Aylık arşivler: Mayıs 2014

Türkmen Tahtacı köyünde adetler

Türkmen Tahtacı köyünde adetler
Horasan’dan Ceyhan’a gelen oradan da yöreye dağılan Aleviler kendilerini Türkmen olarak tanımlar ve “tahtacı” adını yaptıkları iş dolayısıyla aldıklarını belirtirler
Söz sırası sizlerde
Horasan’dan başladık Anadolu’ya vardık. Hem biz sözümüzü söyledik; hem de en başında ilan ettiğimiz gibi, Yeniçağ okurları… Bugün, dizi boyunca bu sayfada, bize “yol arkadaşlığı” yapan okuyucularımızın duygularının, düşüncelerinin, tavsiyelerinin son bölümünü yayımlıyoruz.
Adı geçen köy, adeta kendine bitişik olan Göksu köyü ile birleşerek Belediyelik olmuş. Bu nedenle Köprübaşı köyü Göksu belediyesinin Köprübaşı mahallesi adını almıştır.. Köy Mut’un güneyine düşer ve Mut’a kırk dört kilometre uzaklıkta olup bir ormanlık dağın eteğindedir. Köy halkına göre buraya Horasan’dan çıkarak önce Ceyhan’a bağlı Dur Hasan Dede, köyüne, oradan da bir kısmı İzmir Narlıdere ve Bergama’ya bir kısmı da Silifke’nin Kırtıl köyüne, Kırtıl’dan da bir grup aile ayrılarak Kumaçukuru’na gelerek yerleşiyorlar.

Türkmen Alevisi
Köprübaşılılar aynen Kırtıl halkı gibi kendilerini Türkmen olarak tanımlıyorlar. Ancak yaptıkları iş nedeniyle yörede kendilerinin Tahtacı olarak isimlendirildiğini belirttiler. Narlıdere ve Naldöken/İzmir Tahtacıları da kendilerini Türkmen-Alevi olarak tanımlarlar. Ancak yaptıkları iş nedeniyle Tahtacı olarak isimlendirildiklerini belirtirler .
Aleviliği ise Hz Ali yandaşlığı olarak tanımlıyorlar. Aslında Türkmen Alevi’si olduklarını fakat meslekleri icabı kendilerine Tahtacı dendiğinin bilincindeler. Gerçekten de Dur Hasan Dede köyündeki akrabaları, kendilerini Tahtacı olarak değil Türkmen Alevi’si olarak tanımlarlar ve Ceyhan halkı da Dur Hasan Dede köylülerini Türkmen Alevi’si olarak bilirler.
Eskiden beri köyde cem törenleri Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece yapılırmış. Dedeleri “Yanyatır Ocağı”ndan olup Dur Hasan Dede köyünden gelirmiş. Sonradan İzmir’deki Narlıdere Tahtacılarından dedeler gelmeye başlamış. Şimdi ise köyün kendi dedesi olup o da “Yanyatır Ocağı”na bağlıdır.
Kazakistan’da da Hoca Ahmet Yesevi’nin müritlerinin türbelerinde de Kazak halkı aynı Alevilerde olduğu gibi Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece toplanırlar. Herkes getirdiklerini oradaki insanlarla paylaşırlar ve Kazakça dua ederler. Ertesi gün yani Cuma günü de türbenin başına giderek, yine Kazakça dua ederler ve dilekte bulunarak oradan ayrılırlar.

Koçbaşlı mezar taşları
Kırgızistan,Türkmenistan ve Kazakistan mezarlarının veya türbelerin hemen hepsinde “koç başı”nın olması yada koç başı damgasının olmasıdır. Koç başını Tokat’da Hubyar Sultan Ocağı ve Beydili Sıraç Türkmenlerinin yaşadığı Acısu/Zile köyündeki Veli Baba- Anşabacı Cemevi’nde de görmek mümkündür. Ayrıca Acısu köyündeki mezar taşlarının özellikle Kazakistan’da çok yoğun görülen ve adına “kulgu taş” denilen taşlarla aynı olması dikkate şayandır. Koç başlı mezar taşlarını Tunceli, Erzincan, Van, Bitlis, Iğdır, Kars mezarlarında da görmek mümkün.
Kumaçukuru mezarlarında “kaz ayağı” damgası var. Köy halkına göre bu damga, Fatih Sultan tarafından İstanbul’un fethi için gemi yaptırmak amacıyla Kazdağı’na yerleştirilen Türkmen-Tahtacıların birbirlerini tanımaları amacıyla verildiğine inanılmaktadır.
Ceme “ölmeden öl, mahşer olmadan kendini sorgula” diyerek öz öldürülerek girilir.
Semah İslam’ı ilk kabul eden kırklardan gelir. İnancımızda eski Türk kültürünün de önemli izleri vardır. Semahda niçin dönüldüğünü bilmiyoruz. Fakat Kur’an’da Fetih suresinin 17-18’inci ayetlerinde “onlar Allah için dönüyorlar” denir. Buradan gelme ihtimali yüksektir. Semahtan sonra “gülbenk-gülbank” yani dua yapılır.
Mengi ise semahtan farklı olup, semahlara göre biraz daha hızlı oynanır. Genellikle de düğünlerde ve eğlencelerde oynanır. Bazen semahlardan sonra da oynanabilir. Mengiye “yeldirme” de denir.

Türk kültürünün izleri
Yazın cem yapılmaz. Çünkü yazın herkes işinde gücünde olur. Erkeklerin büyük çoğunluğu da ormanda ağaç işleriyle uğraşırlar. İlk cem güzün yapılır. Bu cemde herkesin katkısıyla kurban kesilir. Bu kurbana “birlik kurbanı” denir. Baharda ise yani insanlar köyden dağılıp ormanda çalışmaya başlayacakları zamanda belli bir cem töreni yapılmaz. Bilindiği gibi İslam öncesi Türklerde bir bahar bir de güz olmak üzere iki büyük tören yapılırdı.
Saz eski Türk kültüründen gelir. Nefes ise Türklerdeki halk aşıklığından gelir. Alevilerin sazı biraz farklı olup ona “çöür” denir. Çöürün normal sazlardan bir farkı da beş telli olmalarıdır.
“Sultan navrız” baharın başlangıcı olup, Hz. Ali’nin doğum günü de 21 Mart’tır. Navrız akşamı Cem yapılır
Kız istemeye oğlan tarafından iki kişi gider, bunlara “düür” denir. Nişan yapılmaz onun yerine “asbap” keserler. Düğüne insanları davet etmek için gönderilen şeye “okuntu” denir. Düğünde oğlan evinde yüksekçe bir yere Türk bayrağı asılır. Bayrağın başına ayna, meyve ve renkli bezler takılır. Bayrağın altında kurban kesilir. Gelin damat evine geldiğinde gelinin başına damat ve sağdıç “saçı” saçar. Düğün de hizmet eden gençlere “bayraktar” denir.

Ocağın kutsallığı
Köy mirası eşit olarak dağıtılır. Burada herkesin rızalığı alınır.
Köyde ölüm olursa o konuda bilgili olan insanlar ölüyü yıkarlar. Beyaz beze kefenlerler. Cenaze namazını da köyde namaz kıldırmasını bilen biri kıldırır. Ölü evine ilk gün herkes yemek getirir. 3, 7, 12, 40. günde ve yılında anmalar yapılır.
Baba evinden ayrılarak kendi evini kuran evli çocuğun ocağını dede sembolik olarak, “ya Allah, ya Muhammet, ya Ali” diyerek kazmayla üç defa yere vurur. Sonra dede yine ocağı sembolik olarak yakar.
Eskiden sabahları ocağın önünde “geçmişteki günahlarımızı affet, gelecekteki yaşantımızı hayırlı kıl” anlamında niyaz yapılırdı. Çünkü ocak kutsaldır. Mesela el yüz yıkanmadan ocağın karşısına geçilmez ve niyaz yapılmadan başka işlere başlanmaz. Ocağın yanması hayatın devam ettiği anlamına gelir.
-Dr. Murat Aksoy

“Canı cana kavuşturdunuz”

Gerçekleri yazmaktan korkmadığınız için teşekkürler. Aleviler Türkler. Varolun.
-Sevcan Kocakaya
Alevilik de, Sünnilik de Anadolu insanını kaynaştıran, bütünleştiren ana inanç değerleridir. Bunların arasında fitne çıkarmak isteyenlere fırsat vermeyelim.
-Orhan Kaba
“Milli birlik projesi yapıyoruz” diyenlere bu işin nasıl yapılacağını öğretmiş oldunuz. Türk’ün içinde olmadığı hiçbir proje milli olamaz. Devamını diliyorum.
-Bektaş Köktürk
Alevilik Türk dinidir. Alevi uluları arasında Türk olmayan yoktur.
-Armağan Uluç Arıkan

Cesaretinizi tebrik ederim. Tabular işte böyle yıkılır. Tarihimizle yüzleşiyoruz.
-G. Can Özkan
Bir Alevi komşumuz vardı. Ziyaretlerimi yemek saatine denk getirmemek için neler çektim. “Elinden yemek yenmez” derlerdi. Meğer ne kadar yanlış biliyormuşuz geçmişimizi. Öğretici yayınlarınızın devamını diliyorum.
-Gülbahar
“Bu makam-ı candır. Can cana kavuşursa, Allah’a ulaşırsa, sevinmek, oynamak, zevk ve şevkle hareket etmek şaşılacak şey değildir.” Buna cümbüş değil ibadet denir. Türk olan bunu böyle bilir. ’Can’ımız oldun Yeniçağ.
-Ali Ekber Uraslı

Peşin hükümsüz bir gazeteyle tanıştığımıza memnun olduk. Cumhuriyet, harcından Aleviler’i çıkaranın üstüne yıkılır.
-Aysima Tabanlı
Yazınız beni inanılmaz bir şekilde mutlu etti. Umarım bu yazı toplumdaki önyargıların aydınlanmasında katkı sağlar. Aleviliği gerçekleri ile anlatmışsınız, teşekkürler.
-Sani Gürocak / İslahiye Kabaklar Köyü Derneği
Türk Milliyetçiliğine yaptığınız büyük hizmetten dolayı teşekkür ederim. Toplumsal birliktelik için çok önemli bir çalışma.
-Dündar Tokat
Teşekkür…
İlgi ve iyi dilekleri için Murat Emrah Yıldız, Selman Aydın, Abuzer Uğurlugil, Mehmet Koçyiğit, İzmir’den Adnan Kılıçer, Karabük PTT Başmüdürü Ceyhan Yıldırım, Adana Velayet Dergisi, Ankara’dan Dinçer Kışoğlu, Semra Özkan, Osmaniye’den bundan sonraki çalışmalarda da faydalanacağımız yayınlar gönderen Hakan Üstünel, ‘Horasan’dan Çukurfenfe ve Dikirli’ ile ‘Kadirli Ağaları’ kitaplarının yazarı Seviye Solak, Kırşehir’den, Çorum’dan, Kahramanmaraş’tan, Almanya’dan, Giresun’dan… rumuzlarıyla yazan veya duygularının bizde saklı kalmasını isteyen Yeniçağ ailesinin diğer üyeleri ve elbette fotoğraflarıyla katkıda bulunan Sıtkı Fırat’a sonsuz teşekkürler…

Reklamlar

Atatürk ve Aleviler – (Selcan Taşcı)

ATATÜRK VE ALEVİLER

BAŞLARKEN…

Tam da Ramazan ayını idrak ederken, sadece Alevileri değil, hemen bütün “milliyetçi”, “ulusalcı”, “Türkçü” kesimleri hele hele de “Hayırcı”ları, “dinsiz/imansız” ilan etmeye hazır kıta bekleyenler olduğunu bile bile, adeta gözlerine sokar gibi, “nereden çıktı şimdi bu dizi” diyenler için “gerekçeli -diziye başlama- kararı”dır: Alevi Türkler’in izini sürmeye karar verdiğimizde, yanımızda Orhun ve Selegen’den; Ötügen’den, Fergana’dan, Ulan Batur’dan, Balasagun’dan, Ordu Balık’tan aktarılarak gelen yolcular ve “mavi gök” ile “yağız yer”in ilhamıyla çıkmıştık yola. İlk durağımız Horasan’dı. Balkanlar’a kadar uzandığını bilsek de Anadolu’da “mola” vermiştik hikayemize.

Ne de olsa Anadolu dediğin, -aldanmayın öyle atlaslarda verdiği üç denizin ortasında bir yarım adacık pozuna- kimine “beşik”, kimine “mezar”dı, kimine “köprü”, “kök”tü kimine; dal, budak, yemiş…

Bir koca derya… Eee, “derya içre olup deryayı bilmemek” de olmaz, “durduk” biraz; derinine daldık, gözü siyah da olsa, ela da “masmavi” bakan insanlar tanıdık… Saçları kestane de olsa, kumral da “başak sarısı”ydı hepsinin… Hepsi biraz “Samsun’a adım atar gibi”ydi, ve biraz “doğrulmuş” bir halleri vardı “Kocatepe’de” sanki… Geçit vermez Çanakkale mevzisiydi yürekleri; ve çarpanı gerisin geriye sektirecek kadar sert kabukları, kimininki yüz, kimininki bin yıllık acılardan oluşlu. “Taş kafa” değil hiçbiri ama tunçtan, çelikten beyinleri; ve her birinin içinde abidevi bir Atatürk heykeli…

Dün Hacı Bektaş Veli’yi “kendinden geçmiş bir meczub” olarak tanımlayanlar bugün “oy devşirmek” uğruna huzuruna çıkıp sahip çıkamadıkları ellerini, dillerini sallayıp, bellerini kıvırıyorlar ya… Dün onların “celladı” olanlar bugün “kurtarıcısı” olmaya soyunuyor da, tam yolun yarısında maskelerini tutmayı beceremiyorlar ve bilinçaltlarına kazınmış kini “terörist”, “PKK’lı” yaftalarıyla, Alevileri “İslam’ın dışına itme” alışkanlıklarıyla dışa vuruyorlar ya…

Mola bitti… Kalbimiz, Anadolu Türkmenleri’nin Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Atatürk’le buluştukları yer olan Hacı Bektaş’ta bugün.

Bizi bu kez kah Selanik’e, kah Anıtkabir’e, kah Samsun’a, kah Erzurum’a, kah İstanbul’un göbeğinde bir Bektaşi tekkesine götürecek bu kısa ama derin yolculukta, tıpkı önceki yazı dizilerinde olduğu gibi bizimle bir olanlara, ancak “bir” olursa “iri” olacağına, “diri” olacağına inananlara ve “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu!..”
Dalı Hacı Bektaş, gülü Atatürk

Bu milletin yüzyıllardır “dinsiz”likle suçlanan kesimi, bu vatanın mahzun bir parçasında, Hacı Bektaş’taki buluşmalarıyla; ironik biçimde bu topraklarda yaşayan insanların dinine de, diline de, tarihine de, kültürüne de nasıl yılmaz bir kararlılıkla sahip çıktıklarını gösteriyorlar bugün… Bu buluşma kuşkusuz Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar kocaman bir coğrafyayı “Türkleştiren”lerden birini, İslamiyet’i Horasan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Arnavutluk’a Yunanistan’a, Bosna’ya, Makedonya’ya taşıyan “yol”culardan birini; Hacı Bektaş Veli’yi anmak için düzenleniyor… Ama bu kadarla kalmıyor… Ozanların sazlarının tellerine vurdukça Anadolu’nun yerini ve göğünü inleten deyişler sadece Abdal Musa’yı, sadece Pir Sultan Abdal’ı değil; Atatürk’ü de selamlıyor, Cumhuriyet’i de, kurtuluşun bütün isimsiz kahramanlarını da….
Cumhuriyetin ilk karargahı

Hacı Bektaş sadece “kendinde aramanın” adresi değil Aleviler için… Burası aynı zamanda, yüzyıllarca kendi vatanlarında, kendi kurdukları devletlerin devşirme yönetimlerince “sistemli” zulme maruz bırakılan Anadolu Türkmenleri’nin “bağımsız bir Türk devleti” andını içtikleri yer. Son dönemde giderek yaygınlaşan, üç kuruş uğruna değerlerinden vazgeçen “mankurt” tipinin aksine, varını yoğunu Atatürk’ün önüne seren ve bugün de “mirası”nı korumak uğruna aynı fedakarlığa hazır olan insanların kurtuluş mücadelesinin ilk karargahı… “Cumhuriyet” kelimesi ilk defa bu karargahta telaffuz ediliyor çünkü.

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin ardından Ankara’ya geçerken Çelebi Cemalettin ile görüşmek üzere, Rauf Orbay, Mahzar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Refik Saydam, Muzaffer Kılıç ve Muncur Kaymakam vekilinin de bulunduğu kalabalık bir heyet ile Hacı Bektaş’a geliyor. O sırada rahatsız olduğu bilinen Çelebi Cemalettin, daha önce devletin hiçbir resmi görevlisine göstermediği ilgiyi, Milli Mücadele’ye fiilen başlamasından itibaren hiçbir resmi sıfatı bulunmayan, hatta hakkında idam fermanı çıkarılmış “eski” bir subaydan başka hiçbirşey olmayan Mustafa Kemal’e göstererek, onu yolda karşılıyor.

Mustafa Kemal de, kellesini koltuğunun altına aldığı bir dönemde, geceyi Çelebi’nin evinde geçirerek bu güvenin “tek taraflı” olmadığını gösteriyor. Ertesi gün de Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ile Hacı Bektaş dergahını ziyaret eden Mustafa Kemal, burada bulunanlara bağımsızlık mücadelesini anlatıyor. O, 24 Aralık 1919’da Hacı Bektaş’tan ayrılırken, dergahtan çıkan bir başka kafile de, işaret ettiği yerlere ulaştırılacak giysi, yiyecek ve diğer ihtiyaçlardan oluşan yardımı taşımaya başlıyor…

Çelebi Cemalettin’in kardeşi olan Veliyeddin Çelebi yıllar sonra abisinin bu ziyaretle ilgili “sırrını” şöyle aktarıyor:
“Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Paşa Hazretleri“ diyor, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz? Çelebinin Cumhuriyet kelimesini böyle açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa heyecan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz daha yaklaşıyor, onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle: ”O mutlu günü ilan edene kadar aramızda kalmak kaydıyla evet Çelebi Efendi Hazretleri“ diyor.”

Çelebi’nin gizli tutacağına söz verdiği bu sırrı ölüm döşeğinde kardeşi ile paylaşmış olması, Aleviler’i milli mücadelenin içinde tutmanın zaruretine dikkat çekmek için değilse ne için olabilir?
Anadolu ihtilali

Falih Rıfkı, Milli Mücadele’yi anlatırken “Anadolu İhtilali” ifadesini kullanıyor. İşgal güçlerinin “bir mezbeleden, bir viraneden başka bir şey olmayan Ankara”nın başarısına ihtimal vermedikleri için, neticesini idrak ve kabulde epey zorlandıkları bu “ihtilal”, gizli saklı değil, Atatürk’ün 27 Aralık 919 günü Ankara’ya gelişi sırasında, coşkuyla ilan ediliyor. Ankara ve civarındaki Türkmenler Mustafa Kemal için “Seğmen Alayı” düzerek; hedefin adını zaten koyuyorlar. Çünkü Türk geleneğine göre Seğmen Alayı “yeni devleti kuracak reisi seçmek üzere düzülüyor”.

Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra sadece üç defa uygulanan bu Oğuz töresi, ilkinde “atlı seğmen alayları önünde, bir torbadan çocuğa ok çektiren” Selçuk’un “Han”lığı, ikincisi, bir ak keçeye oturtulup dokuz defa havaya kaldırılarak, kımız eşliğinde and içen Osman’ın “Bey”liği, sonuncusunda, Orta Asya’da otağ önüne dikilen tuğ gibi, Efeler kahvesine sancak dikilerek müjdelenen “Mustafa Kemal’in reisliği” ve kuracağı yeni devlet onuruna yapılıyor.

Atatürk’ün, “Biz Türkler, bütün tarih-i hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mübah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik…” sözlerinin, Çetin Yetkin’in ifadesiyle “Etrak-ı bi idrak” ken, “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykırma özgürlüğünü elde eden Aleviler’deki karşılığını anlamak çok da zor olmasa gerek. İmparatorluk düzeninde “Türk”ün yerini düşününce, Anadolu’nun, kimliğini bastırmaya zorlanan, ezilen, horlanan insanlarının beklentisinin adından ibaret olan Cumhuriyet’in özgeçmişi olduğunu görmemek imkansızdır. Milli Mücadele, Anadolu Türkmenlerinin tarihi referanslarını utandırmayacak biçimde davranmasıdır.

Anadolu Türkmenleri, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan coğrafyayı İslamiyet ve Türklük’le tanıştıran “Horasan Erenleri”nden Hacı Bektaş Veli’nin huzurundan Cumhuriyet düşmanlarına sesleniyor: Eline, beline, diline sahip ol!

Aleviler hem ibadet mekanları olan cemevlerinde hem de düzenledikleri kültürel etkinliklerde Hz. Ali ve Hacı Bektaş’la birlikte mutlaka bir Atatürk posteri de asıyorlar.

“Girmez dilimize Arab-ı Fars-ı / Ölçü olmaz bize yabancı harsı / Özgürlük simgesi barış mayası / Biri Hacı Bektaş, Biri Atatürk” (Aşık Daimi)

“Ağlayalım Atatürk’e / Bütün Dünya Kan Ağladı / Başbuğa Olmuştu Ülke / Geldi Acem Can Ağladı” (Aşık Veysel)

“Hünkar, ruhumdaki en köklü daldır / Atam, o daldaki yetişen güldür ” (Aşık Hudayi)
Köroğlu değil ama dünyaya meydan okuyor

“Cemevlerinde, Hz. Ali’nin resimlerinin yanına Atatürk’ün resimlerinin asılması”nı, “birçok Alevinin kendisini ‘Cumhuriyetin ve laikliğin teminatı’ olarak görmesi ve bunu bir misyon gibi algılaması”nı Stockholm Sendromu olarak değerlendiriyor kimi günümüz yazarları… Oysa Cumhuriyet’le, hele de Mustafa Kemal’le Aleviler arasındaki ilişki hiçbir zaman hastalıklı bir “cellat-kurban” aşkının seyrini izlemiyor.

Aksine, bakın nasıl filizleniyor bu büyük sevda:
Toplumun, Türkmen ayaklanmaları sırasında, saray tarihçilerinin kendilerini tarif biçimi ile “uryan ve puryan” (çırılçıplak) olan kesimine yani Aleviler’e dahil olan Ali Baba, 25 Mayıs 1919’da, Milli Mücadele’nin yol haritasını çıkarmak üzere Havza’ya gelen Mustafa Kemal’i, “Mesudiye” adlı otelinde ağırlıyor ve “Paşa”nın güvenliği için otele başka konuk almıyor.. 12 Haziran’a kadar Havza’da kalan Mustafa Kemal, ilk defa 26 Haziran 1919’da geldiği Tokat’ta da yine bir Alevi olan Rıfat Efendi’nin misafiri oluyor. Buradan Sivas’la kurduğu temasın duyulmaması için, postaneyi denetim altına alanlar da Bektaşiler oluyor.
En anlamlı destek

Gazeteci Ruşen Eşref’in anlatımıyla “O, Bolu beylerine isyan etmiş Köroğlu değil” ama “Millet adına dünyaya meydan okuyan ‘Heyet-i Temsiliye Reisi’ Mustafa Kemal” o günlerde. Ve kurtuluş yolunun henüz başında en anlamlı desteği Tokat’ta, eski, yıpranmış üniformaları ile, bir binbaşı komutasında kendisini bekleyen 19 nefer ve bir çavuştan alıyor.

Mustafa Kemal’in Tokat’tan Konya’daki 2. Ordu Müfettişliği’ne gönderdiği ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayınlanan ve tam bir “güven” beratı sayılabilecek tarihi telgrafı şöyle:
“Tokat ve havalisinin İslam nüfusunun yüzde seksenini ve Amasya havalisinin de mühim bir kısmını Alevi mezhebinden olanlar teşkil ediyorlar ve Kırşehir’de Baba Efendi hazretlerine fevkalade bağlı bulunuyorlar. Vatanın ve milli istiklalin bugünkü tehlikesini bilfiil görmekte olan müşarünileyhin kanaatı hazırası şüphe yoktur, buna pek müsaittir. Binaenaleyh söz sahibi ve emniyetli bazı zevatı görüştürerek, kendilerince muvafık görülecek Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak cemiyetlerini takviye edecek surette birkaç mektup yazdırılarak, bu havalideki Alevi nüfuzlularına dağıtmak üzere Sivas’a gönderilmesini pek faydalı telakki ediyorum…”
ALEVİ SANILARAK İŞTEN ATILAN MİLLETVEKİLİ ANLATIYOR

Alevi sanılarak işten atıldım

Anadolu Türkmenleriyle ilgili provokatif yakıştırmalara karşı TDK’dan TRT’ye ve TBMM’ye kadar bir çok resmi makamda mücadele veren DSP’li Yağız “Alevilerle Cumhuriyetin bağını koparmaya kimsenin gücü yetmez” diyor.

Horasan’dan Anadolu’ya Yol Hikayesi’nin devamını getirmeye ve zaman içinde bu kez, Aleviler’in Milli Mücadele’de “kurtuluş” nöbeti tuttukları duraklara uğramaya karar verdiğimiz günlerde, DSP İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın haberakis.com’a yazdığı “Türkiye’de Alevi olmak” başlıklı yazı düştü e-posta kutumuza.

Yağız Alevi değildi ama “17 yıl önce Alevi sanılarak işten atılan biri” olarak, Alevileri anlamak konusunda, birçoğumuzdan adımlarca öndeydi. Üstelik de bu konuyu kendisine “mesele” edinmiş ender siyasilerden biriydi. Alevilere dönük bir “iftira” ifadesi olarak kullanılan “mumsöndü”nün Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan Türkçe Sözlük’teki karşılığının, “Cem ayinlerindeki çerağ dinlendirmenin maksatlı olarak yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkarılan bir safsata” olarak değiştirilmesini o sağlamıştı. Yine TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın’la birlikte “musahip” sözcüğünün aynı sözlüğe “yol kardeşi” anlamıyla eklenmesine katkıda bulunmuştu. TRT’nin “Şah yasağı”nı, 2008 yılında TBMM gündemine getiren ve Pir Sultan Abdal’ın “Kul olayım kalem tutan eline / Kâtip ahvalimi Şah’a böyle yaz” türküsüne uyguladığı “sansür”ü konu alan soru önergesini hazırlayan kişi de Yağız’dan başkası değildi.
400 yıllık baskı tesadüf değil

Alevilik konusunda bu denli emek harcayan Yağız “Ülkemiz topraklarında Aleviler’e yapılanların hiçbiri tesadüfü değildir” diye giriyor söze. Gerilere gidiyor, “Anadolu Alevileri’nin mağdur edilme tarihi” ni anımsatıyor; Çaldıran Seferi öncesi 40 binden fazla Alevi’nin katledilişini, canını kurtaranların ulaşılması zor dağlara ve ıssız vadilere göçünü, Şii bir Türk olan İran Şahı İsmail’in Hatayî mahlasıyla Türkçe yazdığı şiirlerin nasıl bir korku vesilesi olduğunu, II. Selim, III. Murat, III. Selim, II. Mahmut “icraatları”nı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını, Hacıbektaş Dergâhı’nın başına bir Nakşibendî Şeyhi’nin getirilmesi, Saru Görez ismiyle bilinen Müftü Hamza’nın “ ..hem kâfir ve imansız, hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir. Dine yardım edenlere Allah yardım eder” fetvasını… Özetle, 1514’ten 1914’e kadar, 400 yıl süren baskıyı…
Mehdi kabul ediliyor

Anadolu topraklarındaki kıyımın tarihini azıcık araştıranlar, kendilerini İngiliz, İtalyan, Fransız kadar dönme ve devşirmeden de kurtaran Atatürk’ün, Tükmenler’in zihnindeki karşılığının “mehdi” oluşunu anlamakta zorlanmazlar. “Bütün yıldırmalar, baskılar, baskınlar, kırımlar, kıyımlar ve fermanlar yüzünden, kimliklerini dahi gizlemek zorunda kalan Aleviler” için Atatürk’ün ne anlama geldiğini şöyle tarif ediyor Yağız: “Cemevlerinde üç resim asılıdır… Biri Hazreti Ali, diğeri Hacı Bektaş Veli… Bir diğeri ise Atatürk’ün fotoğrafıdır. Aleviler, Atatürk’ün fotoğrafını resmî bir görevi yerine getirmek için asmazlar; onu gerçekten çok sevdikleri için asarlar. Aleviler, Atatürk’le birlikte kendilerini rahat hissetmeye başlamışlardır. Hatta o kadar ki, Atatürk’ü bir Mehdi gibi görmüşlerdir. Ona gönülden bağlanmışlardır. Maddi-manevi büyük destek vermişlerdir. Bu ilgi ve destekten çok mutlu olan Atatürk de ”amacının cumhuriyeti kurmak olduğu“ fikrini ilk olarak Hacıbektaş’ta Aleviler’in önderi Cemalettin Çelebi’ye açıklamıştır. Aleviler ile Atatürk ve cumhuriyet arasındaki bağı koparmaya kimsenin gücü yetmez.”
Yeniden fişleme nedeni oldu

Atatürk’ten sonrası da “karanlık” Aleviler için. Özellikle de 1950’den sonraki süreç… Çünkü orada Maraş var, Çorum var, Madımak var… Orada “mumsöndü yapıyorlar” denilerek uğradıkları ve Süleyman Yağız’ın deyişiyle “dünyanın en adi, en namussuz iftirası” var (“Oysa” diyor Yağız, “Aleviler; ”el“e, ”bel“e, ”dil“e sahip olmayı temel ilke edinmişlerdir”), orada cemevlerini “cümbüş yeri” olarak gören başbakanlar var… Biraz da bu “varoğlu var”ların etkisinde “Türkiye’de Alevi olmak çok zor” diyor Yağız.

“Neden” sorusuna cevabını güncel bir örnekle vermeyi tercih ediyor: “Bu ülkede, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk örneğinde yaşandığı gibi, bırakınız Alevi olmayı, Alevi köylerine yardım etmeyi dahi suç olarak gören bir zihniyet var! Saldıray Berk, meşrep olarak kendini Aleviliğe yakın hissediyormuş!.. Ama Sünni cemaat önderleriyle görüşmüyormuş!.. Bunlar, Berk hakkında açılan davanın iddianamesinin fişleme ekinde suç olarak yer alıyor.”
Alevistan talebi varmış gibi göstermek, Türkmenlere karşı en büyük hakarettir

“Aleviler’i bölücülerle özdeşleştirme” çabalarının yeni olmadığını savunan Süleyman Yağız, özellikle bazı yandaş gazetelerin yürüttüğü “kara propaganda”ya Daimi Baba’nın, “Olmadıkça insanlığa faydalı/ Sünni’yisem Alevi’ysem ne çıkar” dizeleriyle cevap veriyor ve ekliyor:
“Kendileri öteki görülmelerine karşın, onlar kimseyi öteki görmezler. Dolayısıyla Aleviler asla bölücü olmazlar; olamazlar. Çünkü bir olmayı, iri olmayı, diri olmayı amaçlamışlardır.”

Yine de bir “ama” koyuyor:
“Alevileri siyaseten bölücülerle özdeşleştirmek isteyenler olmuştur.”
Terörle özleştirme tuzağı

“Kime, ne gerek bu çaba?” sorusunun cevabı için arşive dönüyor, kendi kişisel tarihi de olan anekdotlar, yazı örnekleri, haberler çıkarıyor belleğin tozlu raflarından. 14 yıl önce, 21 Temmuz 1996’da Takvim’deki köşesinde yazdığı bu satırlar mesela:
“(…) Aleviler’in terörle bağlantılı gösterilmeleri tamamen bir ’tuzak’tır. Bu tuzağın iki ayağı vardır… Birinci ayağı Almanya’dadır. Bu ülkede kurulan Kürdistan Aleviler Birliği, PKK’ya hizmet etmektedir. (…) Tuzağın ikinci ayağı ise öteki terör örgütleridir. Kendilerine taban bulamayan örgütler, yurt içinde ve dışında Aleviler’i teröre bulaştırarak, onların gücünü kullanmak istemektedirler. (…) Teröristlerin Gazi Cemevi’ni üs yapması, toplumumuzun diğer kesimlerinde yanlış izlenimler uyandırmasın. Alevi kardeşlerimizi düşürülmek istendikleri tuzaktan kurtarmak hepimizin görevidir.”
Cemevleri eylem yeri değildir

Aynı sıcak günlerden birinde 26 Temmuz 1996’da, “Cemevleri eylem yeri değildir” başlığı altındaysa şunları yazmış Yağız:
“Hatırlarsanız Alevi dedesi Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın başkanlığında kurulan Cem Vakfı, belli tipte cemevi oluşturmak için yarışma bile açtı. Yarışmanın amacı, cemevi yapacak olanlara örnek bir model sunmaktı. Aleviler bu denli önem verdikleri cemevlerinin eylem yeri olarak kullanılmasını akıllarına bile getirmemişlerdir. Fakat aşırı sol örgütler eylemleri için cemevlerini kullanmayı en kolay yol olarak seçiyorlar. Bir kişi ya da olayı mı protesto edecekler? Hemen harekete geçip bir cemevi önünde toplanıyorlar. Sonra güvenlik güçleriyle taşlı sopalı çatışmaya giriyorlar. Sık sık tekrarlanan bu görüntü, kamuoyunda ’terörün altında Aleviler’in parmağı olduğu’ kanaatini uyandırma amacını taşıyor. Bazıları diyebilir ki, ’Aleviler madem ki bu kadar teröre karşılar, o zaman cemevlerini teröristlere kullandırmasınlar.’ Silahlı güvenlik güçlerinin zor baş edebildiği teröristleri sivil Alevi vatandaşlarımızın önleyebilmeleri olanaksızdır…”
Yeni tezgah peşindeler

Yıllar önce Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan ’Alevilik’ dizisinde gündeme gelen “Aleviler, Alevistan hayal ediyor” iddiasını da hatırlatan Yağız, “Onları, Alevistan talebi varmış gibi göstermek, Aleviler’e yapılacak en büyük hakarettir. Gerçi geçmişte bu ifadeyi dillendiren birileri olmuştur. Yanılmıyorsam, Fransa’da bir grup tarafından… Bu grup, harita da yayınlamıştır. Ancak bu grubun, Alevi cemaatleri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu grubun amacı da zaten, Aleviler’le Türkiye Cumhuriyeti’ni karşı karşıya getirmekti” diyerek, 2001 yılında gazetedeki köşesinde gösterdiği tepkiyi yineliyor.

“O zaman bu tür tuzaklardan sonuç alamayanlar şimdi yeni tezgâhların peşinde olabilirler” diyen Yağız Aleviler’e ilişkin tespitlerine şu cümleyle nokta koyuyor: “Anadolu Alevileri, başka bir ifadeyle de Alevi-Bektaşiler; laik, demokratik Atatürk cumhuriyetinin en kadim, en kararlı ve en sağlam güvencesidirler.”
Adına “Ergenekon” denen süreçle ilişkilendirme çabası fos çıktı

Süleyman Yağız Alevilerin “Ergenekon” süreciyle ilişkilendirilme nedenlerini analiz ederken, “Yargıyı etkilemek gibi bir düşüncem yok; olamaz da… Zaten bir muhalefet milletvekili olarak böyle bir gücüm de yok…” diye belirtiyor özenle.

“Fos” çıktığını ileri sürdüğü süreci şöyle özetliyor:
“Bazı Alevi önderlerine suikast yapılacağı iddiası ortaya atılmıştı… Bana göre, Aleviler’i, adına ”Ergenekon“ denilen dava ve soruşturma sürecine bulaştırmak istediler. Tahminim odur ki, bu davaya Aleviler’in de destek olmalarını sağlamayı amaçladılar. Geçmişte Aleviler’e yönelik birçok katliamda, kontrgerilla ya da gladyo denilen yapılanmaların olması nedeniyle Aleviler’i Ergenekon karşıtı yapmayı başaracaklarını sandılar.

Alevi önderlerine yönelik suikast iddiası fos çıkınca, bu işi organize edenlerin niyeti de belli olmuştur. Erzurum-Erzincan hattında yaşananlar; yani Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, Erzurum’un özel yetkili savcısı Osman Şanal’ın talebi üzerine özel yetkili mahkeme tarafından hapse atılması, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk’in Alevi köylerine yardım etmekle suçlanması, bu niyeti biraz daha belirginleştirmiştir. Eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ile ilgili operasyon ise Ergenekon denilen dava ve soruşturma sürecinin Alevi karşıtı yanını tamamen netleştirmiştir. Görünen o ki, Aleviler de hedef tahtasına oturtulmuşlardır.
Derin provokasyonlar

Aleviler arasında çok saygın yeri olan ve aynı zamanda Alevi dedesi olan Seyfi Oktay savcılığa davet edilmek yerine, evi basılarak gözaltına alınmıştır. Bu yapılan hem hukuksuzluktur, hem de saygısızlıktır. Bu, eski bir adalet bakanına yapılan adaletsizliktir; evrensel hukuk kurallarına da aykırı bir durumdur. Bana göre, Seyfi Oktay bu yaşadıklarını Alevi olduğu için yaşıyor. Zaten yandaş medyanın bir grubu, ”yargıda Alevi yapılanması“ olduğu izlenimi vermek için özel çaba gösteriyor.”
Ve elbette “provokasyonlar”; örneğin “Maraş”…

Yıllardır bu kanlı tezgahın arkasında “derin güçler”in bulunduğunu savunsa da elinde bilgi ve belge olmamasından yakınan Yağız’ın iddialarına en anlamlı teyid, dönemin MİT ajanı Mahir Kaynak’tan gelmişti. Kaynak’ın, 4 Ekim 2005 tarihli Tempo dergisinde yayınlanan sözleri şöyle:
“Türkiye’de mezhep ve etnisite çatışması olmamıştır. Devlet yapmıştır; ama halk karışmamıştır. 12 Eylül’e hazırlıktı onlar da…”
Kaynak’ın sözlerini küçük bir eklemeyle tamamlıyor Yağız: “Sözünü ettiği ’devlet’, elbette ki, ’derin devlet’tir’”
ERİKLİ BABA’DA BİR CEM GÜNÜ

Cumhuriyetin omurgası

Türkmenlerin, Milli Mücadele örgütlenmesine en büyük katkısı, Türk olmanın küçümsendiği imparatorluk günlerinde, ulus-devleti işaret eden bir muhalefet hareketi oluşturmalarıydı.

Bugün durağımız İstanbul Zeytinburnu’nda bulunan Erikli Baba Dergahı. Osmanlı’nın kuruluşunda Anadolu’ya gelen Horasan Erenlerinden olan Erikli Baba’nın açtığı dergah, hem İstanbul’un Fethi hem de Kurtuluş Savaşı sırasında stratejik görevler üstlenmiş. İstanbul’un kuşatılması sırasında, Yedikule’deki Altınkapı’nın karşısına kurulan Yeniçeri ordugahının su ve gıda ihtiyacını karşılayan Erikli Baba Dergahı, Kurtuluş Savaşı’na da bütün varlığı ile katkıda bulunmuş. Dergahtaki mezarların arasına kazılan tünellerde saklanan silahları, buradaki Bektaşi önderleri, günü geldiğinde işgalci İngilizler’e karşı kullanılmak üzere Atatürk’e bizzat teslim etmişler.
Erikli Baba Dergahı’nın bir başka özelliği de 1925 yılında tekke ve zaviyelerle birlikte kapanmamış olmasına karşın, bir süre sonra “Laik cumhuriyete güveni nedeniyle” faaliyetlerine gönüllü olarak son vererek anahtarlarını TBMM’ye bizzat teslim etmiş olması.

Kullanılmadığı süre içinde harabeye dönen dergahı, aslına uygun olarak restore edilmiş hali olan bugünkü görünümüne Erikli Baba Kültür Derneği kavuşturmuş.
Dernek Başkanı Avukat Metin Tarhan, dergahı bugün de tarihsel misyonuna uygun olarak işletmeye özen gösterdiklerini söylüyor.

“Tarihsel misyonu” derken, mekanın “geleneksel Türk kültürünün yaşatıldığı bir merkez” oluşunu kast ediyor Tarhan. Zaten Aleviliği de “Türkmen kültürüyle özdeşleşen bir noktada” konumlandırıyor. Tarhan’a göre “Orta Asya’da medreselerde, tekkelerde yetişen kişilerin, Anadolu’yu Türkleştirmek ve Müslümanlaştırmak için yayıldıkları dönemden bugüne kadar taşınarak gelen değerler” yaşatılıyor Erikli Baba Dergahında.
Türk olmak küçümseniyordu

Osmanlı’da şu veya bu şekilde 1500’lü yıllara kadar Türkmen kültür ve inancı hakimken, Arap kültürünün İslamiyet’e bulaştırılmasını takiben Türkmen kültürünün Osmanlı’dan tasfiye sürecinin de başladığını anlatan Tarhan, bunun özünde bir “inanç ayrışması” olmadığını belirtiyor.

“Öyleyse ne?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap o “büyük kırılma”ya işaret ediyor:
“Türkmenliğin, Türk olmanın küçümsenmeye başlanması.”
“Artık Türklük unutularak Osmanlılık gibi kavramlar geliştiriliyor. Bu dönemden çöküşe kadar Alevilere yönelik kıyımlar var, baskılar var, katliamlar var” diyor Tarhan.

Bu tecrübelerin Alevileri Cumhuriyet için “hazır bir güç” haline getirdiğini savunuyor:
“Anadolu Türkmenleri o dönemde de aydınlık bir güç, kendi değerlerine bağlı bir güç, medeni bir güç, eşitlikçi bir güç… Kendi yapısında, Orta Asya’dan, o kurultay süreçleriyle birlikte gelen, kadını, erkeği, çocuklarıyla tüm sorunları tartışabilen bir geleneği devam ettiriyor. Bu hazır güç Cumhuriyetin omurgasını oluşturuyor. Çok ciddi, hazır muhalefetleri var Bu ulus-devleti oluşturma noktasında bir muhalefet. Atatürk de bunu görüyor. Zaten Selanik’te kendi kişiliğinin oluşmasında da, Anadolu’dan giden erenlerin yarattığı aydınlıkçı ortamın katkısı var. Dolayısıyla Türklük veya Türk kültürü çok önemli Atatürk için.”

* Atatürk’ün Bektaşiliği iddialarına bir gönderme mi bu?
Atatürk’ün geçmişinde Bektaşilik var mıdır, yok mudur bizim için hiç önemli değil. Önemli olan Atatürk’ün kurduğu düzenle Alevilerin beklentilerinin örtüşmüş olmasıdır. Bektaşi olduğunu öne sürenler var. Atatürk, hem kendi yaşam tarzıyla hem de Alevilerin yaşam tarzıyla, talep ve beklentileriyle örtüşen bir cumhuriyetin, ulus-devletin kurulmasına öncülük edişiyle Alevi olmasa da, Aleviler gibidir denebilir.
Mehdi kavramı var

Konuşurken çok iddialı bir ifade de kullanıyor Tarhan:
“Ben bazen uca da kaçarak ’Alevi muhalefet olmamış olsaydı cumhuriyetin kazanılması çok rahat olmayabilirdi’ diye düşünüyorum. Çok afaki bir düşünce olduğunu da sanmıyorum, tarihsel gerçeklere bakarak böyle bir varsayımda buluyorum. Atatürk’le birlikte Aleviler tüm güçleriyle vatan müdafaasına yönelmişler. Bu anlamda Atatürk çok önemli Aleviler için. Alevilerin mitolojisinde, inancında, düşüncesinde bir ’mehdi’ kavramı vardır. Kurtarıcı olarak algılanır. Atatürk’ü mehdi olarak algıladıkları da oluyor. Hemen hemen her Alevinin evinde Atatürk’ün resmi vardır. Çok önemsenir, kutsaldır. Hz. Ali, Hacı Bektaş gibi önderlerle de özdeşleştirilebilecek kadar önemseniyor. Onlardan daha aşağı ve sonrası değil, onlar kadar önemli diye düşünülüyor.”
Hizbullah’ın İslamiyeti kullandığı gibi Aleviliği kullanan dernekler de var

Aleviler’i bugün içine çekilmek istendiği ortamın, Osmanlı’daki Arapsal kanadın hakim kılındığı günleri anımsattığını söylüyor Metin Tarhan. “Bugün de kendi öz varlığına sahip çıkan önemli bir kesimi geri bırakmak, o kültürü yaşatan önemli bir unsuru tasfiye etmek, toplum nezdinde küçük düşürücü bir takım faaliyetlere, yakıştırmalara muhatap bırakmak gibi bir çaba var” diyor.

Tarhan’a göre “Alevileri bir terör yapılanmasının içindeymiş gibi yaftalamak, sadece Alevilere karşı değil, laik, demokratik, ulusal özelliği olan bir Türkiye’ye karşı olan bir düşüncenin sonucu.”

“Hesaplar başka” deyip ekliyor:
“Saldırılar Alevilere değil, Alevilerin kaynak oluşturduğu değerlere yöneliktir diye düşünüyorum. Yargıda üç beş Alevi vardır. HSYK’da bir iki alevi vardır. Neredeyse Aleviler ele geçirmiş gibi lanse ediliyor. Nedense enteresan bir Ergenekon hikayesine dahil edildiler.”

* Seyfi Oktay’ın da böyle bir hedef olup olamayacağı çok tartışıldı…
Seyfi Bey, Aleviler içinde ilgi gören bir insan ama o kadar da önde olan biri değil. Aleviliğini çok vurgulamış biri değil. Ama bakanlık yapmış biri üzerinden Alevileri vurmak daha kolay olabilir diye düşünülmüş olabilir. Ben bütün bunları Cumhuriyetin sorgulanması, Atatürkçülüğün sorgulanması, ulus-devletin sorgulanmasıyla ilgili beklentileri olan kesimlerin, görüşlerin veya güçlerin bir nevi savaşı gibi değerlendiriyorum.

* Cumhuriyet’e karşı savaş açıldığını mı düşünüyorsunuz?
Alevileri zayıf düşürmek, Cumhuriyeti zayıf düşürmek demek. Cumhuriyeti kaybetmeyi göze alabiliyorsak Aleviler de olmasın. Asimile etmek için yıllarca uğraştılar, başaramadılar. Alevilerde çok korkunç bir direnç var Alevilerin vazgeçilmezleri var, esnek olamayacakları yerler var. Onlar için Cumhuriyet var, Atatürk var, ülke var, vatan var. Bunları yok edemezler. Toplumlar yavaş yavaş gelişme sağlıyor. Bu tür bir psikolojik operasyon zaman içinde nasıl sonuç verir bilemiyorum.

* Bir çatışmayla sonuçlanabilir mi?
Bu kanaati taşımıyorum. Sünni kardeşlerimiz olayı görebiliyorlar. Provokasyonlar var, lokal olaylar olabilir. Ama genel bir çatışmanın sosyolojik-reel gerçekleri yok. Bir kere Alevi-Sünni kaynaşması çok önemli. Bir de ulusal kimlik noktasında, Alevilerle entegrasyon söz konusu. Sinangoga da saldırıldı, Allah korusun bir cemevine de olabilir. Ama ben toplumun sağduyusunun bunu yaygınlaştıracağını düşünmüyorum.

* Ayrıştırma yahut kışkırtma amaçlı olarak Alevilerin kendi içlerine sızmalar oluyor mu, buna karşı bir direnç geliştirebiliyor musunuz?
Kendi siyasal talepleri doğrultusunda Alevileri tanımlamaya çalışan dernekler de var. Aleviliğin değişik örgütlerle işbirliği yaparak sisteme karşı durması gerektiğini savunan örgütler var. Bir Muharrem ayında Karacaahmet’e gidin, Erikli Baba’ya gelin, Şahkulu’na gidin, gerçek Aleviler oralarda gördüklerinizdir. Bugün onların sesleri çıkmıyor olabilir. Medyanın gözdesi olan bir takım kişilere aktüel konularla ilgili roller verilmiş olabilir. Avrupa’da da bu tip girişimler olabilir. Ama bunlar Alevileri temsil etme noktasında olan kişiler veya kurumlar değiller. Bunlarınki Hizbullah’ın İslamiyet adına faaliyette bulunması gibi bir şey…

* Yeniden tanımlanmasından rahatsız olduğunuz anlaşılıyor; “gerçek Aleviler” Aleviliği nasıl tanımlıyorlar?
Alevilik, İslam karakteri baskın gelen bir Türkmen yorumudur. Bir Türk inancıdır. Kültür değildir; kültürel unsurları da olan bir inançtır.
Ehlibeyt’le Oğuz geleneklerini bütünleştiriyorlar

Erikli Baba Dergahı’nı ziyaretimiz bir Perşembe akşam üstüne rastlayınca haliyle kendimizi cem hazırlığının seyircisi olarak bulduk. Cemevinin bahçesinde kadını erkeği, yaşlısı genci hatta çocukları, bebekleriyle toplanan Aleviler, düğüne bayrama gelir gibi giyindikleri temiz ve özenli kıyafetleriyle dikkat çekiyorlardı. Gelenlerin bir başka özelliği hemen hepsinin elinin dolu olmasıydı; kimi bahçesinden topladığı armudu, kimi kendi elleriyle kavurduğu helvayı getirmişti “canlar”ıyla paylaşmak üzere. Ceme katılacaklar toplanırken aşevinden mis gibi kokular yükselmeye başladı. Kısa süre sonra “lokma” denen ve cem için kesilen kurbanın etiyle, bulgurdan yapılan pilav dağıtıldı. Lokmamızı Binali Doğan dedeyle kaşıkladık. Doğan bize dergahı da gezdirdi. İstisnasız her odada baş köşede Atatürk var; büstü, posteri, bir sözü… Ama illa var. Geniş ve sade cem salonuna girip karşımızda asılı duran sazı gördüğümüzde, kendimizi bir Dede Korkut masalının sayfalarında gezinir gibi hissettik, “Biraz sonra deyişlerimize başladığımızda görün” dedi Doğan, “O saz, Dede Korkut’un kopuzudur. Alevilik, Ehl-i beytle Oğuz Türklerinin geleneklerinin, şaman inancının bütünleşmesidir. Türk kültürüyle İslamın bütünleştirilmesidir.”

Atatürk gibi İslam’a da özel vurgu yapıyor Aleviler. Din dışı olmadıklarını özellikle belirtiyor Binali Doğan: “Alevi inancından dolayı Alevidir. Ali’den dolayı Alevidir. Ali kimdir? İslamı ilk kabul eden, Hz. Muhammed’in çağrısına ilk uyandır.”
– CEMAL ŞENER VE ALEVİLERİN YASADIŞI(!) YAŞAMI

700 yıldır yasadışı yaşıyoruz

Hacıbektaş’tan yükselen AKP protestosu üzerine harekete geçen bazı medya organları yeni bir kara propagandaya girişirken, Alevi yazar Cemal Şener “korku cumhuriyeti”nde yaşamaya bağışıklı olduklarını söylüyor.

Atatürk ve Aleviler’i anlatırken, konunun kitabını yazan Cemal Şener’le konuşmamak olmazdı. Sosyal Antropolog da olan araştırmacı-yazar Şener’in çalışmalarından birine verdiği isim de bu: “Atatürk ve Aleviler.”

Dolandırmadan soruyoruz:
* Atatürk ortak payda mıdır Aleviler için?
Çoğunluğunun ortak paydasıdır.

* Görüş ayrılıkları yok mu?
Bir aile içinde bile anne, baba, çocuklar arasında siyasi-felsefi farklılıklar olması doğal. Alevi toplumunda da varsılı, yoksulu, orta gelirlisi var; ister istemez bunlar siyaset sahnesine şu ya da bu şekilde yansıyor. Bin çeşit dernekler, vakıflar kurulmuş oralarda siyasallaşmış olanlar, siyasi nedenlerle Atatürk’e karşı çıkan, Kürt siyasal düşüncesinin etkisinde kalmış olanlar da vardır ama tabanda çok fazla farklılık olmaz.

Devleti birlikte kurdular

* Taban veya bahsettiğiniz “çoğunluk” için neye karşılık geliyor Atatürk ve tabii Cumhuriyet?
Osmanlı’da Aleviler sadece katli vacip için aranırdı. Hala kuş uçmaz kervan geçmez dağ köylerinde yaşıyorlarsa, hala Anadolu’nun kır yoksullarıysalar bunun sebebi oralarda aranmalı. Alevilerle Atatürk’ü bir araya getiren Osmanlı’nın son dönemi. Atatürk milli kurtuluş savaşına giriştiğinde, Aleviler karşılarında iki şey görüyorlar; ya işgal kuvvetleriyle işbirliği yapıp duruma razı olacaklar yada işgale karşı olan yurtseverlerin yanında yer alacaklar. Nitekim daha önce Jön Türk hareketi, İttihat Terakki’nin son dönemleri ve Meşrutiyet hareketlerinde Alevi aydınları o mecrada yer almışlardı. Kurtuluş savaşında da Namık Kemal, Ziya Paşa geleneğinin devamı olarak Mustafa Kemal’in yanında yer aldılar. Cephelerde savaştılar. Devleti kurmaya yardımcı olmaya çalıştılar.

* Bir sığınak inşa eder gibi mi?
Aleviler açısından Atatürk sadece bir Osmanlı komutanı değil. Alevileri insan sayan, inançlarını küçümsemeyen yaptığı çalışmalarla da inancının, Türk kültüründen geldiğini, Şamanlıktan geldiğini, Orta Asya’dan, Ahmet Yesevi’den, Hacı Bektaş’tan geldiğini meşru gören, İslam içindeki tartışmalarda, -Nutuk’ta da var-, Emevilerden yana değil, Ehl-i Beyt’ten yana tavır alan biri olduğu için Aleviler topyekün Atatürk’ün yanında yer almışlar ve Cumhuriyet’in başarılı olması için bütün güçlerini birleştirmişlerdir.
Cumhuriyete isyan etmediler

* Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının yarattığı bir kırılma oldu mu?
Ufacık bir kırgınlık, gönül koyma nedeni olabilir ama o günden bu yana o tür hareketlerin içinde hiçbir Alevi’yi göremezsiniz. Tekkelerin kapatılmasıyla ilgili bir sürü kitap yazılmıştır, hiçbir Alevi içinde yer almamıştır.

* Nedeni “şartların gereği” olduğu konusunda bir kanaat ortaklığı mı, yoksa “Atatürk’ün bir bildiği vardır” duygusu mu hakimdi?
O dönemin şartları gereği kapatılmaları gerekirdi. Atatürk’ün Bedri Noyan’la yaptığı söyleşide “Günü geldiği zaman bunları Türk adetlerini sürdürecek biçiminde yeniden icra etmemiz gerekir” diye bir sözü var. Belki vaktinden önce vefat etmeseydi ona bir çözüm bulunacaktı. Bunu Alevilere karşı siyaseten kullanmak isteyen kesimler var. Alevilerin kendilerini Atatürk’le, laiklikle, cumhuriyetle özdeşleştirmelerine bu olay gölge düşürmemiştir. “Olabilir bir şey” diye görülmüştür.
Atatürk Cumhuriyet’inden Korku Cumhuriyetine geçiş yaparken ilginç bir ifade kullanıyor Cemal Şener; “Keşke Alevi toplumu şok geçirseydi yaşananlar karşısında!”

* Geçirmediler mi?
Bizim cem evlerimiz yasadışı, ibadetimiz yasadışı, Osmanlı’dan beri yasadışı yaşıyoruz, anlayacağınız bağışıklıyız bu duruma. “Ergenekon” süreciyle ilgili hiçbir Alevi dedesi, bir tek cümle kurup yorum yapmadı. Ama bütün Aleviler, AKP’ye oy verenler bile bu operasyonların sebebinin AKP’ye karşı duruşu sindirmek olduğunun farkında. Sünni kardeşlerimizin tutuklamalar, dinlemeler vs. karşısında şok geçirme nedenleri, bugüne kadar hep devletin himayesinde bulunmaları. Oysa Alevi Türkmenler 700 yıldır zaten bu tavırla karşı karşıya. Elbette Aleviler de süreci kaygı, tedirginlik ve korkuyla karşılıyorlar ama şok olmuş değiller, hatta sohbetlerinde “Nüfusumuz 20 milyon mu, yüzde onunu gözden çıkarırız, şu kadar adam ölürüz yine de bu vatanı teslim etmeyiz” hesabı bile yapıyorlar. 3. Ordu komutanı gizli örgüt üyesi deniliyor. 3. Ordu teröre kaşı mücadele eden ordu. Bunu benimsemek hiçbir Alevi için mümkün olmadığı gibi Cumhuriyetten yana olan hiçbir Sünni için de mümkün olmamal
En son “İdamla yargılanan bir Alevi dedenin savunması”nı yayınlayan Şener, bu yılki
Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün de sahibi oldu.
Kürdün Aleviliği seçmesi için cinnet getirmiş olması lazım!..

Cemal Şener de Aleviler’in bu ara yeniden hedef tahtasına oturtulmasının tesadüf olmadığını düşünenlerden. Ona göre milat 28 Şubat. “Alevilerin ilk defa TSK ile ortak paydada buluşmalarının rövanşı alınıyor demek abartı olmaz” diyor.

28 Şubat’ın iktidar açısından rövanşı alınacak bir “darbe” olmadığı yolundaki, giderek yaygınlaşan kanaati hatırlatıyorum. “Benim söylediğim de bunun türevi” diyor:
“Hasan Celal Güzel, Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren o günlerde ”Suriye sendromu“ diye bir kavram ortaya attılar. Güya Türkiye’de ordu içerisindeki komünist solcu subaylarla, Kızılbaşların ittifakından, tıpkı Suriye’deki gibi bir askeri diktatörlük kurulacaktı. Her üçünün de ordu içerisindeki, bürokrasi içerisindeki Alevilerden fevkalade rahatsız olduklarını göreceksiniz. Alevilerin devletin erkinde yer almasını istemiyorlardı.”

* Neden?
Fatih Sultan Mehmet’le birlikte Türkmenlerin tasfiyesinde etkili olan merkezi tavır hala devam ediyor.
Türkiye’yi Türkmenler yönetemez

* Alevilerin devlet sistemi içinde olmasının, bahsettiğiniz kesim için rahatsız edici yanı ne?
Osmanlı tarihinde Alevi olmak Türkmen olmakla özdeş. Türkiye’yi Türkmenler yönetecek o zaman. Dinen sapkın saydığımız, milliyet olarak da tamamen köylü avam kabul ettiğimiz bir kesimin yönetime gelmesi demek olacak.

* Bir Türk devletinin Türkmenlerce yönetilmesinden neden ürksünler?
Türkmenler yönetirse, Türk coğrafyası söz konusu olur. O coğrafyada Türklerin gelişmesi ve emperyal güçlere kaşı güç odağı oluşturması söz konusu olur. Onu istemiyorlar. Türkleri dokuz parçaya bölüp yönetmek daha kolaylarına geliyor.

* Aleviler de kendi içlerinde bölünme tehdidiyle mi karşı karşıya?
Türkleri Alevi- Sünni diye bölmeye çalıştıkları gibi, Alevileri de kendi içlerinde az Alevi- çok Alevi, sağcı Alevi- Solcu alevi gibi bölerek yönetmek daha kolaylarına geliyor. İşçilerin de birleşmesini istemezler, Türklerin de birleşmesini istemezler. Bu şekilde bir tasarruf tarihten beri var.
Zaman içinde Kürtleştiler

* Ya Türk Alevi ve Kürt Alevi ayrıştırması; bu mümkün mü?
Sosyolojik olarak herhangi bir inancı benimseyen Türk de olur, Kürt de olur, Arnavut da olur. Ama Türkiye’nin siyasal tarihine baktığınızda, şu anda Kürtçe veya Zazaca konuşup da “Ben Aleviyim” diyenler geçmişte Kürt olup da Aleviliği seçmiş toplumsal kesimler değil. Bunlar Türk olup, özellikle Çaldıran’dan sonra o bölgelere canını kurtarmak için giden, süreç içinde Kürtleşen yada Zazalaşan Türkmenlerdir. Onun için Osmanlı Kürt ilişkilerine baktığımızda, o yıllarda herhangi bir Kürdün Aleviliği seçmesi için cinnet getirmesi lazım. Sosyolojik olarak bu tercihler mümkün ama tarihsel olarak gerçekleşmemiş. Herhangi bir bölgedeki Kürtler İslamla tanıştıktan sonra Aleviliği tercih etmemişler. Şafiiliği seçmişler. Şafiliğin mezhep olarak ortaya çıkması Alevilikten çok daha öncedir.

* Birkaç nesil öncesine kadar “Türkmen” kimliğini bilerek gizleme söz konusu ama son dönemde aileler çocuklarına bu kimliği aktarmakta tereddüt yaşıyor gibi, yeni bir “saklanma” dönemine mi giriyor Anadolu Türkmenleri?
Kesinlikle doğru. Aynısını 500 yıl önce yaşadık. Şah İsmail yenilip Kürt toprak ağaları doğuda hakimiyet kurunca, Kürtçe öğrenenler, entegre olanlar canını kurtarmış, öğrenmeyenler katledilmiş. Bir Osmanlı kaydında okudum. İsyancıları, yani Alevi Türkmenleri takip eden Osmanlı askeri onları yakaladıktan sonra komutanına soruyor “Bunları ne yapayım” diye. Komutan diyor ki “Kürtçe biliyorlarsa serbest bırak, bilmiyorlarsa hallet”. Aynı anlayış bugün de var. Son 30 yıldır çok daha şiddetli biçimde yaşıyoruz. O yöredeki tanıdıklara “PKK’ya karşı tavır al” dediğimizde şunu söylüyorlar; “Gündüz devlet var gece yok. PKK’ya tavır alırsak devlet gittikten sonra ne yapağız? BDP’nin Tunceli’de yerleşmesinin sebeplerinden birisi de bu.”
Alevilerin Türklüklerini ifade etmesinden rahatsız oluyorlar

Merkezinde Alevilerin yer almasının planlandığı bir çatışmaya dönük zemin hazırlayıcı yayınlar yapanlar için “Suriye sendromuna Alevileri ortak etmekle, PKK’ya ortak etmek aynı mantık” diyor.

Bundan Aleviler’den çok Sünniler’in nasıl etkilendiğine bakmak gerektiğini savunuyor Şener:
“Bunlar Alevi toplumunu değil Sünni toplumunu etkiler. Bazısı en azından ’Aaa Aleviler PKK’yla birlikteymiş’ der. Vakit’e inanan birini ikna etmek çok zor. Onun yazdığını, haşa kutsal kitaplardan daha çok doğru buluyor. Yıllarca aynı şeyi yaptılar. Alevi deyince Kürtlükle özdeşleştirdiler, PKK’yla özdeşleştirdiler. Kuran’a el bassanız bile inanmıyorlar, uydurdukları yalanlara inanıyorlar.”

Şener “kendisi Türk olan Kürtçülük yapan bir yazar”la arasında geçen ilginç bir diyaloğu da aktarıyor konuşma sırasında:
“Dedi ki ’Bak Şafii Kürtler Sünni Türkler’e 30 yıldır savaş açmışlar, 30 bin kişi öldü, Sünniler ve Şafiiler arasında problem çıkmadı. Bir tane Alevi, bir tane asker öldürsün Türkiye’de iç savaş çıkar.”

* Siz katılıyor musunuz bu düşünceye?
Bu bir rezerv. Ama Aleviler de eski Aleviler değil. Toplumsal olarak PKK’ya en küçük destek vermeleri mümkün değil. PKK’nın içinde olan varsa onları Alevi olarak kabul etmiyorlar. Siyasi olarak Kürtleşmiş insanlar olarak görüyorlar. Bu dönemden sonra Alevilerin bu oyuna geleceğini sanmıyorum.

* Bu senaryoların sanki bir yerden düğmeye basılmış gibi eş zamanlı olarak yayılmaya başlaması neden?
Aleviler kendi Türklüklerini ifade ettikçe, birileri rahatsız oluyor. Aleviler bugüne kadar da Türktüler ses çıkarmıyorlardı. Geçmişte de Türktüler bugün de Türkler. Kürtçülük üzerinden siyaset yapanlar kaygı duyuyorlar. Aleviler ayrışmacı Kürtlerle aynı fotoğrafta görünmek istemezler. Bu çok kesin. Edirne’deki Aleviyle de, Ağrı’dakiyle de konuşsanız dededen babadan vasiyettir, Kürtçüler dostumuz olamazlar…

* Neden bu kadar keskin bir tavır var?
Dedemiz de, dedemizin dedesi de böyle dediğine göre bir şey var demek ki. Ki Osmanlı tarihine bakınca ayan beyan ortadadır; Hamidiye Alayları filan..
– ATOMİZASYON TEZGAHI
PKK Sünni bir örgüt müdür!

İlahiyatçı Sosyolog Mustafa Cemil Kılıç’a göre, etnik bölücülüğe mezhepçi ayrışmayı eklemek emperyalist güçler ve yerli taşeronlarının Türkiye’yi bölme projesinin en önemli maddelerinden biri.

Mustafa Cemil Kılıç’la, son dönemde bir yayın organında art arda PKK’nın Alevilerin eline geçtiği yolunda yapılan haberleri konuşuyoruz. Tereddüt etmeden, “kesinlikle gerçek dışıdır” diyor Kılıç. Alevileri PKK ile ilintilendirilmeye çalışmanın, Türkiye’yi dönüştürmeyi amaçlayan çevrelerin son dönemde başvurduğu en tehlikeli yöntemlerden biri olduğunu belirterek devam ediyor:
“PKK, Alevilerin eline geçtiyse, önceden kimin elindeydi, şeklinde bir soru aklımıza gelmektedir. Sünnilerin elinde miydi? PKK, mezhepçi bir örgüt müdür? Yoksa etnik bölücü bir örgüt müdür? PKK’nın içinde Alevi kökenlilerin de bulunması muhtemeldir ama bu durumda PKK üyelerinin neredeyse yüzde 95’nin Sünni inançlı ve Kürt kökenli insanlardan oluştuğunu fark etmemek mümkün müdür? PKK, Sünni bir örgüttür şeklinde bir haber yapmak ne derece yanlış ve tehlikeli ise Alevileri PKK ile ilintilendirmeye çalışmak da o derece tehlikelidir.”
* Nasıl bir tehlikeden söz ediyorsunuz?

Alevileri ötekileştirmek ve Aleviliği bölücülük olarak takdim edip meşruiyetini yitirmesini sağlamaya çalışmaktan. Böylece milli Türk devletinden ümmet devletine giden yolda milli devletin en önemli savunucularından olan Aleviler saf dışı bırakılacak.
Milletleşme sürecinin baltalanması

* Bu amaca ulaşılırsa, Aleviler kendilerini Cumhuriyet’in “öteki”leri olarak görmeye başlarlarsa, aidiyetleri zayıflarsa ne olur?
Alevilerin Cumhuriyete bağlılıkları ve Türk milletine aidiyetleri zayıflarsa bundan yararlanacak olanlar elbette ki rejim karşıtları ve etnik bölücü unsurlardır. Türk milletini etnik kimlikler yoluyla parçalamak isteyen çevrelerin mezhepsel bölünmeyi de devreye sokmaları ülkemiz ve milletimiz üzerindeki emperyalist hedeflere hizmet edecektir. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne kasteden çevrelerin inanç farklılıklarını kaşımaları ve bu yolla Alevi – Sünni çatışması çıkarmaya çalışmaları hem Aleviler hem de Sünniler için tam anlamıyla bir felaket olur. Milletleşme sürecinin baltalanması ve Türk ulusunun atomizasyonu bu topraklarda yaşayan toplumsal kesimlerden hiçbirine fayda vermeyecektir.
* Peki kimlere fayda verir?

Etnik bölücülüğe mezhepçi ayrışmayı da eklemek küresel emperyalist güçlerin ve yerli taşeronlarının en önemli gündem maddelerinden biridir. Türkiye üzerinde çıkar çatışması olan kimi komşu devletlerin de bu konuda yoğun bir çalışma içerisinde oldukları bilinmektedir.
Ulus kimliği öne çıkarılmalı

36 etnik grup söylemine Alevi, Sünni ve Caferi farklılaşmasını da eklemlemeye çalışmanın “vatanseverlikle asla bağdaşmayan bir tutum” olduğunu da ekliyor sözlerine Kılıç. “Demokratik özgürlükler söyleminin arkasına gizlenen bölücü emellere geçit vermemenin, Alevisi Sünnisi ve Caferisiyle bütün Türk ulusunun görevi” olduğunu, “Alevileri Atatürk, Cumhuriyet ve Türk milletine aidiyetten koparmaya çalışan çevrelerin öteden beri kullandıkları sorunları hızla aşmak gerektiğini” düşünüyor.
* Teşhiste yarış halindeyiz de, tedavi için bir reçeteniz var mı?

Cem evlerinin hukuken ibadethane olarak kabul edilmesi, Aleviliğin de doğru bir biçimde öğretilmesi, Alevi inanç önderlerinin de tıpkı Sünni din görevlileri gibi devletçe finanse edilmeleri, Diyanet işleri Başkanlığının Alevi gerçeğini de göz önüne alarak yeniden yapılandırılması, Şah İsmail ve Pir Sultan Abdal gibi Alevi ulularının hatırlarına ve eserlerine devletçe ve milli güçler tarafından sahip çıkılması Alevi Sünni bütünleşmesine büyük katkılar sağlayacaktır. Alevilerin yüzde 95’inin Türkmen olduğu gerçeği vatansever ve ulusalcı çevrelerin önemle üzerinde durmaları gereken bir husustur. Türkmen kimliğine yapılacak vurgu Türkiye’nin bütünlüğüne yapılmış vurgu olacaktır. Aynı şekilde Alevilerin tarihi önderlerinin neredeyse tümünün Türkmen oluşları, Aleviliğin ibadet dilinin Türkçe oluşu, Alevilerdeki Atatürk ve Cumhuriyet sevgisi, milli birlik ve bütünlük için çalışan herkesin dikkate alması gereken unsurlardır. Dinsel, mezhepsel ve etnik kimliği değil ulusal kimliği öne alan politikalara önem verilmelidir.

Mustafa Cemil Kılıç, çoğu kişinin diline pelesenk olmuş bir yanlışı da düzeltiyor:
“Aleviliği ve Alevileri bu ülkenin bir zenginliği olarak takdim etmek iyi niyetli olsa da incitici bir söylemdir. Zira zenginlik söylemi sosyolojik olarak ana unsurun yanında yer alan ve hoşgörüyle karşılanan bir farklılık anlamını taşımaktadır. Burada farkında olmadan Sünniliği ve Sünnileri merkezde görme yanlışı kendini hissettirmektedir. Oysa en doğru yaklaşım ve en doğru söylem Aleviliği ve Alevileri tıpkı Sünnilik gibi asli ve merkezi unsur olarak görmektir. Zira Türkiye Cumhuriyeti bir mezhep devleti olarak değil milli devlet olarak kurulmuştur.”

Image resized to : 79 % of its original size [ 630 x 600 ]
Resim

Atatürk ve silah arkadaşları için ‘Allah Allah’ nidalarıyla dua edilir

Kılıç’la Şah Hatayi Cemevi ve Kültür Derneği’nin düzenlediği “Şah Hatayi’yi Anma” etkinliğinde tanıştık. Konuşurken “Biz Aleviler, sırf o gül yüzlü şahı sevdiğimiz için suçlu sayıldık. Ne cevr-ü cefalar çektik. Sürgün edildik. Darağaçlarına yürüdük. Ama o şahtan hiç ayrılmadık. Adını yasakladılar, yolunu yasakladılar. Ama biz bir gizli sır gibi taşıdık onu kalbimizde. Ama sırrı faş etmedik” diyen bu genç adam aslında bir Sünni’ydi. Hem de İlahiyat mezunu. Hem de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni. İşte bu kimliğiyle yazdığı kitaplarda “Alevi-Bektaşi sevdası”nı haykırıyordu uzun uzun. “Hepimiz Aleviyiz” diyordu.

Camide değilse bir Şaman otağında… Namazda değilse Göktürk’ün kopuzundan bugüne duyurulan deyişde… Özünde, özetle Türklükte buluşmuştu Alevilerle Kılıç… Ve onların Atatürk’le, Cumhuriyet’le buluşmasının “sırrı”nın da bu olduğuna inanıyordu.
İlk defa muhatap alındılar

“Mustafa Kemal ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla birlikte Aleviler’in devlete bakışının kökten değiştiğini” savunan Kılıç’la bu süreci değerlendirdik. Cumhuriyet’in Aleviler için “şeriat yasalarının baskısından, yüzyıllar boyunca haklarında katli vacip fetvaları veren Şeyh’ül İslamların korkusundan kurtulmak” demek olduğunu savunan Kılıç, Atatürk’e olan bağlılığın bir siyasi lidere olan bağlılığın çok ötesine geçtiğini bakın nasıl örnekliyor:
“Onu adeta Hz. Ali’nin reenkarne olmuş hali gibi düşünenler oldu. Kimi Alevilere göre Atatürk hala Hz. Ali’nin yahut Hacı Bektaş Veli’nin don değiştirerek yeniden dünyaya gelmesi biçiminde düşünülmektedir.”

Bu büyük hayranlığın / bağlılığın altında yatan en önemli nedenin Atatürk’ün Alevileri “muhatap alması” olduğuna inanıyor Kılıç:
“Mustafa Kemal Paşa’nın 22 – 23 Aralık 1919’da Hacıbektaş Dergahı’nı ziyaret etmesi akabinde cem ibadetine katılması, Alevi ve Bektaşi inanç önderlerinden destek istemesi Aleviler için tarihi öneme sahip bir olaydır. Çünkü yüzyıllar sonra ilk defa devlet tarafından muhatap alınmışlar ve destekleri talep edilmiştir.

Mustafa Kemal ve ulusal kurtuluş hareketi ile birlikte Alevilerin devlete bakışı kökten değişmiştir. TBMM açıldığında pek çok Alevi, mebus seçilmiş, Atatürk’ün ve milli mücadelenin yanında yer almıştır. Meclis başkan yardımcılığı konumu da dahil Alevi mebuslar çok önemli görevlere getirilmişlerdir.

Cumhuriyet devrimleri, Alevilere yüzyıllar sonra adeta nefes aldırmıştır. Saltanat ve Hilafetin kaldırılışı, mezhepsel ve dinsel temelli tebaa anlayışı yerine ulusal temelde yurttaşlık düşüncesi Alevileri cezp etmiştir. İşte bu ve benzer nedenlerden ötürü Aleviler Atatürk’ü ve Cumhuriyeti baş tacı etmişler, evlerine Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli ile birlikte Atatürk resimlerini de coşkuyla asmışlardır. Bugün dahi bu durum devam etmekte, hem evlerinde hem de cem evlerinde Atatürk resimleri baş köşede durmaktadır.

Alevi cemlerinde Atatürk ve silah arkadaşlarına içtenlikle dua edilmekte ve ibadete katılan canların tümü bu dualara (Allah Allah) nidalarıyla iştirak etmektedir.”
Türkiye’nin atomizasyonunu hedefliyorlar

Mustafa Cemil Kılıç’a göre Aleviler son dönemde özellikle “milli devlete karşı olanlar”ın hedefi haline geldi. “Alevi toplumunun cumhuriyete bağlılıklarından rahatsız olanların, Alevileri tecrit etme, gözden düşürme ve baskı altına alma amacıyla bir dizi provokasyon ve tertibe baş vurduğunu” savunan Kılıç, “Toplumu ve devlet kurumlarını mezhep esasına göre kamplaştırmaya çalışmak Türkiye’nin atomizasyonunu hedefleyen çevrelerin sık sık başvurdukları bir yöntemdir” diyor.
Hristiyanlaştırma projesi

Bu konuda Alevi toplumunun büyük bir sorumluluk gösterdiğini ve ayrışmalara geçit vermediğini vurgulayan Kılıç, bu direnci kırmak için “milli devlet karşıtları” dışında sırada bekleyen başka kesimlerin de bulunduğunu hatırlatıyor. Örneğin “bölücü örgüt”: “Bölücü örgüt ve yandaşları tarafından etnik muhalefet yoluyla Türk devletini yıkma ve Türk vatanını bölme mücadelesine destek yaratmak için mezhep farklılığını istismar vasıtasıyla mezhepsel muhalefet oluşturmaya çalışılmaktadır. Oluşturulmak istenen mezhepsel muhalefet küresel emperyalizmin maşası durumunda olan bölücü örgüt tarafından kendi amaçları doğrultusunda kullanılmak istenmekte ve Aleviler etnik bölücülüğe stepne yapılmaya çalışılmaktadır.”

Aleviler için en ilginç “tehdit” unsuru ise “misyonerler”. Kılıç, Alevileri Hristiyanlaştırma projesine vurgu yapıyor: “Aleviler Hıristiyan misyonerlik çalışmalarının da hedefi haline getirilmek istenmektedir. Kendi inançlarını öğrenme imkanından mahrum kalan Alevi gençlerin Hıristiyanlaştırılmaya çalışılması için yoğun bir faaliyet içerisinde bulunan misyoner örgütler çalışmalarını her geçen gün artırmaktadır.”
-İŞTE BİZİM DEVLETİMİZ

Koçgiri, Alevi tepkisi değil

Anadolu Türkmenlerinin Mustafa Kemal yahut Cumhuriyet rejimine isyan ettikleri iddialarına karşı çıkan araştırmacı-yazar Çetinkaya, Anadolu’daki ayaklanmaların arkasında, İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti, Osmanlı hükümeti ve İngilizlerin başını çektiği batılı emperyalist ittifakın bulunduğunu hatırlatıyor.

Hani sürekli “tabu”ları yıkmak gerektiğinden bahsediyorlar ya, Nihat Çetinkaya bu alanın “cesur” kalemlerinden bir tanesi. Yıllar önce Alevilerin tarihsel kökenlerini ortaya koyduğu kitabına “Kızılbaş Türkler” adını koyarak, o güne kadar bir hakaret, öteleme aracı olarak kullanılan “Kızılbaş” sözcüğünün, Türklüğün sıfatlarından biri haline gelmesinin yolunu açtı.

Değerlendirmeleriyle Horasan’dan Anadolu’ya Yol Hikayesi dizimize de katkıda bulunan Çetinkaya, bu kez de “Mustafa Kemal’in, Samsun’a çıkışıyla başlayan örgütlenme sürecinde, Alevî çevrelerde yarattığı sempati ve ilgiyi” yorumluyor.

Derebeyleri ve özerklik

Çetinkaya’ya göre ilk dönemlerde bu ilgi, “Alevilerin Kurtuluş Hareketi’ni kavrayışlarından çok, Osmanlı yönetimine olan tepkilerinden kaynaklanıyordu.”

Bu “ilgi”nin “desteğe” dönüşümünü Kızılbaş Türkler’den sonra şimdi de Kürtler’i yazdığı kitapla okuyucunun karşısına çıkmaya hazırlanan Nihat Çetinkaya’dan dinleyelim:
“Hareketin gelişmesiyle yani Erzurum, Sivas kongreleriyle ve İstanbul yönetimiyle olan siyasi ayrılıklar ortaya çıktıkça, Alevîlerin önemli bir kesiminde, Mustafa Kemal’e olan ilgi ve sempati siyasi düşüncelerle desteğe dönüşmeye başlar.”
“Ancak” diyor Çetinkaya, “bu durum bütün Alevî çevrelerini kapsamaz.”

Ve, İstanbul Hükümeti ve batılı muhalif devletlerin Mustafa Kemal hareketini dağıtmak için her çareye başvurduklarını hatırlatarak, “düşündürücü” bulduğu Koçgiri olayını anlatıyor:
“Tamamı Türkmen-Alevî olan bu çevrede başlayan isyan, mezhebi ve etnik tepkiden çok feodal derebeylerin özerklik istekleriyle sınırlı gözükmektedir. Ancak kaynaklarda Kürt kimliğine de vurgu yapılmaktadır.

Hareketin arkasında direkt ve açık olarak İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti ile Osmanlı hükümeti ve İngilizlerin başını çektiği batılı emperyalist ittifak vardır.

Neticede İsyan bastırılır.

İsyanı başlatan Alişan ve Haydar Beyler, Koçgiri bölgesinin yerlileri olmadığı gibi, Koçgiri aşiretinin mensubu da değillerdi. Büyük dedeleri olan Alişan Bey Palu’nun Şemikdere yöresinden gelmiş, Şafiî mezhebinden olup Kürt kökenlidir. Koçgiri’ye geldikten sonra, yöredeki Baba Mansur Ocağı’nın etkisiyle Alevîliğe geçerler ve Baba Mansur talibi olurlar.

Büyük dede Alişan Beyin oğlu Mustafa Bey, II. Abdulhamid döneminde paşa yapılır. Bu aile bu şekilde oldukça güçlenirler ve bölgenin derebeyleri olurlar. Bu ailenin Kurtuluş Hareketi’ne karşı çıkmalarında ve Koçgiri Alevî camiasını isyana sürüklemelerinde, Osmanlı hükümetiyle olan bu ilişkileri esas rolü oynar. Dolayısıyla Koçgiri olayını bir Alevî tepkisi olarak değerlendirmemek gerekir.”

Image resized to : 79 % of its original size [ 630 x 600 ]
Resim

‘İşte bizim devletimiz’

Önceki konuklarımız gibi Çetinkaya da, Yunan işgali ve Kurtuluş Savaşı’nın zaferlerle neticelenmesinden sonra Mustafa Kemal’in Aleviler arasında “mehti” sıfatıyla anılmaya başlandığına dikkat çekiyor:
“Cumhuriyet’in ilânıyla, Kurtuluş Hareketi ve Kurtuluş Savaşı’nın temel düşüncesi ve hedefi, Alevî camia tarafından daha iyi kavranır ki, kendileri için bir kurtuluş bir yeni hayat olarak görülmeye başlanır. 400 yıldır dışlanarak, tahkir edilerek, kimi zamanlar da katliamlara uğrayarak, devlet düşmanı haline getirilmiş bu camia ilk defa laik Cumhuriyet’le birlikte, devletle barışmış, ” işte bizim devletimiz“ diyerek devletin yanında yer alarak Cumhuriyeti sahiplenmişlerdir.”
Küresel muhasaraya karşı

Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan süreci, Alevî kesimin, muhafazakâr politikaların etkinliği ile tekrar dışlanmaya başlandığı dönem olarak yorumlayan Çetinkaya, Alevi ve Sünni Tük çevrelerinde karşılığını bulacağına ihtimal vermese de, “Toplumu onlarca etnik birleşme olarak gören anlayışın çatıştırmaya dönük düşünce ve propaganda girişimleri”nden kaygılı.

Alevîliğin “Alevî camiasının da seslendirdiği gibi bir Türk olgusu, ”Türk tasavvurunun İslâm’ı algılayış“ biçimi” olduğunu özellikle vurguladıktan sonra ekliyor:
“Küresel muhasarada olduğumuz hatta küresel bir taarruzla karşı karşıya bulunduğumuz ve toplum yapımızın 36 etnik karışımla tarif edildiği bir zamanda, Anadolu Türklüğünün ana-kök damarı olan Alevîlerin, Atatürk’le, Cumhuriyetle bağlarının kopması, devletle karşı karşıya getirilmesi, Anadolu Türklüğünü, -Osmanlı döneminde olduğu gibi- büyük bir güç kaybına uğratır.”

Bu güç kaybının geçmişteki en önemli yansımalarından biri şüphesiz Çetinkaya’nın da işaret ettiği gibi Türkmen kökenli olan Alevilerin, Osmanlı Devletince dışlanmaları sonucunda bazı yörelerde Kürtleşmeleri oldu.

Geçmişten gelen bunca tecrübenin ışığında, son günlerde Aleviler’in toplumun gözünde konumlandırılış biçimini değerlendirirken “Camialarında, hakim oldukları alanlarda ve kadrolarında Türk kökenlilerin dışlanmasına özen gösteren bir anlayışın, Alevîleri dışlamasını, bugünkü ortamda doğal karşılamak gerek” diyor Çetinkaya. Ancak “önemle kaydetmeyi ihmal etmemek şartıyla!”
Soy meselesi

Son olarak şu günlerde “Alevi” olan Kılıçdaroğlu hakkında “Annesi Ermeni” denilerek ortaya atılan “soy” tartışmasına da paralel düşen bir ayrıntıyı gündeme getiriyor ve “Aleviliği ”İslâm dışı“, ”Türk dışı“ iddialarla başka kökenlere dayamak isteyen şahıs, kuruluş ve platformların varlığı”ndan bahsediyor Çetinkaya:
“Bu gibi iddialarda bulunanlar arasında, Ermeni kökenli şahısların sürükleyici rol oynadıkları da birçok bilim adamı ve araştırmacılar tarafından, 1915 Ermeni tehciri sırasında, bazı Ermenilerin kırsal kesimdeki Alevî köylerine sığınarak, Aleviliği benimsemiş oldukları ileri sürülerek ifade edilmektedir.”

Image resized to : 79 % of its original size [ 630 x 111 ]
Resim

Cumhuriyet’i var edecek ilkeleri desteklediler

Toroslar’da yürüttüğü saha çalışması sırasında telefonla görüştüğümüz Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Bal, Alevilerin desteğinin “sadece Modernleşme projesinin mimarı Mustafa Kemal ve arkadaşlarına değil aynı zamanda Cumhuriyeti var edecek olan ilkelere” yönelik olduğuna dikkat çekiyor.

Bu ilkeleri, Atatürk’ün Halk Fırkasını kurarken açıkladığı ve “Hakimiyet Milletindir” esasına dayanan dokuz umdeyle özdeşleştiren Bal’a göre “tek başına Cumhuriyet kavramı değil, cumhuriyetin demokratik, laik ve sosyal olabileceği yönündeki kanaatleridir Alevileri yeni yapıyı sahiplenmeye götüren.”

TBMM çalışmaları sırasındaki Alevi-Bektaşi desteğini ve Cemalettin Çelebi’nin TBMM’nin İkinci Reis Vekili seçildiğini hatırlatan Bal’a göre Cemalettin Çelebi’nin vefatından sonra, Hacı Bektaş Dergahında Hizmetin sorumlusu Veliyeddin Çelebi’nin 25 Nisan 1923 tarihinde, “Tekrar beyan ederim ki, bu milleti kurtaracak olan, ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır; Onunla beraber mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır… Sizin saadetinizi düşünenler, sizi kölelikten kurtaracak Türkiye Büyük Meclisi Reisi ve cümlenizin büyüğü Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir” dediği bildirisi o günlerde bir inanç önderinin desteğinin ne denli önemli olduğunun işareti.
“Tek başına cumhuriyet kavramı yeterli değildir” diye yineliyor Bal.

“Hukukun güvencesi ile halkın tamamı seçebiliyor ve seçilebiliyorsa, yasama-yürütme-yargı birbiri üzerinde baskı kurmuyorsa, yargı bağımsız ve üstün ise, inananlar özgür, inanmayanlar güvende ise, imkan ve fırsatlardan herkes eşit yararlanıyorsa, yani ”Cumhuriyet“, demokrasiyi özümsemiş, hukukun üstünlüğüne inanmış, laik, sosyal bir devlet yönetimini hayata geçiriyorsa, Cumhuriyet halkın, halk için halk tarafından yönetimi ise Alevi-Bektaşiler bunu doğal olarak benimserler” diyen Prof. Bal, Alevi-Bektaşiler açısından Cumhuriyet’i sahiplenilebilir kılan nedenleri şöyle sıralıyor:

“Cumhuriyet demokrasi ile anlam kazanacak ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu benimserler.
Cumhuriyet erdemli bir rejim ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu isterler.
İkisinin de merkezinde insan var. Cumhuriyet ”düşünce serbestliği taraftarı“ ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu desteklerler.
Cumhuriyet insan merkezli, soysal-hukuk devletinin varlık koşulu ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu isterler.
Cumhuriyet insan ve Tanrı arasına dini bir sınıfın girmesinin önünde bir engel ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu benimserler.
Çünkü Alevi-Bektaşiliğin felsefesinin merkezinde Tanrı’nın mucizesi olan insan vardır. İnsan en yüce varlıktır. İnsan emeği en yüce değerdir.”
– ALEVİLİK ANADOLU’DUR

Alevilik Anadolu’dur

Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur’a göre, Anadolu Türkmenleri’nin, “son Celali” kabul ettikleri Atatürk’e duydukları aşk “platonik” değil; çünkü Cumhuriyet gibi bir karşılığı bulunuyor.

Zeytinburnu’ndaki Erikli Baba dergahından sonra, Kurtuluş Savaşı’nda önemli yararlılıklar göstermiş bir başka cemevinde; Göztepe’deki Şahkulu dergahındayız.

Bugün, İstiklal Mahkemeleri’nde “hain” olarak yargılanırken, Müdafa-i Milli’nin belge yollayarak “Benim elemanım” dediği Topal Tevfik’in makamında bulunan Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, yönettiği kurumu “700 yıldır, tüm zor koşullara karşın yaşamını sürdüren bir onurlu Türk dergahı” olarak tanımlıyor. Şahkulu Dergahı da, tıpkı Erikli Baba gibi 1925 yılında faaliyetine son verilen tekkeler arasında görünse de, Kuvayı Milliye’ye verdiği olağanüstü destekten ötürü fiilen kapatılmamış.

Savaş kazandıran önder

Aleviler’in Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde giriştikleri bütün hak ve hukuk savaşımlarının yenilgiyle sonuçlandığını belirten Çamur, Babalılar, Şeyh Bedreddin, Şahkulu ve elbette Celali gibi ayaklanmalardan örnekler verdikten sonra şöyle bir soru atıyor ortaya. Belli ki yoğun bir “devşirme” tehdidiyle karşı karşıya olan Alevilerin de sorgulamasını istiyor bu konuyu:
“Aleviler tarihte sadece bir kez Mustafa Kemal Atatürk’le kazandıkları halde neden bugün kaybedilen savaşlara övgü düzenler M.Kemal Atatürk’e eleştiri getirir ve Alevi kitle ile M. Kemal Atatürk arasına mesafe koymaya çalışırlar?”

Bu sorunun cevabını verecek olan yine kendisi.
“Sadece bir kez kazandığın savaşın önderine şaşı bakmanın gerekçesi” olamayacağını ifade ediyor Çamur.

Ona göre, “Saltanatın kaldırılması, hilafetin ilga edilmesi, laik cumhuriyetin kurulması, ümmetten olmaktan çıkıp ulus devlete geçiş, kul değil, yurttaş sayılmış olmak…” az buz iş değil.

Eee bu işleri başaran da Atatürk’ten başkası değilse eğer; “Alevilerin sonsuz sevgi ve saygı duyması doğaldır ve aynı zamanda borcudur” diyor Mehmet Çamur. Ekliyor:
“ 13.yüzyılda Anadolu’da Hacı Bektaş Velilerin, Ahi Evranların, Mevlanaların ve Yunus Emrelerin ektiği aydınlanmacı tohumları 20. yüzyılda tekrar yeşerten ve yaşama geçiren biri sevilmez mi?”

“Alevilik Orta Asya’da Ahmet Yesevi’den Ortadoğu’da Hazreti Ali’ye dek Müslümanlık ikliminde boy atmıştır; Anadolu’da Hacı Bektaş’la toprağa kök salıp Balkanlar’a geçmiştir…Ama, Alevilik Anadolu’dur…” diyen Şahkulu Vakfı Başkanı, Cumhuriyetin değerleri yok edildiğinde eski zulüm günlerine geri dönüleceğinin bilincinde olan Aleviler için Atatürk’ün yaptıklarının “olmazsa olmazları” olduğunu vurguluyor.
Hamidiye alaylarıyla katlettiler

Yandaş medyada haklarında çıkan haberlere de tepki gösteren Mehmet Çamur, Anadolu Türkmenleri olan Alevilerin duruşunu ve bu yayınlara tepkilerini şöyle özetliyor:
“Aleviler, üniter-ulus devletten yanadır, laik cumhuriyetten yanadır, Anadolu aydınlanma devriminden yanadır, hümanizmadan yanadır, eğitimin bilimsel ve laik olmasından yanadır, halkçılıktan ve devletçilikten yanadır, yurtseverlikten yanadır, devrimcilikten yanadır.. PKK bunların hangisinden yanadır? Bu propaganda ile amaçlanan, Sünni inançlı yurttaşları bize düşman etmektir.

Hamidiye Alayları’nda, Çaldıran’da, Babalılar Ayaklanmasında(Malya Ovası Savaşı) Alevilere karşı savaş verenler kimlerdi?
Alevi kırımlarında Şafi kökenli şeyhulislamlar fetva vermediler mi?
Ebussuud kimdi ve hangi inanç ve etnik kökendendi?”
Bu sevgi yok edilemez

Atatürk’ü “Son Celali” olarak tanımlayan Mehmet Çamur, “Alevilerin M.Kemal Atatürk sevgisi platonik bir sevgi değildir.. Karşılığı olan bir sevgidir.. Aleviler evlerine ve de cemevlerine M.Kemal Atatürk’ün resmini sevgi ve saygıyla asarlar.. Devriye inancı gereği M.Kemal Atatürk’ü, Hz. Şah-ı Merdan Ali’nin don değiştirmiş hali olarak da görürler. Az bir şey mi?” derken, cemevlerinde Atatürk’ün resminin bulunmasına karşı çıkanlara da ateş püskürüyor:

“Cemevlerindeki Atatürk resimlerine karşı çıkanlar Sevr’cilerdir.. Ama bizler Lozan’cıyız.. Bunu dillendirenler, işbirlikçiler, AB/ABD fonlarından beslenenlerdir. Onları iyi tanırız.. Kar etmez sözleri bize.. Eğer Şahkulu’na gelenler Atatürk’ün büstüne niyaz ediyorsa bu sevgi yok edilemez..”
Şahkulu Vakfı Başkanı sözlerini anlamlı bir selamla noktalıyor:
“Ant olsun, şart olsun, yolun yolumuzdur. Yolunu yol edenlere selam olsun…”

İstanbul Göztepe’de bulunan Şahkulu Dergahı da tıpkı Erikli Baba Dergahı gibi Kurtuluş Savaşı’nda yararlılık göstermiş. Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur ise tam bir Atatürk sevdalısı.
Dizinin son sözü sizden geldi: Eline, beline, diline sahip ol

* 13.yüzyılda Hacı Bektaş Velilerin, Ahi Evranların, Yunus Emrelerin ektiği aydınlanmacı tohumları 20. yüzyılda tekrar yeşerten biri sevilmez mi?

* Cemevlerindeki Atatürk resimlerine karşı çıkanlar Sevr’cilerdir.. Ama bizler Lozan’cıyız.. AB/ABD fonlarından beslenenlerin sözleri kar etmez…

* Hamidiye Alayları’nda Alevilere karşı savaş verenlerin kimler olduğunu da, Alevi kırımların fetva veren şeyhülislamların kökenlerini de iyi biliyoruz…

Son bir haftada e-posta kutuma gelen mesaj sayısının ikiye, kimi günler üçe katlanması bu diziyle iyi bir şey yaptığımıza dair inancımı arttırdı.
Çata patacılar saldırdı

Dizi devam ederken Mehmet Tezkan’ın Milliyet’teki “Sıra Atatürk’e geldi” başlıklı şu yazısını okuyunca yüreğime su serpildi. Yeniçağ ekibi olarak meselenin “bam teli”ne bastığımızı anladım:

“Bakla ağızdaydı, bir türlü çıkmıyordu.. İktidar yanlısı çata patacı baklayı çıkardı.. Alevi dernekleri referandumda ’hayır’ oyu vereceklerini açıklayınca çata patacı acayip sinirlenmiş.. O sinirle bakla ağzından düşüvermiş.. Demiş ki:
”Cemevlerinde, Hz Ali’nin yanında bir de Atatürk posterini asan bir inanç grubunun, ’bürokrasiyi ve statükoyu’ desteklemesi normal değil mi?
Alevilerin suçunu anladınız değil mi? Çata patacının ’bunlar statükocu’diye aşağılama nedenini.. Atatürk posteri asmak.. Anlaşılan.. Sıra Atatürk’e geldi.. Baksanıza.. Tetikçiler ortaya çıkmadan öncü çata patacı atışlara başladı.. Yandan yandan.. Atatürk’ün resmini asarsın ha.. Vay…… vay
Hacıbektaş protesto’nun yeridir(!)

Yine dizi devam ederken yandaş medyadan yükselen “Hacıbektaş iktidarı protesto yeri değildir” ağlamalarına şahit oldum ve Alevilerin bu ülkenin temellerini korumak noktasında “sağlam” kalan son kalelerden olduğuna dair güvenim pekişti. Çünkü Hacıbektaş, tam da zalimi, insafsızı, haini, işbirlikçiyi protesto yeriydi aslında.

Milli Mücadele’nin hedefinin, Cumhuriyet’in adının ilk kez anıldığı yerdi, kurtuluş için savaş verecek cesur Anadolu insanının eline silahın, silahını alacak paranın verildiği; “kılıç kuşandığı” yerdi…

Okuyucuların, Hacıbektaş’ın “Eline, beline, diline sahip ol” öğüdünün “aslında” ne anlama geldiğini yazmamız konusundaki baskısı o mücadelenin devam ettirildiğine dair en anlamlı örnek oldu; El vatandı, devletti ülkeydi çünkü… Bel kanınla çizdiğin o sınırlar ve dil güzel Türkçen… Yani vatanına sahip çıkmaktı Aleviliğin şartı, sınırına sahip çıkmaktı, lisanına sahip çıkmaktı.
Seyit Rıza’nın torununu kim öldürdü

Rıza Zelyut konuya dair koca bir kitap hazırladı; “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” ilgilisine okumasını tavsiye ederim.
Diziyle ilgili röportajı tamamladıktan sonra, bir konuşmamızda “eksik” kalan bir noktayı hatırlatmıştı Cemal Şener. Şimdi tam da Tunceli’deki Seyit Rıza heykeli tartışmasıyla alevlenmişken ortalık, belki yeridir hatırlatmanın:

“Bugün Seyit Rıza’yı savunan Kürtçü hareketin, 1990’lı yıllarda Seyit Rıza’nın torunu Polat Bey’i öldürdüğünü bizzat Tuncelililer anlatıyor!”
Yine döndük dolaştık “Hiçbirşey göründüğü gibi değil bu ülkede” noktasına geldik değil mi?

Şener benzer bir örneği de Şeyh Sait’ten veriyor.
1925’te Dersim’deki aşiretleri “ayaklanmaya” çağıran Şeyh Sait, “Kızılbaşların kestiği yenmez” deyip sofraya oturmayınca Alevilerle görüşmesi başlamadan bitiyor. Ve Aleviler Dersim’de Atatürk’ün yanında yer alıyorlar.
Yeniçağ okuyucusundan gelen tepkiler, katkılar, öneriler…

Alevilik konusundaki ikinci yazı dizinizi de büyük bir ilgiyle izlemekteyim. Türklüğe yaptığız bu büyük hizmetten dolayı sizi yürekten kutluyorum.Bizler fiziksel olarak buralarda olsak da yüreğimiz hep Türkiye’de, Ankara’da, Anıtkabir’de, Hacıbektaş’ta çarpıyor. Üniversitedeki çalışma odamda üç tane Atatürk fotoğrafı var. Evimizin odaları da fotoğraflarıyla süslenmiş durumda,çocuklarımızı Atatürk sevgisiyle büyütüyoruz…
* Ali Polat / Kanada

Bazı Zaza gençleri Kürtçüler kandırmaya çalışıyorlar ama biz Türk Alevi Müslümanız ve vatanımızı, bayrağımızı, Atatürkümüzü çok severiz. Canımız feda olsun kimseye bir karış yer vermeyiz. Büyük Atatürk 23 Aralık 1919’da Hacıbektaş’a geldiğinde, o gece ağırlanır ve ikrar töreni ile kılıç kuşatılır. Ertesi gün yapılan yardımların başında, Kurtuluş savaşına katkı olsun diye bizzat Atatürk’ün eline dergahta birikmiş olan 1800 altın lira sayılır…
* Dursun Yılmaz / İstanbul

Öncelikle bir Alevi olarak sizi cesaretinizden dolayı kutluyorum. Sayenizde bizler de geçmişimizde eksik kalan parçaları tamamlıyoruz.
* Ali Özkan / Çorum

Ne mutlu Türküm diyene, Türkçe konuşana, yolu Atatürk’ün yolu olana. Önyargıları kıracak bu çalışmanız için de yüreğinize sağlık.
* Şengül Tanör

Anadolu’yu Türkleştiren canları unutmadığınız için kaleminize duyduğum hayranlık daha da arttı. Aleviler onurlu, yiğit ve Türktürler…
* Baki Kızılırmak

Dizinizi arşivledim. Cemevlerindeki Atatürkümüze saldıran Emre Aköz’e yollamayı düşünüyorum…
* Aslı Ulusoy / Ankara

Hem dinine hem de Atatürk’e bağlı olunamayacağını düşündürmeye çalışan provokatörler de sizin yaptığınızı yapıp ibadethanelerimizi ziyaret etsinler lütfen. Hassasiyetiniz, cesaretiniz, doğrulunuz takdire şayan. Yeniçağ’a yürek dolusu teşekkür…
* Can Baba

+++

TEŞEKKÜR…

İlk günden itibaren telefonlarıyla yüreklendiren, önerileriyle ufkumuzu genişleten Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Turan Yazgan’a, Fethiye’den Ahmet Güven’e, İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’ye, Antalya’dan Gülcan Adıgüzel’e, Dersim konusundaki hassasiyetinden ötürü İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Donuk’a, Bertan Avcı, Mehmet Özpınar, Ali Umutlu, Salih Erkayalar, Rabia Kuvvet, Yavuz Turhan, Onur Bilgin, Canpolat Pehlivanlı, Tuncay Pehlivanlı, Selahattin Sekban, Bozkurt Bozoğlu’na ve internet üzerinden tek tek cevaplamaya çalıştığımız bütün diğer Yeniçağ okuyucularına teşekkürler…

Hünkar Hacı Bektaş Veli – Ali Aktaş

Yaptıkları büyük hizmetlerden dolayı halkımızın sevgi ve saygısını kazanmış olan diğer Horasan erenlerinin yaşamları gibi Hacı Bektaş Veli’nin yaşamı da bilinmezlerle doludur. Çünkü o dönem olaylarını anlatan, çoğu Arapça ve Farsça yazılmış olan tarihi kaynakların çoğunda, Horasan Erenleri hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Hacı Bektaş Veli’nin yaşamı ile ilgili hemen hemen tek kaynak, O’nun ölümünden yaklaşık bir yüzyıl sonra ikinci el (aktarma) bilgiler kullanılarak kaleme alınmış olan ve yazarı kesin olarak bilinmeyen Hacı Bektaş Veli Vilayetnâmesidir. Ancak zaman ve mekan açısından bazı hatalara sahip olan bu kitap, Hacı Bektaş Veli’yi bir yandan 1169 yılında ölmüş olan büyük Türk tasavvufçusu Şeyh Ahmet Yesevi ile çağdaş yaparken, diğer yandan onu 1299 yılında kurulan Osmanlı Devletinin ve 1369 yılında kurulan Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda pay sahibi yapmakta ve de ona peygamberlerin dahi göstermediği mucizeler ve kerametler atfetmektedir. Vilayetname dışında Hacı Bektaş Veli’den bahseden eserlerde ise, yalnız övmek veya yermek için söylenmiş birkaç söze rastlanmaktadır. Bu bakımdan Hünkarın yaşamı ve düşünceleri hakkındaki görüşler çok çeşitli ve çelişkilidir. Bu nedenle öncelikli olarak 13. ve 14.Yüzyilda Anadolu’daki toplumsal-dinsel yapının ele alınıp incelenmesi, Haci Bektas Veli’nin yasamını daha anlasılır kılacaktır.

I. 13. VE 14. YÜZYILDA ANADOLU’NUN TOPLUMSAL – DİNSEL YAPISI

Aleviliğin Anadolu’da yayılışında; Moğol istilasından dolayı Maveraünnehir ve Horasan’dan Anadolu’ya göç eden farklı inançlara, öğretilere, akımlara ve tarikatlara bağlı olan topluluklar ve önemli şahsiyetler etkili olmuştur. Bu göç sırasında sünni ve sünni olmayan düşünce sistemlerine bağlı çok farklı akımlar ve bu akımların karakteristik özelliklerini taşıyan çeşitli topluluklar ve önemli şahsiyetler Anadolu’ya yerleşmiş ve Anadolu’da yerleştikleri bölgelerdeki dini, siyasi, kültürel ve toplumsal yapıyı etkilemiş ve de bulundukları (yerleştikleri) bölgenin yapısından etkilenmişlerdir.

Anadolu’ya daha önceki dönemlerde de (Moğol istilâsından önce de) göçler olmuştur. Bu göçler sonucu Anadolu’ya yerleşenler arasında İslâmiyet dışında yer alan inançları benimsemiş topluluklar olduğu gibi, İslâmiyet içinde değerlendirilen sünni ve sünni olmayan kollara bağlı olan topluluklar hep bulunmuştur. Ancak asıl kalabalık göç dalgası, Moğol istilasından sonra olmuş ve bu istiladan dolayı, Kübreviyye ve Sühreverdiyye gibi sünni eğilimli tarikat üyelerinin yanında, hepsi hiç şüphesiz sünni olmayan eğilimlerin içinde yer alan, Yesevilik (1), Vefailik, Kalenderilik ve Haydarilik v.b. gibi çeşitli akımlara bağlı topluluklar da Anadolu’ya gelmişlerdir. Anadolu’ya gelen bu toplulukların büyük çoğunluğunu ise, sünni olmayan düşünce sistemini benimsemiş topluluklar oluşturmaktaydı.

12. ve 13. Yüzyılda Anadolu’da yaşayan topluluklara baktığımızda, Moğol istilasından dolayı Anadolu’ya yerleşmiş ve sünni olmayan düşünce sistemine (heterodoksiye) bağlı, Kalenderi, Cavlaki, Babai, Haydari, Ahi ve Vefai gibi sıfatlarla adlandırılan Batıni yöntemi benimsemiş toplulukların üyeleri bulunmaktadır. Yine o dönem Anadolu’da yaşayan ve sünni olmayan düşünceyi (heterodoksiyi) benimsemiş önemli şahsiyetler ise: Kalenderi olan, Cemâü’d-Din Sâvî; Cavlaki olan Ebubekrı-i Niksâri; Haydari olan, Hacı Mübarek-i Haydari ve Şeyh Muhammed-i Haydarî; Babai olan, Baba İlyas-ı Horâsânî ve Baba İshak; Vefai olan, Dede Gargın ve Şeyh Edebali; Ahi olan Ahi Evran ve de bunların yanı sıra heterodoks ve batini yapıdaki Aleviliğin yayılmasını ve kökleşmesini sağlayan Hünkar Hacı Bektaş Veli, Barak Baba, Geyikli Baba, Doğlu Baba, Postinpûş Baba, Abdal Musa, Otman Baba, Sultan Sucâu’d Din Veli, Karacaahmet Sultan, Seyyit Battal Gazi, Seyyit Hüseyin Gazi, Seyyit Ali (Kızıl Deli) Sultan, Saru Saltuk gibi adlar önemli şahsiyetlerin bir çırpıda sayabilinecekleridir.

Sünni olmayan bu akımlar yapısı itibari ile göçebe Türkmenler arasında çok taraftar toplamıştır. Özellikle Baba İlyas-ı Horâsânî tarafından geliştirilen Babailik akımının etkisi oldukça önemlidir. Baba İlyas tarafından bugünkü Amasya yakınlarında bulunan İlyas Köyü (eski adı ile Çat Köyü) içinde kurulan tekke yolu ile Babailik kısa zamanda Türkmenler arasında yayıldı. Orta Anadolu’nun çeşitli yerlerinde açılan diğer tekkeler de bu yayılışa hizmet etti.

Selçuklular tarafından dışlanan Türkmenler ve diğer göçebe topluluklar, 1240 yılındaki toplumsal başkaldırı niteliği taşıyan ve Baba İlyas-ı Horâsânî tarafından hazırlanan ünlü “Baba İsyani” nda yer almışlardır.

Babai İsyanından sonra dağılan Türkmenler için, Çat Köyünün yerini, Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahüyük’te kurduğu dergah aldı. Zamanla Anadolu’daki Babailer ve diğer sünni olmayan akımlar, Hacı Bektaş Veli’nin etrafında toplanarak, bugünkü Aleviliği oluşturdular. Bundan sonraki dönemlerde de değişik adlarla anılmalarına karşın (Kızılbaş vb. gibi), günümüzde Alevi-Bektaşi diye adlandırılmakta-dırlar.

Anadolu’daki sünni olmayan toplulukların bir kısmı popüler sayılırken, Ahiler, Bektaşiler gibi; bir kısmı da anarşist sayılmışlar, Babailer gibi. Yine kaynaklar, aynı dönem içinde bile sünnilik içinde yer almayan toplulukları, akımları ve önemli şahsiyetleri farklı düşüncelerle tanımlamışlardır. 13. Yüzyılda yaşamış olan Ebubekr-i Niksâr-ı Cavlak-î, Şeyh Ömer-î Girîhi, Hacı Mübarek-i Haydarî, Şeyh Muhammed-i Haydarî ve bunlara bağlı topluluklardan olumlu bahseden Eflakî gibi sünni yazarlar olduğu gibi; bütün bu önemli şahsiyetlerden ve onlara bağlı bulunan Cavlaki ve Haydarilerden, beğenilmeyen, hoş karşılanmayan topluluklar diye söz edenler de bulunmaktadır.

Hatta Sünni düşünce sistemini benimsemiş kimseler, 13.Yüzyılda Anadolu’da Sünni olmayan önemli şahsiyetleri ve toplulukları, tekke ve dergahlarında köpekleri ile düşüp kalkmakla, ibadet etmek yerine, dinsizlik ve inançsızlıkla, zina etmekle, esrar çekmekle ve afyon içmekle suçlamaktadırlar. Örneğin, 13. Yüzyılda yaşamış olan İbnü’l-Hatib daha da ileri giderek, bu şahsiyetleri, toplulukları ve üyelerini utanma bilmez, yeryüzünün en aşağılık yaratıkları olarak tanımlamış ve bunların İslâmiyet dairesi dışında olduğunu belirtmiştir.

Sünnilik içinde yer almayan yani sünniliği benimsemeyen topluluk ve önemli şahsiyetler için ne söylenirse söylensin hepsi subjektif değerlendirmelerdir. Özellikle sünni olmayan topluluklara ve şahsiyetlere muhalif olan sünni araştırmacıların karalama çabaları sonuç vermediğinde, bu şahsiyetlere sahip çıkmaya (sünni gibi göstermeye) yönelmesi, bu akımların düşünür, derviş, veli ve erenlerinin ne kadar önemli olduğunu kendiliğinden ortaya koymaktadır.

İşte bu şahsiyetlerden Anadolu insanı için tartışmasız en önemlisi, Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir.

II. HACI BEKTAŞ VELI

A) Hacı Bektaş Veli’nin Doğum Yeri ve Yılı

13. Yüzyılın ilk yarısında gerek Moğol istilasının etkisiyle, gerekse başka nedenlerden dolayı Horasan’dan kalkıp Anadolu’ya gelen, Anadolu Aleviliğinin oluşumunda büyük çabalar harcayan, daha sonraki yıllarda “Horasan Erenleri” diye anılan Türkmen babaları arasında Hacı Bektaş Veli önemli bir yer tutar.

Hacı Bektaş Veli, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, Horasan’ın Merv, Herat, Belh ile birlikte dört önemli kentinden biri olan Nişabur’da doğmuştur. O dönemin sayılı kültür merkezlerinden biri olmasından başka, Nişabur ve çevresi, Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu sıralarda Türkmen nüfusunun yoğun olduğu bir bölgeydi ve orada bir Türkmen pirinin kurduğu Yesevilik tarikatı büyük bir yayılma ve gelişme göstermişti. İşte Hacı Bektaş Veli, bu kültürel ve dinsel ortamda yetişmiş, Arapça ve Farsça’yı kitap yazacak kadar iyi öğrenmiş, devrinde geçerli olan bütün bilgilerle donanmıştır.

Ahmed Yesevî-Hacı Bektaş Veli ilişkisine önemli bir yer ayıran Vilayetnâme Ahmed Yesevî’den övgü ve saygıyla bahsetmektedir. Ahmet Yesevî hakkında “Doksan dokuz bin Türkistan pirinin ulusu” ve “Pirlerin piri” sözleri yer almaktadır. Vilayetnamede “Ahmed Yesevî ‘Biz yokluk yurdunda eğlenmeyiz, ahirete gideriz. Var seni Rum’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rum Abdallarına seni baş yaptık’ dedi. Hacı Bektaş Veli, ertesi gün, gün doğarken Ahmed Yesevî’den izin alarak yola düştü” diyerek Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya Ahmed Yesevî’nin gönderdiği belirtilmektedir.

Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ne zaman ayrıldığına yanıt verebilmek için onun doğum tarihini tam olarak bilmek gerekir.

Vilayetnâme, Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihini belirtmediği gibi, elimizde Haci Bektas Veli’nin doğum tarihini kesin olarak bildiren kaynak da bulunmamaktadr.

Vilayetnâme’nin ilk yaprağında Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinin 606 (1209-10) olarak yazıldığı belirtilmektedir. Başta Alevi kaynakları olmak üzere bazı kaynaklar bu konuda 1241’den 1249’a kadar değişen rakamlar vermektedir. Onun 1281 yılında Anadolu’ya geldiğini, 1337 yılında vefat ettiğini (hakka yürüdüğü) yazarlarsa da bu bilgiler tarihi gerçeklere aykırı düşmektedir. Çünkü Hacı Bektaş Veli’nin on üçüncü yüzyılın ortalarında ölen Baba İlyas ile, 1260 yıllarında ölen Ahi Evren ve onu çağdaşı olan Kırşehir valisi Nureddin Caca ile Anadolu’da görüştüğü ve 1273 yılında ölen Mevlâna ile haberleştiği kesin olarak bilinmektedir.

Ayrıca Vilayetnâme’ye göre Hacı Bektaş 92 yıl ömür sürmüştür. Yine bu yazılı kaynaklara göre, Türkistan’da 40 yıl çile hayatı yaşayarak kamil insan mertebesine ulaşmıştır. Ölüm tarihi 1270-71 olarak kesinleşen Hacı Bektaş’ın 92 yıllık ömrü ile 40 yıllık çile hayatını birlikte değerlendirirsek onun 1178 yılı civarında doğup, 40 veya 42 yaşlarında Nişabur’dan ayrılmış olabileceğini söyleyebiliriz. Çünkü Nişabur, 24 Mart 1220 tarihinde Cebe ve Sübetay Noyan komutasındaki Moğol askerleri tarafından kuşatılmıştır. Kuşatma sırasında şehri canla başla savunan Nişaburluların attığı bir okun Cengiz Han’ın damadı Tagacar’ın canını alması üzerine gazaba gelen Moğollar, Tuli komutasındaki 30 bin kişilik ilâve bir güçle 25 Mart 1221 tarihinde şehre girmişlerdir. Şehri ele geçirdikten sonra aldıkları emir üzerine şehrin bütün yapılarını yıkarak orayı tarla haline getirmişlerdir. Moğollar sağ kalan Nişaburluları şehrin dışındaki boş alana çıkarmışlar, aralarından 400 sanatkârı seçip Türkistan’a gönderdikten sonra geri kalanları kılıçtan geçirmişlerdir.Kedi, köpek dahil şehirde hiçbir canlı bırakmamışlardır.

Hacı Bektaş Veli, Nişabur’dan ayrıldıktan sonra Hac yolunu tutmuş, Necef’e ve Kerbelâ’ya uğramış, Hac göre-vini yerine getirdikten sonra üç yıl Mekke’de kalmıştır. Anadolu’ya gelirken Halep’e uğrayarak orada bulunan kutsal yerleri ziyaret etmiştir. Oradan Elbistan’da bulunan Ashab-ı Kehf’e, sonra Kayseri’ye, Kayseri’den Ürgüp’e, Ürgüp’ten de bugün Hacıbektaş olarak bilinen Suluca Karahöyük’e gelip yerleşmiştir.

Menteş ismindeki kardeşiyle birlikte Sivas’a, sonra Baba İlyas’a yani Amasya’ya, Amasya’dan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseri’ye varmıştır. Hünkar’ın kardeşi Menteş, Kayseri’den Sivas’a gittiği sırada orada şehit olmuştur. Hacı Bektaş Veli de Kayseri’den Suluca Karahöyük’e gelmiştir.

Gerek Aşıkpaşa-zâde’nin verdiği bilgilere, gerekse Eflakî’nin Ariflerin Menkıbeleri adlı eserinde Hacı Bektaş Veli için söylediği, “Baba Resul’un has halifesiydi” sözüne dayanan bazı araştırmacılar, Hacı Bektaş Veli’nin, on üçüncü yüzyılın başlarında, bazılarına göre Baba İlyas, bazılarına göre de Baba İshak tarafından düzenlenen ve uzun süren Babai İsyanı na katılmıştır. Yani Hacı Bektaş Veli’nin Selçuklu yönetimi tarafından 1240 yılında Kırşehir civarında bastırılan ve elebaşları idam edilmiş olan Babaîler İsyanı nı aktif olarak katıldığını iddia etmişlerdir. Kendisi de Türkmen babası olan Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas, Baba İshak ve diğer Türkmen babalarıyla iyi ilişkiler içinde olması doğaldır. Ancak onun Babaîler İsyanı na katılmış olması zayıf bir ihtimaldir. Çünkü O, söylendiği gibi isyana katılıp canını kurtarmış olsaydı, oradan kalkıp, Suluca Karahöyük gibi her türlü saldırıya açık bir yere gelip yerleşmez, orada serbest olarak faaliyetlerine devam edemezdi. Bunun dışında Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını ayrıntılarına kadar anlatan Vilâyetnâme’nin bu konuya kesin olarak değinmesi gerekirdi.

Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığı dönemde Türkmen topluluklarında başlıca iki insan tipi hâkimdir: Gâzi ve Veli tipi. Bunlardan birinci gruba girenler ülkeler fethetmişler, ikinci gruptakiler ise, alınan ülkelere yerleşmeyi, yerleşik bir toplum meydana getirmeyi olanaklı kılmışlardır. İsminin sonundaki sıfattan da anlaşıldığı gibi Hacı Bektaş Veli, gazi değil veli tipine girmektedir.

Hacı Bektaş Veli, Suluca Karahöyük’e yerleştikten sonra orda bir tekke kurarak halkı eğitme ve aydınlatma faaliyetlerine devam etmiştir. Vilâyetnâme’ye göre ona bağlı 36 bin kişi vardı ve bunların 360’ı huzurunda hizmette bulunurdu. Hacı Bektaş Veli’nin halifeleri; onunla birlikte Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş olan Sarı Saltuk Dede Rumeli’nde, Abdal Musa Sultan Elmalı’da, Karaca Ahmed Sultan İstanbul’da ve Akhisar’da, Akça Koca Akyazı’da, Barak Baba Bigadiç’te, Hızır Samut Bozok’ta Yozgat’ta, Sultan Şüca Eskişehir’de, Hacım Sultan Uşak’ta, Taktuk Emre Sakarya bölgesinde, Geyikli Baba Bursa’da inançlarının, gelişip kök salması için çalışmışlardır.

B) Hacı Bektaş Veli’nin Çağdaşları : –

Hacı Bektaş Veli’nin Suluca Karahöyük’te yaşadığı dönem, Anadolu’nun karışıklık ve sıkıntılarla dolu bir devri olmasına rağmen, aynı zamanda Baba İlyas, Mevlâna, Ahi Evren ve Yunus Emre gibi Türk düşünce hayatını zamanımıza kadar etkileyen büyük insanların yaşadığı bir dönemdir. Bu büyük insanların herbiri, bir başka yönden halkın maneviyatını yükseltmek, birlik, beraberlik duygularını ayakta tutmak için çabalar harcamışlardır.

Baba İlyas Amasya’da yönetime karşı eleştirileri ile Mevlâna, Konya’da saray ve yöneticilerle hoşgörü telkinleriyle; Hacı Bektaş, köylü ve göçebe halk arasına da girerek onların her türlü ihtiyaçlarıyla, dilleriyle, şiirleriyle, musikileriyle, ahlâkıyla ilgilenerek; Ahi Evren, esnaf ve sanatkârları bir birlik altında toplayarak sanat ve ticaret ahlâkını, üretici ve tüketici çıkarlarını güven altına almak suretiyle bu kötü politik ve ekonomik atmosfer içinde onlara yaşama ve direnme gücü vermişlerdir.

C) Hacı Bektaş Veli ve Baba İlyas :

Hacı Bektaş Veli’nin Anadolu’da görüştüğü önemli şahsiyetlerden biri, yukarıda da değindiğimiz Baba İlyas’tır. Baba İlyas, Hacı Bektaş gibi Horasan’dan Anadolu’ya gelmiş, bir süre “Kayseri Kadılığı” yaptıktan sonra Amasya’ya yerleşerek orada Mes’udiye tekkesinin başına geçmiştir. Türk şiirinin öncülerinden sayılan Âşık Paşa’nın (1272-1333) dedesi, Aşıkpaşazâde’nin de dedesinin dedesi olan Baba İlyas, özünü Orta Asya’da yaşamış olan Türkmenlerin ilk din ve inançlarından alan, içinde çoğunlukla “Horasan Erenleri” diye adlandırılan şahsiyetler bulunan, Hayderîlik, Melâmilik, Kalenderîlik, Ahîlik, Hatta Mevlevîlik ve Bayramîlikte önemli izleri bulunan ve Hacı Bektaş Veli’yi de derinden etkilemiş olan Babaîliğin şeyhidir.

D) Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evren :

Hacı Bektaş Veli’nin Ahiler, onların şeyhi Ahi Evren ve başta vali Nureddin Caca olmak üzere Kırşehir’in ileri gelenleri ile sık sık görüşüp konuştuğunu hem Eflâkî hem de Vilayetnâme’de bulunan şu beyitler bize söylemektedir:

“Nakleder ol kân-ı eltaf-ı kerem
Hacı Bektaş-ı Veli-yi muhterem
Kırşehrî’de Ahi Evren ile
Oturup sohbet ederlerdi bile
Kırşehrî’de ne ki var hâs u âm

Kıldı istikbâl Hünkâr’ı tamam..”

.Ahilerin pîri Ahi Evren hakkında bilgi veren hemen hemen tek kaynak Vilayetnâme’dir. O bu konuda şöyle diyor: “.. O zamanlar Kırşehrî’nin adı Gülşehrî (Kırşehir) idi. Camileri, mescitleri, medreseleri çoktu ve mamur bir yerdi. Şehirde müderrisler, bilginler ve olgun insanlar vardı. Bunların içinde Ahi Evren adlı bir er de vardı ki, Denizli’den Konya’ya, oradan Kayseri’ye gelmiş, Kayseri’den de kalkıp Gülşehrî’ne gelerek yerleşmişti. Fütüvvet ehlinin ulusuydu. Fakat onun aslını, soyunu, nereli olduğunu kimse bilmez. Çünkü gayb erenlerindendir. Onu Sdreddin-i Konevî âleme bildirdi. Bu erin birçok kerameti vardır ve onlar gün gibi meşhurdur.”

Silah taşımalarına izin verilmiş, bir şeyhin yönetimi altında bulunmuş, yolcu ve misafirlerin ağırlamasından, yolların güvenliğinin, huzur ve asayişin sağlanmasına kadar çeşitli görevler üstlenmiş olan esnaf ve sanatkârlardan oluşan Ahilerin şeyhi Ahi Evren bir sözünde “Şeyhi olduğum kimsenin Hacı Bektaş da şeyhidir” demiştir. Gerçekten de Hacı Bektaş Veli’nin ilk öğrencileri aynı zamanda birer ahi idiler. Bunlar, Batı Anadolu’ya göç ederek Osmanlı Devleti’nin kurulmasına yardımcı olmuşlar, fetihlere katılmışlar, Balkanlara geçerek Türk kültürünü oralara kadar götürmüşlerdir.

Ahilerin ayin ve erkânlarında görülen kemer takma, aynı tastan içme, özel elbiseler giyme, tarikata girişte dualar etme, her talebin iki yol arkadaşı, bir de yol atası tutmaya zorunlu olması, çeşitli derecelerden geçmek için birçok şartları yerine getirmesi, her derecenin ayrı ayrı sırlara sahip bulunması gibi konular Hacı Bektaş Veli’nin bu teşkilata yaptığı etkinlerin açık işaretleridir. Zaten Ahiler, XIV.yüzyıl sonlarında Bektaşî adını alıp, silsilelerini Hacı Bektaş Veli’ye dayandırmışlardır.

E) Hacı Bektaş Veli ve Mevlâna :

Hacı Bektaş Veli ile Mevlâna, her ikisi de Horasanlıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Hacı Bektaş Veli, Horasan’ın Nişabur, Mevlâna da Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Her ikisi de aynı kültür ortamında yetişmiş, Anadolu’ya aşağı yukarı aynı tarihlerde gelmiştir. Her ikisi de insanı kutsal bir yaratık kabul etmiş, şiirleri ve sözleriyle onu göklere çıkarmıştır. Örneğin Hacı Bektaş Veli :

“Hararet nardadır sacda değildir,
Keramet baştadır, tacda değildir,
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir”

derken, Mevlâna da:

“Anhâ ki talebkâr-ı hodâ-id hodâ-id
Birun z şomâ nist şomâ-id şomâ-id
Çizî ki nekerdid gom ez behr-i çe cuyid
Kes gayri şomâ nist kocâ-id kocâ-id
Der hâne neşinid negerdid beher kuy
Zirâ ki şomâ hâne u hem hâne-i hodâ-id”

“Ey Tanrı’yı isteyen kimseler, o sizin dışınızda değildir, sizsiniz siz!
O halde kaybetmediğimiz şeyi ne diye arıyorsunuz? Çünkü sizden başkası yok, nerdesiniz, nerde?
Evinizde oturun, orda burda dolaşmayım. Çünkü siz evsiniz, hem de Tanrı’nın evi.” demiştir. Eserleri dikkatle incelenecek olursa, bu iki büyük insanın görüşlerinde ortak noktalar kolaylıkla ortaya çıkar. Elbette onların farklı yönleri de vardır. Bu konuda Abdülbakî Gölpınarlı şunları söylemektedir.

“Her iki er de Horasanlıdır. Gerçekten sonradan adlarına kurulan tarikatler de Horasanîlikten etkilenerek gelişmiştir. Ancak Mevlâna büyük bir bilgin, düşünür bir hakim, coşkun ve dahi bir şairdir. Onun halkçılığı, dinler üstü insanî düşüncesinden gelmektedir. Hacı Bektaş’sa bir düzyazı biçiminde ve bir de manzum çevirisi bulunan ve Arapça aslı ortada olmayan “Makalât”ına bakılırsa olgun bir şeyhtir. Hacı Bektaş’ı halkın benimsemesi ve sonradan Bektaşiliğin halk tarafından benimsenmesi daha çok basitliğindendir. Mevlâna Batınî inançları zahiri (görünen) törenlerle uzlaştıran bir karakter sahibidir. Hacı Bektaş’sa hem Makalât’tan hem de Mevlevî ve Bektaşî geleneklerindeki menkabelerden açıkça anlaşıldığı gibi tam bir batınîdir. Bu davranış biçimi farkı şüphe yok ki, aralarında bir ayrılık meydana getirecektir.”

Hacı Bektaş Velî ile Mevlâna görüşmüşler midir? Bunu kesinlikle bilmiyoruz. Fakat her ikisinin birbirinin varlığından haberdar olduğunu hem Hacı Bektaş Veli’nin hayatını anlatan Vilâyetnâme hem de Mevlâna’nın hayatını anlatan Ariflerin Menkıbeleri söylemektedir.

F) Hacı Bektaş Veli ve Yunus Emre :

Hacı Bektaş Veli ile Yunus Emre’nin karşılaşmalarını Vilâyetnâme şöyle anlatmaktadır: “O yöre köylerinden birinde Yunus isminde rençberlikle geçinir çok fakir bir adam vardı. Bir sene kıtlık oldu; Yunus’un fakirliği büsbütün arttı.Nihayet birçok keramet ve iyiliklerini duyduğu Hacı Bektaş Veli’ye gelip yardım istemek fikrine düştü. Sığırının üstüne bir miktar alıç koyup dergâha geldi. Pir’in ayağına yüz sürerek hediyesini verdi ve kendisine bir miktar buğday istedi. Hacı Bektaş Veli ona iyi davranarak birkaç gün dergâhta misafir etti. Yunus geri dönmek için acele ediyordu. Dervişler Pîr’e Yunus’un acelesini anlattılar. O da “Buğday mı ister, yoksa erenler himmeti mi”diye haber gönderdi. Gerçekleri göremeyen Yunus buğday istedi. Bunu duyan Hacı Bektaş tekrar haber gönderdi: “İsterse alıcın her danesine nefes edeyim” dedi. Yunus tekrar buğdayda israr edince artık emretti, buğdayı verdiler, Yunus da dergâhtan çekilip gitti. Lâkin biraz yürüdükten sonra işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhal geri dönerek kusurunu itiraf etti. O vakit Hacı Bektaş, onun kilidini Tapduk Emre’ye verdiğini, bu yüzden isterse ona gitmesini söyledi”.

Yukarıdaki parça bizi iki yönden aydınlatmaktadır: Birincisi, Hacı Bektaş tekkesinin ne gibi görevler yaptığını göstermektedir. Ta Eskişehir’in Sivrihisar kasabasında yaşayan çiftçi Yunus, kıtlık olup geçim sıkıntısına düşünce, çoluk çocuğunu doyurmak için bir yardımlaşma ve dayanışma kurumu gibi çalışan ve ünü ülkenin her yanına yayılmış olan Hacı Bektaş Veli’nin tekkesine gelmiştir. Gerçekten de bu tekke, bozulup dağılmaya yüz tuttuğu zamana kadar uzun yıllar, varlıklı kimselerin verdiği, ihtiyaç sahiplerinin aldığı, yolcuların yemek yediği, fakir fukaranın barındığı bir yer olmuştur.

İkincisi ise, Yunus’un Hacı Bektaş Veli’nin halifelerinden Taptuk Emre’nin dervişi olduğunu söylemektedir. Vilâyetnâme’nin verdiği bu bilgiye rağmen Yunus’un şiirlerinde Hacı Bektaş Veli’nin adı geçmez. Yalnız Yunus’a atfedilen,

Âl ‘Osman oğluna hüküm yürüten
Nazarilen dağı taşı eriten
Binüp cansız duvarları yürüten
Hacı Bektaş derler veli’yi gördüm

nefesinin gerek Yunus’un divanında bulunmaması, gerekse dilinin çok yeni olması nedeniyle Yunus’a ait olmadığı söylenmektedir.

Yunus’un Divanı bu yüzyılın başlarında, yani onun ölümünden altı yüzyıla yakın bir süre sonra sözlü kaynaklara dayanılarak düzenlenmiştir. Bu yüzden onun taklit edilmesi çok kolay şiirlerine başka şairlerin şiirleri karışmış olduğu gibi bazı şiirleri de Divan’da yer almamıştır. Bu şekilde düzenlenmiş bir Yunus Divanı’nda Hacı Bektaş Veli’nin adının geçmemiş olmasını ileri sürerek Yunus’un Hacı Bektaş Veli’yi tanımadığı sonucunu çıkarmak yanlış olur.

Abdülbâki Gölpınarlı, Yunus Emre – Hayatı, adlı eserinin önemli bir kısmını “Yunus Bektaşîdir” konusuna ayırmış, Yunus’un :

Kırkların birisine çalmışidim nişteri
Kırkından kan akıdıp ibret gösteren menem
Muhammed’i yarattı mahlûka şefkatinden
Hem Ali’yi yarattı müminlere fazlıdan
gibi beyitlerinin Bektaşî geleneklerine uygun düştüğünü,
Bir sualim var sana ey dervişler ecesi
Meşayih ne buyurur, yol haberi nicesi

ile başlayan ve

Dört kapudur kırk makam yüz altmış menzili var
Ana eren açılur vilâyet derecesi
ile devam eden beyitlerin çok önemli olduğunu, en eski yazmalarda da bulunan bu şiirde Yunus’un adetâ Hacı Bektaş Veli’nin Makalât’ını özetlediğini, başka bir şiirinde de
Ana eren dervişe iki cihan keşfolur
Anın sıfatın över ol Hocalar Hocası

diyerek Yunus’un Makalât’ı gördüğünü ve “Hocalar Hocası” sözünden de Hacı Bektaşı kastettiğini söylemiştir.

Abdülbaki Gölpınarlı’nın dışında Hacı Bektaş Veli’nin Makalât’ını yayınlayan Prof.Dr.Esad Coşan ile konunun uzmanı Prof.Dr.Iré ne Melikoff’un konumuzla ilgili sözlerini burada nakledelim:“Türk edebiyatının en büyük şairlerinden olan Yunus Emre’nin (ö.1320) şiirleri, Hacı Bektaş’ın düşünceleriyle aynı düşünceleri açıklar: O da Hacı Bektaş gibi dört kapıdan, kırk makamdan, ibadetten, yetmiş iki millete saygı gösterilmesinden, insanda bulunan şeytanî güçlerle ilahî güçlerin bitmeyen savaşından, iyi ve kötü huyların askerlerinden söz eder. Yunus’un Risaletü’l-Nushiyye adlı eserinde bazı ilâvelerin yapıldığını kabul eden kimseler, onun yukarıda bahsettiğimiz düşüncelerini açıklayan şiirlerinin Divan’ına sonradan girdiğini savunsalar da doğrudan doğruya veya dolaylı yollardan olsun, Hacı Bektaş ile Yunus arasında geçmişte kurulmuş olan samimî ilişkiler inkâr edilemez”.

“En eski kaynakların, özellikle Hacı Bektaş’ın Vilâyetnâmesinin tanıklığını kuşkuyla karşılamamız gerektiğini söyleyebiliriz. Gerek Yunus Emre ile Hacı Bektaş’ın ilişkilerinde, gerekse Hacı Bektaş ile Yunus’un manevî üstadı Tabduk Emre arasındaki ilişkilerde gerçekten de bu kişilerin aynı toplumsal ve manevî ortamdan oldukları söylenebilir”.

G) Hacı Bektaş Veli ve Yeniçeriler :

Hacı Bektaş Veli’nin Osmanoğullarının gelecekteki saltanatını müjdelediği, Osman Gazi’ye kılıç kuşattığı veya taç giydirdiği, Yeniçeri Ocağının kuruluşunda manevî bir pir, bir hami rolünü oynadığı hakkında çeşitli söylenceler bulunmaktadır. Ancak bugün artık onun o tarihlerde yaşamadığı kesin olarak bilinmektedir. Öyleyse Yeniçeriler neden Hacı Bektaş Veli’yi manevî seçmişlerdir? Hacı Bektaş Veli’ye mânen bağlı olan Abdal Musa, Abdal Murad, Geyikli Baba ve daha pek çok Rum Abdalları, mücahit Türkmen Babaları ve Ahiler, Osmanlı Devletinin ve Yeniçeri Ocağının kurulmasında büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. İlk Osmanlı padişahlarının takdir ve sevgilerini kazanmış olan bu kimseler, pirleri Hacı Bektaş Veli’nin adını yaşatmak istemişlerdir.

Bu şekilde Hacı Bektaş Veli’yi kendisine bir pir ve manevî koruyucu sayan Yeniçeriler, ocaklarına Ocak-ı Bektaşiyan, kendilerine ise, Taife-i Bektaşiyan, Güruh-i Bektaşiye, Zümre-i Bektaşiye, Ocak’taki derece ve terfi silsilesine de silsile-i tarik-i Bektaşiyan, Rical-i dudman-ı Bektaşiye gibi isimler vermişlerdir.

Yeniçeriler gülbengi (dua), gerçekte Bektaşî törenlerine ve onların terimlerine dayanmaktadır. Nitekim Yeniçerilerin bir ağızdan ve belirli yer ve zamanlarda terennüm ettikleri bu dua (gülbenk) şu sözleri ihtiva etmektedir:

Allah Allah illallah
Baş uryan, sine püryan, kılıç alkan
Bu meydanda nice başlar kesilir
Olmaz hiç duyan.
Eyvallah, eyvallah
Kahrımız, kılıcımız, düşmana ziyan
Kulluğumuz padişaha ayan
Üçler, yediler, kırklar

Gülbeng-i Muhammedî, nur-ı Nebî
Kerem-i Ali
Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli
Demine devranına hû diyelim hû…

Diğer yandan Yeniçeri Ocağının teşkilâtında da Bektaşî ileri gelenlerine yer ayrılmıştır. Ocağın 94. cemaat ortasında Hacı Bektaş babalarından biri Hacı Bektaş vekili olarak otururdu. Hacı Bektaş türbesindeki baba (Pirevindeki baba) vefat ettiği zaman yerine geçen yeni baba, İstanbul’a gelir. Ocaklı onu alıp alay ile Ağa Kapısına götürür ve tacını Yeniçeri Ağası giydirir, alay ile Bab-ı Ali’ye gider ve sadrazam tarafından kendisine ferace giydirilirdi. Bu yeni Bektaşî babasının Pir Evine avdetine kadar Ocaklı tarafından misafir edilmesi usuldendi.

H) Hacı Bektaş Veli’nin Ölüm Tarihi :

Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihinde olduğu gibi ölüm tarihinde de görüş ayrılıkları vardır. Bektaşi kaynakları onun 1337-38 yılında öldüğünü söylerlerse de bu tarih, tarihî gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Onun ölüm tarihi olarak en çok kabul gören tarih 1270-71 tarihidir. Bu konuda Abdülbâki Gölpınarlı şöyle söylüyor : “Ankara Kütüphanesine Hacıbektaş’tan gelen kitaplar arasında no.132 A.I’de kayıtlı, Kaygusuz Abdal’ın hurufa ait bir risalesi ile Abdal Musa’nın “Pend ve Nasihat-nâme” adını taşıyan kısacık bir risalesini ihtiva eden ve ilk risalesinin sonundaki kayda göre 1291 ramazanının on ikisinde (1875) Sivas’ta sureti çıkarılan mecmuanın baş tarafında “Hazine-i celile’den şeref vürud eden tomar-ı kebir’de muharrer olduğu üzere tarih-i vilâdet-i şerifleri H.606 (1209-10) olarak, müddet-i ömr-i şerifleri 63 olmağla H.606 (1270-71) senesi vefat-ı şerifleri muharrer olduğundan iş bu mahalle tahrir olundu” diyor.

Babalı ayaklanması denilen 1240 isyanından üç yıl sonra, Moğol ordusu doğudan Anadolu’ya girdi. Erzincan yakınlarındaki Kösedağı bölgesinde yapılan savaşı Selçuklular yitirdiler. Fakat, kısa bir süre sonra yenenlerle yenilenler anlaştılar, Anadolu’yu birlikte yönetmeye, birlikte yağmalamaya başladılar. Anadolu için tam bir kargaşa ve yıkım dönemi başlamıştı.

Hünkâr Hacı Bektaş’ın 13. Yüzyıl’da, işte böyle bir kargaşa ortamında yaşadığı kesindir. Bunun için şu kanıtlar verilebilir :

Hacı Bektaş Veli, 1273 tarihinde öldüğü kesin olan Mevlana Celalettin Rumi ile çağdaştır. Bu çağdaşlığı, Mevlevi kaynakları ortaya koymaktadır. Bunlardan Ariflerin Menkıbeleri adlı Ahmet Eflaki’nin kitabı, düşmanca bir tavırla bile olsa, Hacı Bektaş Veli hakkında ilginç bilgiler verir. 1319 yılında yazılmaya başlanan bu Mevlevi kitabında, Hacı Bektaş’ın Mevlana ile çağdaş olduğu ortaya çıkar.
Hacı Bektaş Veli, 1263-1264 tarihlerinde Anadolu’dan Kırım’a geçen Alevi Türkmenlerin başında bulunan Sarı Saltuk’un da mürşididir. Hacı Bektaş’ın 1282’den sonra ölen Saru Saltuk’tan daha büyük veya onunla yaşdaş olması normal sayılmalıdır.
Hacı Bektaş; Taptuk Emre’nin Taptuk Emre de Yunus Emre’nin mürşididir. Yunus Emre’nin 1320 civarında öldüğünü biliyoruz. Yunus Emre’nin manevi gıdasını veren de Hacı Bektaş’tır. Öyleyse, Büyük Pir’in, Yunus Emre’den önce Hakka yürüdüğünü söylemek yanlış olmaz.
Hacı Bektaş Vilayetnamesi’nde, Hacı Bektaş’a karşı çıkan ve onun duvarı yürüttüğünü görünce teslim olan Seyyit Mahmud-i Hayrani de 1267-1268 tarihlerinde ölmüştür. Nureddin bin Caca da yine bu yüzyılda yaşamış olup, Vilayetname’de adı geçen önemli kişilerden birisidir.
Tapduk Emre’nin mürşidi gibi görünen hakkında net bilgiler bulunan Barak Baba da Anadolu Batınilerindendir. Kendisi 1307-1308 tarihinde Giylan’ da katledilmiştir.
1275 ile 1343 yılları arasında yaşayan Ebülferec Vasıti’nin “Tıryakül Muhibbin” adlı eserinde de adı geçen Hacı Bektaş’ın 1343’ten önce ölmüş ve oldukça şöhret kazanmış olduğu anlaşılıyor. Bu kitapta da Hacı Bektaş’tan seyyit olarak ve saygıyla söz edilir.
En önemli kanıtlardan birisi de; Kırşehir’de bir Mevlevi tekkesi kurmuş olan Şeyh Süleyman bin Hüseyin’in vakfiyyesinden geçen “finahiyetil-Hacı Bektaş kuddıse sırruhu…” ibaresidir. 1297 tarihli bu ibarede, Hacı Bektaş’ın bu tarihte artık ölmüş olduğu anlaşılmaktadır. Kuddıse sırruhu ibaresinin, o tarihlerde sağ insanlar için de kullanıldığı görüşü, belli bir kanıta dayanmamaktadır.

Gerek Aşıkpaşazade’nin tarihinde, gerekse “Menakıbül Kudsiyye”de; Hacı Bektaş’ın Baba İlyas-ı Horasani’nin yolunda, onun ardası olduğu vurgulanır. 1240 yılında öldürülen Baba İlyas’ın ardası olacak birisinin o dönemlerde en az 30 yaşlarında olması gerekir. Bu da Hacı Bektaş için saptanılan doğum tarihinin 1209 dolayları olduğunu gösterir.
Osmanlı devletinin kuruluş aşamasında, Hıristiyan ailelerden alınan çocuklar Hacı Bektaş düşüncesiyle eğitilip Yeniçeri yapılıyordu. Yeniçeri askeri ile Hacı Bektaş Veli arasında bağ kurmak isteyen tarihçiler ve günümüzün yazarları, Büyük Pir’in ölüm tarihini 1337 veya 1338 gibi daha yakın zamana çekiyorlar. 14. Yüzyılın ortasında doğan Yeniçeri ordusunun kurulmasında Hacı Bektaş Veli’nin bizzat görev almış olması mümkün değildir. Ancak, onun yandaşlarından bazı dedelerin bu ordunun eğitiminde etkili oldukları gerçektir. Osmanlı yönetimi, başlangıçta Alevi-Bektaşi kesimle gayet iyi geçinmiş ve devletin geliştirilmesinde onları da kullanmıştır. Daha sonra bu ittifak bozulacak ve Yavuz Sultan Selim döneminde de toplu katliamlar başlayacaktır.

“Veli” sıfatlı pir…

Hacı Bektaş Veli’nin adındaki (Türkçe söylenişi; Veli Hacı Bektaş olmalıdır) veli unvanı önemlidir. Alevi felsefesindeki velayet yükünü taşımakla yükümlü en ulu kişiye verilen bu unvan, Aleviler arasında iki kişilik için kullanılmıştır. Birincisi Hacı Bektaş; ikincisi de Şah Safiyüddin (Safevi) yolundan olan Şah İbrahim… Velilik, Alevi felsefesine özgü bir olgudur.

Veli Hacı Bektaş’ın, ana baba tarafından Arap olmadığı ortadadır. Onun Türkler arasında, Türk kültürü ile yetiştiği, gerek yaşantısından, gerek düşüncelerinden anlaşılıyor. Buna karşın; Hacı Bektaş’ın soyunun İmam Ali’ye çıkartılması, gerçekte İmam Ali’nin manevi mirasına sahip çıkmaktan kaynaklanır. Hacı Bektaş’a veli unvanının verilmesi de işte buradan doğar. Bugün Alevi-Bektaşi edebiyatını incelersek, Hacı Bektaş Veli’nin, Hz.Ali’nin don değiştirmiş bir şekli gibi görüldüğünü rahatça saptayabiliriz. Ozan Ali İlhami bir nefesinde bunu şöyle dile getirir:

“Eğlen turnam eğlen Ali misin sen
Ali sevilmez mi deli misin sen
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen?”

Anadolu’daki Ali düşüncesi, toplumun yapısına göre yeniden biçimlendirilerek Arap ve Acem’deki tutuculuktan arındırılmıştır. Bundaki en önemli katkı da Hacı Bektaş Veli’ye aittir, diyebiliriz.

Hacı Bektaş ile İmam Ali arasında kan bağı olmasa bile ilim (bilgi) bağı vardır. Sıradan insanlar, işte bu manevi bağlantıyı bilemedikleri için; Hacı Bektaş’ı bir Arap gibi görme yanılgısına da düşmüşlerdir. Bunun gerçekle ilgisi yoktur.

Anadolu’da yetişti…

Hacı Bektaş Veli’nin tahminen 1240 yıllarında veya bu tarihin hemen öncesinde Anadolu’ya geldiği; Babalılar ayaklanmasının lideri Baba İshak’a bağlandığı, onun halifesi olduğu; Baba İshak’ın 1240 yılında öldürülmesinden sonra Sulucakarahöyük çevresine geldiği; hemen hemen bütün araştırmacılar tarafından kabul edilir. Bu görüşün bazı yönleri yanlıştır…

Anadolu, o çağlarda büyük düşünürlerin harman olduğu bir yerdir. Öyle Horasan’dan gelen herkesin hemen kabul gördüğü, veli sayıldığı gibi mantığı benimsemek olanaksızdır. O dönemi yansıtan menakıb kitaplarında, şeyhler ve babalar arasında kuvvetli bir varlık mücadelesinin olduğunu görüyoruz. Vilayetname’de anlatılan öykülerin en ilginçlerinden biri de, Anadolu erenlerinin Hacı Bektaş Veli’yi Anadolu’ya sokmamak için yaptıkları ittifaka ilişkin olanıdır. Halkın, hiç tanımadığı birisini, gelir gelmez var olan babalara, dedelere, şeyhlere tercih ederek kendisine veli yapması akıl ve mantıkla bağdaşmaz. Bu nedenle, ailesi Horasanlı olmakla birlikte, Hacı Bektaş; Babalılar arasında, Anadolu’da yetişmiş ve kendisini, gerek eylemleri, gerek düşünceleri ile kabul ettirmiştir…

Hacı Bektaş, 1240 dolaylarında Anadolu’ya gelmiş olsaydı, tamamen hareket içinde olan Türkmenlere söz dinletmesi olanaksız olurdu. Belli ki, o, Türkmenler arasında yaşıyordu… Başsız kalan önemli bir kitleyi, 1240 isyanından sonra almış, oldukça güvenli sayılabilecek Sulucakarahöyük çevresine götürmüştür. Bizzat bu kitlenin lideri gibi ortaya çıkmamış olsa bile, onların manevi gıdasını veren insan olmuştur. Gerek Âşıkpaşazade tarihinde, gerekse Elvan Çelebi’nin Menakıbül Kudsiyye adlı kitabında, Hacı Bektaş’ın, Babalılar ayaklanmasına katılmadığı vurgulanır ve yaşadığı dönem de aydınlanır.

Bizce, Hacı Bektaş Veli, Babalılar Ayaklanması’ndan ortalama 20 yıl önce, Cengiz Han’ın Türkistan’a saldırıp yakıp yıktığı dönemlerde Anadolu’ya gelmiş; ailesinin saygınlığı, kendisinin parlak zekâsı önemli bir kitle tarafından tanınıp tutulmasını sağlamıştır.

Hacı Bektaş Veli’nin 1240 isyanının askeri lideri olan Baba İshak’ın halifesi olduğu görüşü de geleneksel bilgilere uymaz. Hacı Bektaş düşüncesinde, bir şeyhin, bir komutana mürit olması mümkün değildir…

Şimdiye değin kesin bir belge bulunmamasına karşın; Hacı Bektaş Veli’nin, Karamaoğulları hareketinin bilgi dokusunu dokuduğunu söylemek yanlış olmasa gerekir.Özellikle, 1277 yılında, Karamanoğlu Mehmet Bey’in “ayağı çarıklı, başı kızıl külahlı” Alevi Türkmenlerin başında Konya’yı ele geçirmesi ve burada yayınladığı ferman önemlidir. Bu fermanda, “Bundan sonra; devlet dairelerinde, evlerde, sokaklarda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır. Aksi hareket edenler idam olunacaktır” denilmesi çok anlamlıdır.

Selçuklu yönetiminin resmi dil olarak Farsça’yı seçmesine bir tepki olan bu istek; Alevi kitlelerin tavrını yansıtıyordu. Alevi Bektaşiler; gerek dinsel törenlerini, gerekse sanatlarını öz Türkçe ile dile getiriyorlardı. Yunus Emre’nin şiirlerini Mevlana gibi Farkça değil de Türkçe yazması, bu yaklaşımın sonucudur… Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli’nin Makalat adlı kitabında dile getirdiği görüşlerden etkilenmiş ve onlardan bazılarını şiirle dile getirmiştir. Örneğin: Hacı Bektaş Veli “Aşıkların tenleri ölür, canları ölmez.” diye yazmış, Yunus Emre bunu,

“Ölür ise ten ölür
Canlar ölesi değil” diye şiirleştirmiştir.

Hacı Bektaş Veli’nin, Ahmet Yesevi dervişi olduğu yaygın bir kanıdır. Buradan yola çıkılarak Hacı Bektaş Veli’ nin şeriata bağlı olduğu kanıtlanmaya çalışılıyor. Hemen belirtelim ki, Ahmet Yesevi şeriatla sınırlı birisi değildir. Nakşibendi tarikatının bu yoldan çıkmış olması, Yeseviliğin Sünniliğini göstermez. Ahmet Yesevi adına görülen hikmet tarzı şiirlerin çoğu onun değildir. Ahmet Yesevi’yi bir Nakşibendi gibi gösteren bu şiirlerin, Nakşibendiliğin etkisi ile daha sonradan ona mal edildiği bugün artık anlaşılmıştır. Çünkü, 12.Yüzyıl’da yaşayan Ahmet Yesevi’ye mal edilen kimi şiirler, daha sonraki yüzyıllarda meydana gelen olaylardan söz etmektedir. Bu şiirler, 16. Ve 17. Yüzyıllarda Nakşibendiler tarafından biçimlendirilmiştir. Bu nedenle, sonradan değiştirilen metinlere bakarak Yeseviliği koyu Sünnilik olarak göstermek de doğru değildir. Prof. Fuat Köprülü, Yeseviliği, Sünnilik gibi görmenin yanlış olduğunu daha sonra kabul etmiştir.

13.Yüzyıl’daki Anadolu Alevi Türkmenlerinin başlarına kızıl külah geçirip savaşlara öyle katıldıklarını kaynaklar ortaklaşa belirtiyor. Velayetname’de iki yerde de Hacı Bektaş’ın başına kızıl renkli sarık sardığı yazılıdır. Bu çok önemli kayıt; Hacı Bektaş Veli’nin açık açık tavır takındığını ve Hz.Ali yolunda bir Alevi olduğunu ortaya koyar.

Osmanlılar zamanında, devletin ve medresenin etkisiyle kızıl külahlar, beyaza çevrilecektir.

Hacı Bektaş Veli, tam bir halk adamıdır. Sarayı ve kenti değil, kırsal alanı ve köylüleri yeğlemiştir. Gerek halkı ezen Selçuklu Devletine, gerekse Anadolu’yu yakıp yıkan Moğollara karşı Türk halkının örgütlenmesinde birinci derecede etkili olmuştur. Hünkâr, yoksulların, güçsüzlerin yanında yer almış, cehalete, zorbalığa karşı çıkmış; felsefesini bunu üzerine kurmuştur…

Hacı Bektaş Veli’nin elinde kılıç kâfir ülkelerine savaşa çıkan birisi gibi gösterilmesi olayı tamamen yanlıştır. Onun düşüncesinde, insana kıymak büyük bir günahtır. Cihat veya gaza denilen savaş ise, insanın kendi nefsiyle yaptığı savaştır. Bektaşi düşüncesinde en büyük düşman, insanın içinde bulunan kötü arzular, kötü düşüncelerdir. İşte bunların tepelenmesi bir insan için birinci görev sayılmıştır…

Hacı Bektaş Veli’nin en tanınmış eseri, Makalat adlı kitabıdır. Önce Sefer Aytekin, daha sonra da Esad Coşan tarafından Türkçe’si yayınlanan Makalat, bir dinbilgisi kitabı sayılabilir. Bu kitapta, Alevi-Bektaşi yolunda temel kavram olan “Dört Kapı-Kırk Makam” düşüncesi açıklanmıştır.

Bundan başka, Hünkâr’a mal edilen ama içinde katkı olduğu anlaşılan Şerh-i Besmele adlı kitap yayınlanmıştır. Doç.Dr. Bedri Noyan, şu kitaplarında Hacı Bektaş Veli’ye ait olduğunu yazar : Fevaid, Bahr’ül Hakayık, Şathiyye, Makalat-ı Gaybiyye ve Kelimat-ı Ayniyye, Hurdename, Üss’ül Hakika…

Baba Resûl’un ileri gelen halifelerinden olup, sonraki gelişmeler dikkate alındığı takdirde, tarihte en ünlü Baba İlyas halifesi olarak ünlenecek olan, Hacı Bektaş-ı Velî hakkında döneminin kaynaklarında hiç bir bilgi bulunmaz. Onun üzerine bütün bilinenler aşağı yukarı Vilayetnâme’ye dayanır. Muhtemelen Uzun Firdevsî tarafından Hacı Bektaş’ın ölümünden hemen hemen iki yüzyıldan fazla bir zaman sonra yazılan bu eser de, aslına bakılırsa Hacı Bektaş’ı tam olarak ortaya koyabilecek nitelikte değildir. Ancak yine de çok faydalı bilgileri de içerir.

Günümüze kadar Hacı Bektaş, Âşıkpaşazâde’nin onun Baba İlyas’la olan ilişkisine açıkça işaret etmesine rağmen, genellikle Baba İshak’ın halifesi sayılmıştır. Şüphesiz bu eğilimin nedeni yine İbn Bîbî’nin, Baba Resûl olarak Baba İshak’ı göstermesidir.

Hacı Bektaş’ın Babaîler isyanının lideri ile ilişkisinden Âşıkpaşazâde’den çok daha önce söz eden kaynak, Menâkıbu’l-Ârifîn’dir. Burada her hangi bir isim belirtilmeksizin yalnızca “Baba Resûl” unvanı geçer ve Hacı Bektaş’ın onun “ileri gelen halifesi” (halîf-i hass) olduğu kaydedilir. Ancak Elvan Çelebi konuya daha bir kesinlik getirerek Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’ın halifesi olduğunu anlamamıza yardım edecek ifadeler kullanır; yine de önde gelen bir halife olup olmadığına ait hiç bir şey söylemez.

Şu halde, Ahmed Eflâkî, Elvan Çelebi ve Âşıkpaşazâde’ nin üçlü tanıklığıyla Baba İlyas ile Hacı Bektaş arasında bir şeyhlik-halifelik bağlantısının bulunduğu kesinlik kazanır. Ancak bu bağlantıya ait ayrıntı bilgi mevcut değildir. Bununla birlikte, gerek Âşıkpaşazâde’nin gerekse Elvan Çelebi’nin ifadeleri gözden geçirilecek olursa, Hacı Bektaş’ın hiç de Eflâkî’nin dediği gibi Baba Resûl’ün ileri gelen halifesi olmadığı anlaşılır. Eğer böyle olsaydı, mantık bakımından onun da Babai İsyanın da hiç şüphesiz Baba İshak, Şeyh Osman, Aynuddevle Dede (Ayna Dola) ve diğer halifeler gibi aktif bir görev alması veya en azından Baba İshak gibi ayaklanma sırasında yahut daha sonra ya öldürülmesi, ya da yakalanıp hapse atılması gerekirdi. Oysa hem Elvan Çelebi, hem de Âşıkpaşazâde’nin kayıtları, onun isyana katılmadığını açıkça ortaya koyuyor: Elvan Çelebi, “Hacı Bektaş’ın sultanın tacını göze almadığını” yazarken, Âşıkpaşazâde, “kardeşi Menteş’le birlikte Baba İlyas’a bağlandığı, sonra birlikte Kırşehir’e geldiklerini, oradan Kayseri’ye geçip, Menteş’in buradan Sivas’a giderek orada (şüphesiz Selçuklu kuvvetleriyle gerçekleşen çatışma da dürüldüğünü, bunun üzerine Hacı Bektaş’ın Karayol’a (Sulucakaraöyük’e) gittiğini bildiriyor.

Bu durumda Elvan Çelebi’nin ve Âşıkpaşazâde’nin bu çok açık tanıklıklarından yola çıkarak şu görüşü ileri sürmek olanaklıdır. Hacı Bektaş, ya onaylamadığı için veya bizim bilemediğimiz herhangi bir nedenle isyanda hiç bir aktif rol almamış, görünüşe göre isyan sırasında ve daha sonra uzunca süre gizlenerek izini kaybettirmiş, daha sonra -ve büyük bir olasılıkla- Moğol işgal ve egemenliğinin neden olduğu karışıklıklardan faydalanarak Sulucakaraöyük’te ortaya çıkmıştır.

Alevi-Bektaşî geleneğinin sözcüsü olan Vilâyetnâme ise, Hacı Bektaş’ı çok daha değişik bir çerçeve içinde sunar. Bu eser, Hacı Bektaş’ı daha doğumundan itibaren ele alır. Vilâyetnâme’ye göre Hacı Bektaş, Horasan’ın Nişapur şehrinde doğmuş olup İmam Mûsa Kâzım’ın neslinden gelen ve İbrâhim-i Sâni diye tanınan Seyyid Muhammed’in oğludur.Hacı Bektaş’ın Anadolu’nun daha eski Türk sâkinlerinden olmadığı, Moğol istilâsı sırasında buraya göç ettiği kesindir. Yine Vilâyetnâme’ye göre, Anadolu’ya önce – Dede Garkın’ın yerleştiği bölge olan – Elbistan’dan gitmiş, burada Dede Garkın’ın çevresiyle karşılaşmıştır.Böylece Elvan Çelebi’den başka, Hacı Bektaş’ı önce Dede Garkın’ın çevresine yerleştirerek Elvan Çelebi’yi doğruluyor.. Yine bu Vilayetname’ye göre, Hacı Bektaş oradan Kayseri ve Ürgüp’e, daha sonra da Sulucakaraöyük’e (bugünkü Nevşehir’e bağlı Hacıbektaş ilçesi) geçmiştir.

Hacı Bektaş’ın niçin burayı seçtiği doğrusu üzerinde düşünülecek bir konusudur. Aslında bu bölgeyi seçen yalnız o değildi. İsyandan sonra Muhlis Paşa ve Şeyh Osman da Kırşehir’e yerleşmişlerdi. Düşüncemizce gerek bu ikisinin, gerekse Hacı Bektaş’ın, daha başka bölgeler varken, Kırşehir yöresini tercih etmeleri, buradaki Türkmen boylarıyla ilgili olmalıdır. Hacı Bektaş, kendisinin bu bölgedeki Babaî hareketine mensup Türkmen boyları arasında rahatça kimliğini gizleyerek saklanabileceğini düşünmüş olabilir. Nitekim Vilâyetnâme’de de belirtildiği gibi, bu bölgede yarı göçebe bir yaşam süren çok sayıda Türkmen aşireti vardı. Selçuklu hükümetinin Babaîler üzerindeki baskı ve takibi ortadan kalkınca da, büyük bir olasılıkla açığa çıkmayı hesap ediyordu. Ancak onların bu bekleyişleri fazla uzun sürmemiş ve 1243 yılında Moğollar’ın Anadolu’ya gelmesiyle birlikte, Selçuklu hükümeti kendi başının derdine düşmüştür.

Hacı Bektaş’ın bu bölgeye yerleşmesi konusuna Iré ne Beldiceanu’nun bir kaç yıl önce yayımladığı bir makale, yepyeni bir boyut kazandırmaktadır. XV. ve XVI.Yüzyıla ait Karaman eyâleti tahrir defterleri üzerinde gerçekleştirilen bu ilginç araştırma, Hacı Bektaş’ın Sulucakaraöyük’e Vilâyetnâme’nin yazdığı gibi yalnız bir derviş olarak gelmediğini, kendine bağlı Bektaşlu adını taşıyan bir oymakla birlikte geldiğini gayet açık biçimde göstermektedir. Bu da Türkmen babalarının aynı zamanda hem kabile şefi hem de dînî reis olduklarına ait görüşü destekliyor. İşte Hacı Bektaş böyle bir Babaî şeyhi olarak Sulucakaraöyük’e gelmiş ve yine Babaîler’e mensup buradaki bir başka Türkmen boyu olan Çepniler arasına yerleşmişti. Hacı Bektaş’ın bu tercihi bize, onun iradesindeki Bektaşlu oymağının Çepni boyunun bir parçası olduğunu düşündürüyor. Eğer bu gerçekte böyle ise, o zaman onun yerleşmek üzere niçin Sulucakaraöyüğü tercih ettiği sorusunun yanıtı da verilmiş olur.

Hacı Bektaş’ın Sulucakaraöyük’te bu boya mensup İdrîs Hoca ve eşi Kadıncık Ana ile yakın ilişki içine girmiştir.

Kimliği konusunda henüz yeterli bilginin bulunmadığı Kadıncık Ana (Hatun Ana, yahut Fatma Bacı) başta olmak üzere, bu köyde giderek ününü çevreye yaymak suretiyle civardan pek çok mürid edindiği ve faaliyetlerini uygulamaya başladığı anlaşılıyor. Hacı Bektaş Veli’nin Moğol egemenliği dönemine rastlayan bu faaliyetlerinin, genellikle Türkmenler içinde Baba İlyas’ın ve kendinin fikirlerini yaymak olduğu kadar, bölgedeki gayri müslimler ve hattâ Moğollar arasında İslâmiyet propagandasından oluşan hayli yoğun bir çalışma ve çaba harcadığı, Vilâyetnâme’ye dayanılarak söylenebilir. Hacı Bektaş 669/1270-71 yılında ölünceye kadar Sulucakaraöyük’ te yaşamış ve bu arada bazı Moğol otoriteleriyle de ilişkileri olmuştur. Ayrıca o dönemdeki diğer tasavvuf çevreleriyle, bu arada özellikle Mevlânâ ve etrafındakilerle, Kırşehir’deki Ahî Evran’la da bazı ilişkileri bulunduğunu, Vilâyetnâme ve Menâkıbu’l-Ârifîn’deki bilgilere dayanarak söyleyebiliriz.

Her ne kadar isyan olayına katılmamış olsa da, Hacı Bektaş Baba İlyas’ın halifelerinden biri olarak onun fikirlerinin yayıcısı olmuştur. Ne var ki, bu konuda elimizdeki ana kaynak olan Vilâyetnâme’de bu iki şahıs arasındaki bu ilgiye ait en ufak bir îmaya rastlanmadığı gibi, Baba İlyas’ın adı da geçmez. Ancak Hacı Bektaş’ın halifeleri arasında bir Baba Resûl yahut Resûl Baba’dan bahsedilir ki, hiç şüphesiz bu Baba İlyas’tan başkası değildir ve Alevi-Bektaşî geleneği aradan geçen bir kaç yüzyıl boyunca iki şahsiyet arasındaki bu ilişkiyi, Hacı Bektaş’ın yükselen kimliğine yakışır bir biçime sokarak tersine çevirmiştir. Buna karşılık, öğretmeni sıfatıyla bir Lokmân-ı Perende’den ve en çok da şeyhi ve kendisine Rum diyarında halifelik veren üstadı kimliği ile Ahmed-i Yesevî’den söz edilir.

Vilâyetnâme’ye göre Lokmân-ı Perende, babası tarafından Hacı Bektaş’ın eğitimi ile görevlendirilmiştir ve Ahmet-i Yesevî’nin halifesidir. Bu Lokman-ı Perende hakkında bütün bilgimiz bundan ibarettir. Bununla beraber, Revzatu’s-Safâ, Habîbu’s-Siyer ve Nefehâtu’l-Üns’de, XI. Yüzyılda yaşamış ünlü melâmetî şeyhi Ebû Saîd-I Ebü’l-Hayr ile çağdaş bir Şeyh Lokmân-ı Serahsî’den bahsolunmaktadır. İlk iki kaynakta yanlızca mezarının Herat’ta bulunduğu kaydedilmiş, üçüncüsünde ise, Lokmân-ı Serahsî ile Lokmân-ı Perende’nin aynı kişi olduğunu zannetirecek bir menkabe anlatılmıştır. Dolayısıyla buna dayanarak Lokmân-ı Serahsî’ nin aynı zamanda Lokmân-ı Perende (Uçan Lokman) diye de tanınmış olabileceği olasılığı kuvvetlidir.

Alevi-Bektaşî geleneğindeki Ahmed-i Yesevî – Hacı Bektaş bağlantısına gelince, yine kronolojik nedenden dolayı buna olanak yoktur; her ikisinin ölüm tarihleri arasında yüz yıldan fazla bir zaman farkı vardır. Ancak Vilâyetnâme’deki Ahmed-i Yesevî menkabelerinin bolluğu ve Hacı Bektaş’ın bu büyük Türk şeyhine bağlanmasının başka bir anlamı olduğu şüphesizdir. Bizce bütün bunlar bir bakıma Hacı Bektaş’ın gerçekten Yesevî geleneği ile bir alakasının bulunduğunu göstermeye yaradığı gibi, vaktiyle F.Köprülü’ nün çok yerinde olarak belirttiği üzere, Ahmed-i Yesevî’nin Türkmen çevrelerinde hayli popüler bir sima olduğunu da kanıtlamaktadır. Bundan dolayı Hacı Bektaş’ın Baba İlyas’a bağlanmadan önce, bir Yesevî dervişi olamamakla beraber, Yesevî geleneğini koruyan bir tarikata (Haydarîlik) mensup olduğunu, Baba İlyas’ın çevresine katıldıktan sonra aynı zamanda Vefâîliği de geçtiğini, yahut kendi mensubiyetini koruduğunu da söyleyebiliriz. Bektaşîlik tarikatında Yesevî an’anelerinin neden yaşamağa devam ettiğini, hattâ Velâyetnâme’nin yazıldığı çağa kadar bu geleneğin varlığını neden sürdürdüğünü ancak bu biçimde açıklayabiliriz.

Vilâyetnâme’nin önümüze koyduğu problemlerden bir başkası da, Hacı Bektaş’ın Haydarî geleneklerine de bağlanmış olmasıdır. Çünkü Vilâyetnâme’de bir de Kutbeddîn Haydar’dan bahsedilmekte ve bu zat Ahmed-i Yesevî’nin nefes evlâdı yapılmaktadır. Bilindiği gibi Haydarîlik, Yesevîlik tarikatı ile Kalenderî geleneklerinin birleştirilmesi suretiyle Kutbeddîn Haydar tarafından XII. Yüzyıl sonlarında İran’da kurulmuş heterodoks bir Türk tarikatıdır. İşte bir yandan bu önemli konu, öte yandan Vilâyetnâme’ de Hacı Bektaş’ı bir Haydarî dervişi biçimde tanımlayan satırlar, bizce Hacı Bektaş’ın bir Haydarî şeyhi olduğunu gösteriyor. Kısaca bu durumda Hacı Bektaş’ın tasavvufî kimliği konusunda şunu söyleyebiliriz: Hacı Bektaş Anadolu’ya bir Haydarî dervişi olarak gelip bir Vefâî şeyhi olan Baba İlyas’a intisap etmiş, onun halifeliği mevkiine yükselerek bu hüviyetiyle Sulucakaraöyük’e gelip yerleşmiştir. Gerek Baba İlyas’a intisabı, gerekse isyana katılmasa bile Babaî muhitine mensup bulunması, onu aynı zamanda bir Babaî şeyhi olarak da düşünmemizi gerektiren bir nedendir.

Hacı Bektaş’ın ait olduğu çevreyi ve tasavvufî ortamı bu sûretle belirlemeye çalıştıktan sonra onun mistik şahsiyetini incelemeye geçebiliriz. Başta Âşıkpaşazâde olmak üzere kaynaklar kendisini “meczup” bir derviş biçiminde tanımlıyorlar. Âşıkpaşazâde Hacı Bektaş’ın ne bir şeyh olacak, ne de bir tarikat kuracak durumda olduğunu, kendini bilmeyecek kadar cezbe sahibi bulunduğunu yazar. Emînuddîn b.Davud Fakih adında bir XV.yüzyıl müellifi, Risâle-i Kudsiyye nâmındaki eserinde Hacı Bektaş’ı “meczûb-ı mutlak (Tanrı aşkı ile aklını yitirmiş kimse)” diye niteler. Yine bir XVI.Yüzyıl yazarı Vâhidî, kitabında benzer ifadeler kullanılır. Bütün bu bilgilerin ortak yanı, tasavvuf terminolojisindeki tam kimliği ile Hacı Bektaş’ın bir meczûb-ı hakîkî, yani kendini bütün varlığıyla ilâhî cezbeye kaptırmış, sürekli bu durumda yaşayan biri olduğudur.

Aslında doğrusunu söylemek gerekirse, bu bilgileri birden bire kabullenmek zordur. Zira Hacı Bektaş’ın Baba İlyas ile ilişkileri ve Sulucakaraöyük’teki faaliyetleri, söylendiği gibi kendinden tamamen habersiz bir meczup kabul edilmesini zorlaştıracak niteliktedir. Bununla beraber, onun dînî ilimlerde derinleşmiş, tasavvufun yüksek bir düşünme düzeyine ulaşmış bilgin, kendinbi Tanrıya adammış bir kimse olduğunu ileri sürmek de, kendinden habersiz bir meczup gözüyle bakmak kadar bizce aşırı bir yaklaşımdır.

Bazı araştırıcılar, Hacı Bektaş’ın Sünnî ve tasavvuf inaçlarını benimsemiş, kendini Tanrı’ya adamış bir kimse olduğuna kanıt olarak, ona mal edilen Makalât’ı gösterirler. Bir kere Makalât’ın gerçekten Hacı Bektaş tarafından yazıldığının henüz kanıtlanmamış olması bir yana, bu kanıtlanmamış olsa bile, bir kere bu eserin, tasavvuf edebiyatındaki bir çok benzeri gibi, müridlere basit düzeyde tasavvufu öğretmek için yazılmış bir el kitabı olduğunu anlamak son derece kolaydır. İkinci olarak Makalât’ın, Hacı Bektaş’ın kişiliğine uygun heterodoks düşünceler yansıtmak zorunda olduğu da söylenemez. Çünkü şurası unutulmamalıdır ki, bu tip popüler nitelikte ve aşağı derecedeki müridler için yazılmış eserlerde, Türkiye gibi, Sünnîliğin egemen durumda olduğu bir orta çağ ülkesinde kolay kolay Sünnî İslâm’a karşı şeylere rastlamak olanaklı değildir. Bu itibarla Makalât’a bakarak Hacı Bektaş’ın heterodoks bir Türkmen babası değil, Sünnî bir mutasavvıf olduğunu ileri sürmek kesinlikle iknâ edici değildir. Onun Baba İlyas’ın halifelerinden biri olduğunu hiç bir zaman gözden uzak tutmamak gerekir.

Bir başka görüş, Hacı Bektaş’ın Oniki İmam Şîîliği’ne dayalı bir din ve tasavvuf anlayışına bağlı bulunduğunu ileri sürmüştür. Yalnızca Vilâyetnâme’deki Hacı Bektaş’ın Oniki İmam soyundan geldiğine dair pasaja dayanarak onu bir Şîî mutasavvıf kabul etmenin de tarihsel bir dayanağı yoktur. Çünkü bu olayı onaylıyacak hiç bir kanıt gösterilemeyeceği gibi, esasen, daha önce de anlatılmaya çalışıldığı üzere, Hacı Bektaş’ın yaşadığı dönemde Anadolu’da Oniki İmam Şîîliği’ nin varlığını ortaya koyacak herhangi bir tarihî kanıta rastlanmamıştır. Bizce bu türlü yorumlar, Bektaşîlik tarikatının XVI. Yüzyılda fiilen oluşumu sırasındaki Şîî etkilere bakılarak yapılmış olmalıdır. Bizce Hacı Bektaş da tıpkı şeyhi Baba İlyas gibi, daha çok İslâm öncesi eski Türk inançlarıyla yorumlanmış bir İslâm anlayışını müridlerine vermekteydi. Bundan dolayı kendisinin çağdaşı olan Mevlânâ’ nın bu yüzden ona pek de iyi gözle bakmadığını Menâkıbu’l- Ârifîn bize göstermektedir.

Bu heterodoks karakterine rağmen Hacı Bektaş, hiç olmazsa XV.yüzyıla ait kaynaklardan itibaren görüldüğü üzere, Sünnî topluluklarda da önde gelen evliyâdan kabul edilmiş ve onların nazarında da büyük bir saygı ve kutsallığa erişmiştir; hâlen de öyledir. Bu yüzden Hacı Bektaş-ı Velî Sünnîler’ce daima Alevilik-Bektaşîlik’ten ve Alevi-Bektaşîler’den ayrı değerlendirilmiştir. Bunun nedeni herhalde, XV.yüzyıla gelinceye kadar Hacı Bektaş’ın bir velî sıfatıyla halk hâfızasına mal olması ve Alevi-Bektaşîliğin Sünnîlik dışı yapısına bakılarak böyle bir tarikatın, Hacı Bektaş ile ilgisinin bulunamayacağı düşüncesi olmalıdır.

Hacı Bektaş’ın, daha sağlığında müridleri arasından bazı halifeler yetiştirdiği ve bunları Anadolu’nun çeşitli yerlerine yolladığı gözlemlenmiştir. Vilâyetnâme’ye göre, üçyüz altmış tanesi her zaman yanında duran otuz altı bin halifesi vardı. Hiç şüphesiz bu rakam bir abartma olmaktan öteye gidemez; fakat Vilâyetnâme’deki bazı isimler en azından bunlardan bir kısmının gerçekten Hacı Bektaş’ın halifesi olduğunu gösterecek niteliktedir. Bu halifeler arasına, sadece Âşıkpaşazâde’de adı geçen ve kimliği tamamiyle meçhul olan Koçum Seydî’yi de eklemek gerekir. Âşıkpaşazâde’ye göre bu kişi, Osman Gazi devrini de görmüştü.

Anadolu aydınlanma felsefesinin önde gelen önemli şahsiyetlerinden biri olan Hacı Bektaş Veli, Türkmenistan’ın Horasan bölgesinin Nişabur kentinde 1178 yılında doğmuştur. Babası İbrahim Sani, annesi ise ünlü bilgin Nişaburlu Ahmet Amil’in kızı Hatem Hatun’dur.

Hacı Bektaş Veli’nin soy ağacının (zincirinin) Yedinci İmam Musa Kâzım’a bağlanması ve bu halkanın İmam Cafer, İmam Muhammed Bakır, İmam Zeynelabidin ve İmam Hüseyin ile İmam Ali’ye ulaşması nedeni ile “Seyyid” sayılmaktadır. (1)

Ancak Türkmen (Oğuz) boyuna bağlı Çepni kolunun Bektaşlu Oymağı’ndan (2) olan Hacı Bektaş Veli’nin doğduğu bölge, içinde yaşadığı topluluk, yaptıklarına ve düşüncelerine baktığımızda soy olarak Arap kökenli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen soyca İmam Ali’ye bağlı gösterilmesinin nedeni, daha çok İmam Ali’nin manevi mirasına sahip çıkmasıdır. Hacı Bektaş Veli ile İmam Ali arasında kurulan bağ bununla da kalmamaktadır. Hatta Alevi-Bektaşi öğretisi içinde yer alan menakıbname ve nefeslerde Hacı Bektaş Veli’nin İmam Ali’nin don değiştirmiş hali olarak görüldüğü açıkca belirtilmektedir. Alevi-Bektaşi Ozanı Ali İlhami bu düşünceyi bir nefesinde şöyle dile getirmektedir.

“Eğlen turnam eğlen Ali misin sen
Ali sevilmez mi deli misin sen
Yoksa Hacı Bektaş Veli misin sen”

Hacı Bektaş Veli ile İmam Ali arasında soy (kan) bağı olmasa bile ilim ve düşünce bağı vardır.

Horasan erenleri diye bilinen Kalenderiyye akımı ilgisi bulunan çevresindekileri kendisine çeken tasavvufla uğraşan önemli sûfîlerden birisidir. Horasan Melametiyye okulundan olduğuna kesin gözle bakılabilir.

HÜNKAR HACI BEKTAŞ VELİ’NİN SOY AĞACI
(AİLE SİLSİLESİ/SECERESİ)

İmam Ali
İmam Hüseyin
İmam Zeynelâbidîn
İmam Ca’fer Sadık (1)
İmam Mûsa Kâzım
Es-Seyyid İbrahim El-Mükerrem El-Mücab
Es-Seyyid Hasan El-Mücab
Es-Seyyid Muhammed
Es-Seyyid Mehdî
Es-Seyyid İbrahim
Es-Seyyid Hasan
Es-Seyyid İbrahim
Es-Seyyid Muhammed (2)
Es-Seyyid İshak
Es-Seyyid Mûsa
Es-Seyyid İbrahim Es-Sânî
Es-Seyyid Hacı Bektaş Veli (3)

PİR HÜNKÂR HACI BEKTAŞ VELİ’NİN TARİKAT SİLSİLESİ

İmam Ali (4)
İmam Hüseyin (5)
İmam Zeynelâbidin
İmam Muhammed Bakır
İmam Ca’fer Sadık
İmam Musa Kâzım
İmam Ali Rıza (6)
Cüneyd-i Bağdâdî (7)
Ebu Osman Mağribi
Ebu’l-Kasım Kürkâni
Ebu’l-Hasan Harkani
Şeyh Ebu Ali Farmedi
Hoca Yusuf El-Hemedani
Hoca Ahmet Yesevi
Şeyh Lokman Perende
Pir Hünkâr Hacı Bektaş Veli (8)

PİR HACI BEKTAŞ VELİ’NİN TARİKAT SİLSİLESİ

İmam Ali
Hasan Basri
Habib-i Acemi
Dâvûd-i Tâi
Ma’rüf-i El-Kerhî (9)
Şeyh Seriyy -üs Sakati
Cüneyd-i Bağdâdî
Ebu Ali Rudbari (10)
Şeyh Ebu Ali Kâtib El-Mısrî (11)
Şeyh Ebu Osman Mağribi
Şeyh Ebu Kasım Kürkâni (Kerkani)
Şeyh Ebu Hasan Harkani (Herkani)
Şeyh Ebu Ali Farmedi (Karmidi) (12)
Hoca Yusuf El-Hemedânî
Hoca Ahmet Yesevi
Şeyh Lokman Perende El-Horasani
Pir Hünkar Hacı Bektaş Veli El-Horasani (13)

DİP NOTLAR

(1) İsmet Zeki Eyuboğlu secereyi verirken bu halkada

İmam Ca’fer Sadık’ı atlamış ve İmam Musa Kâzım’ dan sonra da secereyi onikinci İmam Muhammed Mehdi’ye taşımıştır. Ancak İmam Muhammed Mehdi’nin çocuk yaşta kaybolduğu (gaib olduğu) ve onun ile ilgili yaşam ve evlilik kaydına dair bilgiye rastlanmadığı gerçeğini atlamıştır.

(2) Bu halka yer alan isme kimi kayıtlarda Es-Seyyid Mehmet olarak yer verilmiştir. (SEZGİN:1990: 19-20)

(3) (SUNAR: 1975: 37), (SEZGİN: 1990: 19-20), (EYUBOĞLU: 1992: 60), (ÖZTÜRK: 1990:51-52)

(4) (SUNAR: 1975: 35)’de bu silsile Hz.Muhammed Mustafa ile başlatılmıştır.

(5) (SUNAR: 1975: 34-35-36)’da verilen bir başka silsilede İmam Ali’den sonraki halkalar şöyledir:

Selmân-ı Fârisî

Kasım b.Muhammed b.Ebu Bekir

Ca’fer Sâdık

Bayezîd-i Bistami

Ebu’l Hasan Harkani

Şeyh Ebu Ali Farmedi

Hoca Yusuf El-Hemedâni

Hoca Ahmet Yesevi

Şeyh Lokman Perende

Hacı Bektaş Veli

(6) (SEZGİN: 1990: 20)’de verilen silsilede İmam Ali Rıza’dan sonraki tarikat silsilesine ait halkalar şöyledir:

Şeyh Muhammed Eslem Tusî

Ebu Cafer Şehid Tahir Meşhedi

Şeyh Abdullah Vâsıti

Ebu Bekir Muhammed Hâili

Kadı Buhammed Buharî

Şeyh Kudbuddin Senâbâdi

Şeyh Rüknüddin Ebu Muhammed Cürcanî

Şeyh Nasrullah Hasan Senceri

Hoca Ahmet Yesevi

Şeyh Lokman Perende

Hacı Bekaş Veli

(SUNAR: 1975: 35)’de İmam Ali Rıza ile Cüneyd-i Bağdâdi arasında Şeyh Maruf El Kerhî ve Şeyh Seriyyûs-Sakati yer almaktadır.

(7) (SUNAR: 1975: 35)’de Cüneyd-i Bağdadî ile Ebu Osman Mağribi arasında Şeyh Ebu Ali Rûdbarî ve Şeyh Ali El-Katib El-Mısrî yer almaktadır.

(TEMREN: 1994: 50)’de İmam Ali Rıza’dan sonra Bayezîd-i Bistami’ye bağlanan tarikat silsilesi daha sonra; Ebu’l Hasan Harkani

Ebu Muhammed Tusî

Ebu Ali Farmedi

Yusuf El-Hemedani

Hoca Ahmed Yesevi

Şeyh Lokman Perende

Hacı Bektaş Veli

(8) ( SUNAR: 1975:35-36 ) ,( SEZGİN: 1990: 20 )

(9) (EYUBOĞLU: 1992: 61-62)’de tarikat silsilesinde Ma’rüf-i El-Kerhî ile Şeyh Seriyy-üs Sakati’nin arasında Şeyh Sırrı ismine yer vermiştir.

(10) Bu isim (EYUBOĞLU: 1992: 61-62)’de Ebu Ali Rudbadi biçimindedir.

(11) (OYTAN: 1988: 363-364)’de tarikat silsilesinde bu isim yer almayıp tarikat silsilesi şöyle devam etmektedir:

Cafer bin Yunus

Ebubekir Şebeli

Muhammed Züccac

Hoca Ahmet Yeseviyyüttaşkendî

Hoca Rüstem Taberistanî

Hoca Cafer Sicistanî

Yakup İsfahani

İshak Hemedani

Yahyai Kahistani

Lokman Perende-i Kâşanî

Hacı Bektaş Veliyy-ül-Horasaniyyün Nişaburi

Ayrıca burada Şeyh Ebu Ali Kâtib El-Mısri isminin (EYUBOĞLU: 1992: 61-62)’de Şeyh Ebu Ali Hasan biçiminde verildiği görülmüştür.

(12) (EYUBOĞLU: 1992: 61-62)’de Şeyh Ebu Ali Farmedi’den sonra Fazl İbn Mehmet Tusi yer alırken, diğer secerelerde bu yer almamaktadır.

(13) (SUNAR: 1975: 36 ),( EYUBOĞLU: 1992: 61)

(OYTAN:1988: 363-364)

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû