. Bu nedenle Baba İshak ve Baba İlyas iç içe geçmişlerdir.

Baba İshak’ın nerede ve ne zaman doğduğu bilinmemektedir. Bilinen Baba İlyas’ın şehadetinden sonra mücadeleye devam ettiğidir. Kesin olmamakla beraber 1240 yılında Amasya’da şehit edildi. Onun şehadetinden sonra Babailer’in çoğunluğu kılıçtan geçirilip yok edildiler. Geriye kalanlar ise mücadelelerine Anadolu’nun dört bir yanına dağılarak devam ettiler.

Baba ilyas

Baba İlyas, Babailer isyanının önderidir. Babailer isyanının etkileri yüzlerce yıl devam etti. Babailer isyanı, daha sonraki süreçleri belirleyen önemli bir dönemeçtir. Baba İlyas’ta bu önemli tarihsel başkaldırının önderidir. Baba İlyas’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Horasan bölgesinde doğduğu ve Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencilerinden olduğu rivayet edilmekle beraber bazı bilgiler onun Ebul Vefa’nın öğrencisi olduğu yönündedir. Baba İlyas’ın fikirlerinin kısa bir dönemde bütün Anadolu’da yayılması ve etkili olması önemlidir. Bu dönemde Anadolu’da Selçuklu devleti hükümdarlık sürdürüyordu. Selçuklu devleti, bir avuç yöneticinin ve bunların yardakçılarının emrindeydi. Geniş halk yığınları sefalet içinde çırpınıyorlardı. Bunlar yetmezmiş gibi, Selçuklular halk üzerinde muazzam bir baskı kurmuşlardı. Bundan hoşnut olmayan halk yığınlarının derdine Baba İlyas’ın eşitliği, paylaşımı, adaleti savunan düşünceleri derman niteliğindeydi. Baba İlyas, “Allah sevgisinin dinin katı kurallarıyla biçimlenemeyeceğini, insanın ancak kendi gönlünce bu sevgiyi yaratabileceğini” söylüyordu.

Baba İlyas’a göre toplum, “kadın-erkek ayrımı gözetilmeksizin tüm bireylerin oluşturduğu bir bütündü”. Bu bütünün içinde tüm insanlar birbirilerine eşitti. Ne var ki, Selçuklular ve onların egemenliğindeki beylikler böyle olması gereken tanrısal düzenden ayrılmışlar ve güçlüler yeryüzünü kendi aralarında paylaşarak, eşitliği ortadan kaldırmışlardı. Oysa amaç, bütün insanların kardeşçe, barış içinde ve elbirliğiyle üreterek yaşamaları olmalıydı. Kısaca özetlemeye çalıştığımız, Baba İlyas’ın bu bütün insanlığı kucaklayan ve zamanı, mekânı olmayan düşünceleri, etkisini hemen gösteriyordu. Bu düşünceler bütün zamanlar ve mekânlar için geçerlidir.

Böylece Baba İlyas ve yardımcısı Baba İshak, büyük bir örgütlülük geliştirerek mücadeleye başladılar. Mevcut durumdan hoşnut olmayan tüm toplum kesimleri Baba İlyas’ın etrafında birleşiyordu. Selçuklu sultanı 2. Gıyaseddin Keyhüsrev, Baba İlyas’ın bir ayaklanma için hazırlıklar yaptığını sezince, 1239 yılında Baba İlyas’ın üzerine saldırdı. Bunun neticesinde isyan başladı. Baba İlyas’a saldırıyla beraber Baba İshak ayaklanma çağrısı yaptı. Babailer, bir çok yerde Selçuklu birliklerini geri püskürttü. Baba İlyas, 1239 veya 1240 yılında Amasya’da şehit edilmiştir.

Babailer isyanının daha sonraki bir çok gelişmeyi belirlediğini söyledik. Bunlardan ilki, kesin olmamakla beraber, Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas eyleminde yer aldığıdır. Diğer bir bilgi ise, Osmanlı devletinin kurulmasında rol alan Şeyh Edebali’nin Baba İlyas’ın halifelerinden olduğudur. Bu bilgiler her ne kadar muğlaksa da, kesin olan Babailer isyanının büyük bir isyan olduğu ve etkilerinin uzun yıllar devam ettiğidir. Ayrıca Baba İlyas’ın fikirleri Anadolu Aleviliğinin temelini atmıştır.

Balım Sultan

Bektaşiliği kurumlaştıran önder olarak bilinen Balım Sultan, 1457’de Dinetoka’da doğmuştur. 1517 tarihinde hakka yürümüştür.

Balım Sultan üzerine alabildiğine spekülasyonlar, karalamalar mevcut. Bu iftiraların, eleştirilerin çoğu dayanaksızdır. Diğerleri ise yanlış bilgi ve yanlış yorumlamadan kaynaklanmaktadır. Bu iddiaların neler olduğu ve bunlara karşın gerçeklerin neler olduğuna burada değinmeyeceğiz. Bizce bilinmesi gerekenler, Balım Sultan’ın Bektaşiliği kurumlaştıran önder olduğudur. Kurumlaşma beraberinde sürekliliği de getirmiştir. Ve Bektaşilik günümüze kadar baskılara, katliamlara rağmen gelmiştir. Bektaşiliğin bugüne kadar kurumsal anlamda gelmesindeki en büyük faktör Balım Sultan’dır. Balım Sultan, dergâhtaki bütün çalışmaları kayıt altına almıştır. Gerçi bu kayıtların çoğu çeşitli zamanlarda yok edilmişlerdir. Buna rağmen bu durum Balım Sultan’ın önderlik kabiliyetini göstermektedir. Balım Sultan, salt kayıt tutmakla yetinmemiş, mevcut olan bir çok olguyu da sistemleştirmiştir. İşte Balım Sultan’ın Cem ayinlerinden tutalım, dergâhtaki eğitime kadar verilen bütün hizmetleri sistemleştirmesi bir noktada merkezileştirmesi, bazı dar kafalıların ve art niyetlilerin Balım Sultan’ı karalamalarına nedendir.

İMAM HASAN

İkinci imam olan İmam Hasan, 624 yılında Medine’de doğdu. İmam Hasan’ı ve İmam Hüseyin’i Hz. Peygamber çok severdi. Onlar için bir çok hadis söylemiştir. Ne acıdır ki, Hz. Peygamberin bu sevgili torunlarının başlarına gelmedik kalmadı. Hz. Muhammed’e içten içe duyulan öfke onun hakka yürümesinden sonra onun Ehlibeytine yöneldi. İmam Hasan da bu münafıkların, eskinin putperest bezirganlarının düşmanlığını kazandı. Bu düşmanlığın sonunda da eşi Cude eliyle trajik bir şekilde şehit edildi (670 yılında).

İmam Hasan’ı şehadete götüren süreç daha Hz. Peygamber hayattayken başlamıştı. Bilindiği üzere İslamiyet, Hz. Muhammed’in ve Hz. Ali’nin soylu mücadeleleri sonucu kendisini topluma kabûl ettirmişti. Hz. Peygamberin adaleti, doğruyu temsil etmesi, Hak kelamını, gerçeği dile getirmesi ile bir çok boş inanç yıkılıyordu. Putperestlerin çoğuda çıkarları gereği müslüman oluyorlardı. Ama bunların müslümanlıkları sözde idi. Kalplerinde eski putperestlikleri devam ediyordu. Hz. Peygamber bunun bilincindeydi. Bunların sonunda doğruyu göreceklerine inanıyordu. Ama bu putperestler doğruyu görmek şurda kalsın, Hz. Peygamberin vefatından sonra kendi eski cahiliye döneminde kalma gereklerini dayatıyorlardı. Bunu İslamiyet adına dayatıyorlardı. Başta Hz. Ali olmak üzere Ehlibeyt ve çevresi bunları görüyor ve bu olumsuzluklara karşı mücadele ediyorlardı. Bu putperestlerin gözü öylesine kararmıştı ki; Ehlibeyt’e yapılan onca haksızlık ve zulüm yetmemiş, sıra onları yok etmeye gelmişti. Bunun sonucunda Hz. Ali şehit ediliyordu. Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Ehlibeyt taraftarları İmam Hasan etrafında birleşiyorlardı. Bu durum Muaviye lânetlisinin hoşuna gitmiyordu. Burada bu Muaviye denilen melûnun aslını anlatmak gerek. Muaviye Mekke zenginlerinden Ebu Süfyan’ın oğludur. Bu Ebu Süfyan ki, Hz. Peygambere karşı en çok savaşan kişilerden biridir. Hz. Muhammed’in kazandığını gördüğü anda da hemen tövbe edip, müslüman olmuştu. Şimdi inançlı her insana sormak gerekir. Ebu Süfyan mı daha çok hakkı temsil ediyor yoksa Hz. Ali mi? Muaviye mi doğruyu temsil ediyor yoksa İmam Hasan mi? Asırlardır insanlar bu gerçeği dile getirimekten korkuyorlar. Korktukları için de haksızlık bir türlü giderilmiyor. Bizim inancımız odur ki, eninde sonunda insanlık gerçeği görecek.

İşte böylesi koşulların ortasında, İmam Hasan, bilincinde olduğu ağır sorumluluğunun gereğini yerine getiriyor, insanları aydınlatmaya devam ediyordu. Gününü, dünya malına tamah göstermez, kendi nefsini terbiye ve eğitimle geçiren İmam Hasan’ın varlığı Muaviye için tehlikeydi. İmam Hasan insanlığa Hak yolunu göstermek/öğretmek ile meşgulken, Muaviye onu ortadan kaldırmanın planlarını yapıyordu. Muaviye öylesine sinsi, kurnazdı ki; İmam Hasan’ı kendi eşi eliyle öldürtmeyi başardı. Muaviye’nin sadık hizmetkârlarından Mervan, bu planın uygulayıcısıydı. Mervan, İmam Hasan’ın eşi Cude’yi çeşitli vaatler vererek – ki bunlar arasında onu Muaviye’nin sarayına gelin edeceğini – yani yeride – söylüyordu.- Bunun sonucunda Cude haini İmam Hasan’ın yemeğine zehir koymak suretiyle onu şehit etti. İmam Hasan gibi bir şahsiyetin, böylesi bir ihanetin sonucu şehit edilmesinin takdiri ilahiden başka manası olamaz. Çünkü İmam Hasan, dedesi Hz. Muhammed’in, babası Hz. Ali’nin ve annesi Hz. Fatma’nın bir çok özelliğini taşıyordu. Böylesine güzel bir kişilik, masum bir insan katlediliyordu. Cude’nin başına gelenlerde ders vericidir. Rivayet edilir ki, Muaviye Cude için şöyle demiştir: “kendi eşini, İmam Hasan gibi munis bir adamı öldüren birisinin bize gereği yok.” Bunun sonucunda Cude, Mervan tarafından boğularak öldürülüyordu.

BARAK BABA

Barak Baba 1257 Tokat doğumlu olarak kayıtlarda gözükmektedir. 1307’de Gilan ‘da kaynar bir kazana atılarak şehit edilmiştir. 0 sıralarda kırk yaşlarında olduğu rivayet edilir.

Baba İlyas’ın halifelerindendir. “Barak Baba, Mahmut Gazan Han ‘in ölümünden sonra yerine geçen kardeşi Olcaytu Mehmed Flüdabende ‘nin itimadına mazhar olmuş ve Amasya ‘da halkı AI-i aba sevgisine davet eder olmuştur.”( HÜSAMEDDiN, H.; Amasya Tarihi. C. 2, s.460. )

Yine aynı yazar Barak Baba’nın Kalender Şeyhlerinden olduğunu, devamlı seyahat ettiğini bildiriyor. Buralarda Han Elçisi sıfatını kullanarak halktan büyük ilgi görüyor. Amasya tarihi Barak Baba’nın fiziğini tarif ederek şunları anlatıyor: Uzun boylu, sert yüzlü, kalın vücutlu, büyük gözlü, kumral saçlı, bıyığı ve kirpikleri oldukça uzun, yağız bir kimse olarak tanımlıyor. Giysilerine önem vermeyen tüm Kalenderi Şeyhleri gibi Barak Baba’nın da değişik kıyafetlerle dolaştığı kaydediliyor.

Kalenderilik bilindiği gibi Orta Asya’dan Horasan taraflarından gelmiş bir tasavvufi harekettir. Bu hareket de diğer Yesevi, Kalenderi tarikatları gibi Anadolu’da Alevi Bektaşi kültürüyle kaynaşıp bütünleşmiştir.

Barak Baba Kalenderi Şeyhi, Hz. Ali ve İmamlara bağlılığı bilinen bir zattır. Kızılbaşlığı konusunda hiç bir zaman yüksünmemiş, bunu yaşamının sonuna kadar savunmuştur. Tekke tekke dolaşarak, yılmadan, usanmadan Alevi felsefesinin yaygınlaştırılmasında ve obalara taşınmasında büyük payı bulunmaktadır.

Barak Baba kaynaklara göre Sarı Saltuk’un mürididir. Ondan nasip almış ve onun gibi davranmış, onun yolunu takip etmiştir.

Barak Baba’nın çok genç yaşlarda adından söz ettirmesi, onun ne derece zeki, atılgan ve yaratıcı birisi olduğunu göstermektedir. Söylediği sözler karşısında herkesi hayrete düşüren Barak Baba, Alevi tekkelerinin en aktif koordinasyon görevini yürüten bir derviş ve baba olarak tanınmaktadır. Her ne kadar genç yaşında ölmüş olsa da adı uzun yıllar Anadolu’da oba oba dolaşmıştır. Her milliyetten ve her dinden kimseler Barak Baba ile ilişkilerini yürütmekten ve tartışmaktan, fikir alışverişi yapmaktan çekinmemiştir.

Barak Baba’yla ilgili anlatılanlar hem menkıbeyi, hem de tarihi yönünü veren bilgilerdir. Kırk yaşlarında işkenceyle öldürülen bu büyük Alevi pirine ait tarihi kaynaklar açıktır. Doğum tarihi konusunda kesin bir kayıt olmasa da ölüm tarihi kesin olarak 1307’dir. Dolayısıyla kırk yaşlarında öldürülen Barak Baba’nın doğum tarihi de kendiliğinden çıkmaktadır.

Kısacık yaşamına çok şeyler sıkıştırmış olan bu Kalenderi Şeyhi Barak Baba, Yunus’un şiirlerinde de sıkça geçmektedir.

Yunus’a Tapduk’dan oldu hem Barak’dan Saltuk’a

Bu nasip çün çuş kıldı ben nice pinhan olam

Yunus Emre’nin bu şiirinde görüldüğü gibi bu üç pir hep birlikte anılmaktadır.
Hamza Baba

Hamza Baba’nın doğum tarihi hakkında kesin bilgiler yok. Bazı kaynaklar, onun 1313-1346 yılları arasında Manisa’da yaşadığı yönündedir. Hacı Bektaşı Veli’nin halifelerinden olan Hamza Baba, yola bağlılığı ile Anadolu Alevi-Bektaşileri için önemli bir önderdir. Bazı bilgiler kesin olmamakla beraber Hamza Baba’nın, Ahmet Yesevi’nin öğrencilerinden olduğu ve Anadolu’ya ilim getiren erenlerden olduğu şeklindedir. Buna göre Hamza Baba Horasan’da doğmuş ve orada uzun bir dönem yaşadıktan sonra Anadolu’ya gelmiştir. Anadolu’da Hacı Bektaş Veli dergâhında kalmış, Ulu Hünkâr’ın irşadına nail olup, onun icazetiyle yola çıkıp, irşad/aydınlanma hareketine başlamıştır. Hamza Baba, Hacı Bektaş Veli’nin yanından ayrılırken yalnız değildir. Yanında kırk tane derviş vardır. Dergâhtan ayrılan Hamza Baba ve beraberindekiler sırasıyla Nevşehir, Aksaray, Konya ve Denizli’ye gelirler. Denizli’de Babadağı’na gelir. Burada bir süre kalan Hamza Baba, daha sonra oradan ayrılarak Bozdağ’a bitişik günümüzde Kırklar Dağı denilen yere gelir. Burada kendisinden önce gelen Hacı Bektaş Veli öğrencilerinden Sultan Baba’ya misafir olur. Sultan Baba’dan yöre ile ilgili gerekli bilgileri alan Hamza Baba, dervişleri çevreye salarak Hacı Bektaş’ın stratejisine göre yerler aramaya koyulur. Neticede bugünkü yerine gelir. Hamza Baba’nın bölgeye yerleşmesi çevredekileri tedirgin etmiştir. Bu sebeple Hamza Baba sık sık baskınlar yemeye başlamıştır. Hamza Baba ile ilgili anlatılan söylencelere göre, onun kerametini gösterdiği zamanlar bu baskın zamanları olmuştur.

Hamza Baba, tekkesinde ilim, irfan yayar ve burada hakka yürür.

Hıdır Abdal

Hıdır Abdal Sultan’ın nerede ve ne zaman doğduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bilinenler Hıdır Abdal Sultan’ın, Karaca Ahmet’in evlatlarından olduğu ve Hacı Bektaş Veli’nin yolundan gidip, bundan yaklaşık yedi yüzyıl önce Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Ocak köyünde hizmetlerine başladığıdır. Ocak köyü, Hıdır Abdal Sultan köyü olarak bilinir. Burada bulunan Hıdır Abdal Sultan’ın türbesi her yıl yüzlerce kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Hıdır Abdal Sultan, “Düşkünocağı” olarakta bilinmektedir. Bazı bilgiler Hıdır Abdal Sultan’ın, tekkesini kurmasından sonra onlarca insanı irşat ettiği ve böylelikle Alevi inancının bu bölgede gelişmesinde önemli katkısı olduğu yönündedir.

——————————————————————————————–

HIDIR ABDAL SULTAN

Gülağ Öz

Ey gafiller, duyun idrak ey1eyin

Hıdır Abdal gibi er var Ocak’ta

Nedir, dağda, taşta dolanırsınız

Hıdır Abdal gibi er var Ocak’ta

Ocak dedikleri Aşutka üstü

Gerçeğin serili duruyor postu

Muhammed’in canı, Ali’nin dostu

Hıdır Abdal gibi er var Ocak’ta

(Davut Sulari)

20. yy. ozanının söylediği sözler, 13. yy’ın bu Horasan Erenini günümüze getiriyor. Yedi yüz yıllık Anadolu toprağı yeniden bereketleniyor, doğa fışkırıyor, çağıl çağıl sular akıyor adeta. Hıdır Abdal’dan günümüz insanına köprü kuruyor Davut Sulari.

Her Horasan Ereni gibi Hıdır Abdal Sultan’ın da doğum yeri ve doğum tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Elde bulunan onaylı secereler onun, 13. yy.ın ikinci yarısında yaşadığını kanıtlıyor. Hıdır Abdal kimliğinin en belirgin kanıtlarından birisi Arapkir yakınlarında, ki Erzincan, Kemaliye Ocak Köyü’nde bulunan türbesinin kalıntılarında bulunan şu yazı Sultan’ın hem soyunu hem de yaşam kütüğünü vererek günümüze bir ışık tutmaktadır. “Lailahe İllallah Muhem Resulullah, Sülalei Pak Karaca Ahmet Evlatlarından es Seyyi£ Abdal”

Anıt taşındaki yazıdan da anlaşılacağı üzere Hıdır Abdal İmam Hüseyin soyundan bir Seyit olduğu belirtiliyor. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ocağına verilen Seyitlik belgeleri günümüze kadar gelerek korunabilmiştir.Hıdır Abdal’ın tekkesinin kurulu olduğu ilginnç tepenin yüzündedir.Ön yüzü alabildiğine geniş alanlarla kaplı, bir yüzünde Bingöl, bir yüzünde Tunceli, Elazığ, Malatya vardır. Önünde kocaman Keban’ı oluşturan büyük sular akmaktadır. Bu yüksekçe dağ alanına kurulmuş olan Hıdır Abdal tekkesi neden buraya kurulmuş, neden bu verimsiz dağ tepesinde kocaman üniversite (tekke) barınmaktadır. 0 yüzyılın savaş koşulları, kaptı kaçtı eşkiyalık, vurdu kırdı barbarlıktan korunmak amacıyla yapıldığı sanılıyor. Yoksa durup dururken hayvanların bile tırmanmakta güçlük çektikleri bu dağda kocaman bir eğitim alanının kurulması nasıl olmaktadır?

Hıdır Abdal Sultan tekkesinin verdiği hizmetler konusu elde bulunan mevcut fermanlar ve vakıf yazılarından anlaşılmaktadır. Doğu batı arasında bir köprü görevi gören Hıdır Abdal Sultan tekkesi, doğudan gelen konukları tekkede ağırlar, onların her türlü gereksinimleri karşılardı. Hıdır Abdal Sultan tekkesinin en büyük özelliği; burası bir şifahane olarak bilinmesidir. Her türlü hastalığın tedavisi için ocağa başvurulmaktadır. Babası olarak bilinen Karaca Ahmet gibidir Abdal Sultan da doktorluk görevi yapmaktadır. Hem tekkesin rektorü, doktoru, öğretmem hem de dedesi piri durumundadır. Büyük ruh hekimi olarak bilinen Karaca Ahmet ve oğullarının kurdukları tekkeler ve zaviyeler zamanın birer hastahanesi ve sağlık merkezi gibi çalışmaktadır. Daha çok ruhsal hastalıkların iyileştirilmesinde bu ocağa başvurulur.

Bunun dışında Ocak Köyü’nde bulunan Hıdır Abdal Sultan tekkesi doğudan gelen güçlerin uğrak merkezi durumundadır. Göçlerle Anadolu’ya gelen kimseler buradan bilgilenerek gidebilecekleri, yerleşbilecekleri yerler_konusunda da bu tekkenin önemli görevleri bulunmaktadır. Dergahta bulunan bilginler (dervişler) Anadolu ve diğer tekkelerle ilişkileri sıcaktır. Sürekli iletişim halinde bulunulmaktadır. Dergahlarda konular tek bir merkezde alınan kararlar çerçevesinde yürütülmektedir. Her dergahtan birer temsilci merkezi dergahta bulunmaktadır. Alınan kararlar bölge tekkelerinin görüşleri göz önüne alınarak yürütülmektedir. 0 nedenle Doğunun uç noktasında bulunan Hıdır Abdal Sultan Tekkesi de bu doğrultuda çok önemli bir konuma sahiptir.

Hıdır Abdal Dergahı’nın kurucusu Hıdır ve Gani Abdal kardeşler Karaca Ahmet’in oğulları olarak bilinmektedir. Hıdır Abda1 seceresinde de bu konu açık şekilde belirtilmektedir. Büyük bir ruh doktoru olan Karaca Ahmet ve oğlu Hıdır Abdal çağının en önemli hekimleri olma özelliklerinden dolayı da gününde isimleri inatla unutulmaz

Hıdır Abdal Sultan ‘ın seyitlik seceresini günümüzde Türkçe’ye çevirttiren Ocak Köylü aydın yazarların üstün çabalarıyla gün yüzüne çıkmıştır. Yüzyıllardır bozulmadan korunan, günümüze getirilen soy seceresi uzunca bir metindir. Bu metnin bu günki Türkçe’ye aktarılmasında başta Ocak Köylü yazar Mehmet Şimşek Mehmet Yaman ile Abbas Erturan’ın büyük emekleri olmuştur.

Soy seceresinin birinci bölümünde Hıdır Abdal’ın Seyitliği ve dönemde Seyitlerin başlarına yeşil sarık sarılması geleneğinden olarak Hıdır Abdal’ın başında yeşil sarık sarılmasına kadar verilmektedir. “Soyunun intihabı sabit olup hüsnü surette gösterilen afallühü anha olan eşrefi memalüki mahrusei Osmaniye’nin nakibi Şeyh Mehmed b.Seyid Muhmud el Hüseyin yine ikinci şu sözler yeralmakta “… Mehmed bSeyyid Mansur b.Seyi Seyid Yusuf Kamber Abdal es Seyyid Ahmet b. Otman, b. Seyyit unsur b.amme ebiyh es Seyyid Ali b.Seyyid Cafer b.es Seyyid Balı Pehlul b.es Seyyid Habib b.es Seyyid Hıdzr Abdal b.es Seyyit Karaca Ahmed.”1

Hıdır Abdal Sultan ‘ın ölüm ve doğum tarihleri konusunda kaynaklar bulunmamakla birlikte, onun Hacı Bektaş Veli döneminde yaşadığı ve tekkesini kurduğu bilinmektedir. Bu tarih ise Selçuklular’ın son dönemlerine rastlamaktadır. Babası olduğu bilinen Karaca Ahmet ile birlikte Alaaddin Keykubat dönemlerinde Anadolu’ya geldiği sanılmaktadır.

Anadolu’nun Türldeşmesinde Alevi felsefesinin yerleşmesinde geliştirilmesinde, buna bağlı olarak örgütsel okullar zincirini kurulmasında Hıdır Abdal Sultan’ın da büyük umarları olduğu gerçekleri satır aralarında vermektedir. Onunla ilgili anlatılan bir menkıbe şöyledir.

“Hacı Bektaş Veli, halifelerine görevlerini blidirip, nasiplerini dağıtır. Oniki hizmeti de dağıtır. Pirden nasip almak yeni bir hayatın. başlangıcı, yeni bir seferin ilk adımıdır. Görev dağıtımı sırasında da bulunmayan Hıdır Abdal Sultan, Hz. pire vardığında kendsine verilecek bir görev kalmadığını öğrenince mahzunlaşır. Hacı Bektaş kendisine “Ne hüzünleşirsin ya Hıdır Abdal” der. Hıdır Abdal ise “( görürüm ki bana verilecek bir görev kalmamış, ona üzülürüm” diye yanıt verir. Hz. Pir, Hıdır Abdal’ın gönlünü şu sözlerle ferahlatır. “Gam yeme ya Hıdır Abdal, sen bütün ocaklarrn başısın… Benden düşen sana gele. Ancak, senden eli kapanın da Pir dergahında derman olmaya.”2

Bütün hukuk mahkemelerde bir üst mahkemenin olduğu gibi konuların da cemlerde yürüttüğü hukuk, düzeninde bir üst kurul da Abdal Sultan’a verilmiş olan Düşkünler Ocağı’dır. Bugünkü Yargıtay gibi.

Nejat Birdoğan Hıdır Abdal Sultan Ocağı ‘nın işleviyle ilgili şu bilgileri vermektedir. “Hıdır Abdal Ocağı, bilinmeyen çok eskiden beri Düşkün Ocağı ‘dır. Tanımlamak gerekirse Mürşit karşında kalan ocakların verdiği düşkünlük cezalarının başvurulmasında gözden geçirildiği ocaktır. Bu çok büyük bir seçkinliktir”3

Notlar :

1- Şimşek,Mehmet,Hıdır Abdal Sultan Ocağı s.27-28

2- Age, s.66

3- Birdoğan Nejat, Anadoluda ve Balkanlarda Alevi Yerleşimi s.207

BOZOKLU CELAL

“Celallenmek” kavramı Türkçe’ye Bozoklu Celal vasıtasıyla girmiştir. Bozoklu Celal’in yaşamı hakkındaki bilgiler günümüze kadar açığa çıkmamıştır. Var olan bilgilere bakılırsa; Bozoklu Celal Tokat yöresinde yaşamış ve bu bölgede örgütlenmesine başlamıştır. Muhtemelen 1520’lerde Bozoklu İsyanı gerçekleşmiştir. Bu yıllarda (1500’ler) Anadolu halkı büyük bir zulüm altındaydı. Egemen Osmanlı iktidarı halkı ağır vergilere bağlarken, onları bir de Alevi oldukları için dışlıyor, en küçük bir hak talebine büyük baskılarla, katliamlarla karşılık veriyordu. Bozoklu Celal böylesi ağır koşulların hüküm sürdüğü topraklarda Alevi inancının biat etmez, baş eğmez ilkelerini hayata geçiriyordu. Alevi inancı Hz. Ali’den, İmam Hüseyin’den başlayarak hiç bir zaman zalime boyun eğmemiştir. Alevi inancını şekillendiren etmenlerden biri de zalimin zulmüne boyun eğmemek, neticesi ne olursa olsun onlara karşı direnmektir. Bozoklu Celal bu şerefli tarihi bilince çıkarmış ve kendisinden sonrakilere örnek olacak şekilde etrafına yaymıştır. Nitekim daha sonra gelişen bir çok ayaklanmaya “Celali Ayaklanması” adı verildi. Bozoklu Celal, tarihe şanlı bir ayaklanmalar zincirinin başlatıcısı, önderi olarak geçmiştir. Bu anlamıyla önemli olan Bozoklu Celal’in kesin olarak kaç yılında yaşadığı ve şahadete ulaştığı değildir. Önemli olan Bozoklu Celal’in baskı ve zulme karşı direnmiş olmasıdır. Ağır baskı koşullarında Osmanlı iktidarına karşı başkaldırmak ve bu başkaldırıyı süreklileştirmek önemli bir olaydır. Bozoklu Celal bunu başarmıştır. Anadolu’nun dört bir tarafında ezilen insanlara kurtuluşun yolunu göstermiştir.

İMAM ALİ RIZA

Sekizinci imam Ali Rıza 770 yılında doğmuştur. 818 yılında diğer imamların yolunda olduğu için, toplumun yanlışa küfre sapmasını engellediği için, haksızlıklara karşı olduğu için şehit edilmiştir. Sekizinci imam Ali Rıza ecdadlarının aydınlık yolunu insanlığa sunmak için çalıştı yaşamı boyunca. İmam Ali Rıza diğer imamların bıraktığı yerden göreve devam etti.

Sekizinci imam Ali Rıza Abbasi döneminde yaşadı. Abbasi halifesi Harun Reşid kendisinden sonra devlet yönetimini iki oğlu arasında paylaştırdı. Bu oğullardan Memun Ehlibeyt yanlısıydı. İmam Ali Rıza’yı hilafete veliaht atadı. Bu durum Abbasi ileri gelenleri tarafından isyana sebep oldu. Memun İmam Ali Rıza’yı yanına alarak isyanı bastırmak için yola koyuldu. Bu yolculuk sırasında İmam Ali Rıza yediği yiyeceklere zehir konulması sebebiyle şehit düştü. Memun’un buradaki rolü daha günümüzde bile tam olarak anlaşılamamıştır. Ama anlaşılan bir şey var. O da; kutsal imamların zalimlerin, sapmışların, küfür sahiplerinin karşısında olduklarıdır. Sevgili imamlar karanlığa karşı ışığı, zalimliğe karşı adaleti, yanlışa karşı dogruyu, saplantılara karşı hakikati temsil ediyorlardı. Bu durum zalimlerin, saltanat sahiplerinin, haksızların tahammül etmeyecekleri bir durumdu.

Aradan ne kadar zaman geçmiş olursa olsun On İki İmamların insanlığa yol göstericiliği devam ediyor. Zatan On İki İmamların zaman ve mekân sorunu yok. Onlar her daim, her yerde hazır ve nazırdırlar. Gerçeği görüp anlamak için bakmak yeter. Kalplerinde, ruhlarında kini, kibri, bencilliği atamayanlar, kendilerini fani dünyanın geçici zevkleri ile kandıranlar, tarihi kendi yaşamları ile başlatıp, kendi yaşam süreleri ile hesaplayanlar içinse bakmak yetmez. Her halûkârda On İki İmamlar, insanları doğruya davet etmeyi günümüzde de sürdürüyorlar.

“Herkesin dostu aklıdır. Cehalet de düşmanıdır.”

. Mü’min, kendisinde üç haslet olmadıkça mü’min olmaz: Rabbinden bir hikmet, Peygamber’inden bir hikmet ve imamından bir hikmet. Rabbinden olan hikmet, sırrı gizlemektir . Peygamber’inden olan hikmet, halkla iyi geçinmektir. İmamından olan hikmet de sıkıntı ve zorluklarda sabırlı olmaktır .

2. Nimet sahibi olan kimse, ailesine huzurlu bir geçim sağlamalıdır.

3. Peygamberlerin sıfatlarından biri de temizliktir.

4. Susmak, hikmet kapılarından bir kapıdır. Boş yere konuşmamak, muhabbet kazandırdığı gibi her hayrın da kılavuzudur.

5. Boş işler, boş sözleri gerektirir.

6. Büyük kardeş baba yerindedir.

7. Adil insan, sahip olduklarından gaflete düşmeyen kimsedir.

8. Sözünü ettiğin kimse hazırsa künyesini, hazır değilse ismini zikret.

9. Herkesin dostu onun aklıdır; düşmanı ise cehaletidir.

10. İnsanlara muhabbet beslemek aklın yarısıdır.

11. Allah dedikoduyu, malı zayi etmeyi ve her şey için insanlara ağız açmayı sevmez.

12. Müslümanda on haslet olmadıkça aklı kemale ermez: “İyiliği umulmalı, kötülüğünden emin olunmalı, başkalarının az iyiliğini çok görmeli, kendisinin çok hayrını az saymalı, ihtiyacı olanların müracaatından bıkmamalı, ömür boyu ilim talep etmekten yorulmamalı, Allah yolunda fakir olmayı zengin olmaya tercih etmeli, Allah yolunda aşağı olmayı düşmanların içerisinde aziz olmaktan üstün bilmeli, tanınmamayı meşhur olmaya üstün tutmalı, onuncusu ve en önemlisi olan ise ilk karşılaştığı herkesi kendisinden daha iyi ve daha takvalı bilmesidir.

13. İnsanlar iki kısımdır: Kendisinden daha iyi ve takvalı olan; ve kendisinden daha kötü ve daha aşağı olan. (Nazarında) Kendisinden daha kötü ve daha aşağı olan biriyle karşılaştığında şöyle demelidir: “Belki onun iyiliği gizlidedir ve bu onun yararınadır. Benim iyiliğim ise açıktadır; bu da benim zararımadır.” Ama kendisinden daha hayırlı ve daha takvalı birini gördüğünde de, ona ulaşmak için karşısında tevazu etmelidir. Bunu yaparsa makamı yücelir, iyilikleri temiz olur, ismi iyi anılır ve zamanının efendisi olur.

14. Bir adam, “Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.” ayetinin manası için İmam : “Tevekkülün dereceleri vardır. Bir derecesi; bütün işlerinde O’na güvenmen, O’nun tüm işlerine razı olman, hiçbir hayır ve hiçbir hususta senin hakkında kusur (haksızlık) etmediğini ve hükmün de O’nun elinde olduğunu bilmendir. Öyleyse O’na tevekkül et ve işleri O’na bırak. Diğer bir derecesi de; ilminin kuşatmadığı gayb-ı ilahi’ye iman etmendir; o gaybın ilmini Allah’a ve O’nun eminlerine bırakman, gayb ve gayb olmayan her şeyde Allah’a güvenmendir.”

15. Bencilliğin dereceleri vardır: Bazen bencillik insanın kötü amelini onun için süsler, insan onu iyi görür, ondan hoşlanır ve iyi bir iş yaptığını zanneder. Bazen de insan Rabbine iman eder ve bununla Allah’a minnette bulunur. Oysa imanı için de Allah’a minnet borçludur.

16. Kulların en seçkini, en iyisi, iyi iş yaptığında hoşnut olan, kötü iş yaptığında mağfiret dileyen, kendisine bir nimet verildiğinde şükreden, sıkıntıya düştüğünde sabreden ve sinirlendiğinde de affeden kimsedir.

17. Tevekkül, Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmamaktır.

18. Evlenirken yemek vermek sevaptır.

19. İmanın dört hükmü vardır: Allah’a tevekkül etmek, Allah’ın kazasına rıza göstermek, Allah’ın emrine teslim olmak ve işleri Allah’a bırakmak.

20. Bir yudum suyla bile olsa sıla-ı rahimde bulun. En iyi sıla-i rahim, akrabaya eziyet etmemektir. Allah Teâla kitabında buyurmuştur: “Sadakalarınızı minnet ve eziyet ederek batıl etmeyin.” (103)

21. Ailesini geçindirmek için rızık peşinde olan kimsenin mükâfatı, Allah yolunda cihat eden kimsenin mükâfatından daha fazladır.

22. Asaletinde güvenilirlik, tabiatında kerem, ahlakında sebat, nefsinde şeref ve kalbinde Allah korkusu bulunmayan kimseden, dünya ve ahiret işlerinden hiçbiri için hayır bekleme.

23. Karşı karşıya gelen iki gruptan, ancak affı çok olan grup Allahtan yardım görür.

24. Cömert, yemeğini yesinler diye halkın yemeğini yer. Ama cimri, yemeğini yemesinler diye halkın yemeğini yemez.

25. Biz tıpkı Resulullah gibi verdiği sözü yerine getirmeyi kendisi için borç bilen bir Ehl-i Beytiz.

26. Güçsüze yardım etmek en iyi sadakadır.

27. İmam Rıza’ya, Halife Me’mun’un meclisinde sordular. ’’ Gece ve gündüzden hangisi daha önce yaratıldı? İmam ’’Cevabı Allah’ın kitabından mı vereyim, yoksa senin bildiğin muhasebe yoluyla mı?” İlk önce muhasebe yoluyla verin dediler.” dedi. Bunun üzerine İmam “Siz dünyanın Tali’inin (104) yengeç olduğunu ve yıldızların da en yüksek derecede olduğunu söylemiyor musunuz?”, Evet, söylüyoruz dediler. İmam “Buna göre, Zühal (Saturn gezegeni), Terazi burcunda, Müşteri (Jupiter) Yengeç’te, Merih Oğlak’ta, Venüs Balık’ta, Ay Boğa’da, Güneş de göğün ortasında olup Koç burcunda olduğunda, o zaman ancak gündüz olur.” Evet, öyledir, Şimdi de Allah’ın Kitabından cevap verin” dediler. İmam şu ayeti okudu “Ne Güneş’in, Ay’a erişip yetişmesi yaraşır, ne de gece gündüzden öne geçer.” Yani gündüz geceden öncedir. (104)

28. Akıl Allah’ın bir armağanıdır. Edep zahmetle elde edilir; zahmetine katlanan onu elde eder. Ama zahmet ve zorluğa katlanarak akıl elde etmeye çalışan, ancak cehaletini artırır.

29. Zayıf kişi, güçlü kişinin elini öpmemelidir. Çünkü bu ona tapmak gibidir.

30. Anne ağzından, kız kardeş yanağından, İmam da iki gözü arasından öpülür.

31. Allah’ın dostlarını ve dostlarının dostlarını sevmek, Allah’ın düşmanlarından nefret etmek, onlardan ve önderlerinden beraat etmek dinî vazifelerdendir.

32. Anne ve babaya iyilik etmelisin. Müşrik iseler, onlara itaat etmeyerek, dünyada onlarla iyi geçineceksin. Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Bana ve anne- babana şükret; dönüş yalnız banadır. Onlar anne ve baba, hakkında bilgin olmayan şeyi bana şirk koşman için çalışırlarsa, onlara itaat etme.” (106) Hz. Ali buyurmuştur: “Onlar (Ehl-i Kitap), alim ve rahipler için ne oruç tutuyor, ne de zikir ediyorlardı; sadece Allah’a karşı masiyet etmelerini emrettikleri zaman, onlara itaat ediyorlardı.” (107) Resulullah şöyle buyurdular: “Kim Allah’a itaatin dışında bir mahluka itaat ederse kâfir olmuş, Allah’tan başkasını ilah edinmiştir.”

33. Allah bağışlar, zulmetmez. Kullara zulmedeceğini ve onları saptıracağını bildiği kimseye, itaat etmeyi farz kılmaz. Kâfir olacağını ve Allah’ı bırakıp şeytana ibadet edeceğini bildiği kulları da peygamberliğe seçmez. İslam, imandan başkadır. Her mü’min müslümandır, ama her müslüman mü’min değildir .

Tapduk Emre

Tapduk Emre, kesin olmakla beraber 1200 ile 1300’lü yıllar arasında günümüzde Aksaray olarak adlandırılan İç Anadolu bölgesinde yaşamıştır. Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlâna ile aynı çağda yaşamıştır. Tapduk Emre ile ilgili bilgiler oldukça azdır. Hâlbuki Tapduk Emre, Yunus Emre’nin hocasıdır. Yunus Emre gibi bir Ulu şahsiyeti yetiştirmiştir. Bu manada o, dergâh sahibi bir pir, rehber ve mürşittir. Büyük ihtimalle Yunus Emre kadar gelişen olmasa da, o başka aydınlatıcılar, gönül erenleri yetiştirmiştir.

Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli ile aynı çağda yaşamış ve o Ulu Hünkâr ile ilişkiler geliştirmiştir. Hatta bazı kaynaklara göre Tapduk, Hacı Bektaş’ın halifesidir. Tapduk Emre hakkındaki en önemli bilgi, Hacı Bektaş Veli’nin Vilayetname adlı kitabında geçmektedir. Bu menkıbede anlatılan olaylar hem Tapduk Emre’nin hem de Yunus Emre’nin Aleviliğinin kanıtlarıdır. Bazı yanlış bilgi sahipleri ile her şeyi kendilerine yontmak isteyen softalar, Yunus Emre’nin dolayısıyla Tapduk Emre’nin Alevi olmadığını, onların Ehli Sünnet dairesi içinde olduklarını söylüyorlar. Bunların bazıları bilgisizlikten bazıları ise art niyetlerinden dolayı yapıyorlar. Şimdi Vilayetname’den aktaracağımız kısa özet gerçeği açıklıyor.

Rum erenleri, Hacı Bektaş Veli’ye giderken Emre’ye “haydi sen de bizimle gel”, dediler. Emre, çok güçlü bir erdi. “Dost divanında erenlere nasip veren Hacı Bektaş adında bir er görmedik”, dedi ve Hacı Bektaş’a gitmedi. Emre’nin sözünü Hünkâr’a ilettiler. Hünkâr, Sulucakarahöyük’te Kadıncık Ana’nın evine yerleşince, çeşitli bölgelerden gelen muhipler, müritler ıhtırılmaya başlandı. Bu arada Hünkâr, Saru İsmail’i gönderip Emre’yi çağırttı. Emre yanına gelince Hacı Bektaş, “siz, dost divanında erenlere nasip veren Hacı Bektaş adında bir kimse görmedik demişsiniz, siz o nasip veren elin bir nişanesi/işareti olduğunu da bilir misiniz?”, diye sordu. Emre, “o divanda bir yeşil perde vardı, onun ardından bir el çıktı, bize nasip verdi. O elin avucunda güzel, yeşil bir ben vardı, şimdi bile görsem tanırım”, dedi. Bunun üzerine Hacı Bektaş elini açtı. Emre, Hacı Bektaş’ın avucunda o güzelim yeşil beni görür görmez üç kez “taptuk Hünkârım”, dedi. Bundan sonrada adı, Taptuk Emre kaldı. Emre başındaki tacı çıkarıp Hünkâr’a teslim etti. Hünkâr, tacını tekbirleyip giydirdi. O da izin alıp makamına döndü.

Vilayetname’de geçen başka bir anlatımda da Hünkâr, Yunus Emre’yi Tapduk Emre’ye eğitim alması için gönderiyor.

Bilinmesi gereken: Tapduk Emre bir Anadolu erenidir. Ehlibeyt öğretisiyle onlarca derviş yetiştirmiştir. Bunlar arasında ünü günümüze kadar gelen ve düşünceleri ile bütün insanlığı kucaklayan Yunus Emre de vardır.

HACİM SULTAN

Asıl adıyla Recep olarak bilinir. Hacı Bektaş Veli’nin akrabası olduğu sanılmaktadır. Hatta bazı kaynaklar amcasının oğlu notunu düşmektedir. Bilinen asıl gerçek ise, Hacı Bektaş Veli ile birlikte Anadolu’ya gelmesi, Anadolu velilerinden birisi olmasıdır. Hacı Bektaş Veli tekkesinin önemli bir dervişi olup, bu tekkedeki geliştirilmiş Anadolu Alevi tasavvufunu Anadolu toprağına serpmesinde emeği olanlardan bir tanesidir. Seyyitliği 12 İmamlardan Aliyyül Naki’nin soyuna dayandırılır.

Bu pir Hacı Bektaş’ın ölümüne kadar Suluca Karahöyük’te kaldığı ve pirin en yakın arkadaşlarından ve yardımcılarından birisi olduğu ve Hacı Bcktaş Veli’nin ölümü ardından, kendisi de Anadolu Erenleri kervanına katılarak Uşak İli’nin Susuz mevkisini yerleşim alanı olarak seçtiği ve burasına tekke açtığı biliniyor.

Adına yazılmış Velayetnamesi zaman zaman Hacı Bektaş Velayetnamesi ile karıştırılmaktadır. Bununla birlikte anlatılan olaylar çoğu kez aynı konuları içermektedir. Hacim Sultan Velayetnamesi adlı yazma nüshaları bulunmuştur.

Hacı Bektaş cemlerinde talibe öğretilen makamlar içerisinde meydan taşı Kolu Açık Hacı Sultan’a orantılı olarak söylenir. Hacı Bektaş’ca kendisine verilmiş olan tahta kılıç ile terbiye edici olarak görevli olduğu konusu bilinir. Kolu Açık Hacım Sultan’ın meydan taşı Bektaşilerce terbiye edici, korkutucu ve belirleyici olarak kabul edilirken, bu makama sonsuz saygı gösterilmektedir.

Adıyla ilgili bir de menkıbe anlatılır. Bu menkıbeye göre bir gün Hacı Bektaş Veli Sultan kendisine batın kılcını sunar ve bu meydanımızın celladını sana sunduk. Bizim buyruğumuz olmadan bu kılıcı kullanmayasın, der. Bu kılıç tahtadan yapılmıştır. Hacim Sultan elindeki kılıcın kesip kesmediğini denemek ister. Önünden geçen sakanın katırı üzerinde elindeki tahta kılıcın kesip kesmediğini denerken, katıra hafiften dokunduğu tahta kılıç, sakanın katırını ortadan ikiye böler. Olay kısa sürede Hacı Bektaş Sultan hazretlerine iletilir. Hacı Bektaş beddua eder ki, kolun tutulsun Hacim Sultan, der. Kolu tutulan Hacim Sultan rahatsızlık duyar. Koluyla iş yapamaz duruma gelmiştir. Yaptığı hatayı anlayan Hacim Sultan’ın pişmanlıkları para etmez, iş işten geçmiştir. Ancak orada bulunan arkadaşlarından Sarı İsmail, Resul Baba, Seyyid Cemal, Yahya Paşa: araya girerek pirden Hacim Sultan adına özür dilerler, olayın istemeyerek yapılmış bir hata olduğunu ve kolunun bu durumdan kurtulmasını isterler. Hacı Bektaş arabulucuların istekleri karşısında “kolun açık olsun” demesiyle Hacim Sultan’ın kolu yeniden eski haline döner. Ama o günden sonra Hacim Sultan’ın adı Kolu Açık Hacim Sultan olarak kalır.

Hacim Sultan Vilayetnamesi’nin yazarının kesin olarak belli olmamasına karşın bazı kaynaklarda Derviş Burhan adında birisinin yazdığı kaydedilir.

Yine bu vilayetnamede Hacim Sultan’ın Hacı Bektaş’la birlikte Anadolu’ya gelişi, Batı Anadolu’da Germiyan İli’ne yerleşmesi ve oradaki yaşamı konu edilmektedir. Ancak Hacı Bektaş Veli, halifelerden adına vilayetname yazılmış tek halifedir. Bu da Hacim Sultan’ın Anadolu’daki önemini vurgulaması bakımından önem taşımaktadır.

Hacim Sultan’ııı Uşak İli’ne 3 km. uzaklıkta bulunan türbesi onun gerçek makamı ve burada kurmuş olduğu tekke vakfının olduğu yine çeşitli vakıf kayıtlarında rastlanmaktadır. Uşak bölgesinde yetiştirdiği öğrencileri ve bu tekkenin bilim adamları Ege bölgesine Alevi-Bektaşi tohumlarını atarak, bu tohumların Anadolu topraklarında yüzyıllarca hem yurt savunmasında hem de zalim yöneticilere karşı amansız mücadele vererek topraklarında yaşayan Türkmenlerin haklarını korumuştur. Bedrettin’in Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal müritlerinin bu tekkenin bağlantılı yoldaşları olduğu bir gerçektir.

Hacım Sultan’ın değişik yörelerde makamları bulunmaktadır. Bu makamlar arasında yurt dışında bulunanları bile vardır. Bunlardan birisini Hasluck Yugoslavya ile Bulgaristan sınır bölgesinde olduğunu söyler.

Kaygusuz Abdal

Kaygusuz Abdal ile ilgili bilgiler, Abdal Musa Sultan Velayetnamesinde geçmektedir. Bununla beraber Kaygusuz Abdal, Alevi-Bektaşi edebiyatının kurucularından sayılır. 1341 yılında Alanya’da doğmuştur. Bu bilgilerin kesin olmadığını hemen ilave edelim. Alanya beyinin oğludur. Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa Sultan’ın talibi olmasının ilginç bir hikâyesi vardır. Bu söylence Abdal Musa Velayetnamesinde şöyle geçmektedir:

“Teke (Antalya) ilinin Alaiye (Alanya) sancak beyinin oğlu Gaybi Bey, 18 yaşındayken arkadaşları ile ava çıkar. Avlanırken tepe üzerinde bir ahu görür beyzade. O esnada ahu onun önüne çıkagelir. Gaybi Bey onu görünce hemen bir ok çıkarıp, ahuya fırlatır. Kirişten çıkan ok ahunun sol koltuğunun altına saplanır fakat ahu yıkılmaz, sıçrayıp kaçar. Gaybi bey de ardına düşer. Ahudan durmadan kan akar, Gaybi Bey de onun kaçışına bakar.

Ciddi bir şekilde onun izini sürer. Dağlar, vadiler geçip bir sahraya inerler. Yaralı ahu büyük bir asitane kapısından içeri girer. Gaybi de arkasından dergâha girerek, dervişlere geyiği sorar. Meğer o sahradaki bu dergâh, velayet erenlerinden Seyyid Abdal Musa Sultan’a aitmiş. Abdal Musa Sultan, burada büyük bir asitane yaptırmış. Onun hizmetinde pek çok kişiler varmış. Yanına gelenler mutlaka mürit ve muhip olup kalırlarmış. Pek çok dervişi varmış. Hepsi Abdal Musa’ya layıkı ile hizmet ederlermiş. İşte geyiğin ve Gayi Bey’in girdikleri dergâh bu idi.

Dervişler Gaybi Bey’i görüp, karşıladılar ve atının dizginini tutup: ‘Buyrun, ziyarete geldiniz ise aşağı inin’ dediler. Gaybi Bey: ‘buraya oklanmış bir ahu geldi, o benim avımdır, onu bana verin’ dedi. Dervişler de: ‘Buraya böyle bir ahu gelmedi ve biz görmedik’ dediler. Bunun üzerine Gaybi Bey: ‘Hiç dervişler yalan söyler mi, ne için inkâr ediyorsunuz? Ben ahuyu kendi gözümle gördüm, buraya gelip içeri girdi’ dedi. Dervişler bu sözler karşısında hayret ettiler: ‘haberimiz yok, bilmiyoruz’ dediler. Gaybi Bey bu durum karşısında bir hayli öyle kaldı. Bey böyle düşüncelere dalmışken, dervişler: ‘sultanım, Alanya beyi oğlu gelmiş, bizden av talep ederler’ dediler. Sultan da onu bana gönderin dedi. Sultanın yanına varan Gaybi Bey halini anlattı ve neden orda bulunduğunu açıkladı. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o ahu neden senin avın oldu?’ diye sordu. Bey cevapladı: ‘sultanım, ben onu ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koştum. Çok menzil aldı, yoruldu, güç ile buraya geldi.’ cevabını verdi. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan: ‘o oku görünce bilir misin, tanır mısın’ diye sordu. Bilirim cevabını alan Abdal Musa Sultan, kendi kolunu kaldırıp, koltuğunun altında saplı oku gösterdi. Okunu tanıyan Gaybi Bey kendinden geçti.”

Kaygusuz Abdal’ın, Abdal Musa’yla tanışması ve beyliği bırakıp dergâha hizmet etmesi böyle başlamıştır. Kaygusuz Abdal, uzun bir dönem dergâha hizmet etti. (Hizmet, eğitim görme manasında kullanılmaktadır.) Hizmetinden sonra Abdal Musa Sultan’dan icazetnamesini alan Kaygusuz Abdal, Mısır Kahire’ye gitmiştir. Orada bir tekke açmış, hizmetler etmiştir. Bazı bilgiler Kaygusuz Abdal’ın Mısır’a gittikten ve belli bir dönem kaldıktan sonra Hacca gidip, oradan sonra bir çok yeri gezip, tekrar Abdal Musa Dergâh’ına dönüp burada hakka yürüdüğü yönündedir. Bazı bilgiler ise, Kaygusuz Abdal’ın Kahire’de hakka yürüdüğü yönündedir. Herhalûkârda Kaygusuz Abdal, onlarca kişiyi aydınlatmış bir önderdir. Nerede hakka yürüdüğü bilinmese de 1444 yılında hakka yürüdüğü bir çok kaynakta belirtilmektedir.

Kadıncık Ana

Kadıncık Ana, Alevi toplumunda en çok bilinen kadın önderlerden biridir. Şöyle ki; Ulu Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Sulucakarahöyük’e geldiğinde çamaşır yıkıyan kadınların yanına geldi. Kadınlara açlığı olduğunu söyledi. Kadınlar da ona verecekleri yemekleri olmadığını söylediler. Kadınlar arasında bulunan Kadıncık Ana, hemen eve gidip bir ekmeğin içine yağ koyarak Ulu Hünkâr’a getirdi. Bunun üzerine Hünkâr şöyle buyurdu: “artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin”. Bu, Alevi kadını için bir sembol olay niteliğindedir.

Gelelim Kadıncık Ana’nın kimliğine. Bu konudaki bilgiler oldukça çelişkili. Bazı kaynaklar, Alevi edebiyatında geçen Fatma Nuriye Hatun, Kutlu Melek, Fatma kavramlarının hepsinin aslında Kadıncık Ana olduğunu söylüyorlar. Bazı kaynaklardan ise bunların hepsinin farklı farklı kimlikler olduğu kanaatindeler. Aynı durum Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş Veli ile ilişki düzeyi için de geçerli. Bazıları Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş Veli’nin eşi olduğunu söylüyor, bazı kaynaklar ise olmadığını.

Bütün bu çelişkilere ve bilinmezliğe rağmen Kadıncık Ana her anlamda bir kadın önderdir. Bu gerçeği hiç bir olasılık değiştirmediği gibi, Kadıncık Ana da sembolleşen Alevi kadınının toplumsal statüsünü de değiştirmiyor. Kadıncık Ana, her daim erkek ile eşit tutulmuş hatta Velayetname’deki bazı bölümlerde erkeğin önünde yer almıştır. Bütün bunların sembolik değeri olduğunu varsayarsak dahi bu, çağının çok çok ilerisinde bir kadın-erkek eşitliğidir. Kadıncık Ana’nın gösterdiği yardımseverlik çok önemlidir. Kadıncık Ana da sembolleşen; Alevi inancının kadına verdiği değerin, tarih boyunca Alevi toplumunda kadın-erkek eşitliğinin sürekliliğine vurgusudur.

Ahmet Yesevi

Ahmet Yesevi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hakka yürüyüş tarihi 1166 yılı olarak bilinmektedir. Ahmet Yesevi, günümüzde Kazakistan sınırları içinde bulunan Çimkent şehrinin Sayram kasabasında doğmuştur. Babasının vefatından sonra Sayram yakınlarında olan Yesi’ye yerleşir. Burada sekizinci imam Ali Rıza’nın öğrencilerinden Arslan Baba’dan eğitim alır. Yesi’ye yerleştikten sonra Yesevi adını alır. Ahmet Yesevi, zamanın önemli merkezlerinden olan Buhara’ya gidip burada Hemadanlı Yusuf Hoca’dan eğitim alır.

Ahmet Yesevi, Aleviliği etkileyen en önemli önderlerden biridir. Ona “Türkistan Piri” de deniliyor. Ahmet Yesevi’yi ırkçılığa, yobazlığa mal etmek isteyen, onun yüce şahsiyetini kendi dar düşünceleri için kullanmak isteyenler var. Ahmet Yesevi’yi Alevilik dışı sayanlar mevcut. Bunların bazıları art niyetli, bazıları ise cahillikten böyle davranıyor. Ahmet Yesevi, bir rivayete göre Anadolu’ya ve diğer bölgelere binlerce halife göndermiştir. Bir çok Alevi menkıbesinde ve şiirinde adı geçmekte olan, hatta en büyük pirlerden kabûl edilen bir şahsiyete başka başka anlamlar biçmek, tek kelimeyle gerçeklerin çarpıtılmasıdır. Ahmet Yesevi, düşüncesi itibari ile günümüzde dahi Alevi toplumu içinde yaşatılan bir alimdir. Onun kadın erkek eşitliği için söylediği sözler, hep kendisine ve ona tabii olanlara karşı kullanılmıştır. AhmetYesevi şöyle demektedir; “kadın ve erkek birlikte zikir ve tapınma yaparlarsa, kirlilikten arınırlar. Aralarında düşmanlık yerine sevgi oluşur”. Bu sözler Hoca Ahmet Yesevi ile Alevi felsefesinin kadın erkek eşitliği konusundaki tutumuna bir bütünlük sağlamaktadır. Böylesi düşüncelere sahip olan ulu bir şahsiyeti yobazlaştırmak, ırkçılaştırmak komiklik olmaktadır.

Bilinmesi gereken; Hoca Ahmet Yesevi’nin büyük bir Alevi önderi olduğudur. Yanlış yorum sahiplerini tarih yalanlayacaktır.

Ehli dünya halkımızda şehavet var

Padişahlarda vezirlerde adalet yok

Dervişlerin duasında icabet yok

Türlü bela üstüne yağdı dostlar

Ahir zaman alimleri zalim oldu

Hoşgeldin diyebilenler alim oldu

Hakkı söyleyen dervişlere düşman oldu

Acep şöyle zamanlar oldu dostlar

İmam ismail

Altıncı İmam Cafer Sadık’ın oğlu olan İsmail’in doğum yeri ve tarihi bilinmemekle beraber, 760 tarihinde hakka yürüdüğü bilinmektedir.

İsmail, adına kurulan İsmailiye mezhebi ile bilinmektedir. Bu mezhep taraftarları, Mısır’da Fatımiler Devleti’ni kurup, Hasan Sabbah gibi dahi bir önder yetiştirmişlerdir.

İmam İsmail hakkındaki bilgilerimiz oldukça kısıtlıdır. Bu bilgiler oldukça karmaşıktır. Yine de bizlere göre şöyle bir özet çıkarmak mümkündür: İmam Caferi Sadık’ın şehadetinden sonra Ehlibeyt taraftarları kendi aralarında iki gruba ayrılmış bulunuyorlardı. Bir grup yedinci İmam olarak Musa Kazım’ı kabul ederken, diğer grup imam olarak İsmail’i benimsiyorlardı. Bu karışıklık, çelişki sonucu, Ehlibeyt taraftarları iki gruba ayrılmış oldular. Bazı kaynaklara göre, Ehlibeyt taraftarlarının gücünden çekinen Ehlibeyt düşmanları böyle bir oyun tezgahladılar. Öyle ya da böyle, neticede günümüzde de varlığını sürdüren ve tarihte bir çok önemli başarıya imza atmış olan bir İsmaililik gerçeği var. En doğru çözüm, eksisi artısıyla bu Ehlibeyt taraftarlarını tarihi mirasıyla beraber kucaklamaktır. Ayrı noktalar yerine orta değerler etrafında birleşip, farklılıkları bir zenginlik olarak görmektir. Bizlerin İmam İsmail ile İsmaililik hareketine yaklaşımımız böyledir.

Virani

Yedi Ulu Alevi ozanlarından biri olan Virani’nin doğum tarihi ve yeri bilinmemekle beraber Kerbelâ çevresinde yaşadığı ve 16. yüzyılın sonlarında, 17. yüzyılın başında yaşadığı bilinmektedir.

Virani’nin çabası; inancın güzelliğini, yüceliğini anlatmak ve bunu insanlara en güzel şekilde, kalplerinde izler bırakacak ve yüce duygulara eriştirecek şekilde yapmaktır.

Virani’nin Balım Sultan’dan icazet (el almak) aldığı ve bir süre Necef’te Hz. Ali’nin türbesinde hizmet ettiği sanılmaktadır. Virani bir çok yeri dolaşmıştır. Demir Baba Velayetnamesinde geçen bir öyküde, Virani’nin Balkanlar’a kadar geldiği ve Demir Baba ile görüştüğü yazılmaktadır. Virani çok derin bir bilgiye sahipti. Üçten fazla dil konuşurdu.

Kıblegâhımdır Muhammed Mustafa

Secdegâhımdır Aliyel Murteza
Canı başı ben Ali’ye vermişim
Yoluna kurban olayım derse
Adem olup insan içine geldim
Hak nasip eylese kandan içeri
Behlil gibi kandan kana gezerken
Bir kana uğradım kandan içeri
Be hey Ademoğlu o Adem değil
Oynatma atını o meydan değil
Süleyman dersen Süleyman değil
Süleyman var Süleyman’dan içeri
Hak lokması yemiş ben de kanmışam
Serim başım Pir yoluna koymuşam
Bu canı vermişem bir can almışam
O canı saklarım candan içeri
Virani gedanın nutkunu halda
Her ne ki ararsan sende sen yolda
Bir kâmil mürşidin buyruğun salda
İlikten damardan bundan içeri

Hızır

“Yetiş ya Hızır” deyimi asırladır darda kalanın, zorda olanın umut çığlığı olarak söylenmektedir. Hızır, zor durumda kalanların, son çareleri tükenenlerin çağırdıkları, medet diledikleri erendir.

Bilinenlerin aksine Hızır, sadece Anadolu’da değil bir çok coğrafyada aynı anlamda anılmaktadır. Aleviler Hızır’ı bir peygamber olarak kabûl ederler. Ondan Hızır Peygamber, Hızır Aleyhisselam ya da Hızır Nebi olarak söz edilir. İnanca göre Hızır Peygamber ölümsüzlük suyu (Abı hayat) içmişti. Zaman zaman dünyaya gelerek, darda olanların yardımına koşar ve doğaya yeniden can verir. Hızır Nebi halk arasında şöyle tarif (tasavvur) edilir: üzerinde çiçeklerden yapılmış bir cübbesi bulunan, ak sakalllı, nur yüzlü yaşlı biri olarak betimlenir. Bastığı yerde güller açar, ekinler yeşerir. Elini sürdüğü kişi dertlerden, uğursuzluklardan, hastalıklardan arınır, ömür boyu huzurlu yaşar.

Hızır üzerine gerçek mi yoksa hayali biri mi olduğu yönündeki tartışmalar devam etmektedir. Bazı kaynaklar Kuran-ı Kerim’de Kehf sûresinde geçen ve Hz. Musa ile beraber olan ama ismi zikredilmeyen kişinin Hızır olduğu yönündedir. Bütün bu tartışmalar bir yana, Aleviler’in algıladığı, andığı Hızır’ı biraz daha somutlaştıralım.

5 mayısı 6 mayısa bağlayan gece Hızır ile İlyas’ın yeryüzünü gezdiği ve buluştukları gecedir. Buna Hıdrellez denilir. Bu Hıdırellez bayramını bir çok topluluk kendine göre kutluyor. Ayrıca yöreden yöreye tarihi değişen ama genelde birinci ve ikinci ayda olan üç günlük Hızır Orucu tutulmaktadır.

Sonuç olarak; Hacı Bektaşı Veli’nin Vilayetnamesinde anılan Hızır, Aleviler için zor günün, dar günün dostudur. Hızıra Şükran manasında 3 günlük oruç tutuluyor. İnanan kalpler için Hızır her yerde ve her zaman için hazır-nazırdır.

Kul Himmet

Yedi Ulu Alevi ozanından biri olan Kul Himmet’in, onaltıncı veya onyedinci yüzyılda yaşadığı varsayılmaktadır. Tokat bölgesinde yaşadığı ve o bölgede hakka yürüdüğü söylenmektedir. Kul Himmet, Pir Sultan Abdal’ın talibidir. Pir Sultan’ın yolunda yürümüştür. Bazı bilgiler onun Pir Sultan’ın bıraktığı yoldan çalışmalara devam ettiği şeklindedir. Kul Himmet’in deyişleri oldukça akıcı bir yapıya sahiptirler. Kullandığı dil, halkın kullandığı günlük konuşma dilidir. Kul Himmet, bu dilbilgisi ile bir çok mesajı, öğüdü dolayısıyla eğitimi halka vermiştir. Böylece Cem törenlerinin en çok söylenen deyişlerinden olmuştur.

Bir de Kul Himmet Üstadım vardır. Bu mahlayı kullanan Sivaslı İbrahim’dir. Sivaslı İbrahim, Kul Himmet’le olan hayranlığın, ona olan bağlılığını Kul Himmet Üstadım mahlesi ile ölümsüzleştirmiştir.

Kul Himmet’im der ki bu sır Ali’nin

Pirim Hünkâr Hacı Bektaşı Veli’nin
Kurbanıyım erkânının yolunun
Kırmızılar giydik alda nemiz var
Kul Himmet’im bu manâdan almayan
Seri, başı dost yoluna vermeyen
Hakkı özünde hazır bilmeyen
Ha dolansın şu cihanı serseri

İmam Ali Naki

Onuncu imam Ali Naki, 829 yılında doğmuştur. 868 yılında şehit edilmiştir. İmam Ali Naki’de diğer imamlar gibi yaşamı boyunca bu yolun gereklerini yerine getirmek için çalıştı. Ehlibeyt belki dünyevi anlamda İslamiyet’e yöneticilik yapmadı. Ama İslamiyet’in inanç yönünü belirleyen ve İslamiyet’in aydınlık yolunun insanlar tarafından bu kadar kabullenilmesinde Ehlibeyt önderdir. Zaten Oniki İmamlar’ın ve diğer Ehlibeyt önderlerinin şehit edilmeleri, baskı ve zulüm görmeleri de bu manadadır. Çünkü Emevi ve Abbasi halifeleri, yönetimde oldukları tarih boyunca hep zevk u sefa için çabaladılar. İstisnalar kaideyi bozmuyor. Dünya malına tamah gösteren, kendini dünyevi zevklerin yerine getirilmesi için yaşatan bu kanlı saltanat sahipleri, her daim karşılarında Ehlibeyt’in ulu şahsiyetlerini buluyorlardı. Bu yöneticilerin çoğunluğu iktidar mücadelesi için çok kötü hâllerde öldürüldüler.

İşte bu saltanat sahiplerinden olan Abbasi halifesi Müttevekil, onuncu imam Ali Naki’yi küçük düşürmek için sarayına çağırdı. Aslında çağırma değil, emirdi. İmam Ali Naki saraya gitti. Bu sırada zevk alemlerine dalmış olan Müttevekil, İmam Ali Naki’ye içecek ikram etti. İmam Ali Naki bunu kabul etmedi. O güne değin kimse halifeyi reddetmemişti. Halife bu defa şiir oku dedi. İmam Ali Naki şiirde yetersiz olduğunu söyledi. Halife Müttevekil bağırarak okumasını emretti. Onuncu imam Ali Naki, tarihe geçen şu mısraları okudu:

“İnsanlar korunmak için dağ tepelerine tırmandılar

Yiğit kişilerdi ama o tepeler sağlamadı onlara yenildiler

Yüceldiler sonra düşürüldüler çukurlara yerleştiler

Ne de kötü yerlerdi onların yerleştikleri yerler

Gömülüp gittiler sonra da bir feryat eden bağırdı artlarından

Nerede bilezikler, nerede taht-taç, nerede süsler-püsler?

Hani vaktiyle nazlarla, nimetlerle perdelenirdi o yüzler

Mezar, bu soruya açık seçik cevap veriyor ve diyor ki;

Şimdi o yüzlerde kurtlar oynaşmada

Kurtlara yem olmuş o yüzler

Nice zaman yediler, içtiler, geçindiler

Şimdi ise dünya onları yer içer

Nice zaman evlerde barındılar, oturup mutlandılar

Şimdi ise evlerden de ayrıldılar, ehilden ayalden de geçip gittiler

Bunca zaman hazineler yığdılar, mallar biriktirdiler

Derken mallarını mülklerini düşmanlarına dağıttılar, bittiler.

Evleri bomboş, içindekilerse mezarlarında yatıyorlar

Göçtüler göçtüler.”

Bu şiirin manası açıktır. Nitekim o toplantıda bulunanlar ağlamaya başladılar. Ehlibeyt’in nuru bir kez daha onuncu imam Ali Naki şahsında bütün kötülüklere galip geliyordu.

İMAM ZEYD

Zeydiye tarikatının kurucusu olan imam Zeyd, kesin olmamakla beraber 698 yılında doğmuştur. Yine kesin olmamakla beraber 740 yılında küfe de Emevi zulmüne karşı başlayan isyanda şehit edilmiştir.

Zeyd, dördüncü imam Zeynel Abidin`in oğludur.

Dördüncü imam Zeynel Abidin hakka yürümesinden sonra bir kısım Ehlibeyt taraftarı Zeyd`i beşinci imam olarak kabul ederken Ehlibeyt taraftarlarının çoğunluğu ise beşinci imam olarak Muhammed Bakır`i kabul ediyorlardı.

Bize göre İmam Zeyd, büyük bir Alevi önderidir.

Imam Zeyd ile ilgili kaynaklar oldukca az. Buna rağmen İmam Zeyd hakkında şunları söyleyebiliriz: İmam Zeyd, dördüncü imam Zeynel Abidin`in oğludur. Zeynel Abidin`in hakka yürümesinden sonra bazı Ehlibeyt taraftarları Zeyd`i imam olarak kabul etmişlerdir. Ancak altını çizerek belirtelim ki Zeyd ile Muhammed Bakir arasında kesinlikle herhangi bir ihtilaf olmamıştır. Her ikisi de Ehlibeyt düşüncesi doğrultusunda mücadele etmiş ve Ehlibeyt inancının gelişmesi için çalışmışlardır. Nitekim her iki saygıdeğer imamda bu uğurda şahadete ulaşmıştır. Zeydiye tarikatının kurumlaşması imam Zeydin şahadetinden sonra gerçekleşmiştir. İmam zeyd`in şahadetinden sonra oğlu Yahya mücadeleye devam etmiştir. Yahya da 743 yılında şehit edilmiştir. İmam Zeyd`de diğer Ehlibeytin önder şahsiyetleri gibi büyük bir ilim sahibiydi. Hatta bir çok Sünni din bilgini kendisinden ders almıştır. İmam Zeyd`in bilgisi sadece dini konurlarla sinirli olmayıp hayatin bir çok alanına yönelikti. Günümüzde azda olsa Yemen de Zeydiye taraftarları var.

Hayyam

Hayyam, 1048 yılında Nişabur’da doğdu. 1122 yılında Nişabur’da hakka yürüdü. Hayyam adı çadırcı anlamına geliyor ve babasının mesleği olan çadır yapıcılığından dolayı verilmiştir.

Ön adı Ömer olan Hayyam, bütün dünyada en çok tanınan şahsiyetlerden biridir. 18. yüzyıldan itibaren Hayyam batı dünyasında tanınmaya başladı. Hayyam’ın dünya çapında tanınmasını sağlayan rubaîleridir. Rubaîler, dörtlüklerden oluşan şiirlerdir. Bu rubaîlerde Hayyam, yaşamın güzelliğini anlatır. Hayyam’ın rubaîleri, bir çok softa tarafından anlaşılmamış ya da yarım yamalak anlaşılmıştır. Hayyam’ın şiirlerinde çok derin manalar gizlidir. Dünya malına heves edenlerin ahmaklığını vurgular Hayyam.

Rubaîlerden örnekler:

Aşk yazılıdır dünya defterinin ilk sayfasında,

gençlik denilen şiirin ilk dizesi başlar aşkla.

Aşk evrenidir yaşadığın, gördüğün her bir şey,

yaşamın asıl anlamı, özü aşktır, öğren, anla.

Aklınla yaşa, aklından başka şey beğenme,

varsa iyi bir arkadaşın kötüye yönelme,

hoş geçin herkesle beğensin herkes seni,

sen kendini bil ama kendini hiç beğenme.

Ölüm bir kere gelir ömrünce ancak.

Bir kere öl bakalım korkak,

varlık bir avuç damar, kan, deri mi?

Bunları yok sayda öz varlığa bak.

Hayyam’a göre doğru yaşam sahibi olmak önemlidir. Doğru yaşam için de, kişisel tutkulardan, kazanç hırsından ve bunların sonucu olan “bir takım alçak kimselerin buyruğu altına girmemektir”.

Hayyam’ın dünya çapında tanınmasını sağlayan rubaîleridir belki fakat Hayyam sadece şair değildi. Gençliğinde iyi bir eğitim almıştı. Bu eğitim doğal yetenekleri ile birleşince, Hayyam başta tıp, astronomi, matematik olmak üzere bir çok bilim dalında -günümüz deyimiyle- profesördü. Bazı batılı tarihçilere göre Hayyam, dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü tespit eden kişidir. Bu bağlamda Hayyam çağının çok ilerisinde bir önderdir. Yaşamını aklı ve duyguları ile dengeli bir halde yürütmüş, dolayısıyla çok önemli bilimsel çalışmalar yapmış ve insanların iç dünyalarını da derinlemesine gözlemleyip, çelişkilerine çözümler sunmuştur.

Şah Abbas

Şah Abbas, Şah İsmail ve Şah Tahmasp’tan sonra Safevi devletinin en önemli yöneticilerinden birisidir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1629 yılında hakka yürüdüğü sanılmaktadır. Şah Abbas, düşmanların saldırıları ve yöneticilerin basiretsizliği sonucu gerileme dönemine giren Safevi devletini tekrar canlandırmıştır. 1603’ten itibaren kaybettiği toprakları tekrar almaya başlamıştır. Bunlar arasında Bağdat’ta vardır. Şah Abbas’ın önderlik kabiliyeti sonucu, Safevi devletinin sınırları genişlemeye devam ediyordu. Bu genişleme onun hakka yürümesinden sonra da devam etti. Afganistan içlerine kadar genişledi.

Şah Abbas sadece Tebriz, Erivan, Kars, Bağdat, Kerbela, Necef, Musul ve Diyarbakır’ı zaptetmekle kalmadı, aynı zamanda büyük hamleler yaparak onlarca yol, köprü, saray ve kervansaray yaptırdı. Şah İsmail, Şah Tahmasp döneminde olduğu gibi, Şah Abbas döneminde de bilim, mimari ve bayındırlık gibi alanlarda çok büyük aşamalar kaydedildi. Özellikle başkent İsfahan bu gelişmelerin merkezi konumundaydı. Diyebiliriz ki, Safevi devleti Şah Abbas döneminde en parlak dönemini yaşamıştır. Şah Abbas da üstün yöneticilik kabiliyetleri ile yerini altın harflerle Alevi tarihine yazdırmıştır.

SARI SALTUK

Sarı Saltuk menkıbelerde en çok anlatılan pirlerden birisidir. Menkıbeler öylesine çok söylenmiş, yazıya geçirilmiştir ki, onun tarihsel kimliğini geri plana atmaya yetmiştir.

Menkıbelerde her zaman olduğu gibi tarihsel çelişkiler iç içe bulunmaktadır. Gözlerden kaçmayacak bir gerçek Sarı Saltuk’un bir Horasan Ereni olarak Anadolu’ya 13. yüzyılın ortalarında geldiği, Anadolu’da diğer arkadaşları gibi Alevi kültürünün yayılmasını, yeşermesini, hoşgörüsünün benimsetilmesini, barış ve kardeşlik ortamında tüm insanların mutlu olması yönünde çalışmasıdır.

Sarı Saltuk’dan övgüyle söz eden birçok kaynak vardır. Kaynaklar, genellikle çelişkilidir. Tarihi kaynak diye gösterilen bazı bilgiler Hacı Bektaşı Veli Velayetnamesi’ne dayanılarak verilen menkıbelerdir. Kaynakların dışında Alevi Bektaşi şairlerinin nefeslerinde bolca övgüler vardır. 1475 tarihlerinde yazıldığı sanılan Hızırname adlı eserinde Alevi şairi Muhyittin’in şiirinin bir yerinde Sarı Saltuk’dan şöyle söz edilmektedir.

“Geldi erenler cem ile gösterdiler uçtan uca

Taptuk Sarı Saltuk bile gösterip hep uçtan uca”

Sarı Saltuk’dan Hacı Bektaş Velayetnamesi’ne anlatılanların bir başka biçimiyle de Otman Baba Velayetnamesi’nden Sarı Saltuk’dan bahsedilmektedir.

Sarı Saltuk’un Anadolu’da bulunduğu dönem kargaşanın en yükseğe çıktığı, Selçukluların yıkılma sürecidir. Anadolu Selçuklu Devleti her ne kadar yıkılma sürecine girmiş olsa da, Anadolu’da yine çeşitli devletçikler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunlar uç beylerinin kendi adına kurdukları beyliklerdir..

Sarı Saltuk ismi ölümünden yıllar sonra bile Osmanlı topraklarında anılır olmuş. Unutulamamış, Osmanlı sultanları gittikleri her seferde onun ismiyle karşılaşır olmuşlar. İnsanların bedenleri yerine gönüllerini kazanan.Sari Saltuk, bu gönül kazanımlarının bu kadar büyüyeceğini, Avrupa topraklarında bu derece tutacağını belki de hesaba katmamıştı bile.

Adına söylenen menkıbeler öylesine ülkeyi sarmış ki, padişahların rüyalarına bile girer olmuş Sarı Saltuk. Bir menkıbede, İstanbul’un kuşatıldığı ama henüz alınamadığı dönemde Fatih devamlı düşünür, İstanbul’u alabilmenin formüllerini kafasında kurarmış. Bir gün bir rüya görür, kızıl saçlı, iri yarı, elinde bastonlu birisi karşısındadır. Karşısındaki kızıl saçlı, ona “Ben Sarı Saltuk’um” der. Ardından İstanbul’un anahtarlarını Sultan Mehmet’e teslim eder. Anahtarlardan birisinin Edirne’de kalacağını da söylemeyi unutmaz.

İstanbul’un kuşatılması sırasında Edirne’de bulunan Cem Sultan’ın kulağına da hep Sarı Saltuk fısıldanır. Genç Şehzadenin içini kemiren bu zat kimdir? Araştırılması ve adına da bir kitap yazılmasını Ebul Hayri Rumi adlı birisini görevlendirir. Ebul Hayri Rumi, topladığı bilgileri birleştirerek Saltukname adıyla bir eser ortaya koyar.

Ahmet Yesevi’den yüzyıl kadar sonra yaşadığı sanılan Sarı Salttık, Hacı Bektaş ve Mevlana ile hem çağdaş hem de yaşıtdaş olduğu gerçektir. Bu büyük evliyanın ölümüyle ilgili birçok bilgiler verilmektedir ki bu bilgiler diğer pirler için de aynı şekilde vardır. Ancak ortada kesin bir tarih söylenememektedir. Birkaç yıl ileri ya da geri olabilir, bunun fazlaca bir önemi olmasa gerek. “Sarı Saltuk’un Kuzey Anadolu ‘dan Üsküdar yolu ile bir Türkmen kafilesinin reisi olarak Dobruca ‘ya 1263-1264 tarihinde göçünün vuku bulduğu, günümüz tarih araştırıcılarının artık ittifakken kabul ettikleri bir husustur.”

Saltıık’un ölüm tarihiyle ilgili A. Baki Gölpınarlı, Berzali’den aldığı bilgi ışığında 1291 olarak, Zeki Veli Togan ise Yusuf al Nabhani’den yararlanarak Saltuk’un ölüm tarihini 1256-1257 olarak saptıyor. Machiel Kiel ise Sarı Saltuk’un ölüm tarihini 1300 olarak vermektedir.

Sarı Saltuk’un Horasan pirlerinin en büyüklerinden olduğu Rafizi ve Batini düşünceler taşıdığını, Anadolu ve Rumeli Aleviliğinin oluşumunda onun harcının büyük olduğunu kanıtlayacak birçok belge vardır. Onun katı bir Arap-Emevi Müslüman’ı gibi gösterme umarları boşunadır. 0, Anadolu pirlerinin olduğu kadar Müslüman’dır, Batıni’dir, Kızılbaş’tır, Rafızi´dir, Hetorotox’dur.

Sarı Saltuk’la ilgili bütün söylenenler, yazılanlar, tarihsel ve menkıbeyi kaynaklar San Saltuk’un en önemli bir Horasan Ereni olduğunu, kendisinin bilgilerle donanmış, iyi bir öğretmen, örgütleyici, iknacı olduğunu kanıtlamaktadır.

Sarı Saltuk’un tekkesi ve türbesinin Dobruca, Babadağı’nda olmasına karşın. Anadolu ve Balkanlar’da adına yapılmış birçok makamı vardır. Bunların bulunduğu bölge ve yerler şöyledir:

Anadolu’da:

Tunceli – Hozat, Akören Köyü

Diyarbakır – Kent Merkezi

Bor – Merkez

İznik – Merkez

İstanbul – Rumeli Feneri İçinde

Babaeski (Bulgaristan İşpulyla yok edildi)

Mostar – Yugoslavya

Ohri – Makedonya

Balkanlar’da:

Dobruca – Babadağ

Pes – Yugoslavya

Bivania – Isveç

Pezevina – Bohemya

Moskova 15

SARI İSMAİL

Yaşamı konusunda aydınlatıcı bilgiler bulunmamasına karşın Sarı İsmail, Bektaşi ve Alevi yazınında isminden en çok söz ettiren pirlerden birisidir. Anadolu’ya 13. yy.da gelmiş olduğu, Hacı Bektaş’a Karaca Ahnıet’le birlikte geldiği kayıtlarda işlenmiştir. Hacı Bektaşı Veli’nin en yakın çalışma arkadaşlarından birisi olarak bilinir. Hünkar ona en güvendiği işleri vermiştir. Hacı Bektaş Vilayetnamesi Sarı İsmail’i şöyle anlatıyor.

“Birgün Sarı İsmail Hünkar’ın huzuruna gelip el kavuşturdu. Hünkar şöyle dedi. Sarı İsmail, sizin için sucağız ılıttım, lütfedip gelseniz dedi. Hünkar, şimdi onun vakti değil dedi, Konya’ya Mevlana Celalettin ‘in huzuruna git, onlarda bir kitabumz var, onu al gel.”

Kaynaklarda Sarı İsmail ile ilgili detaylı bilgileri bulmak olası değil. Rastlanılan kaynaklar salt Sarı İsmail ismiyle geçer, hizmetlerini ve konumunu belirtir.

Daha evvel Karaca Ahmet’e gelmiş bulunan Sarı İsmail, bir zamanlar Karaca Ahmet’in hizmetinde bulunmuş, birlikte Hacı Bektaş Sultan’a geldiklerinde ise, Hacı Bektaş onu yanında kendi tekkesinde alıkoymuştur. Burada da önemli hizmetlerde bulunmuştur.

Hacı Bektaş Veli hakka yürüdüğünde Sarı İsmail, Hünkar’ın boyruğu üzere Menteş iline gelerek, burada bulunan eski kiliseyi onararak kendi adına bir tekke binası inşa ederek yaşamının sonraki bölümlerini burada geçiriyor.

Yine Sarı İsmail Sultan ile ilgili Vilayetname de kendisiyle ilgili bölümden sürdürelim “Sarı İsmail arkadaşlarıyla gezinirken, çift süren bir çift öküz yanı başında duruyor. Öküz dile gelip, Yirmi yıldır bu kişinin çiftini sürerim, kocadım, güçten kuvvetten düştüm, yarınki gün dilerler ki beni boğazlayalar. Lütfet Allah aşkına beni bunun elinden kurtar, der. Sarı Isnıail öküzü satın alıp azat eder. Bu nedenle çevresi Sarı İsmail’e ‘Öküzü Söyleten Sarı İsmail Padişah’ adını takarlar. “

Sarı İsmail’in hizmetleri ve kişiliğiyle ilgili anlatılan yazılar ve menkıbeler ne yazık.ki, ölüm ve doğum tarihleri konusunda hiç bir bilgi verilmemektedir. Hatta kimin oğlu, nerede doğdu, nereden nasıl geldi diye bir kayıta rastlanılmamaktadır.

HACI BEKTAŞ VİLAYETNAMESİ’NDE SARI İSMAİL

Hünkür’ın hususi hizmeti, Saru İsmail Padişah’a aitti. Hünkar, onu pek çok severdi. Halifelerden hiçbiri, onun mertebesine erişemedi. Hünkar’ın ibrik darı da oydu. Sulucakaraöyük’den bir yere gitmek istese çok defa yanına onu alırdı.

Birgün, acaba Hünkar, bize nereyi yurt verecek, nerde dem-yom oynatacağız fikrine daldı.. Hünkar’a malüm oldu. İsmail’im dedi, ben göçtükten sonra sopanı at, nereye düşerse orası yurdun olsun, yeşil fermanı da yanında götür, sana lazım olur buyurdu. Hünkar’dan sonra seccadeye geçen Habib Emirci’den izin aldı, dergahtan çıkıp sopasını attı.Can gözüyle gördü ki,Menteş ilinde Tavaz’da bir kilisenin kubbesini delip içeri düştü.O sırada meğer bir keşiş kilisede incil okurmuş,sopa kubbeyi delip içeri girince keşişin gözüne bir ejdarha gibi göründü.

Derken Sara İsmail, gide-gide Tavaz’a, o kiliseye vardı, keşişi müslüman etti, kiliseyi yıktı, tekke haline getirdi.

Bundan sonra Sam İsmail, keşişe, ben dedi burda karar edeceğim, seninle komşu olalım. Bu sözü söyleyip silkindi, bir sarı doğan şekline girdi, uçup Tavaz’da bir yere kondu. Boynunda halkası, ayağında çingırağı da vardı. 0 sıralarda şehrin beyi Zpaun (?) isminde bir kafirdi. Adamları, o güzelim sarı doğanı görüp gittiler, beye haber verdiler. Bey, amanın dedi, onu tutmak gerek. Ya Müslüman Padişahından kaçıp gelmiştir, ya da kafir padişahından. İki adam gitsin, biri,Müslümanların giydiği elbiseyi giysin, biri kafirlerin. Müslüman padişahından kaçtıysa Müslümana tutulur, kafir padişahından kaçtıysa kafire tutulur dedi. Öyle yaptılar. 0 iki kişi, doğanın konduğu yere geldiler. Fakat Sarı İsmail, ondan önce adam şekline girmiş, konduğu taşın dibine oturmuştu. Onu görünce vardılar, elini öptüler, koşup beye geldiler, dediler ki: 0 doğan değilmiş, Isa Peygambermiş. Bey, bunu duyunca pek sevindi, sanki aklını kaybetti. Hemen adamlarıyla kalktı, geldi. Gördü ki taşın dibinde sarışın, güzel bir er oturmada. Elini öptü, ayağına yüz sürdü. Sarı İsmail, onları Müslümanlığa davet etti, kabul ettiler.

Sarı İsmail, orda yerleşti. Birçok kişiler, gelip derviş oldular. Bir gün, gezerken bir çiftçiye rastladı. Iki öküzü vardı, çift sürmedeydi. Sari İsmail, gelince öküzlerin biri, dile geldi, erenler şahı Sari İsmail Padişah dedi. Sari İsmail, öküzün yanına geldi, nedir halin diye sordu. Oküz, kocaldım, gücüm-kuvvetim kalmadı, beni boğazlamaya götürecekler, er hak aşkına kurtar beni dedi. Saru İsmail, o öküzü sahibinden satın aldı, azad etti. Bu yüzden o ilde Sari İsmail’in adı, “öküz söyleten” kaldı.

Sari İsmail’den birçok kerametler belirdi. Bir nice zaman orda dem-yom oynattı, sonucu güçtü, yeşil fermanla beraber gömdüler. Dem geçti, devran geçti, Hünkar oğullarından biriyle Sivrihisar’ın gün doğusu tarafından, Seyyid Ahmed oğulları arasında, icazet hususunda bir bahistir geçmeye başladı. Nihayet Hünkar sözünü hatırlayıp Sari İsmail’in mezarın geldiler.Ey Sari İsmail padişah dediler. Sizde emanet olan yeşil ferman bize lazım.Lütfet ver.Hemen mezar yarıldı,yeşil ferman çıktı.Okuyup maksatlarına erdiler.

Muhammed Nusayri

Üzerinde en çok tartışılan, bir çok defa katliamlara uğrayan, baskıların en olmadıklarını yaşayan Nusayrilerin önderidir Muhammed Nusayri. Nusayrilik, hep Ehlibeyt dairesinin dışına itilmek istendi. Nusayrilere yalan yanlış iftiralar ile saldırıldı. Özünde bir Ehlibeyt kurumlaşması / tarikadı olan Nusayrilik, tarih boyunca ve günümüzde en çok saldırılan, baskı gören, dışlanan, yok edilmek istenen Alevi kurumlaşmalarının başında geliyor. (Kurumlaşma kavramını bilinçli olarak tarikat, tutulan yol, kurum, topluluk anlamında kullanıyoruz.) İşte bunca dışlamaya, katliama rağmen günümüzde de varlığını sürdüren Nusayriliğin kurucusu Muhammed Nusayri’dir. Muhammed Nusayri hakkındaki bilgilerimiz sınırlıdır. Bazı kaynaklar, Muhammed Nusayri’nin onuncu İmam Ali Naki’nin öğrencisi olduğu, bazı kaynaklar ise on birinci Hasan Askeri’nin öğrencisi olduğu yönündedir. Her halûkârda Muhammed Nusayri, günümüzde de varlığını sürdüren özgün bir Ehlibeyt anlayışına sahip olan ve bu anlamıyla da Ehlibeyt taraftarları için bir zenginlik olan Nusayriliğin kurucu önderidir.

Kazak Abdal

Kazak Abdal’ın doğum tarihi ve doğum yeri hakkında çeşitli bilgiler var. Bunlar içinde en çok bilineni, Romanyalı olduğu ve 17. yüzyılda yaşadığıdır. Kazak Abdal, bir çok düşündürücü olayı hiciv yöntemiyle dile getirmiştir. Günümüzde dahi Kazak Abdal’ın şiirleri güncelliğini ve önemini korumaktadır.

İşte bir örnek:

Ormanda büyüyen adam azgını

Çarşıda pazarda adam beğenmez

Medrese kaçkını softa bozgunu

Selam vermek için kesan beğenmez.

Kazak Abdal ile ilgili Bektaşi Aleviler arasında çok yaygın olan bir söylencesi var. Bu söylence şöyledir: “Rus çarının kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergâhından, Rusya’dan tuz parası almak üzere gelen Demir Baba’ya; ‘sen keramet sahibi bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar’ diye yalvarırlar. Demir Baba da; ‘bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder (adamak) misiniz?’ der. Kabûl ederler. Demir Baba çocuğa, ‘em’ der. Çocuk anasının memesini emer. Delikanlılık çağına gelince, Demir Baba dergâhına gönderirler. Böylece Demir Baba çocuğu evlat edinir. Adını Ahmet olarak koyar. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan’a giderek, el alır ve adı da Kazak Abdal olur.” Söylence böyle.

Kazak Abdal’ın bürokratik yapıları, batıl inançları, insanın yaşamını anlamsızlaştıran gelenekleri eleştiren şiirleri günümüzde de meşhurdur.

Eşeği saldım çayıra

Otlayıp karnın doyura

Gördüğü düşü hayıra

Yoranın da …

Alaycı tutumu, güldürücü diliyle gericilere, kendisini bilgin sanan cahillere şiirlerinde cevap verir. Onların saçmalıklarını sergiler.

Kazak Abdal, yola, yolun ulularına, Hacı Bektaş Veli’ye candan bağlıdır.

Şah Kulu

Şah Kulu’nun doğum tarihi bilinmemektedir. Günümüzde Antalya adını alan Teke iline bağlı Korkuteli kazasının Yalımlı köyünde doğdu. Şah Kulu’nun babası Hasan halife, Şah İsmail’in babası Şah (Şeyh) Haydar’ın halifesiydi. Şah Kulu küçük yaşlardan itibaren eğitime tabi tutulmuş, bu eğitim sonucu kendisini her alanda yetkinleştirmişti. Babası Hasan halifenin hakka yürümesinden sonra babasının kurduğu tekkenin başına geçmişti. Bu da kendisine büyük bir sorumluluk getirmişti. Şah Kulu, kendisini toplumuna karşı sorumlu hissediyordu. Bunun neticesinde, Osmanlı devletinin halk üzerindeki baskılarının artması sonucu çareler arıyordu.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Şah Kulu iyi bir eğitim almıştı. Bu eğitim yetenek ile birleşince ortaya muazzam bir önderlik çıkmıştı. Şah Kulu, Babailerin, Şeyh Bedrettin’in mücadele yöntemlerini iyice tahlil etmiş, ona göre de bir mücadele ve örgütlenme tarzı geliştirmekteydi.

Osmanlı tarihçileri Şah Kulu’nu lânetle anarlar. Ona “Şeytankulu” derler. Şah Kulu’nun geliştirdiği isyan hakkındaki bilgiler muhteliftir. Bilinen, Şah Kulu’nun diğer isyanların deneyimlerinden yararlandığı ve onların yaptığı hatalara düşmediğidir. Buna rağmen Şah Kulu yenildi. Yenilginin sebebi Şah Kulu’nun harp meydanında şehit edilmesiydi. Öndersiz kalan direnişçiler paniklemeye ve geri çekilmeye başladılar. Bunun sonucunda Osmanlı ordusu devlet örgütlenmesinin verdiği deneyim ve eğitim sonucu galip geldi. Geri çekilen direnişçiler Şah İsmail ile buluştular. Bu konuda her ne kadar çeşitli spekülasyonlar varsa da, bizce Şah Kulu taraftarlarının iddia edilenin aksine Erdebil dergâhında gereken dostluğu gördükleridir. Başta da belirttiğimiz gibi, her ne kadar Şah Kulu’nun doğum tarihi kesin değilse de bazı kaynaklarda 1459 yılı olarak geçiyor. Şehadet tarihi ise 1511.

Hz. FATMA (FATMA ANA)

Hz. Fatma’yı tanımlarken şu belirtilenler az gelir. Hz. Fatma, hayırlı bir evlat, sadık bir eş, mükemmel bir anne ve iyi bir mümin. Bütün bu sıfatlar; hayırlı, iyi, mükemmel, sadık Hz. Fatma’yı anlatmaya, tanıtmaya, tanımlamaya yetmez. Hz. Fatma İslam tarihinde önemi yadsınamayacak bir kişidir. O her zaman iyi örneklerle anıldı.

Hz. Fatma, Hz. Peygamberin kızıdır (doğumu 609, hakka yürümesi 633). Hz. Ali’nin eşidir ve Hasan ile Hüseyin’in annesidir.

Hz. Fatma babasının vefatından kısa bir süre (75 gün) sonra vefat etmiştir. Çok genç yaşında hakka yürümesine rağmen, o hep saygıyla anıldı. Anılmaya devam ediliyor. Hz. Fatma’nın genç yaşta vefat etmesinin sebebi, kendisine ve ailesine yapılan haksızlıklardır. Fedek hurmalığı olayı, Hz. Fatma’yı büsbütün yıkmıştır. Hz. Muhammed’in sağlığında Hz. Fatma’ya ve ailesine gösterilen saygı ve hürmet, peygamberin vefatından sonra kine dönüştü. Hz. Fatma masumdu. Gerçek anlamıyla kutsaldı.

Hz. Fatma’ya yapılan haksızlıklar tarih boyunca onun soyuna karşı sürdürüldü. Hz. Fatma, Aleviler açısından kutsal bir insandır. Her şeyden önce anadır. Alevilikte “Ana” kavramı saygıyı, saygınlığı ifade ediyor. Dolayısıyla da Fatma Ana’yı temsil ediyor.

Fuzuli

Yedi Ulu Alevi ozanından biri olan Fuzuli’nin doğum tarihi ve yeri kesin olarak bilinmemekle beraber 1495 yılında Bağdat’ta doğduğu yaygın bir kanaattir. Asıl adı Mehmet olan Fuzuli’nin 1504 yılında Kerkük, 1480 yılında Musul’da doğduğuna dair rivayetler de vardır. 1556 yılında Kerbela’da hakka yürüdüğü rivayet edilmekle beraber yine bazı bilgiler Fuzuli’nin Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü kentinde hakka yürüdüğü şeklindedir. Nitekim bugün Fuzuli’nin Bakü’de bir de heykeli bulunmaktadır.

Bütün bilgilerden ulaştığımız sonuçlar; Fuzuli’nin bir çok yerde yaşadığı ve bir çok yeri de dolaştığı yönündedir. Fuzuli bir çok eser yazmıştır. Fuzuli’yi Alevi toplumunda önemli kılan, onu Yedi Ulu ozandan biri yapan özelliği, onun Kerbela katliamı üzerine yazdığı mersiyelerdir. Bu mersiyeler öyle etkilidir ki, insanlar adeta katliamı yeniden yaşıyorlar. Mersiyelerdeki bu içtenliği, Fuzuli’nin Ehlibeyt aşkının şiire yansıması olarak görebiliriz. Nitekim Fuzuli, Bağdat şehrinin Osmanlılar’a geçmesi sonucu kendisine Osmanlı’ya hizmet karşılığında sunulan altınları kendine has üslubuyla reddetmiştir. “Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar” adlı meşhur deyim bu döneme aittir.

Fuzuli, gönülden bağlı olduğu Ehlibeyt’e bağlılığını yazdıkları dışında, Necef’te Hz. Ali’nin, Kerbela’da İmam Hüseyin’in türbelerine hizmet ederek de kanıtlamıştır. 1556 yılında Kerbela’da hakka yürümüş ve burada defnedilmiştir.

Ey felek bu mülkü bi vefayı al başına çal

Tacı, tahtı, zihnet, sarayı al başına çal

Bir gün için neylerim, fani cihan emlâkini

İster isen büsbütün dünyayı al başına çal

Bu Fuzuli Kerbela’nın mecerasın okudu

Softa efendi verdiğin fetvayı al başına çal

ŞEYH BEDREDDİN (BEDREDDİN MAHMUT)

Şeyh Bedreddin, kesin olmamakla beraber 1365 yılında Simavna’da doğmuştur. Şeyh Bedreddin öğrenimine Edirne’de başladı. Bursa ve Konya’da eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a giderek zamanın ünlü bilginlerinden dersler aldı. Şeyh Bedreddin’in düşüncesi ve yaşamı Mısır’da Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışmasından sonra değişti. Çünkü Bedreddin o güne kadar hep Sünni İslam anlayışını benimseyenlerin çevresinde bulunmuş ve kendi düşünceleri de öyle şekillenmişti. Şeyh Hüseyin Ahlati ise Ehlibeyt düşüncesini yani Aleviliği benimseyen birisiydi. Şeyh Bedreddin, Şeyh Hüseyin Ahlati ile yaptığı sayısız tartışma ve sohbet sonrası Aleviliği benimsemişti. Bu aşamadan sonra Şeyh Bedreddin Tebriz’e giderek sarayda düzenlenen tartışmalara katılır. Tekrar Mısır’a dönüşünden kısa bir süre sonra Şeyh Hüseyin Ahlati vefat eder. Şeyh Bedreddin, Hüseyin Ahlati’nin yerine geçer. Bu makamda fazla durmayan Bedreddin Şam, Halep, Karaman, Konya, Aydın, Tire ve İzmir’e uğradıktan sonra 1406 yılında Edirne’ye gelir. Bu sırada Osmanlı İmparatorluğunda taht kavgası başlar. Süleyman Çelebi’yi yenen Musa Çelebi Edirne’yi ele geçirir. Hükümdarlığını ilan eden Musa Çelebi, etkisi ve sevenleri giderek artan Şeyh Bedreddin’i kazaskerliğe getirir. 1413 yılında Musa Çelebi’yi yenen kardeş Çelebi Mehmet, Şeyh Bedreddin’i İznik’e sürgüne gönderir.

Osmanlı İmparatorluğu halk üzerindeki baskısını arttırıyordu. Baskılardan ve zulümden bıkan halk Şeyh Bedreddin’in ve diğer Alevi önderlerinin telkinleri sonucu isyan ediyordu.

Alevi isyan ve ayaklanma tarihinin en önemli halkalarından birini Şeyh Bedreddin oluşturuyor. Şeyh Bedreddin’e bağlı olan Börklüce Mustafa Aydın’da, Torlak Kemal ise Manisa’da şanlı bir direniş gerçekleştiriyorlardı. Bu direnişler Osmanlı ordusuna ağır kayıplar verirken kendileri yenilmekten kurtulamadılar. Börklüce Mustafa’ya ve Torlak Kemal’e yapılan işkence ve bu işkenceye yiğitçe karşı koymasıyla Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Anadolu Alevi halkının asırlarca belleğinde ve yüreğinde yer etmesini sağladı. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in yenilmesi sonucu Şeyh Bedreddin İznik’ten gizlice ayrıldı. Kendisini sevenlerin çok olduğu Deliorman yöresine çekildi. Hâlâ nasıl olduğu anlaşılmayan; Şeyh Bedreddin Osmanlı ordusuna esir düşer. Serez’e götürülen Şeyh Bedreddin orada idam edilir (1420).

ŞEYH BEDREDDİN DÜŞÜNCESİNDEN KESİTLER:

Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.
İnsanlar birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ediyoruz sanında bulunuyorlar.
Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için iç yüzün arınlanması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiç bir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.
Kötü ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.
İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la kavuşmuşlardır.
İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini gösterirde Hak olarak ona taparlar.
Gerçek tasavvufçu, hiç bir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyhleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler. Eğer halk bunu öğrenirse, kendisini öldürür.
Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.
Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.
İbadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiç bir sevap ve mükâfat kazanamazsın.
Ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler.

Imam Hasan Askeri

On birinci imam Hasan Askeri 846 yılında doğmuştur. 874 yılında ise şehit edilmiştir. İmam Hasan Askeri, yaşamı boyunca diğer imamların yolunda gitti. Ve bu yolda şehit edildi. O da diğer imamlar ve Ehlibeyt önderleri gibi işkence, zulüm ve baskı gördü.

Daha önce on ikinci imam Mehdi’nin doğacağı hadisler ile söylenmişti. Bu sebepten dolayı Abbasi yönetimi İmam Hasan Askeri’yi sürekli baskı altında tuttu. O sevgili imamı, yıllarca zindanlarda tuttu. Bütün bunlar kâfi gelmeyince de onu zehirleterek şehit ettiler. On birinci imam Hasan Askeri şöyle sesleniyor insanlığa:

“Dikkat eyle şimdi. Belki şeytan öbür iman kardeşlerinden senin yüce, daha üstün olduğuna dair kalbine bir şüphe salabilir. Kendini daha üstün saydığın kişi, eğer senden daha yaşlı ise onun daha uzun ömürlü olması nedeniyle, geçen zaman boşluğunda senden fazla hayırlı işler yapmış olacağını düşün. Yok eğer senden küçükse, bende ondan daha çok suç işlemişimdir, ondan fazla isyan etmişimdir. O halde, o benden çok daha iyi. O kişi seninle yaşıtsa, ben işlediğim suçları biliyorum ama onun suçlu olmadığına şüphem var. Nasıl olurda şüpheyi doğrudan daha üstün tutarım diye düşün”.

Bu sözler yüzlerce ciltte anlatılacak şeyleri üç beş satır ile insanın beynine silinmeyecek şekilde işliyor. Bunu Ehlibeyt dışında daha kim başarır?

On birinci imam Hasan Askeri şöyle devam ediyor öğütlerine:

“Sana öğüt verir gibi görünse de, cahilin sohbetinden uzak dur. Sana düşmanca davransa bile, akıllı adama ters düşmemeye çalış. Çünkü cahil, sana iyilik edeyim derken kötülük yapar.

Akıllı düşmana gelince, onun insanlık duygusu, bazen düşmanlığın önünü alabilir. İnsanlara düşmanlık etmekten uzak dur. Çünkü, ne yumuşak huylu insanların hilesinden, ne de alçak kişilerin ihanetinden hiç bir zaman emin olamazsın.”.

1. Münakaşa etme; yoksa değerin yok olur. Şaka yapma; yoksa başkaları sana karşı cür’et kazanır (heybetin sarsılır).

2. Kim mecliste makamından aşağı bir yerde oturmaya razı olursa, yerinden kalkıncaya kadar Allah ve melekleri ona salat ederler.

3. Affedilmeyecek günahlardan biri de, kişinin “Keşke, sadece bu günahımdan sorguya çekilsem” (yani, bu günah önemli değil) demesidir. Daha sonra şöyle buyurdular: İnsanlar arasında şirk, karıncanın karanlık gecede siyah bir deri üzerindeki ayak izinden daha gizlidir.

4. Bismillahirrahmanirrahim, Allah’ın ism-i a’zam’ına, gözün siyahının beyazına olan yakınlığından daha yakındır.

5. İyilerin, iyileri sevmesi, iyiler için sevaptır. Kötülerin, iyileri sevmesi ise, iyiler için bir üstünlüktür. Kötülerin iyilere düşmanlığı, iyiler için bir ziynettir. İyilerin kötülere düşmanlığı ise, kötüler için bir aşağılanmadır.

6. Yanından geçtiğin herkese selam vermen ve mecliste makamından aşağıda oturman tevazudandır.

7. Musibetlerden biri de, gördüğü iyiliği gizleyen ve kötülüğü açığa vuran komşudur.

8. İbadet, çok oruç tutmak ve çok zikir etmek değildir; ibadet, Allah’ın yarattıklarının hikmetini çok düşünmektir.

9. İki yüzlü ve iki dilli olan kul ne de kötü kuldur; yüzüne karşı kardeşini över, arkasında ise dedikodu eder. Kardeşine bir nimet ulaşırsa onu kıskanır, bir belaya uğrarsa onu yalnız bırakır.

10. Öfke, her kötülüğün anahtarıdır.

11. En huzursuz insanlar, kin güden kimselerdir.

12. İnsanların en takvalısı, şüpheli olan işlere teşebbüs etmeyen kimsedir. İnsanların en abidi, farzları eda eden kimsedir. İnsanların en zahidi, haramları terkeden kimsedir. İnsanların en çok çaba göstereni, günahları terkeden kimsedir.

13. Şüphesiz, siz kısalan bir süre ve sayılı günler içerisinde yer almışsınız; ölümse ansızın gelir. Hayır eken, saadet biçer. Kötülük eken de pişmanlık biçer. Her ekici, ektiğine ulaşır. Ağır davranan, nasibinden mahrum kalmadığı gibi, haris de nasibinden fazlasını elde edemez. Kime hayır verilirse, o hayrı Allah bağışlamıştır. Kim de şerden korunursa onu da Allah korumuştur.

14. Mü’min mümine bereket, kafire ise hüccettir.

15. Ahmağın kalbi ağzındadır; hikmet sahibi olan kimsenin ağzıysa kalbindedir.

16. Garantilenmiş rızık, seni farz bir işten alıkoymasın.

17. Abdestli olduğunda haddini aşan, abdestini bozan kimse gibidir.

18. Hakkı terkeden her güçlü, zelil olur; hakka sarılan her zelil de, izzet kazanır.

19. Cahil ile dost olan ıstırap çeker.

20. İki hasletten üstün bir şey yoktur: Allah’a iman etmek ve kardeşlere faydalı olmak.

21. Evladın küçüklükte babaya karşı saygısızlığı, büyüdüğünde ona karşı gelmesine sebep olur.

22. Mahzun bir şahsın yanında, sevinçli olduğunu göstermek edepsizlik sayılır.

23. Hayattan daha iyisi, kaybettiğinde hayata nefret ettiğin şeydir. Ölümden daha kötüsü ise, başına geldiğinde ölümü arzuladığın şeydir.

24. Cahile nefsinin isteklerine karşı durmasını sağlamak ve bir şeye alışkan olanı alışkanlığından vazgeçirmek, mucize gibi bir iştir.

25. Tevazu, kıskanılmayan bir nimettir.

26. Bir kimseyi zahmete sokacak bir şeyle ona ikramda bulunma.

27. Kardeşine gizlide öğüt veren onu süslemiş, halkın önünde öğüt veren de onu kötülemiştir.

28. Allah’ın nimetiyle kuşatılmayan hiç bir bela yoktur.

29. Müminin, kendisini alçaltacak şeye ilgi göstermesi ne de kötüdür.

30. Tevfik veren Allah’tır, O bize yeterlidir ve O, ne güzel sahiptir.

31. İmamet konusunda delil isteyen bir kişiye “ Kim nişane ve açık bir delil isterse, istediği şey ona verilir. Daha sonra nişane ve delil istediği İmamdan yüz çevirirse, ona iki kat azap edilir. Kim sabrederse Allah tarafından te’yid edilir. İnsanlar, gönderilen semavi kitapların yolunu seçmek üzere yaratılmışlardır. Allah’tan doğruluğu niyaz ediyoruz. Sonuç, ya Hakka teslim olmaktır veya helak olmaktır.”

32. Allah, akıllı kimseleri muhatap almaktadır. İnsanlar benim hakkımda birkaç gruba ayrılmışlardır. Bir grup kurtuluş yolu üzere olan gerçeği bulan, hakka sarılan, aslın dalına tutunan şek ve şüphe etmeyen, benden başka sığınılacak bir önder tanımayan kimselerdir. Bir diğer grup ise, Hakk ehlinden olmayan kimselerdir. Bunlar deniz yolcusu gibidirler ki, deniz dalgalandığında sarsılır, sakinleştiğinde de sakinleşirler. Diğer bir grup da, Şeytan’ın kendilerine galip olduğu kimselerdir. Bunların işleri de kıskançlıklarından dolayı hak ehline itiraz edip karşı çıkmaktır. Öyleyse sen sağa-sola yönelen kimseyi terket. Çünkü çoban koyunlarını toplamak istediğinde onları az bir çabayla toplar. Sakın sırları (149) ifşa etme ve riyaset talep etme. Bunlar insanı helak olmaya götüren hasletlerdir.”

33. Sizlere Allah’tan korkmayı, dininiz hususunda şüpheli şeylerden kaçınmayı, Allah için çaba göstermeyi, doğru konuşmayı, size güvenip yanınızda emanet bırakan kimseye ister iyi olsun, ister kötü emanetini iade etmeyi, secdeleri uzatmayı ve iyi komşuluk (150) yapmayı tavsiye ediyorum; işte Muhammed bunlarla gönderilmiştir. Onların, (hangi inançtan olurlarsa olsunlar ) (150) cenaze merasimlerine katılın, hastalarını ziyaret edin, (komşuluk) haklarını ödeyin.

34. Sizden biri, dininde vera’lı, doğru konuşan, emaneti sahibine veren ve halka karşı güzel ahlaklı olduğunda “. Bu ise bizi hoşnut eder. Allah’tan korkun, bizlere süs olun, utanç vesilesi olmayın. Muhabbetleri bize doğru çekin; her çeşit kötülüğü bizden uzaklaştırın. Çünkü biz, hakkımızda söylenen her iyiliğin ehliyiz ve hakkımızda söylenen her kötülükten uzağız. Allah’ın kitabında, bizim hakkımız, Hz. Resulullah’a yakınlığımız ve Allah tarafından da tertemiz (masum) kılındığımız açıklanmıştır. Bizden başka, hak olarak hiç kimse bu makamı iddia edemez.

35. Allah’ı ve ölümü çok anın. Kuran’a inanın ve ona uyun. Peygambere salavat getirin. Çünkü Peygamber’e salavat getirmenin on sevabı vardır. Size yaptığım tavsiyeleri unutmayın. Selamımı size ileterek sizi Allah’a emanet ediyorum.
Abdal musa

Abdal Musa, Anadolu’da Aleviliğin yayılmasında, gelişmesinde büyük katkıları olan bir Alevi önderidir. Kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte, 1300 ile 1400’lü yıllarda yaşadığı sanılmaktadır. Abdal Musa Sultan, Bektaşi Alevileri tarafından çok önemsenen bir zattır. Hacı Bektaş Veli’nin en seçkin halifelerinden biridir. Abdal Musa adına cem düzenlenmektedir. Abdal Musa, Abdal Musa postu olarak adlandırılan, meydandaki on iki post sıralamasında yer alan ayakçı makamı ile de önemini ortaya koymuştur.

Hemen hemen bütün Alevi önderleri için geçerli olan tarihsel kesinlik, Abdal Musa için de sözkonusudur. Bazı kaynaklar Abdal Musa Sultan’ın Hacı Bektaş Veli’nin akrabası olduğu yönündedir. Aslı Horasan’dadır. Bugün Anadolu’nun bir çok yerinde Abdal Musa’ya atfedilen yerler vardır. Bunların en önemlisi, Antalya ilinin Elmalı yöresinde bulunan Tekke köyündeki dergâhtır. Büyük ihtimalle Abdal Musa Sultan, Anadolu’da bir çok yeri gezip görmüş, insanları aydınlatmıştır. Sonunda Elmalı yöresine gelip dergâhını kurmuştur. Bu dergâhta yüzlerce kişiyi eğitmiştir. Bunlar arasında Kaygusuz Abdal da vardır. (Bilindiği gibi Kaygusuz Abdal, seçkin bir Alevi önderidir.)

Bilinmesi gerekenler; Abdal Musa Sultan, Anadolu’daki Alevi örgütlenmesini geliştiren, kurumsallaştıran, yüzlerce kişiye eğitim verip irşad eden, bir büyük önderdir. Doğum tarihi, nerede hakka yürüdüğü gibi tarihsel bilgiler mühim olmakla birlikte esas değildir. Esas olan, Anadolu Alevileri adına cemler düzenlediği, kurbanlar kestiği ve bu ulu şahsiyetin insanlığa sunduğu hizmetlerdir. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi ile Abdal Musa hizmetini sürdürmektedir. Ayrıca her yıl Abdal Musa Sultan adına Tekke köyünde şenlikler yapılmaktadır.

Abdal Musa Sultan’ın günümüzde de geçerliliğini koruyan düşüncelerinde kısa bir kesit:

Mümin ol

Halim selim ol

Ahde vefa et

Müsibete sabret

Sözü düşün sonra söyle

İbadete malına güvenme

Yalan söyleme

Hak divanından ayrılma

Bilmediğin kişiye yar olma

Vaktini zayi etme

Kimsenin uğradığı kötü duruma gülme

Kendinden ulu kimse ile mücadele etme

Dünya için gönlünü mahzun etme

Mevki sahibi kimseye yüzsuyu dökme

YUNUS EMRE

Yunus Emre hakkındaki bilgiler kesin olmamakla beraber 1238 yılında doğduğu ve 1320’de hakka yürüdüğüdür şeklindedir. Anadolu’nun bir çok bölgesinde Yunus Emre’ye ait olduğu iddia edilen mezarlar vardır. Her ne kadar bazıları gizlemeye çalışsa da Yunus Emre bir Alevidir. Sanatıyla, düşüncesiyle kendinden sonraki kuşakları etkileyecek kadar büyük bir kişilik Yunus Emre, bu kişiliğe giden yolda ilk dersi büyük Alevi önderi Hacı Bektaşı Veli’den almıştır.

Yunus Emre Anadolu’da hüküm süren Selçuklu devletinin halkı zulüm altında tuttuğu, baskılar uyguladığı ve bir de durmaksızın yinelenen Moğol saldırılarının olduğu bir dönemde yaşamıştır. Bu dönemde bir de kıtlık olunca Anadolu insanı daha da perişan oldu. Perişan olanlardan biri de Yunus Emre’ydi. Hacı Bektaşı Veli’nin yapıtlarından “Vilayetname”’de geçen anlatıma göre Yunus Emre bu kıtlık olan yılda köyünden yola çıkarak ulu Hünkâr Hacı Bektaşı Veli’nin dergâhına varıp biraz buğday isteyecekti. Giderken eli boş gitmemek için yolda heybesine alıç doldurdu. Ulu Hünkâr’ın huzuruna varıp halini anlattı. Bir kaç gün misafir kaldıktan sonra gitme vakti gelmişti. Hünkâr, Yunus’a şöyle dedi: “Buğday mı verelim nefes mi?” Yunus: “Nefesi ne edeyim, eşim çocukların aç bana buğday verin.” Bunun üzerine Yunus’a buğday verdiler. Yunus dergâhtan ayrılınca yaptığı hatayı fark etti ve tekrar dergâha döndü. Halifeler durumu Hünkâr’a bildirdiler, o da: “Biz kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye sunduk. Varsın ondan nasibini alsın.” dedi. İşte asırlardır güncelliğini ve derinliğini koruyan Yunus Emre kişiliğinin başlangıç noktası burasıdır. Yunus bundan sonra yıllarca Tapduk Emre’nin dergâhında emek verir. Bu aynı zamanda eğitimdir de. Bu eğitim sonucu öğrendiklerini insanlarla paylaşmak için bütün Anadolu’yu gezer.

YUNUS EMRE’NİN DÜŞÜNCELERİ

Yunus Emre, vahdet-i vücut (varlığın birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf felsefi yorumunu benimsemiştir. Vahdet-i vücut felsefesine göre; “Tanrıdan başka varlık yoktur. Var olan her şey onun çeşitli biçimlerde görünmesidir”.

Yunus Emre şiirlerinde insan, Tanrı, varlığın birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, ölüm, olgunluk, alçakgönüllülük gibi konuları dillendirmiştir. Bütün bu kavramları insanların anlayabileceği sözcüklerle yalın bir şekilde belirtmiştir.Yunus Emre’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. Yunus Emre sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı diye yorumlar. “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü”. Sevginin amacı yüce yaratıcıyla bütünleşmektir. Sevginin olduğu yerde öfke, kırgınlık, kızgınlık olmaz. Sevginin değerini yalnız seven bilir. Sevmek bilgelik, emek, olgunluk ister. Tanrı ışığından mahrum kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlıkları (yaratılanları) birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Yaşamak belli nesnelerle (eşyalara) sahip olmak, sadece gelip geçici varlıklar edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşam biçimi insanı sevgiden dolayısıyla yüce yaratıcıdan uzaklaştırır.

Yunus Emre’ye göre gerçekte ölüm yoktur. Ölüm ruhun bedenden ayrılıp yaratıcısına dönmesidir. Bu nedenle ölüm ruhla beden arasında bir ayrılıktır. Yunus Emre’yi anlamak, ondaki derin sevgiyi çözmek günümüzde yaşanan sorunları da çözmek anlamına gelir.
Hasan Sabbah

Hasan Sabbah, tarihte ve günümüzde eşi benzeri olmayan bir Alevi önderidir. Hasan Sabbah, kurduğu örgüt ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu rüyası olmuştur.

Hasan Sabbah, İran’ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam’cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmailliliği benimsemiş ve bölgenin İsmaili önderlerinden eğitim görmüştür. Hasan Sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca, İsmaillilerin merkezi olan Fatımi Devleti’nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078’de vardı. Hasan Sabbah üç yıl Mısır’da kaldı. Kahire ve İskenderiye’de dönemin ünlü bilginlerinden dersler aldı. Hasan Sabbah, 1081 yılında İsfahan’a dönerek, yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başladı. Hasan Sabbah, yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek, İsmailliliği yaymaya çalıştı. Bu çalışmaları sonucu var olan İsmaili tabanını daha da genişletti. 1090 yılında Alamut kalesinde eğitim ve örgütlenme mücadelesine yeni bir boyut kazandırarak, Alamut kalesini kendisine merkezi üs olarak seçti. Alamut kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup, çok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut’u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilinçli seçmiştir. Hasan Sabbah, Alamut’un bütün eksiklerini tamamladı. Su kanalları açıp, ambarlar kurdu. Çevredeki küçük kaleleri alıp onlara kuleler yaptı. Çevrede bulunan yerleşim alanlarının çoğu İsmaili oldu. Bu arada bazı kurallar getirip, sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir üyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır.

Alamut kalesinin Hasan Sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen Selçuklu veziri, Nizamülmülk, dört ay boyunca Alamut’u kuşatmasına rağmen sonuç alamadı. Bu dönemde Selçuklu Devleti’nde taht kavgası vardı. Bu durumu en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, örgütlenme alanını günden güne genişletti. Örgütlenme ağı o kadar boyutlanmıştı ki, Selçuklu Devleti’nin üst düzey memurları dahi İsmaili olmuştu.

Hasan Sabbah, bütün yaşamı boyunca İsmaili inancının özgürce yaşanması için çalıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bugün dahi onlarca kişi Hasan Sabbah’ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah’a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. Öyle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon içenler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara “Assasin” deniliyordu. Assasin kavramının türkçe karşılığı “bekçiler, sır bekçileri”dir. Onlar hiç bir zaman dünya malına olan düşkünlüklerinden, insanın inandığı değerler için yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar için, değerleri için, inancı için yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. Günümüzde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları için en ahlâk dışı iftiralar yapılmaktadır. Onlara göre Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere gönderiyormuş. Ne yazık ki, bir çok Alevi insan dahi bu yalanlara inanmaktadır. Oysaki gerçekler çok daha farklıdır. Gerçekte Hasan Sabbah, kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmiş ve öğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını öğütlemiştir. Hasan Sabbah’ı izleyen öğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların üzerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır. Ama bilinmelidir ki, bir kişiye ne kadarda uyuşturucu verilirse verilsin, o kişi asla böyle eylemler yapamaz. Aksine uyuşturucu alan kişi hantallaşır.

Hasan Sabbah’ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en güçlü ordunun dahi girememesi günümüzde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai gözünü kırpmadan eylem gerçekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden geçmiştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi güçlü ordu karşısında korumuştur? Bütün bunlardan yola çıkarak, Hasan Sabbah’ın etkileme gücü, bilinci, askeri dehası, örgütlenme stratejisi günümüzde hayranlık uyandırıyor. Böyle bir büyük şahsiyet görevini başarıyla tamamlamış 1124 yılında hakka yürümüştür.

MUHAMMED BAKIR

Beşinci imam olan İmam Muhammed Bakır, 676 yılında doğdu. 733 yılında ise şehit edildi. Beşinci imam Muhammed Bakır, dördüncü imam Zeynel Abidin’in oğludur. İmam Muhammed Bakır, yaşamı boyunca atalarının soylu yolunu onurlu bir şekilde devam ettirdi. Ecdadına karşı işlenen zulümler kendi döneminde de devam etti. Nihayetinde o saygıdeğer imam, bütün zorluklara göğüs gererek doğru bildiği yoldan dönmedi ve bu yol uğruna şehit edildi.

Beşinci imam Muhammed Bakır, Emevi devleti’nin zulümlerinin doruğa ulaştığı bir zamanda yaşadı. Ömrünün bir kısmını bu zalimlerin zindanlarında geçirdi. İmam Muhammed Bakır diğer imamlar gibi, yüzlerce kişiyi eğitmiş, onlara doğru yolu göstermiş, ilim, irfan öğretmiştir. Bunlar arasında Ehli sünnetin önder kabul ettiği şahsiyetlerde vardır. Bunların en bilineni Azam Ebu Hanife’dir.

Beşinci imam Muhammed Bakır, bilgelikte çağının en üstünüydü. Zaten Bakır adı da bilimde, bilgide en derinleşen, yoğunlaşan bilgiyi kavrayan manasındadır. İşte bu insanlığa yol gösteren bilgilerden bir küçük örnek:

“Rızkın gerileyince bil ki kusurundadır.”

“Bir kimsenin kalbine kibirlik girerse, illa aklında az veya çok eksiklik var demektir.”

Oğlu altıncı imam Caferi Sadık’a şöyle nasihat etmiştir:

“Hiç bir hayrı, doğruyu küçümseme.”

“Hiç bir günahı küçümseme.”

“Allah evliyasını da insanlar içinde gizlemiştir. Hiç bir insanı küçümseme, hor görme. Belki o küçümsediğin kul, hakkın velisi olabilir.”

“Dünyayı gözünde küçük gören, benim gözümde büyük görünür.”

“Allah’a en sevimli gelen şey, dua edilerek kendisinden bir şeyin istenilmesidir.”

“İster rahatta, ister sıkıntıda olsun her daim Allah’ı zikretmeli.”

“İlmi ilim sahibinden öğreniniz. Alimler size ilim öğrettiği gibi, siz de diğer insanlara öğretiniz.”

“Kendisinde mevcut olan bir kusuru başkasında arayan ve kendi işlemekte olduğu ayıbı başkasına yapmasını söyleyen kimse ne kadar hatalıdır.”

“Dünya uykuda gördüğün rüyaya benzer. uyandığın vakit hiç bir şey kalmamıştır.”

Börklüce Mustafa

Börklüce Mustafa, 1400’lerin başında Şeyh Bedrettin önderliğinde gelişen mücadelede, Torlak Kemal ile birlikte büyük bir isyan sonrası asılarak şehit edilen önemli bir isyancı önderdir. Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin’in öğrencisiydi. Şeyh Bedrettin, o zamanın haksızlıklarına karşı mücadele etmiş “yarin yanağından gayrı her şeyde ortaklık” şiarı ile onbinlerce kişiyi aydınlatmış ve örgütlemiş büyük bir önderdir. Osmanlı kaynakları, Börklüce Mustafa için çok çirkin şeyler yazmışlardır. Aynı şeyleri diğer önderler için de yapmışlardır. Çünkü toplumun tarih bilincini karartmak, o toplumu köklerinden koparmaktır. Köksüz bir ağaç nasıl kuruyorsa, kökünden koparılmış bir toplum da geleceğini kuramaz ve yok olup gider. Bunun içindir ki, Şeyh Bedrettin, Börklüce Mustafa’nın eylem ve söylem birlikteliğini kırmak için Börklüce’nin Şeyh Bedrettin ile ilişkisi olmadığını yazmaktalar. Gerçekler farklıdır. Gerçekler, Şeyh Bedrettin’in başta Aleviler olmak üzere, o günün şartlarında yönetimden memnun olmayan, devletin ağır vergileri ve zulmü altında inleyen kitleleri eğittiği, onlara bu zulmün kader olmadığını anlattığıdır. Bunu Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile yapmıştır. Aslında Şeyh Bedrettin ve Börklüce Mustafa için ciltler dolusu şeyler yazılabilinir. Ama olayın özeti böyledir.

Bilinmesi gerekenler; Börklüce Mustafa, Şeyh Bedrettin’in öğrencisidir. Torlak Kemal ile Şeyh Bedrettin’in düşünceleri doğrultusunda bir devlet sistemi kurmak için isyan etmiştir. Bu isyanın sonucunda yenilmiş ve katledilmiştir.

İSMAİLİYE

İsmaillilik diye de bilinen İsmailliye mezhebi, adını altıncı imam Caferi Sadık’ın oğlu İsmail’den almaktadır.

İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır ve İmam Caferi Sadık’tan sonra gelen yedinci İmam konusunda anlaşmazlık çıktı. Alevilerin büyük çoğunluğu yedinci imam olarak Musa Kazım’ı tanıdı. Bir kısım Alevi ise yedinci imam olarak İsmail’i tanıdı.

İsmaillilik daha çok Fatımiler vasıtasıyla kuzey Afrika’da gelişim buldu. Diğer Aleviler kadar olmasa da daha bir çok coğrafyada taraftar buldu. İsmailiye’nin diğer Alevi mezheplerinden farkları, talidir. Öz aynıdır. Yine coğrafyanın belli etkileri ve imamlık seçimi konusunda anlaşmazlık olmasına rağmen bir çok noktada birliktelik vardır.

Günümüzde az sayıda da olsa İsmaillilik taraftarı vardır. İsmaillilik diğer Alevi mezhepler gibi tarih boyunca baskılara uğramış, bu baskıların neticesinde çok sayıda taraftarını kaybetmiştir. Bütün asimilasyona rağmen İsmaillilik belki Fatımiler dönemindeki kadar etkin değil ama varlığını sürdürüyor. İsmailiye’yi bir zenginlik olarak algılamak gerekir. Ve onların doğrularına çağdaş ölçüler dahilinde, yine Ehlibeyt’e bağlılık temelinde saygı gösterilmesi gerekmektedir.

Yemini

Yedi ulu Alevi ozanından biri olan Yemini’nin nerde ve ne zaman doğduğu bilinmemektedir. 16. Yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Asıl adının Ali olduğu, Akyazılı İbrahim Dede Zaviyesinde hizmet ettiği ve Yemini Mahlasınıda burada iken aldığı sanılmaktadır. 1519 yılında yazıldığı tahmin edilen ve Hz. Ali’nin faziletlerini anlatan Faziletname adlı eser Yemini tarafından yazılmıştır.

Dediler ki keramet kanı Haydar
Dayanmaz derdimin dermanı Haydar
Hakkın kudreti sende ayardır
Velayet mülkünün sultanı Haydar
Kanın müminlerin kalbinde mührün
Erenler merdinin merdanı Haydar
Yemini dert bende kıl inayet
Delalete koyma gel onu Haydar

KALENDER ÇELEBİ

Hacı Bektaş Veli’nin torunlarından olan ve aynı zamanda Hacı Bektaş Dergahı’nda postnişin makamında (en yüksek makam) da bulunmuş olan Kalender Çelebi 1476 yılında doğmuştur.

Kalender Çelebi, oturduğu makamın gereklerini yerine getirerek ecdatlarının yolunda yürüyerek Alevi direniş tarihine geçmiştir. Kalender Çelebi, Osmalı saltanatının egemen olduğu, Anadolu’da yaşayan halkın başta Aleviler olmak üzere ağır baskılar altında yaşadığı dönemde düzenin değişmesi için tarihe geçmiş en büyük Alevi ayaklanmalarından birini gerçekleştirdi. Ayaklanma Alevi tarihinde sıkça yaşanan bir durumdu. Çünkü baskının, dışlanmanın, horlanmanın, katliamların olduğu yerde mutlaka direniş de olur. İşte bütün bunlar Kalender Çelebi’nin önderlik ettiği ayaklanma sürecinde de mevcuttu.

Ayaklanma 1526’larda Kırşehir-Ankara bölgesinde başladı. Ayaklanmaya önderlik eden Kalender Çelebi’nin yanında sayıları az olan ama itikatları, kararlılıkları kesin olan Alevi-Bektaşi topluluğu vardı. Kalender Çelebi, üstüne gönderilen Osmanlı askerini ardı ardına mağlup ediyordu. Bu mağlubiyetler Kalender Çelebi’nin ününü arttırıyordu. Ayaklanmaya katılanların sayısı artıyordu. Osmanlı devlet sisteminden rahatsız olan ne kadar kesim varsa, Kalender Çelebi’nin ayaklanmasına katılıyordu. Ayaklanmacıların sayısı bu katılanlarla 30-40 bin civarına ulaşıyor, kapsamı genişli yerde Maraş, Adana, Tarsus, Sivas bölgelerine kadar ulaşıyordu. Osmanlı kumandanları, ayaklanmayı silahla bastıramayacaklarını anlayınca hilelere başvurdular. Ayaklanmaya katılan kesimleri iyi tahlil eden Osmanlı, onlara çeşitli vaatler vererek ayaklandırmadan vazgeçirdi. Bunun sonucunda Kalender Çelebi’nin yanında onunla başlayanlar kaldı. Bunların sayıları 3-4 bin civarındaydı.

Kalender Çelebi ve geride kalan taraftarları sonuna dek savaştılar. 1527 yılında Nurhak Dağında yapılan savaşta Kalender Çelebi şehit edildi. Başı gövdesinden kopartılarak İstanbul’a gönderildi.

Kalender Çelebi, mücadelesiyle Hacı Bektaş’a, İmam Hüseyin’e, Hz. Ali’ye bağlılığını göstermiş, aynı zamanda bir çoklarının aksine zalimin zulmüne boyun eğmeyerek Alevi yolunun iyi bir önderi olduğunu kanıtlamıştır.

Karaca Ahmet

Karaca Ahmet Sultan hakkında Nezihe Araz şunları yazıyor:

“Karaca Ahmet Sultan’ın ismi hemen hemen hiç birimizin yabancısı değildir. Çünkü, onun kurtarıcı eli bütün Anadolu üzerinden geçmiş, her geçtiği yerde derin izler, unutulmaz etkiler bırakmış, insanların gözüne ve gönlüne nur doldurmuştur. Bu yüzden, Karaca Ahmet Sultan’ın bir çok yerde makamı vardır. Meselâ Manisa bölgesinde bu koca erene ayrılan üç türbe sayılmıştır… Karaca Ahmet Sultan da bir çok eren gibi, nerede doğup, nerede öldüğü (hakka yürüdüğü) açık seçik bilinmeyen, hayatı hakkında pek az şey tespit edilmiş ululardan biri.”

Bazı bilgilere göre Karaca Ahmet Horasan’lıdır. Hacı Bektaş Veli’nin talibidir. Hacı Bektaş’ın, “Karacam, bir yerde mekânın olsun, kırk yerde çerağın yansın” dediği rivayet edilmektedir. Karaca Ahmet Sultan, tıbbi bilgisi ile yüzlerce kişiyi sağlığına kavuşturmuş bir hekimdir. Karaca Ahmet’in evlatlarından Hıdır Abdal, Erzincan’da babasının yolunda gidip, bir çok kişiyi aydınlatmıştır.

Karaca Ahmet Sultan, İstanbul’da bulunan tekkede uzun dönem hizmet vermiş ve yine burada hakka yürümüştür. Onun adına anılan türbede günümüze değin hizmet verilmektedir.

Hüsniye

Hüsniye, en önemli Alevi kitaplarından birinin kahramanıdır. Hüsniye adı ile bilinen bu kitapta, Alevi-Sünni inancı arasındaki temel farklılık diyalog yoluyla yansıtılmakta. Bu kitapta kısaca Hüsniye’nin özgeçmişi de yer almaktadır. Bu özgeçmişe göre Hüsniye, İmam Caferi Sadık’ın yanında eğitim almış, o saygıdeğer, ilim irfan sahibi imamın özel hizmetinde bulunmuş, bu vesileyle kendisini bilgi ve birikim açısından tam olarak yetkinleştirmişti. Bilindiği gibi altıncı imam Caferi Sadık, salt dini konularda değil, bir çok bilim dalında da zamanın en önemli bilginiydi.

Böyle bir bilginden eğitim alan Hüsniye, Ehlibeyt’e tartışılmaz bağlılığının yanısıra daha bir çok açıdan kendisini eğitip geliştirmişti. Altıncı imam Caferi Sadık’ın şehit edilmesinden sonra Hüsniye, zamanın halifesi Harun Reşid’ten intikam almak istiyordu. Bunu da Harun Reşid’in sarayında, onun inanç dayanaklarını çürütecek ve Ehlibeyt’in haklılığını kanıtlayacak şekilde yapmak istiyordu. Neticede Hüsniye, Harun Reşid’in huzurunda dönemin ulemasıyla ve önemli bilginlerle tartışmış, kaynaklarıyla Ehlibeyt haklılığını ortaya koymuştur. Dolayısıyla bu 20 yaşındaki genç kadın tartışılmaz Ehlibeyt bağlılığını derin bir bilgi ile ortaya koyup, bir noktada düşmanı can evinden vurmuştur. Böylelikle İmam Caferi Sadık’tan öğrendiklerini hayata geçirip, halifenin ve diğer bilginlerin nasıl temelsiz olduklarını ortaya koymuştur.

Hüsniye, canı pahasına değerlerini korkusuzca savunmuştur. Bir tarafta koskoca halife ve onlarca bilgin, diğer tarafta tek başına bir kadın. Kazanan Hüsniye oluyordu. Hüsniye’nin yaptığı tartışmalar günümüzde de Ehlibeyt taraftarlarına güç ve bilgi vermekte. Önderlik de bu olsa gerek. Yapılanların, söylenenlerin zaman ve mekânı aşarak evrenselleşmesi. Hüsniye bunu başarmıştır.

KIZIL DELİ (SEYİT ALİ SULTAN)

Kızıl Deli, Alevilik ve Bektaşilikte önemli kişilerden birisidir. Adı her Alevi-Bektaşi’ce sıkça kullanılır. Buna karşın yaşamıyla ilgili belirsizlikler hala sürmektedir. Hacı Bektaş Çelebileri, Kızıl Deli Sultan’ı Hacı Bektaş’ın Kadıncık Ana’dan doğmuş öz oğlu olarak yansıtırlar.

“Hacı Bektaş Veli ile İdris Hoca ‘nın kızı Fatma Nuriye (Kadıncık Ana) ‘nin evlenmesinden Seyit Ali Sultan (Timurtaş) dünyaya gelmiştir. Hacı Bektaş Veli ‘nin kitaplarda ve belgelerde adı geçen tek çocuğu olan Seyit Ali Sultan‘in (1310-1402) asıl adı İbrahim’dir.”( ULUSOY, A. Celalettin; Hacı Bekıaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu. s.67.)

Çelebiler böyle söylerken Hacı Bektaş Veli’nin Babagan kolu olarak bilinen kesimler olayı bir başka şekilde anlatmaktadır. Burada söylenenler daha çok Seyit Ali Sultan’ın Hacı Bektaş’ın manevi oğlu olduğu yönündedir. Kızıl Deli’yi Hacı Bektaş Veli’nin yol evladı olduğunu ileri sürerler.

Kızıl Deli Sultan’a ait birçok söylence ve menkıbeler anlatılır. Anlatılan menkıbelerden birisi şöyle özetlenir. Dimetoka’da dergahını kurmuş olduğu Karadeniz Nehri kenarında uzun müddet kalmış, burada talipleri çoğalmış, hatta doksan yaşlarına kadar burada mekan tuttuğu söylenir. Burada bulunduğu sürece de evlenmiş, evlendiğinde doksan yaşlarında imiş, bu evlilikten Balım Sultan dünyaya gelmiş. Balım Sultan’ın annesi Bulgar kızıymış.

Söylenceler her ne olursa olsun Kızıl Deli Sultan, diğer adıyla da Seyyit Ali Sultan, Bektaşi Alevi gerçeğinde yaşamış bir kişiliğe sahiptir. İster Horasan’dan ister Bulgaristan taraflarından gelsin durum onun gerçek yaşamını değiştirmiyor.

Alevi Bektaşi şairleri şiirlerinde Kızıl Deli Sultan’dan sıkça söz ederler. Onu Aleviliğin büyük pirlerinden sayarak ,hürmet ve saygıyla anarlar.

Seyyit Ali Kızıl Deli, Hacı Bektaş tekkesinde önemli isimlerden birisidir. Hacı Bektaş dergahında bulunan 12 posttan Aşçı postu yine Kızıl Deli Sultan’ındır. Demotoka’da bulunan dergahı ve tekkesi Hacı Bektaş’a bağlı 4 halifelik makamlarından birisidir.

KIRKLARIN SERDARIDIR KIZIL DELİ

Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu

Hazret-i Fatıma cihanın gülü

Evvel Seyyit Ali aldı yürüdü

Kırklanan serdarı Kızıl Deli

Tanrı dağ konma çökmüş oturur

Yıldız salını ayağına getirir

Bir avuç toprakla hudut geçirir

Kırkların serdarıdır Kızıl Deli

Pirim etini kendi defin eyledi.

Çaldı taşı pare pare eyledi

Pirim Ali bu kelamı söyledi

Kırkların serdarıdır Kızıl Deli

Gör pirim küffara netti neyledi

Şehr horozlarına dua eyledi

Sarı Kızı iki pare eyledi

Yadsıda horozları ündürün Kızıl Deli

Pir Sultanım eydür sancak getiri

Zemheride gonca güller bitiri

Kalenin altına üstünü getiri

Rum’un fethin eden şah Kızıl Deli

VUCÜDUM ŞEHRİNİ SEYRAN EDERKEN

Vücüdum şehrini seyran ederken

Gördüm dört köşede dört can oturur

Biri biri ile lütf ile söyler

İçerde hükm eder sultan oturur

Bir köşesi vardır kuyumcu işler

Bir köşesinde var ahen gümüşler

Bir köşesinde de bezirgan kışlar

Bir köşesinde de alim oturur

Bir köşesi vardır suyu çıkıyor

Bir köşesinde su çıkmış akıyor

Bir köşesinde gonca gül kokuyor

Bir köşesinde de serdar oturur

Bir köşesi vardır yazı yazarlar

Bir köşesinde de yazıp bozarlar

Bir köşesi vardır suda yüzerler

Bir köşesinde de Hızır oturur

Bir köşesi vardır ikrar alırlar

Bir köşesinde de ikrar güderler

Bir köşesi vardır sema ederler

Bir köşesinde de pirim oturur

Seyyid Ali Sultan böyle söyledi

İndi aşkın deryasını boyladı

Bir köşesinde müekkel bekledi

Bir köşesinde Şah-ı Merdan oturur

Şah Tahmasp

Şah Tahmasp, büyük Alevi önderi, ozanı Şah İsmail’in oğludur. Bilindiği üzere Şah İsmail, Safevi devletini kurarak, Aleviliği de bu devletin resmi inancı olarak kabul etti. İşte böylesi bir babanın oğlu olan Şah Tahmasp 1514 yılında İsfahan’da doğdu. Dönemin bilginlerinin denetiminde öğrenim gördü. Şah İsmail’in 1524’te hakka yürümesinden sonra devletin yönetimine geldi. Şah Tahmasp zamanında Safevi devleti ile Osmanlı bazen şiddetlenen, bazen durağanlaşan ama sürekli olan bir savaş halindeydi. Şah Tahmasp ömrü boyunca, varolan devlet sınırlarını korumak, Alevi inancının kurumlarını oluşturmak için çalışmak ile geçirdi. Kendisini rahat bırakmayan, başta Osmanlı devleti olmak üzere çeşitli güçlerle savaştı. Şah Tahmasp 1576 yılında Kazbin’de hakka yürüdü.

Şah Tahmasp, yukarıda da izah etmeye çalıştığımız gibi, savaşların yoğun olduğu bir dönemde yönetime geldi. Bu dönemde Safevi devletini yok etmek için dört bir yandan hücumlar vardı. Şah Tahmasp bütün bunlara gögüs gererek büyük bir önder olduğunu kanıtladı. Şah Tahmasp, sadece devlet yönetimindeki başarılı uygulamaları ile değil, aynı zamanda ilme, sanata verdiği önemle de farklılığını ortaya koymuştur. Şah Tahmasp’ın sanatçılara, alimlere, bilginlere verdiği önemden ötürü, yüzlerce sanaatkar Şah Tahmasp’ın yanına gelip, onun koruması ve teşviki altında çalışma yürüttüler.

Veysel Karani

Veysel Karani, Onyedi Kemerbesttendir. 560 yılında Karen (Yemen)’de doğmuştur. Sıffin savaşında Hz. Ali saflarında Muaviye’ye karşı savaşırken şehit düştü.

Veysel Karani, Karen’de çobanlık yapmaktadır. Onun gönlü Hak aşkıyla dolmuştur. Karenliler ona divane gözü ile bakmaktadır. Veysel Karani, Hz. Peygamber’e büyük bir sevgi besliyordu. Ama Hz. Peygamber’i ziyaret etme imkânı yoktu. Fakat manâ aleminde dostturlar. Bazen “Yemen tarafından rahmet rüzgarları esiyor… İhsan ve iyilikte Tabiî’nin en iyisi Veysel Karani’dir” der Hz. Peygamber. Aradan yıllar geçer ve Hz. Muhammed Hz. Ali’yi görevlendirip hırkasını Veysel Karani’ye vermesini ister. Hz. Ali bu isteği yerine getirir. Bu andan sonra da hep Hz. Ali’ye bağlı olur ve Sıffin’deki savaşta Muaviye tarafından şehit edilir.

Erenler önünde kemer belinde
Ak nurdan beni var sağ elinde
Veysel Sultan derler Hak divanında
Yemen ellerinde Veysel Karani
Yunus Emre

Şeyh Safi

Alevi tarihinin en çok tartışılan önderlerinden biri olan Şeyh Safi’nin hangi etnik kökenden olduğu önemli değildir. Bizce önemli olan, Şeyh Safi’nin Safevi Devleti’ni kuran Erdebil dergâhının kurucusu olmasıdır. Şeyh Safi 1252 yılında Erdebil’de doğmuştur. Şeyh Safi, çocukluğundan itibaren dine ilgi duymuştu. Ama Erdebil’de kendisine hitap edecek bir mürşit bulamadı. Bunun üzerine zamanın önemli merkezlerinden olan Şiraz’a gitti. Şiraz’da da aradığını bulamayan Şeyh Safi, Hazar Denizi civarında oturan Şeyh Zahid’in yanına gitti. Burada uzun bir dönem kalarak, Şeyh Zahid’ten eğitim aldı. Kısa bir sürede olayları kavrayışı, yorumlama kabiliyeti, keskin zekâsı ile mürşidinin en önemli öğrencisi oldu. Şeyh’in kızıyla evlenen ve Şeyh Zahid’in hakka yürümesinden sonra onun postuna oturan Şeyh Safi’nin ünü, müridlerinin çoğalmaya başlamasıyla dört bir yana yayılmaya başladı.

Şeyh Safi, yaşamını insanları aydınlatmak ile geçirdi. Yüzlerce insanı eğitti. 1335 yılında Erdebil’de hakka yürüdü.

Bilinmesi gerekenler; Şeyh Safi’nin önemli bir Alevi merkezi Erdebil dergâhının kurucusu olduğudur. Bazıları, Şeyh Safi’nin etnik kimliğini hatta inanç kimliğini kendi dar düşüncelerine hizmet maksadıyla tahrif etmeye çalışıyorlar. Şeyh Safi ve benzer önderler salt bir ırka, inanca değil, bütün insanlığa hizmet etmişlerdir. Bu anlamıyla da bütün insanların değerleridirler. Tabi bu yol erenlerinin Alevi olması bizler için sevinç ve sorumluluk demektir.

Reklamlar

Alevikutuphanesi hakkında

Neden Aleviyiz? Yaşamı, evreni, dünyayı, insani ve bütün bunlarla ilintili ne varsa; doğru tanımlamak, kavramak, anlamak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Kuranı kutsal kitap. Hz. Muhammed`i peygamber, Hz. Ali`yi ve On İki imamları rehber, Hacı Bektaş Veli`yi Hünkar, Pir Sultan Abdal`i Pir olarak bildiğimiz için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır yok edilmek istenen, baskılara, katliamlara, iftiralar maruz kalan mazlum bir toplumun, haksızlığa ve zalimliğe boyun eğmeyen bir toplumun üyesi olmak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır insanlığa ışık tutan erenlerin, evliyaların, cümle kamil insanların şerefli ve aydınlık yolunda yürümek için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Yozlaşıp değerlerimize yabancılaşmamak için, Yobazlaşıp gerici gelenekleri inanç diye bilmemek için, Serçeşmeden yoksun kalmamak için, Yoksul olmamak için Aleviyiz! Bütün yozlara ve yobazlara inat ALEVİYİZ! ALEVİLİK inancımızdır

Haziran 15, 2014 tarihinde KONULAR içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Alevi önderleri,kutsalları için yorumlar kapalı.

Yorumlar kapalı.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû

%d blogcu bunu beğendi: