Şaman’ın yolculuğu / Cem

Türklerin parçalanması sorunu

Anadolu’da Türklüğün ana damarı oldular
“Alevilik alanı, eski Türk kültür unsurlarının yaşatılmakta olduğu canlı bir müzeye
benzer. Bu bakımdan, ihtiyacımız olan şey, yeni bir bağ tesis etmek değil, yüzyıllardır varolan birliğin tespitidir…”

Alevilerin cemde semah dönerek Tanrı’ya yaklaştığına inanması şamanın yolculuğunu hatırlatıyor.
Dün “Türk Aleviliği”nin ortaya çıktığı zemini tahlil eden Nihat Çetinkaya ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz:
– Öne çıkarılan bir vurgulama var: “Alevi Kürtler”… Tarihi kaynaklara bakınca, biz “Kürtleşen Aleviler”diyoruz. Sizin ise yeni bir tanımınız var “Kürtçe konuşan Aleviler” diye…
“Alevilerin Kürtlüğü” uygun bir tanım olmaz.
Anadolu’da var olan Anadolu Aleviliği -Bektaşilik söz konusu edilmezse- Türkmenlere mahsus bir inançtır.
Çok küçük bir kısmının Hanefi olmasının dışında bütün Kürtler Sünnî/Şafiî mezhebine mensupturlar.
Ancak Doğu Anadolu’nun bazı yörelerinde çok az da olsa Kürtleşmiş değil de Kürtçe konuşan Alevi gruplara rastlanmaktadır.
– Gerçek manada Kürtleşme yok mu diyorsunuz?
Burada, Zazaca konuşan Alevileri Kürt olarak görmemek gerektiğini belirtelim. Zaza Aleviler kendilerini Kürt olarak tanımlamazlar.
Türkçeyle beraber Zazaca konuşmalarına rağmen Türk kökenli olduklarını bilirler, ifade de ederler.
Kürt ve Zaza Alevilerin ibadetleri ve dinî anlatımları tamamen Türkçe’dir.

Türkmen göçlerine müdahale
– Kimliklerini korumak için “dil”i koruyucu olarak kullandıkları söylenebilir mi?
Tarih ve arşiv kaynaklarının yanında, son dönem araştırmalardan, bazı Alevi Türkmenlerin Kürtleşmesini tespit edebiliyoruz.
II. Bayezid ve Yavuz döneminde meydana gelen olaylar dolayısıyla Anadolu’dan İran’a önemli sayıda bir Türkmen göçü başlar.
Bilindiği gibi o sıralarda İran’da, tamamen Anadolu’dan göçmüş olan Türkmenler tarafından kurulan Safevî devleti hakimiyeti vardır.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Safevî hükümdarı Şah İsmail, Yavuz’a bir barış heyeti gönderir ve bu vesileyle Amasya’da bir barış antlaşması imzalanır. Bu antlaşmaya göre, Anadolu’dan İran’a yönelik Türkmen göçlerinde, Safevî devleti bu Türkmen topluluklarını İran’a sokmayacaktır, kaçak girenler de yakalanarak Osmanlı devletine teslim edilecektir.
Bu antlaşma Kanunî döneminde de ilavelerle yenilenmiştir.
Yavuz, Çaldıran dönüşü, Fırat nehrinden İran sınırına kadar olan bölgede, zamanın meşhur âlimlerinden, Kürt kökenli İdris Bitlisî öncülüğünde bir tampon bölge yaratmaya yönelir. Bölgede bazı sancakların yönetimi, özel statüyle yetkili Kürt aşiret beylerinin yönetimine verilir.

Aşiretlerin etki alanı
Devletle problemli olan bazı Türkmen topluluklarından göçe başvuranlar, İran’a geçemedikleri için, Kürt aşiret beylerinin yönetiminde bulunan dağlık kesimlere yerleşmeye başlamışlardı.
Bu bölgeler, devlet kontrolünün zayıf olduğu ya da hiç olmadığı, Kürt aşiret beylerinin yönetimine bırakılmış, sarp, geçit vermez dağlık bölgelerdir ki, toprakların ve yaylaların kullanılmasına ait yetkiler Kürt beylerinin inisiyatifine bırakılmıştı.
Bu şekilde bazı Alevi Türkmen grupları, topraklardan ve yaylalardan faydalanmak için, Kürt aşiretlerinin etki alanında Kürtçe’yi de öğrenerek, hem Kürt beyinin yetkilerinden faydalanmışlar hem de devlete karşı kendilerini kamufle etmişlerdir.
Bugün inanç, gelenek, görenek ve hâlâ muhafaza ettikleri boy ve aşiret adlarından, Türkmen asıllı olan bu grupları tanıyabiliyoruz.
– Türkmenlerin birlikte yaşamaya başladığı Kürt Beyleri’ni gündeme getirince, Hamidiye Alayları için de ayrı bir parantez açmak gerekiyor galiba…
Türkmenlerin Kürtleşmesini, 1890-91 yıllarında, II. Abdulhamid’in, doğu bölgesinde “Hamidiye Alayları” adıyla askerî birlikler oluşturması sürecinde de gözlemleyebiliyoruz.
Prensip olarak, Hamidiye Alayları Kürt asıllı aşiretlerden kurulmaktadır. Bazı Türkmen aşiretlerinin de, kendilerinin Kürt asıllı olduğunu söyleyerek alaylar kurmak için müracaatta bulundukları, bunlardan bazılarının da yalan beyanlarından dolayı cezalandırıldıkları bilinmektedir.

Canlı bir müze gibi
– Siz Kürtleşmiş olan birçok aşiret ve toplulukların, hafızalarında, geçmişte Türkmen oldukları bilgisini ve bilincini muhafaza ettiğini savunuyorsunuz, o zaman Aleviler’le “yeniden bağ kurmaya” ihtiyaç yok mu?
Kültür bağlarında bir farklılaşma yok. Alevilerdeki dinî ve millî kültür unsurları tamamen Türk kültür alanı içinde Türk kültür unsurlarıdır.
Bu bakımdan, bağların tesisinden ziyade tespitlerine ihtiyaç duyulmalıdır.
Alevilik konusuna eğilen araştırmacı ve yazarlar, tarihî derinliğine doğru genel Türk kültürünü araştırırlarsa, Alevilerdeki bütün inanç ve kültür motif ve sembollerin, genel Türk inanç ve kültür unsurlarıyla birebir örtüştüğünü tespit edeceklerdir; çoğu yönlerden de Alevilik alanını, eski Türk kültür unsurlarını yaşatılmakta olduğu canlı bir müze halinde bulacaklardır ki, son yıllarda yapılan araştırmalar, bu gerçeği ortaya çıkarmış durumdadır.
– Bu noktada, farklılaşma iddiaları yersiz mi?
“İstisnalar kaideyi bozmaz” söylemini de dikkat merkezimizde tutarak Alevilik alanının, homojen bir yapıya sahip olduğunu ifadeyle, Anadolu Türklüğünün ana damarı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Etnik zafiyeti olanlarla anlaşamazlar
“Alevilerin, arka planında hangi amaç ve düşüncelerin olduğu bilinmeyen ”Alevi Açılımı“ projesinden ancak bir tek talepleri olabileceği düşünülebilir. Bu tek talep, devlet karşısında, Sünnî inançlılarla eşit statüye sahip olmaları olabilir.
Zaten bunu talep etmektedirler.
Alevilerin, asırlardır kendilerini dışlayan, inançlarından öte varlıklarına dahi tahammül göstermeyen, her türlü tahkir ve iftiranın üretim alanı olan bir anlayışın uzantısı olup İslâm’ı ”araç“ olarak kullanan etnik zafiyetin siyasî aktörleri olarak gördükleri, ”Alevi Açılımı“ gündemini oluşturanlarla, herhangi bir konuda anlaşabileceklerini tahmin edemiyorum.”
Alevilerin ulusal tırmanış süreci başladı
– Aleviler Cumhuriyet’i selamlarken, peşlerinde sizin de bahsettiğiniz trajediler vardı. Yeni devlete adaptasyonlarında, bu bilinçaltının nasıl bir etkisi oldu?
Türkmen kıyımından anlaşılması gereken, devletle Alevi Türkmen ahalisi arasında meydana gelmiş olaylardır.
Cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar, anılan olaylar dolayısıyla, bu Türkmen ahalinin bilinçaltında, devlete ve toplumun diğer kesimine (Sünnîlere) karşı düşmanlık hissi gelişerek devam ettiği bilinmektedir.
1908’de II. Meşrutiyet’ten sonra, İttihat ve Terakki bünyesinde yapılan araştırmalarda, Alevilere yönelik müspet yaklaşımlar ve Cumhuriyetin yarattığı ortam, Alevi kesiminde memnuniyetle karşılanmış, bu sebeple de, onların bilinen tepkilerinde bir durgunluk ve yumuşama sağlamıştır.
Burada şunları da hatırlamak yerinde olur:
Bu döneme kadar Alevi Türkmenlere karşı, Sünnî kitlede ve devlet yapısında tepkiden öte keskin bir dışlama ve suçlamalar vardır ki, çirkin iftiralar herkes tarafından bilinmektedir.
1950’de Sünnî içerikli muhafazakâr iktidarlar döneminin başlamasıyla, Alevi Türkmen kitlesinde tarihî birikimlere dayanan tepkiler kabarmaya başlar.
1960’lardan itibaren, daha çok kırsal kesimde yaşayan Alevi Türkmenler şehirlere gelmeğe, bu suretle siyasal alanda aktif muhalefetin içinde, hatta ön saflarında görülmeğe başlarlar. Siyasî temayüllerinin blok halinde olması, siyasî kurum ve kuruluşların ilgi alanına girmelerine sebep olur. Bu ilgi, araştırmacı, yazar ve bilim adamlarını da Aleviler konusunda araştırmalara sevk eder.
Çokça eser vermiş olan ve halen devam eden bu çalışmalar, ilmî tespitlerle birçok konuyu aydınlatmış olmakla, Alevi kitlede bir aydınlanma ve bilgilenme sürecini başlatmıştır.
Bu gelişme, ayrışmanın değil bütünleşmenin işaretlerini verir ki, beş yüz yıldır neredeyse uzaklaştıkları Türk kimliğine sarılıp siyasî alanda “Ulusal Duruş”un ön saflarında yer alarak, Alevilerin ulusal tırmanışa geçtikleri bir süreci başlatmıştır.
– Kimlik siyasetinde en kolay tanım biçimi “sorun” ilan etmek oldu. Aleviler bir “sorun”un adı mıdır?
Evet Aleviler konusu bir sorundur; adlandırmak gerekirse Türklerin parçalanması sorunudur yani “Türk Sorunu”dur diyebiliriz.
Simgeler ve törenler ortak

Saz da aynı söz de aynı…
Türk topluluklarının, İslamiyeti kabul etmeden önceki döneme ait ibadet biçimleri, kurban ve ölü gömme adetleri ile Anadolu Türkmenleri’nin bugün yaşattıkları gelenekler birbirinin devamı niteliğinde

Türkmenler Anadolu’ya yalnızca bir “ad”la gelmediler. En başından beri korunduğunu savunduğumuz bir “kültür”e sahiptiler. Arabistan’da, Irak’ta, İran’da yaşanan İslamiyet’le Anadolu’daki arasında nüans farkları doğmasına yol açan o “kültür” bugüne; renklerle, motiflerle, sembollerle, kılıkla- kıyafetle, sazla, deyişle ve nereden geldiğini sorgulama gereği duymadığımız bir yığın yerleşik davranışla, gelenek, görenek, tavırla taşındı.
Sünnilerin de günlük hayatlarını etkileyen “Türk töre”si, Aleviler’de, inançları gereği belli bir disiplin çerçevesinde, şekil ve muhteva kaybı olmadan yaşatıldı.

Kopuzdu; bağlama oldu
İki dönemin birbirine “ahenkle” bağlanmasını sağlayan araç ise şüphesiz “saz” dı. Orta Asya’nın kopuzu, Anadolu’nun bağlaması oluverdi. Dedem Korkut’un bıraktığı yerden aldı sazı eline Pir Sultan…
Şaman’ın elinde atlarla yarıştı kopuz, ’Hak aşıkları’nın elinde deyişler, nefesler, İmam Hüseyin’e ağıtlar, Hz. Ali’ye naatlar, Hz. Muhammed’in miracına besteler, “Allah’tan geldik, Allah’a döneriz…” diye devriyelerle dile geldi.
Öyle kutsandı ki; “Telli Kur’an” diye, sözü yasa kabul edilir oldu. Ve dede duayı verdi; hizmet sahipleri niyaz etti…

Dede ve kam benzerliği
Sadece cemlerdeki işlevleri değil; Alevi yolunun kılavuzluğunu yapan dedelerle, şamanların yol göstericisi kamların seçiliş biçimleri, giysileri, kerametleri, duaları da birdi… İkisinin de “sırrı”nı edinmek mümkün değildi; gizleri, güçleri, yazgıları “soy”ları ile belirlendi.
Kızılbaşlık ve Bektaşilik’te nasıl mürşitse talibi hakikate götüren, Şamanizm’de de kam besledi ruhları. “Oldum” demekle olamadı hiç kimse. Bir kam adayı, kam olabilmek için tecrübeli bir şamanın yanında uzun bir eğitimden geçmeliydi. Sabırla. Kendini keşfedene, bilene kadar. Parçalanıp, parçalanıp yeniden bütün olarak. Ölüp ölüp dirilerek. Arınarak. Doğudan veya batıdan; ruhunun sürüklendiği yer neresiyse oradan kabul edilerek Tanrılar katına; “can” olarak, “sırı” bularak!..
Bu mistisizmin en önemli iki öğesinin, “sır” ve “can”ın binlerce yıl sonra Alevilik’te de vazgeçilmezler olarak karşımıza çıkmış olması tesadüf olabilir mi?
Kamın kendisini “manen kurban ederek”, ölmeden ölmesinin Alevlik’teki karşılığını Şah Hatayi’den dinleyelim:
Arif olub her ma’niden duya gör,
Cesedin kendi elinle yuyagör,
Kendi namazını kıl da andan gel…
Kamların hizmetinin karşılığı; ona sunulan armağanlardı. Bu kural Alevi-Bektaşilik’te de değişmedi; dede ve babalarda “gönüllülük” esası temel alındı ve talipleri onlara “hakkullah” veya “çıraklık” adıyla niyazda bulundular.

Ak keçe üstünde
Kamın mesleğe başlama ritüeline damgasını vuran semboller, Alevi dedesinin de cem yönetirken kullandığı “araç”lar arasındaki yerini aldı.
Kamın at kılları bağlanmış asasının yerine, Anadolu’da dedenin alaca değneği, erkan değneği (tarik) geçti.
Kam, göreve başlarken keçe üzerine oturtulup havaya kaldırılıyordu. Bu gelenek Osmanlı’nın kuruluşunda, Osman’ın Beyliğini ilan edişi sırasında bir kere daha karşımıza çıktı. Halen de Antalya – Isparta arasında yaşayan Tahtacılar ’ın “mürebbi” seçimlerinde benzer bir törene rastlamak mümkün: Tahtacılar “mürebbi”yi ak keçe üstünde “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali” diyerek üç kere havaya kaldırırlar…
Şamanizmde kamın giysisi aynı zamanda onun ibadetini gerçekleştirme aracı. Kam esrik yolculuğu sırasında biçim değiştirmesini, bu elbise ile bütünleşen aksesuarlara borçlu. Yolculuğunun amacına göre, hangi tanrıların yardımına ihtiyacı olacaksa; yer, su, ateş, onların sembolleriyle donatmalı kendisini. Ve öbür aleme gittikten sonra geri dönmesi için “yeniden diriliş” nüvesi olan “kemikler”i asmalı kollarına, göğsüne..

Kutsal giysileri var
Türk dünyası coğrafyasının her yanında, kimi farklılıklarla karşımıza çıkan şaman giysisinin esası, tıpkı Alevilerde olduğu gibi “hırka, başlık ve kemer”. Bunlardan yoksun olan şaman adeta çıplak sayılır.
Kozmoğrafik yönü olan kam hırkası “ruhların barınağı”dır. Tunguzlar bu nedenle ölen şamanın elbisesini evin bir yerine asıp saklarlar.
Alevilik’te bu kutsiyet daha çok “başlık/külah”la ifade edilirken, Bektaşiler’de de aynı şekilde “Fahir” denen hırka “her nesneyi setretmek, dünyayı terk” gibi derin anlamların sembolüdür. Hakikatle bağlantı kurulan bu giysinin içliği olan, “tennure” de “teni nur etme”yi temsil eder. Bektaşi hırkasının her dikişi ve unsuru ayrı bir anlamın karşılığı olarak işlenmiştir.
Kamların “sihirli” kemerleri gibi, dedelerin de “kuşakları” vardır.
Ahilerde “şed bağlamak” yani kemer kuşanmak olgunluk sembolü sayılır. Kemale ermenin göstergesidir. Alevilerde de, On iki İmam’dan sonra elden ele geçerek Hacı Bektaş-ı Veli’ye geçtiğine inanılır. Kemer; muhabbet, hidayet, hilm, alçak gönüllülük, doğruluk, azamet ve taat sembolü olarak kimi zaman yedi defa dolanmıştır.
Yine kamların ayinlerde giydikleri kızıl külahları ile dedelerin kırmızı börk veya taçları benzer.
Alevilerde mürşidin başında ’kızıl taç’ olmadan ayin olmaz. Tacın kubbesindeki on iki dilim, on iki imamı sembolize eder. Ve bu tacı giyenin on iki özelliğe sahip olması beklenir; Bilgi sahibi olmak, isyankar olmamak, nefsine uymamak, gaflette olmayıp can gözü açık olmak, tama etmemek, dünyaya bağlanmamak, isteklerden geçmek, şehvetperest olmamak, kibirsiz olmak, kimseye acı ve zarar vermemek, Pinti ve aceleci olmamak, kazaya rıza ile teslim olup vesvese etmemek… “Hırka”daki gibi, “tac”ın içi de sırdır.

Kurban ve ölü gömme
Hem şamanlarda hem de Aleviler’de kurbanla ilgili işlerden sorumlu özel görevliler vardır. Bunlar Alevilerde “kurbancı”, şamanlarda “kazancı” diye anılır.
Şaman geleneğinde olduğu gibi Aleviler’de de kurbanın kemikleri kırılmaz toplanır. Çünkü hayvanının canının kemiklerde olduğuna inanılır; şaman giysisinde kemiğin yeniden dirilişi temsil etmesi de bununla ilgilidir. Kemikler ya toprağa gömülür, ya da bir çam dalına asılır.
Yine her iki dönemde de kurban kesilirken kanının saçılmamasına önem verilmiştir. Buna kurbanın yığlanması denir. Bazı Türk toplulukları bu nedenle kurban edecekleri hayvanı kesmek yerine, kafasına vurarak öldürmeyi tercih etmişlerdir.
Kurban illa bir hayvan olmak zorunda da değildir; o toplumun sosyal hayatına göre tarımla ilgiliyse buğday, darı, tüccarsa para da olabilir, Alevi cemindeki “dolu” ve şaman ayinindeki “saçı” gibi kımız da, süt de…
Ölülerini kimi eşyalarıyla birlikte gömen Tahtacılar’ın bu hareketinin de geçmişi Orta Asya’ya dayanır. Yeniden dirilişin esas alındığı şamanizmde ölü en değerli eşyalarıyla birlikte gömülür. Orta Asya’daki kurganlarındaki atlara ait mezar odaları ile Karacaahmet’teki at mezarları arasındaki bağ aşikardır.

Gülbanglardaki sözcükler bile değişmemiş
Aleviler’in hemen her işe başlarken ettikleri “gülbang” adı verilen dua, kamların “alkış”ıyla birebir örtüşür. İşte bir kam duası:
“Sizden medet diliyorum. Kara bıyıklı ata evliya!
Hu… ey!
Bektav Ata, Bekata Behiç Ata yardım et ! Çakmak Ata evliya, Koçkar Ata evliya, sizden medet diliyorum.
Hu…ey!
Evliya Ata Evliya…
Sizden medet diliyorum. Tekdurmuş Ata evliya.
Karahan Baba yardım et!
Hu… ey!”
Ve bu da ifade biçiminin nerdeyse aynen tekrarlandığı bir Alevi gülbangı:
“Allah.. Allah..
Hizmetleriniz kabul ola, muratlarınız hasıl ola, Muhammed Ali ehlibeyt katarından, didarından ayırmaya…
Adlarını zikrettiğimiz 12 İmamların himmeti üzerinizde ola.
Diliniz dert görmeye.
Dil bizden, nefes Hz. Hünkar’dan ola… Gerçeğe hu…”
Hayır duası olan “Alkış”ın tezatı olan beddua da şamanlarda “kargış” olarak anılırdı.
Gülbangların kökeni ile ilgili en önemli veri şüphesiz dilleri. Aleviler yaşadıkları olayların etkisiyle hangi kimliğe bürünmüş olurlarsa olsunlar gülbangların dillerini hiç değiştirmemişlerdir; bu dualar daima Türkçe’dir.
Şaman’ın yolculuğu / Cem

Şamanın hayat ağacı yolculuğu
Orta Asya’da kutsal sayılan ve bugün camiler dahil bir çok mimari eserde motif olarak görülen hayat ağacına tırmanan kamın kendinden geçişi, semah dönerken başka bir dünyaya dalan Alevileri anımsatır
Dün verdiğimiz örneklere ek olarak, Anadolu Aleviliği ile Orta Asya Türk kültürü arasında ocak-eşik, kutsal gök, su, dağ, tahta kılıç, tavşan etinin yenmemesi, ve elbette, kadının, daha önce ayrıntısıyla değindiğimiz sosyal statüsü gibi başka benzerlikler de var.
Anadolu’da hala yaşatılan evin ocağın girişine eşik koyma adeti, Orta Asya’da kutsallaştırılmıştır. Eşiğe saygısızlığın Şamanizm’deki karşılığı, en ağır biçimde cezalandırılmaktır. Bu saygı Aleviler’de “eşiğe niyaz”la gösterilir.
Yine dün bahsettiğimiz asa gibi tahta kılıç da hem velilere, hem de şamanizmde kamlara mal edilen önemli simgeler arasındadır.

Yer, su, hava kültleri
Türk mitolojisinde tanrıların, koruyucu ruhların sınıflandırılmasında temel teşkil eden yer, su ve hava kültleri, Alevilik inancında da mevcuttur.
Örneğin Hz. Muhammed’i güneş, Hz. Ali’yi ay, Hz. Fatma’yı zühre yıldızı ile özdeşleştiren Aleviler için gök kutsaldır. Bunun şamanizmdeki kökleri; güneş-ana, ay-baba inancıdır.
Şaman ayinleri için nehir kıyılarının da kullanıldığı Orta Asya’da “suyu kirletmek” günah sayılır. Aynı biçimde Aleviler de suya tükürmezler; kirletmezler. Tunceli’de su kenarında yapılan ant törenleri ve Alevilerin subaşı toplantıları bu yanıyla şaman ayinlerini hatırlatır.
İslamiyet öncesi dönemde, kutsal dağların dünyanın eksenini oluşturduğuna inanılırdı. Göğe yakınlıklarından dolayı kutsal kabul edilen bu dağlar tanrıyla özdeşleştirildikleri gibi, ibadet alanı olarak da kullanıldı. Orta Asya’daki Ötüken gibi, Anadolu’da da Toroslar bu anlamda kutsal sayılan yerler arasındadır ve Türkmenler göç sırasında buraya kurban keserler.
Dağa kurban kesme geleneği Hunlar’da da görülmüştür.

Tavşan eti yenmiyor
Hamile kadına kötü ruhların musallat olabileceği inancı da yine hem şamanizmde hem de Anadolu kültüründe yaygın biçimde benimsenmiştir. Şamanizmde tanrıça Umay’la özdeşleştirilen bu olay albastı adıyla anılır ve lohusanın belli bir süre korumaya alınmasını gerektirir. “40 uçurmak” geleneği de bunun devamıdır.
Anadolu Türkmen kültürünün ilham kaynağının Orta Asya olduğunu gösteren işaretlerden biri de tavşan etinin yenmiyor oluşudur. Şaman’ın Tanrılar alemine yolculuğu sırasında göğün altıncı katında karşısına çıkan tavşanın onu yolundan alıkoymaya çalıştığı varsayıldığı için bu hayvanı uğursuz sayan Orta Asya Türkleri gibi, Anadolu’daki Alevi Türkmenler de tavşan etini yemezler.

Göğe çıkış töreni
Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları’nda, Altay şamanının göğe çıkışını Rus kaynaklarına dayandırarak şöyle anlatır:
“İlk akşam tören yemeği yerine bir yurt(çadır) kurulur. Yurdun orta direği kayın ağacındandır ve gövdesine dokuz basamak oyulmuştur. Kayının üst kısmı yurdun ocak deliğinden dışarı çıkar. Yurdun çevresinde kayın dallarından bir çit vardır. Kurbanlık ”baş tutan“ denilen kişiye tutması için teslim edilir. Şaman gövdelerinden ruhları çıkarmak amacıyla kurban ve baş tutana doğru kayın dalını sallar. Şaman, davulu aracılığıyla yardımcı ruhlarını topladıktan sonra, çadırdan çıkar ve hazırlanan kaz şekli üzerine oturarak ilahiler söyler ve atın ruhunun peşinden göğe çıkmaya başlar. Atın ruhunu yardımcılarıyla birlikte yakalar. Atı kutsadıktan sonra kanını akıtmaksızın öldürür. Atın eti törende yenir ve derisi bir sırığın ucuna asılır.

Kurbanın sunulması
Törenin ertesi akşam gerçekleşen ikinci kısmında, şaman ateşin yanmakta olduğu yurdun içinde, ruhlara ve Kayra Han’a atın etinden sunar ve kabul etmesi için ilahiler söyler. Ateşe ve yardımcı ruhlara et sunar.
Ev sahibinin sungusu olarak bir ipe asılmış dokuz giysiyi ilahiler eşliğinde tütsüleyerek Ülgen’e sunar. Kam, şaman giysisini giydikten sonra, yardımcı ruhları çağırır ve göğün kuşu Merküt’e seslenir. Cezb haline geçtiğinde kayının gövdesindeki çentikleri kullanarak göğe yükselmeye başlar. Bunu hareketleriyle de belli eder. Her bir basamak göğün bir katını temsil eder. Şaman yanında atın başını tutan kişinin ruhunu da götürür. Üçüncü katı geçince mevcut yardımcı ruh yorulduğu için şaman, kazı çağırır. Bu arada bir mola verir. Böylece yolculuk şamanın gücüne göre 9-12. katlara kadar devam eder. Ulaşabildiği son katta Ülgen’e seslenir. Sonra kurbanın kabul edilip edilmediğini ve başka şeyleri öğrenir. Geri döndüğünde şaman yere yığılır ve kendinden geçer. Uyandığında uzun bir yolculuktan dönmüş bir kişi gibi töreni izleyenleri selamlar.”

Aynı yolun yolcuları
Şamanın diğer yolu da yerin altına gider ki buradaki tehlikeler kendisini epey yorar ve oyalar.
Şaman, her iki yolculuğunda da, sonuçları ayine katılanlarla paylaşır.
Çoruhlu’nun Wilhelm Radloff’tan aktardığı ev temizleme ve şifa ayinlerinde de en çok dikkati çeken, ilahilerin yolculuk ilerledikçe giderek şiddetlenmesi ve kamın vecd halidir. Bu ’kendinden geçme’ haline cemlerde de rastlamak mümkün.
Daha önce benzerliğine dikkat çektiğimiz dolu/saçı, dede/kam gibi benzerliklerin dışında “Maddi dünyadan uzaklaşıp, maneviyata, Tanrı’ya yaklaşmak” üzere yapılan semahın da, şamanınkine benzer bir çeşit “yolculuk”olduğuna şüphe yoktur. Her ikisinin sonunda da ulaşılan bir “sır” vardır.
Anadolu Alevilerinin ağacı kutsal saymalarının kökeninde, kamın göğe merdiven yaptığı hayat ağacı aranabilir.

Kar fırtınası gibi
Çinli şairlerin Göktürk kızlarının raksını tarif etmek için kullandığı aşağıdaki ifadelerin gözümüzün önüne getirdiği görüntünün, Alevi cemlerinin olmazsa olmazı semah olduğuna hiç şüphe olmasa gerektir:
“Döne döne raks eden yabancı kızlar! Döne döne raks eden yabancı kızlar! Gönlünüz sanki bir saz, elleriniz sanki birer dümbelek. Sazlar ve dümbelekler çalınca, kollarınızı açtınız, döne döne durmadan dönerek, kar fırtınası gibi, tek ayak üstünde sola ve sağa, hiç durmadan bin kere döndünüz, on bin kere döndünüz…”

Bir ibadet biçimi olarak ‘cem’in ana hatları
Kaynağının Hz. Muhammed’in Miraç’tan dönüşte uğradığı dergahtaki topluluğun birlikte yaptığı “Kırklar semahı” olduğu düşünülen cem ayini “Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir” anlayışıyla kadın, erkek ve çocukların birlikteliğiyle yapılır.
Tören sırasındaki bütün hizmetler 12 imam adına yapıldığı için, insanı kamil sayılan mürşit, yardımcısı olan rehber, düzenden sorumlu gözcü, aydınlanmadan sorumlu çerağcı, bağlama çalıp nefesleri okuyan zakir, temizlikten sorumlu süpürgeci, güvenlikle ilgili bekçi, kurbancı/lokmacı, doluyu sunan saka, semahda görevli pervaneci, haberleşmeden sorumlu peyikçi ve yer gösteren meydancı olmak üzere cemin 12 hizmet makamı vardır. Bu makamların sahipleri Hacı Bektaş Veli, Balım Sultan, Kaygusuz Sultan, Halil İbrahim, Abdal Musa gibi Alevi büyükleri adına konulmuş 12 posta oturur.
Cemde bulunanlara, toprağa ve dedeye niyazla başlayan törende dededen dua alınır. Getirilen ve cem sonunda ülüştürülecek lokmalar toplanır.
Küskün, dargın ve suçluların, üzerinde kul hakkı olanların alınmadığı bu törende, “dar”da kurulan divanda herkesin huzurunda bir çeşit yargılama yapılır. Cemler bu anlamda Alevi toplumunda sosyal yaşamını düzenleyici işleve de sahiptir. Ek olarak yılda bir kere yapılan görgü ceminde kişi gönüllü olarak “kendini dara çekebilir” yani yargılayabilir.
Dedenin “edep erkan” dileyerek cemi başlattığı dua şöyledir: “Bu post, Şahı Merdan Ali postudur. Bu post, üçlerin, beşlerin, 12 İmamlar’ın Kırkların postudur. Bu post Hünkar HacıBektaş Veli’nin postudur. Bu posta oturmak için, bu demi sürmek için, sırrı hakikate varmalı, Dört kapı Kırk makamı bilmeli, vahdet-i vücuda ermeli… Ele, dile, bele sahip olmalı. Her türlü kötülüğü, kini, kibri ve düşmanlığı gönülden uzak tutmalı. Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali! Üçler, Beşler, Yediler, On İkiler, On Dört Masumlar, On Yedi Kemerbestler, Kırklar, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli yardımcımız, bekçimiz ve gözcümüz ola… Cemimiz bizi birleştirici ola, dil bizden, uymak canlardan, yardım Allah’tan, nefes Pir’den hizmet bizden ola… Gerçeğe hû diyelim hû…”
Herkes birbirini görecek biçimde oturur. Kırgınlıklar, şikayetlerin konuşulmasından sonra, zakirlerin bağlama eşliğinde saatler süren nefesleri başlar. Bu nefes aralarında dede dua eder, oturanlar da ‘halka namazı’ denilen biçimde secde eder. Nefeslerin söylenmeye başlanmasından itibaren başlayan “yolculuk” şamanınki gibidir ve doruğa ulaşıldığında, dedenin işaretiyle semaha geçilir.
Cem töreni başta toplanan lokmaların dağıtılması ve dedenin bitirme duası ile sona erer.

Reklamlar

Alevikutuphanesi hakkında

Neden Aleviyiz? Yaşamı, evreni, dünyayı, insani ve bütün bunlarla ilintili ne varsa; doğru tanımlamak, kavramak, anlamak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Kuranı kutsal kitap. Hz. Muhammed`i peygamber, Hz. Ali`yi ve On İki imamları rehber, Hacı Bektaş Veli`yi Hünkar, Pir Sultan Abdal`i Pir olarak bildiğimiz için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır yok edilmek istenen, baskılara, katliamlara, iftiralar maruz kalan mazlum bir toplumun, haksızlığa ve zalimliğe boyun eğmeyen bir toplumun üyesi olmak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır insanlığa ışık tutan erenlerin, evliyaların, cümle kamil insanların şerefli ve aydınlık yolunda yürümek için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Yozlaşıp değerlerimize yabancılaşmamak için, Yobazlaşıp gerici gelenekleri inanç diye bilmemek için, Serçeşmeden yoksun kalmamak için, Yoksul olmamak için Aleviyiz! Bütün yozlara ve yobazlara inat ALEVİYİZ! ALEVİLİK inancımızdır

Mayıs 31, 2014 tarihinde KONULAR içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Şaman’ın yolculuğu / Cem için yorumlar kapalı.

Yorumlar kapalı.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû

%d blogcu bunu beğendi: