Horasan’dan Anadolu’ya bir ‘YOL’ hikayesi-(Selcan Taşcı)

Horasan’dan Anadolu’ya bir ‘YOL’ hikayesi

Tarihle bir bütün olarak yüzleşmeli
Asırlar içinden cımbızlanan anlara dayanarak “suçlar ve acılar” tarihi yazmadan önce, geçmişten günümüze taşıdığımız gelenek, görenek ve inanç izlerini takip edip, özümüze dönmeyi denesek nasıl olur?
Aleviler’in toplu ibadet biçimi olan “Cem” törenleri ve semah gösterileri milli kültür sembollerini yaşatıyor.
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk’te, günümüzde “il gider töre kalır” biçiminde söylenen bir nasihatte bulunur:
Ülke terk edilir, ama töre terk edilmez!
11. yüzyılın henüz başlarında Kaşgar’da dünyaya gelen ve Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar Tüklerin yaşadığı geniş coğrafyayı “il” , “il” , dolaşan Kaşgarlı Mahmud’un tespitinin altını dolduran sosyolojik ve psikolojik olguların göçler, savaşlar, çatışma, ayaklanma ve kıyımlarla oluştuğu dikkate alınmalı. Alınmalı ki bu nasihatin, “vatan” ın “kolay terk edilebilir” olduğuna değil, “milletin” gittiği yeri vatan yapabilme kabiliyetine işaret ettiği anlaşılabilsin.

Kültürün sürekliliği
Nevruz’da neden ateş üzerinden atladığımızı hiç düşündünüz mü?
Yakıcı alevlere doğru koşmaktan daha eğlenceli bir kutlama yöntemi bilmediğimiz için mi?
Mahalle arasında yakılan ateşten atlamak için beklerken, bunun Göktürkler’in ateşle “kötü ruhları kovmak” geleneğinin bir devamı olabileceğini düşünmediniz kuşkusuz…
Lohusaların aile büyükleri tarafından adeta bir koruma kalkanı içine alınması, “kırk çıkarma” gibi adetleri yaşatanlardan kaçı, bunu Türk mitolojisinden “esinlenerek” yaptığını ve hepsinin kaynağının “Umay” adlı bir “tanrıça” veya “dişi ruh” olduğunun bilincindedir?
Toplumun, dini bütünüyle yaşadığını iddia eden kesimlerine mensup olanların bile ağaç dallarının şehirli versiyonu olan demir parmaklıklara bez bağlamasına, mumlar yakmasına ne demeli!..
Ya mezar ziyaretlerimiz?.. Mezarlarımız, camilerimizi örten “kubbe” ler, minarelerimizin “göğü deler” hali…
Bütün bunlar, Türkler’in tam on asır önce kulaklarına küpe edilen o nasihatin gereğini yaparak yaşayageldiğinin küçük göstergeleri değil mi zaten?
Türklerin tarihe kaydedilmeye başlandığı ilk anlardan; açılan kurganlardan, bıraktığımız balballardan, inşa ettiğimiz yapıların kalıntılarından, buzullarla kaplanmış coğrafyalarda hiç hasar görmeden binlerce yıl sonraya ulaşmış halılardan, giysilerden; ne çok üslup, biçim, renk ve duygu taşımışız bugüne.
Çoğu kez böyle olduğunun kendimiz bile farkında değiliz. Ama yüzleştikçe anlıyoruz “biz” hâlâ “biziz” aslında.
Kendisini bir atın üstünde rüzgara karşı koşarken hayal edebilen; ona biçilen “yok gibi” olma rolünü bir türlü beceremeyen her Türk kızı Almıla işte; Börte, Gökçen… Ve egemenliğinin elinden alınmasına gelemeyen her erkek Boğaç, Arslan, Gökbörü…
Geçtiğimiz yollarda bıraktıklarımızla/eklediklerimizle sahip olduğumuz birikimi, öğrettikleri gibi değil bildiğimiz gibi yaşıyoruz şimdi Anadolu’da…

Halkı ulus yapan değerler
Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri adlı çalışmasında, tarih boyunca Türklerin, kendi elleriyle kurdukları devletlerde ikinci, üçüncü sınıf vatandaş olarak hor görülüşlerini anlattıktan sonra “Ne ilginçtir ve ilginç olduğu ölçüde de aydınlatıcıdır ki, bir halkı ulus yapan öğelerin belki de en başında gelen dili; Türkçe’yi yaşatarak bugünlere getirenler de o (horlanan) Türkmenlerdir” diyor.
Emeviler’in Türk kıyımından ötürü üç asır boyunca “direndikleri” İslam’ı, Horasan’da sufi dervişlerden dinledikleri “mistik” yorumu temel alarak yaşamaya başlayan bu Türkmenler’in en belirgin özelliği eski inançlarını bütünüyle terk etmemeleri, sosyal yaşantılarıyla uyumlu Türkçe bir inanç sistemi inşa etmeleri ve Anadolu’ya “naif” bir kültür taşıyabilmiş olmalarıydı.
Hz. Ali yandaşlarının Arap saltanatçılığına karşı mücadelesiyle, Anadolu’ya gelen Türkmenler’in Arap-Fars sömürgeciliğine karşı direnişi arasında bir kader birliği oluşması kaçınılmazdı.
Tarihin bir devri alem olduğunu varsayarsak;
Bugün kendi elleriyle kurdukları devlette, horlanan, baskı ve zulme uğrayanların bir kere daha “ulus olma değerleri”nin taşıyıcısı durumundaki Türkmenler olması tesadüf olabilir mi?

İzaha muhtaç açılım
Alevi açılımı, “Aleviler dinsizdir” diyen bir ideolojinin içinden gelen, daha üç yıl önce “Ben niye Aleviler’in başbakanı olayım ki” dediği iddia edilen, Aleviliği tanımlayamayan bir Diyanet sistemi oluşturan zihniyet tarafından gündeme getirilmiş olması kadar bu yönüyle de izaha muhtaç.
Açılım çerçevesinde yapılan ve önümüzdeki günlerde tek tek ele alacağımız yorumlar, iktidarın Alevi’leri “üstesinden gelinmesi gereken bir sorun” olarak ele aldığının mı, yoksa onları “sorun”a dönüştürüp “devletin üstesinden gelmeye” hazırlandığının mı göstergesi?
Aleviliğin tarihsel süreciyle eş zamanlı olarak üzerinde duracağımız diğer boyut işte bu tartışma olacak.
İktidara yakın veya destek yayın organlarının son yıllarda yoğun biçimde “yeni devlet inşaası” propagandası yaptığı gözönünde bulundurulursa, kaygılarımızın “paranoya” dan daha fazlasına denk geldiği anlaşılacak sanıyorum.

Sistemli kışkırtıcılık yapıyorlar
Hz. Ali’den yana olmayı süreç içinde maruz kaldıkları “ötekileştirme”ye karşı bir siyasi/ ideolojik tavra dönüştüren Aleviler, Türkmen göçleriyle yerleştikleri Anadolu’da, başlarına geçenlerin kanlarındaki “cevheri asli” den ne zaman şüpheye düştülerse toplumsal muhalefetin öncüsü oldular. Bunun bedelini de en ağır biçimiyle ödediler. Değişen iktidarların, değişmeyen ’gayrı Türk’ politikaları Alevilerin kabuklarına çekilmesine, gizlenmesine, içe dönük yaşamalarına neden oldu.
Cumhuriyetin ilanıyla kırılan o kabuğun altından çıkan “naif” kitle, kısa zamanda kimilerince “oy deposu” , kimilerince “bölücü terörize güç” haline getirilmek üzere kuşatıldı. Bu uğurda provokatif saldırılarla kanları döküldü, kimlikleri törpülendi.
Yine, siyasi iktidarın belirlediği “İslami çizgi”nin dışına atıldılar. Yine “yeni dinsel hassasiyetler” yaratmak istemeyen “din adamları”nca sansürlendiler.
Ve Aleviler bilendiler;
Ama “devlet”e değil işlenen insanlık suçlarının faillerine, o faillerin meçhul kalmasına göz yuman iktidarlara…
Zor oyunu bozdu;
“Yeni Osmanlı”lar “karşı düşünce” yle uzlaşma yoluna gitmeyi deniyorlar bu kez. Onları sahipsiz bırakıp, sahiplenilecek hale düşürmeye çalışıyorlar. Devlet ile aralarındaki ilişkiyi “cellat-kurban” kalıbına sokmak için oya gibi işliyorlar zihinlerini. Şöyle bir “paçayı kurtarma ittikafı” na yönlendiriyorlar hanidir:
“Muhafazakarlar, Kürtler, solcular…”
Kapanmamış yaralarına tuz basarak tahrik etmeye çalışıyorlar:
“Hâlâ Alevi örgütlerinden önemli bir bölümü Ergenekon örgütüne karşı suskun…”
Yine mi bozamadık genetik kodlarını; teşhis hazır:
Stockholm Sendromu!
Rehin alındıkları, eziyet gördükleri, baskı altında tutuldukları yere karşı sempati, aşk hatta bağlılık duyan bir garip kitle… Hadi o zaman yatırın ameliyat masasına…
Bu ameliyatın “kanlı mı-kansız mı” veya daha az ürkütücü haliyle “narkoz verilerek mi, yoksa acıtarak mı” yapılacağını merakla bekleyenler var.
Alevi-Bektaşiler, önceki Türk devletleri gibi Cumhuriyet Türkiyesinin de ana damarı olduğuna göre, onlara kurulan bu kirli tezgahın bir kesim için hedefine ulaşmaması, diğer kesim için ise ulaşması hayati önem taşıyor.
Bunun idrakinde olmak için ilk yapılması gereken şey “bilmek”, bilmiyorsak “öğrenmek”.
Allah ile kul arasına, devlet ile millet arasına giren korsan “elçi”lerin yarattığı bilgi kirliliğinden “arınmak”.
İşte bu diziyle bunu yapmaya çalışacağız. Hem Alevilik kavramını ve inanç sistemini, hem de kronolojik gelişimini inceleyeceğiz.
Yani aslında tam da bizden bekleneni yapıp, tarihimizle yüzleşeceğiz:
Vesile olan Aleviler olduğu için Tanrı Dağı’ndan değil Hira’dan başlayacağız meseleyi ele almaya…
Ama zaten o yolun bizi Tanrı Dağı’ndan gelenlerle buluşturması uzun sürmeyecek…
Bundan önceki çalışmalarımızda olduğu gibi, bu incelemede de sayfalarımız selcant
Aleviliğin doğuşu ve sosyo-kültürel ortam

Kabilecilik toplumsal muhalefet doğurdu

Hz. Ali taraftarlığını tanımlayan Aleviliğin Arabistan dışında da yayılıp benimsenmesi, dini siyasal bir baskı aracına dönüştüren Emevi iktidarına karşı yürüttüğü toplumsal muhalefet sayesinde oldu
Irak’ın Necef kentinde bulunan Hz. Ali türbesi uzun dönem İslamiyeti benimseyen Türkler tarafından korundu.
İslâmiyet’in içinde bir “yan tutma” , “taraf olma” hali olan Aleviliğin ortaya çıkışını anlayabilmek için önce İslâmiyet’in indirildiği coğrafyaya ve oranın sosyo-ekonomik hatta kültürel yapısına göz atmak gerekiyor.
Günümüzde bazı kişi ve grupların Müslümanlık derecesinin “yüksekliğini” belirtmek için sıkça inancını özdeşleştirdiği Hira Dağı’nın, yani Kur’an-ı Kerim’in ilk vahyinin indiği kutsal mekanın bulunduğu, İslâm dinini tebliğ etmesi için “Allah’ın elçisi” olmakla görevlendirilen Hz. Muhammed’in yaşadığı Arabistan’ın, son peygamber ve son dini “Cahiliye” anlayışıyla karşıladığı biliniyor.
Hristiyanlığın başlangıcından İslâmiyet’e kadar süren Cahiliye Devri’nin karakteristiği adından da anlaşılacağı gibi “bilgisizliktir”tir. Bu ifade bir topluma mal edilmeye çalışılan aşağılayıcı sıfat değil, Arabistan’ın coğrafi konumundan kaynaklanan ve devrin koşullarında “doğal” karşılanması gereken sonucun tanımıdır. İnsanlığın gelişiminden uzakta kalmak, gerikalmışlık, dış dünya ile ilişki kuramamanın getirisidir.

Sınıf çatışması
Bütün sosyal, kültürel ve ticari ilişkilerini kendi içinde sürdüren Arabistan’daki en belirgin vak’a kabileciliktir.
Şemsettin Günaltay, Belleten’de yayımlanan, “Selçukluların Horasan’a İndikleri Zaman İslâm Dünyasının Siyasal, Sosyal, Ekonomik ve Dini Durumu”nu anlatan makalesinde kabilelerin meşru geçim yöntemlerinden birinin “gazve” olduğunu aktarır ki “gazve” soygun, talan ve gaspı da kapsayan savaşlara verilen addır.
Bu sert ve sınır tanımaz rekabetin tarafları Güney Arabistan’daki Haşimiler ile Kuzey Arabistan’da bulunan Emeviler arasındaki çekişme, hem İslâmiyet’in yayılması, hem Müslümanlar arasındaki ilk ayrılıkların ortaya çıkması, hem de konumuz olan Aleviliğin felsefi oluşumunu etkileyecektir.
Zengin Emeviler’in daha zayıf durumdaki Haşimiler’e mensup Hz. Muhammed’in peygamberliğini benimsememeleri ve tebliğ ettiği dine karşı kanlı bir mücadeleye girişmelerini yorumlayan kimi araştırmacılar, meseleyi “zengin-fakir mücadelesi” veya “sınıf çatışması” boyutuyla incelemek gerektiğini savunur.
Emeviler’in İslâmiyet’i ancak bütün Arabistan’a yayılmış bir “güce” dönüştükten sonra kabul etmelerine bakılırsa, bu tahlilde haklılık payı olduğu görülür.
Rıza Zelyut’un “Öz Kaynaklarına Göre Alevilik” adlı çalışmasında kullandığı ifade ile “İslâmiyet’in Arabistan’a egemen olup kurumlarını oluşturmasıyla birlikte, bu kurumlarının yönetimini ele geçirebilmek için ekonomik kesimler arasında mücadele başladı. Arap egemen kesimi, Müslüman olduktan sonra, yeni devletin yönetimini ele geçirme savaşımına başladı.”
Hz. Muhammed önderliğindeki Müslümanlar’ın karşısında giderek güç kaybeden Ebu Süfyan ve oğulları, Medine’nin alınmasıyla birlikte İslâmiyet’e geçtiklerini bildirmelerine karşın iki kabile arasındaki üstünlük mücadelesinin sona ermemesi bu kabulün “iman etmek” olarak algılanamayacağını en başından gösterir. Kaldı ki zaman içinde Emeviler’in siyasi egemenliği ele geçirmeleriyle birlikte, sadece İslâmiyet değil kanlı çatışmalar da Arabistan sınırlarını aşar, Horasan’a kadar yayılır.

Müslümanlar arasında ayrılık
Yakın zaman öncesine kadar İslâm’daki ilk ayrılıklar sadece kabile taraftarlığı çerçevesi altında ele alınırken, yakın zamanda kimi araştırmacılar kabile taraftarlığını belirleyen unsurlar üzerinde de durmak gerektiğine dikkat çekti ve İslâmiyet’in yayıldığı alanlardaki “sınıf çatışması”nı gündeme getirdiler.
Alevilik, özellikle de kültürel direnişlerle sembolleşen Türk Aleviliği, birbirinden bağımsız olmayan ama birbirini tamamlayan bu iki zemin üzerinde şekillendi.
Hem kronolojik karışıklık yaratmamak, hem de geleneksel bakışı hatırlatmak için “Müslümanlar arasındaki ayrılıklar”ın ilk perdesinin açıldığı “sakife toplantısı”na dönelim.
Şia’nın tavrı, Hz. Muhammed’in son anlarında yazdırmak istediği vasiyetinin, Hz. Ömer tarafından engellenmemiş olması halinde “hilafet”in Hz. Ebubekir yerine Hz. Ali’ye devredileceği iddiasına dayanır.
Birçok farklı tarihi kaynak Hz. Muhammed’in “Benden sonra sizden iki kişi bile birbiriyle ayrılığa düşmesin” veya “Ondan sonra asla yol yitirmeyesiniz” diyerek vasiyet yazdırmak istediği konusunda birleşir.
Ehlibeyt’i, vasiyetin yazdırılmaması kadar yaralayan diğer olay, Hz. Muhammed’in vefatından sonra, henüz defnedilmemişken, Müslümanların ileri gelenlerinin temsilci seçimine girişmiş olmalarıdır.
Hz. Ali, beraberindeki birkaç sahabe ile defin işleriyle meşgulken düzenlenen bu toplantıya tepkisini şöyle gösterir:
“Ya Ebu Bekir biz bu kadar ihmal edilecek kimseler miyiz, hiç değilse fikrimiz alınamaz mıydı?”
Hz. Ebubekir’den sonra Hz. Ömer ve Osman’ın seçimlerinin de bir nevi dayatma biçiminde olması Ehlibeyt’in kırgınlığını pekiştirir.

Tiranlaşan Arap-İslam devleti
İlk iki halife döneminde Müslümanlar hiç değilse bir arada yaşama kabiliyetini gösterebilirken, Hz. Osman’la birlikte kabileciliğe keskin bir “U” dönüş yapılması ayrılıkları derinleştirici rol oynar. Bu dönemde yükselen Arapçı Emevi saltanatı, İslâmi kurallardan uzak, yozlaşmış yeni bir düzen kurar. Müslümanlığın manevi değil maddi ölçülere bağlanması, Haşimilerin devlet kadrolarından uzaklaştırılması, Hz. Ömer’in “Arabın kisrası” dediği Şam Valisi Muaviye’nin Şam’da başlattığı ve daha sonraları Irak’a da yayılan Hz. Ali’ye lanet okuma geleneği, devletin kaynaklarıyla sürdürdüğü şatafatlı saray hayatı ayrılıkları tamamen siyasi bir eksene oturtur. İslâm dünyası bir “halife”den çok “tiran”ın boyunduruğuna girmiştir.
Hz. Ali yandaşları bu uygulamalar karşısında kendiliğinden ezilen halkın savunucusu konumuna yerleşirler. Ve Hz. Ali, dini bir makamdan ziyade, toplum liderliğini temsil eder. Yine de halife olduğu dönemdeki kaos ortamını gidermeyi başaramaz. Hatta “Deve Olayı” ve “Sıffin Savaşı”, Hariciler’in ortaya çıktığı yeni birtakım ayrılıkları körükler ve Hz. Ali’nin Nahravan’da öldürülmesiyle sonuçlanan Hakem Olayı, İslâm dünyasının genelini ilgilendiren bu ayrılıkları günümüze kadar taşır.

Emperyalizme karşı duruş
Bu dönemde Müslümanlar arasında henüz inanış ve ibadet biçimlerinde farklılaşma gözlenmezken, tarihi süreç içinde İslâm devletlerinde başa geçen iktidarların “emperyalist” tutumu halk tabakalarında, dinini “iktidarınki gibi olmayan” biçimde yaşama eğilimi oluşturur. Bu tepkisel tutum, İslâm’ın “özü”nü arayışı ve onu kendi kavradığı gibi yaşamayı içeren bir inanç sistemini yaratır.
Aleviler İslâm coğrafyasının her noktasına ulaşır ve gittikleri yerlerin kültürel, idari özelliklerine göre kendi içlerinde değişime uğrarlar. Bu anlamda İslâmiyet’i kendi birikimlerine paralel algılayan Türkler de yönetici zümreninkinden farklı “halk Aleviliği” sayesinde, benimsedikleri yeni dini, geçmiş kimlik özelliklerini koruyarak yaşar, yaşatırlar…

‘Yorum’ din adına bağlayıcı olamaz
“Sünniler, Hz. Peygamberin hastalığı sırasında, Ebu Bekir’i namaz kıldırmakla görevlendirişini, onu kendisinden sonra halifeliğe aday gösterdiği yolunda yorumlamışlardır. Öte yandan Şiiler Hz. Peygamber’in, Ömer tarafından yazılması engellenen vasiyetinde, Hz. Ali’yi halife göstermek istediğini iddia ederler. Tabii bunlar hep tarafların iddialarıdır.
Ortadaki gerçek şudur: Siyasal bir seçim yapılmıştır. İçine entrikalar, politik oyunlar karışsa bile, sonuç alınmıştır. Gel gör ki, bu sonuç, adeta ilahi vahiymiş gibi takdim edilmiştir.
Bilindiği gibi Ebu Bekir, halifeliğe Ömer’in getirilmesini isteyerek ölmüş, aynı şekilde Ömer, ölümünden önce içlerinde Osman’ın da bulunduğu altı kişiyi halifeliğe aday göstermiştir. Bütün bunlar eğrisi doğrusuyla siyasal sosyolojik gelişmelerdir. Fakat bakıyoruz, Sünni inanış halifelerin bu seçim sırasını, Hz. Muhammed’den sonra en mükemmel insanı tespit için bir ölçü kabul ediyor. Buna göre Hz. Peygamber’den sonra ümmetin en büyüğü Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman, sonra Ali’dir. İslâm’ın ilahi ve evrensel prensiplerine göre, böyle bir hükmü ancak Allah verebilir. Hz. Peygamberin bile böyle bir hüküm verme yetkisi yoktur… Olay şudur: Kur’an’ın son ayeti vahyedildiği anda, din bitmiştir. Ne ilginçtir ki, vahyin son ayeti: Bugün sizin dininizi tamamladım” (Maide 3) demektedir. Bir başka ifadeyle, Hz. Muhammed’in bu dünyaya veda edişinden sonra ortaya çıkan hiçbir yorum ve yaklaşım, din adına bağlayıcı değildir. Bunların herhangi birini seçmek veya reddetmek, herkesin tabii hakkdır. Bunların hiçbiri, İslâm’ın resmi görüşü olarak takdim edilemez. Bu bakımdandır ki, bunlara mezhep, yani yorum denmiştir. “ (38)
Yaşar Nuri Öztürk / 400 soruda İslâmTürkler’in İslamiyet’le teması ve Horasan

Üç asır geciken mistik buluşma
Ganimet peşindeki Emeviler’in kanlı yağmaları ve katliamlarını nefretle karşılayan Türkler’in İslamiyet’i benimsemesi, Horasan’daki sufi dervişlerin geliştirdiği tasavvufi yorum sayesinde oldu
Aleviler’in dini ritüellerinde giydikleri kıyafetlerle yazmalardaki Horosan’lı derviş tasvirleri arasında büyük bir uyum var.
Türklerle İslamiyet’in karşılaşmasını sağlayan yolun temelleri 7. yüzyıldan itibaren Kafkaslar üzerinden İran, Irak ve Suriye’nin kuzeyine yönelen Türk göçleriyle atıldı.
840’tan sonra Kırgızlar’a yenilen devletler yeni bir göç dalgasıyla anayurttan ayrıldılar.
Hz. Ömer döneminde, Müslümanlarla ilk temas merkezleri olan Horasan ve Cürcan bölgelerinde yaşayan Türk boyları Manieizm, Budizm, Nasturilik gibi inançlara sahipti. İslamiyet’in Şamanist Türklere ulaşması ise Semerkant’ın fethiyle oldu.

Araplara mukavemet
Abdülkadir İnan konuyu değerlendirirken “Tarihi gerçektir ki İslam dini Şamanist Türkler arasında hiçbir yerde görülmemiş bir süratle yayılmıştır, din olarak mukavemet görmemiştir. Türklerin mukavemeti Ota Asya’da hakimiyeti elde tutmak için Arap devletine karşı gösterilmiştir” yorumunu yapar.
İnan’ın da değindiği Türk mukavemetini yabana atmamalı.
Arap ordularının özellikle Türkistan’da gerçekleştirdiği katliamlar, Türkleri karşı tavır almaya ve Kerbela olayından sonra kendisine sığınan Ehlibeyt ile birlikte Arap sömürgeciliğine karşı ittifaka itti.
Hz. Ali yandaşları için Türkler’in hakimiyetindeki bölgeler her daim “emin yurtlar ” oldu.
Kerbela’da şehit edildiği yere defnedilen Hz. Hüseyin’in bugün kutsal ziyaret mekanlarından biri olan türbesi de Türk Mimarisi’nin özelliklerine uygun olarak, kubbeli mezar yapısı biçiminde inşa edildi.
Emeviler Buhara, Semerkant gibi İpekyolu üzerinde bulunan zengin Türk şehirlerine yaptıkları yağmalarda “din” kılıfı altında, savaş ganimetlerini arttırmayı düşünüyorlardı.
Hatta çoğu zaman bırakın İslamiyet’i yaymayı, halkın cizyeden muaf hale gelmemesi için “yaymamaya” çalıştıkları bile iddia edilir.
Bir Türk’ün kellesine yüz dirhem koyan Kuteybe ve “zafer”ini Türk kanıyla öğütülmüş ekmek yiyerek kutlayan Yezid gibi idarecilerin varlığına ek olarak, Emevi yönetim anlayışında Arap olmayan Müslümanların “mevali” adıyla ikinci sınıf vatandaş sayılması Türkler’in Ebu Müslim ile birlikte Emeviler’e karşı ayaklanarak, Abbasi Devleti’nin kuruluşuna öncülük etmesine yol açtı.
Bu bilgiler ışığında, “Ne Şamın şekeri, ne Arabın yüzü” gibi halk arasında hala söylenegelen bıkkınlık deyimleri, veya bir “Yezid”in bir öfke ifadesi olarak kullanılması, kuru bir ırkçılık ifadesi olmasa gerektir.

Türk-i iman tanımı
Müslümanlığı benimseyen ilk Türkler, Emevi ve Abbasi ordularındaki askerler ile esir pazarlarında satılarak Müslümanlaştırılan çocuklardı.
Ancak kitlesel olarak İslamiyet’e geçiş, 10. yüzyılın ilk yarısında Kaşgar’da gerçekleşti. Böylece Karahanlılar tarihe “İlk Müslüman Türk Devleti” olarak kaydedildi.
Dönemine eleştirel bakışıyla “saray tarihçileri” nden ayrılan Mehmet Neşri, bu olayı şöyle anlatır:
“Abbasi Devleti amanında Dağ Han oğlu Salur’un saltanatını müteakip Türk neslinden Çanak Han dedikleri bir kişi hükümdar oldu. O Kara Han lakabını aldı. Türk hükümdarlarından ik İslam dinine girip, mümin olan budur. Hicretin 300ünde Türklerden 2000(200 bin olmalı) kişi çadırları ile İslam dinine girip mümin oldular. Bundan dolayı onlara Türk-i iman denildi; telaffuzda hafifletip Türkmen dediler.”

Mistik yorum etkisi
İslam’ı tebliğ eden sufi dervişlerin etkisindeki Karahanlılar’ın halifeye itibar etmemiş olmaları önemli bir ayrıntıdır. Demek ki ilk andan itibaren Türkler Kuran’ın ruhuna uygun, fakat Arap emperyalizminin aracı olan siyasal İslam anlayışından farklı bir inancı tercih etmişlerdi.
Bu özgün sistem, hayatlarını yüzyıllar boyunca doğa, insan ve vicdan üçgenini temel alan Şamanizm’e göre düzenlemiş olan Türkler arasında hızla yayıldı.
İslamiyet’i benimseyen Türkler de başta Anadolu olmak üzere göç etikleri yerlere hem bu inanç sistemini, hem de başta Ahilik felsefesi olmak üzere, vakıf sistemi ve Hayriye kuruluşlarının primitif örneklerini taşıdılar.
Köken birliği yaratmak
Türkler’in Hz. Muhammed ve Ehlibeyt’e duyduğu sevginin Türk destan ve efsanelerine yansıması “soy birliği” inancı oldu.
Hz. Muhammed’in Türkler’le ilgili sözleri, savaşlarda “Türk Çadırı” kurdurması, Dede Korkut’tun “Kanglı koca Kanturalı boyu” hikayesinin, Türk hakanının kızı Kantura’yla evlenen Hz. İbrahim’e atfen söylendiği tezi ve Hz. İbrahim’in babası Tarek’in adının Türk’e dayandığı iddiasından hareketle yaygınlaştığı görülen Türkleştirme eğilimi, Türkler’in Alevi inancının temelleriyle kendi aralarında bir özdeşlik kurduğunu gösterir.
Üzerinde bilimsel bir uzlaşmaya varılamamış olan “genetik” kısmını bir yana bırakırsak, Hacı Bektaş, Sarı Saltuk örneklerinde olduğu gibi Türkler ile Ehlibeyt arasındaki güçlü bağı manevi boyutuyla ele almak gerekir.
Töreye müdahaleye izin vermedi
Türkler’in içinde bulundukları tasavvuf ortamını içselleştirerek, sosyal bir sistem oluşturduklarını ileri süren Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak Horasan’dan Anadolu’ya uzanan yol hikayesini şöyle özetler:
“Hayatında medreseyle temasa geçmemiş, yazılı İslami kaynaklarla temasa geçmemiş ama şifahi olarak Ahmet Yesevi gibi birtakım önderlerin aracılığıyla İslamiyet’i kabul etmiş bozkırda yaşayan Türk halkı\’85 Böyle bir ortamdan kalkıyorsunuz, 10. yüzyıldan itibaren geliyorsunuz İran üzerinden, Horasan üzerinden Anadolu’ya. İran’da Horasan’da yıllarca kalıyorsunuz. Buradaki mistik çevrelerle, tasavvuf çevreleriyle temas haline geliyorsunuz beraber yaşıyorsunuz. Buradaki eski kültürlerin kalıntılarına varis oluyorsunuz, o inançları benimsiyorsunuz, sentezliyorsunuz. Anadolu’daki bir takım yerel şeyleri de içselleştiriyorsunuz. Onları sentez haline getiriyorsunuz ve bir sistem kuruyorsunuz. Bu sistem Sünniliğin dışındaki bir inanç sistemidir. Türk tarihindeki heteredoks İslam inancı, teolojik çatışmalardan değil, sosyal şartların tabii inkişafından doğmuştur.”
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan da “Türkler arasına İslamiyet’in Maniehizm, Budizm ve Şamanizm gibi dinlere az çok uyabilen Şiilik, Alevilik ve tasavvuf kanallarından girdiği kesindir” der.
Nihat Çetinkaya’nın Kızılbaş Türkler kitabında Abdülkadir İnan’ı kaynak göstererek aktardığı şu anekdot da, Oğuzlar’ın fani ve uhrevi hayat arasına çizdikleri hassas çizgiyi göstermesi bakımından önemlidir: “Barak Batır adlı meşhur Sultana, Buharalı hocalar gelmişler ve ona şeriatı tam olarak tatbik etmesini buyurmuşlar. Birkaç gün Sultan’ın yanında kalıp onun davacılara verdiği töreyi gören ve dinleyen hocalar, Sultan’ın hükümlerini şeriata uygun bulmayarak müdahalede bulunmuşlar. Barak Batır, bu müdahaleye kızarak hocalara ” kelime-i şahadet getir dersin getiriyoruz, namaz kıl dersin kılıyoruz, oruç dersin tutuyoruz, zekat ver dersin veriyoruz, hac kıl diyorsun Peygamber’e gidiyoruz. Siz bizim başka işlerimize karışmayın. Biz Töre’ye kuluz “ demiş.”
Anadolu’ya Türkmen göçü

Anadolu Alevileri yurt tutuyor…
Selçuklular’ın Fars etkisinde kalmasına tepki göstererek, Anadolu’ya göçen Oğuz boyları Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurdu. Dil ve kültürlerini “egemen” hale getirmeleri ise ancak “Beylikler” aracılığıyla oldu
Bir Oğuz geleneği olan fetihten sonra toy düzenlenmesi Selçuklu döneminde yaşatıldı
( Camiü’t – Tevarih )
Anadolu Aleviliği’nin yerleşmeye başladığı Selçuklular döneminde iki büyük kırılma yaşandı. İlki Selçuk Bey’in ölümünden sonra devletin başına geçen büyük oğlu Arslan Yabgu’nun ölmesinden sonra Kutalmış’ın değil de, kardeş çocukları Tuğrul ve Çağrı Bey’lerin idareyi ele almasına tepki gösteren Türkmenlerin kopuşu, ikincisi de devletin İranileşmesi.

İlk Türkmen ayrılıkları
Kendilerinden kopan Türkmen grupların Anadolu’ya göçünü önlemek isteyen Tuğrul Bey ulema ve halkın saygı gösterdiği sufi dervişlerden yardım istedi.
(Bu dervişlerin etkisi bugünkü Anadolu Alevileri’nin de hem fiziki görünümlerine, hem de ritüellerine yansımış durumdadır.)
Ancak hakimiyetin Türk töresiyle örtüşmediğine inanan Türkmenler, çoktan Anadolu’yu yurt edinmeye başlamıştı.

Türkmen göçünü önleyemeyen Tuğrul Bey, siyaseten halifeyle yakınlaşarak, kendi askeri gücüne karşılık, onun İran’daki Sünni-Şafii halk üzerindeki nüfuzunu kullanmaya talip oldu. Nitekim Bağdat’a girdikten sonra, halife, hakimiyet sembolü olan kılıcını Tuğrul Bey’e verdi ve sultanın kendisinden üstün olduğunu kabul etti.

Aydınlar yine karanlık
Bu dönemde Selçuklu devletindeki en göze batan olgu “süratli İranileşme” oldu.
Türkmenler devlet sisteminden dışlandı ve bürokrasi yabancı unsurlara emanet edildi.
Bu “tecrübeli” Fars bürokratlardan en ünlüsü Nizamülmülk’tü.
Kimliksizleşme o dereceye varmıştı ki, devleti yönetenler soylarının Oğuz Han’a dayandığını inkara başladı.
İşte Mehmet Fuat Köprülü’nün deyişiyle “halktan ve halka ait şeylerden ayrılmayı kendilerine şeref bilen” kişilerin “aydın” kisvesine büründüğü bu dönem Türkmenler’le, Türkmen devleti arasındaki bağın kopmasıyla son buldu

Köleliğe layık gördü
Nizmülmülk ünlü Siyasetname’sinde devletin kendi halkına bakışını şu ibretlik cümlelerle özetler:
“Türkmenlerden her ne kadar bıkkınlık gelmişse de sayıları fazla olduğundan ve devletin kuruluşunda çok hizmet ederek, sıkıntı çektiklerinden hepsi akrabadır, devlet üzerinde hakları vardır. Çocuklarından bir kişinin ismi tespit edilerek devamlı meşgul olması için sarayın 1000 kölesinin silah ve hizmet öğrenimi ona verilmelidir. Böylece insanlarla birlikte otururlar, gönülleri ısınır ve köleler gibi hizmet de ederler.
Neticede yaradılışlarında mevcut olan nefret ortadan kalkar.
İhtiyaç hasıl olduğu zaman işaret edildiği an 5 bin 10 bin atlarına binip köleler gibi techizatlanarak hizmete koşarlar.”
İşte İran’lı vezire emanet edilen devletin, Türkmenler’in ülkelerine kanlarını ısındırma formülü budur:

Köleleştirmek!
Fethetti; girmeden döndü
Nizamülmülk’ün Alparaslan dönemiyle ilgili en büyük eleştirisi ne tesadüftür ki “Ehlibeyt soyundan gelenlere duyulan güven”le ilgiliydi.
Nizamülmülk’ün ifadelerine bakılırsa, hemen her alanda etki altına alınan devletin Aleviler’le gönül bağı koparılamamış olması, elçilik, valilik gibi görevlerin seyyidlere verilmesi engellenememişti.
Alparaslan’ın halife ile ilişkileri de oldukça zayıftı.
Türkmenler arasındaki bu kopuşun en çarpıcı örneklerinden biri, Jean-Paul Roux’un “Alparslan’ın, istese tüm küçük Asya’yı hiç kan dökmeden ele geçirebilecekken”neden Anadolu’ya girmek yerine, doğuya, Rey’e döndüğü sorusuna verdiği yanıttı.
Bu yanıt, doğrudan Anadolu’ya yerleşmiş olan “muhalif Türkmenler”i işaret ediyordu.
Ve onların eliyle kurulan Anadolu Selçuklu devleti de “kardeş” değil, “alternatif” bir yapının ifadesiydi.

Anadolu Alevi devleti
Claude Cahen Anadolu Selçuklu Devleti’nin halkının “yeni camileri, bilginleri ve Arapçası olmayan bir Müslümanlık”a sahip olduğunu yazar.
Türk kültür ve geleneklerini koruyan, yerleştikleri yerlere Türkçe adlar veren bu kitlelerin kaderi tekerrürden ibaret olacaktı.
İran’ın Şafii medreselerinde yetişen bürokratlar kısa sürede Anadolu Selçuklu Sarayını ele geçirdi.
İşte “Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler fakat düşman kuvvetli gelince kaçarlar” diyen Türk asıllı! tarihçisi Aksaraylı Kerimeddin Mahmud gibiler bu dönemde türedi.
Aynı dönem Türkçe’nin bırakın resmi dili, bilim ve edebiyat dili olarak dahi kullanılmadığı Celaleddin Rumi’lerin Farsça yazdığı, Selçuklu sultanlarının Keyhüsrev, Keykavus, Keykubat gibi Farsça isimler alışına denk gelir.
Şafiilik ve Sünnilik Anadolu’ya bu dönemde girdi. Ancak yönetici zümre ve kentli kesimden kopuk yaşayan Türkmenlere sirayet etmedi. Çünkü hayvancılık ve çiftçilikle uğraşan, bugün Tahtacı olarak bilinen kesimler gibi ormancılık ve odunculuk yapan Türkmenler merkezden uzak köylerde, yaylalarda ormanlıklarda yaşamayı seçmişti.

Bizans etkisi de var
I.Kılıçarslan’ın Bizanslı İzabella ile evlenmesiyle önü açılan süreçte, saraya gelen Rum ve Gürcü kızlarına ek olarak Anadolu Selçuklu Ordusu da Ermeni, Gürcü, İranlı ve Franklar’a emanet edildi.
Devletin tepesindeki bu kimliksizleşmeyle tezat biçimde, Haçlı Seferleri ile Anadolu’ya gelen Avrupalılar karşılaştıkları Türkmenler’in yaşam tarzına bakarak burayı “Turchıa” olarak anmaya başladı.

Saltanat ve sultana yakın olmak için verilen saray bürokrasisi mücadelelerinin yıprattığı Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollar’a verilen vergiler ve Fars siyasetçilerin yolsuzluklarıyla dara girdi.
Ne acıdır ki bu durumun bedeli de Türkmenler’e ödetilmek istendi ve halka ağır bir vergi zulmü uygulandı. Yönetici zümreye karşı aidiyet duygusunu kaybetmiş olan Türkmen kitleler de böylelikle harekete geçme kararı aldı..
Türkmenlerin
en büyük eseri
Selçuklu sultanları, İran’ı Türkleştiremediler. Tam tersine, İranlaştılar… Öte yandan, Türkmenler Anadolu’yu gerçek anlamı ile Türkleştirdiler. İşte Türkmenlerin Konya sultanlarından Osmanlılar ve Atatürk zamanına değin ulaşan ve Türk tarihini yaratan eserleri budur.
O halde, Türk olarak tarih sahnesinde kalabilmeyi başaran halktır. Ama bu halk yoksullaştırılmıştır, horlanmıştır. Ve artık nizamı ihlal edici unsur haline gelmiştir.
Rene Grousset
Kimlik şuuru her zaman vardı
“Türkmen sorunu” denen şeyin, gerçekte “devlet düzenine ayak uyduramayan, geri kabilelerin ortaya çıkardığı bir sorun” olduğu tezini savunan ve “Ortada Türk olmak ya da olmamak, kökenine yabancılaşmak diye bir sorun yoktur. Kaldı ki ulus kavramı da bu dönemde bilinmemektedir. Çok uluslu bir devlette ve hele bir imparatorlukta yönetim kadrolarında Türkler dışında kalan kişilerin bulunmasından ve başka kültürlerden yararlanmadan, giderek bir sentez oluşturmadan daha doğal bir şey olamaz. Bu gerçekleri yok saymak, ayakları yere basmayan romantik bir ulusçuluktan başka bir şey değildir” diyenlere karşı Prof.Çetin Yetkin, daha önce de andığımız İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri adlı kitabında şu cevabı verir:
“Oğuzların devlet düzenine uymadıkları için ” Türkmen sorunu “nun ortaya çıkmış olduğu yargısı elbette doğrudur ama onlar bu devlet düzeni ileri bir aşama olduğu ve bu nedenle de ona ayak uyduramadıkları için değil, yabancılarla ortak, kozmopolit yapıda bir sömürü düzeni olduğu için ona karşı gelmişlerdir.
Türkleri ”hunhar ve köpek“ olarak niteleyen Aksaraylı Kerimeddin Mahmut,
içinde bu sözlerin geçtiği kitabını Selçuklu sultanına sunarken ve
sultan da ona ihsanda bulunurken, ben de bu devlete ”Türk
devleti“ diyemem. Dahası o tarihlerde de Arap, Arap; Fars, Fars, Türk de Türk
olduğunu pekala bilmektedir. Kaşgarlı Mahmud’un 1074’te bitirdiği Divanü
Lügat-it Türk’te, Türk’ten ve Türkçe’den söz ettiğini kim nasıl görmezlikten
gelebilir?
Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe’yi, devletin o ana değin
resmi dili Farsça olduğu için,
resmi dil yapmış olması çok şey açıklamıyor mu?
Daha sonraları Ebülgazi Bahadır Han boşuna söylememiş: Selçuklu Türkmen bolub, karıntaşımız teyip, ülke ve halkına faidesi tigmedi.”
Horasan Erenleri ve Türkmen Ayaklanmaları

Çarıklı külahlı Horasan Erenleri
Yesevi dervişleri, “perişan” ve “huzursuz” kitlelerin düzene karşı gelişen ayaklanmalarına da önderlik ettiler. Yavuz Sultan Selim’e kadar olan Türkmen ayaklanmalarında mezhep etkisi olmamıştır
Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen dervişler arasında Sarı Saltuk, Baba İlyas, Hacı Bektaş-ı Veli de vardı.
Anadolu, 13. yüzyılda “Türk Rönesansı” diyebileceğimiz bir fikri devrim yaşar.
Buhara ve Semerkant’ta Yusuf Hemedani gibi “ekol” lerden feyiz alan ünlü Türk mutasarrufu Ahmet Yesevi, “Anadolu aydınlanması” için ilk kibiriti çakanların başında gelir. Devrinde bazı çevrelerce sapkınlıkla suçlanmasına rağmen, o, dinin özü ve felsefesiyle ilgilenmiş, Türkler’e İslamiyet’i kendi sosyal yaşantılarından vezgeçmek zorunda kalmayacakları bir “yol” dan giderek anlatmış; benimsetmiştir.

Yesevi’nin yolunda
Ölümünden sonra Evliye Çelebi Seyahatnamesi’nde yeraldığı biçimiyle Anadolu ve Balkanlara yayılarak İslam’ı tebliğ eden Yesevi dervişleri arasında Sarı Saltuk (Rumeli), Demirci Baba (Deliorman), Pir Dede (Merzifon), Akyazılı (Varna), Geyikli Baba (Bursa), Hacı Bektaş-ı Veli (Nevşehir) ve İlyas Baba (Amasya) da vardır.
Moğol baskısından kaçarak Türkistan, İran, Horasan ve Azerbaycan’dan Anadolu’ya gelen “Horasan Erenleri” arasında Baba Hasan Surhabi, Baba Ahmed, Baba Abidin, Baba Afif, Baba Mazıd, Baba Farac, Baba Çoban Maraği, Baba Talip Türk, Baba Merendi gibi isimler de sayılabilir. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki burada bahsettiğimiz “Horasanlılık” coğrafi bir aidiyeti değil, Alevi inanışının kaynağını temsil eder.
Önceleri, bu kabulü değiştirmek için Yesevi’nin “Sünni” liğini öne süren bazı Nakşiler gibi düşünen ve bu düşüncesini eserlerine yansıtan Mehmet Fuat Köprülü, konu üzerinde araştırdıkça, Barthold’un İslam Medeniyeti Tarihi’nde aktardığı şu düşünce noktasına gelir:
“Sonraki Nakşibendi müelliflerinin bütün tahriflerine rağmen, Yeseviliğin göçebe Türk muhitlerine intibak ettiği eski Türk paganizminden birçok şeyler aldığı ve ayinlerinde göçebe örfüne uygun olarak, kadınlarla erkeklerin beraber bulunduğu, eski Şamani ayinlerinde olduğu gibi, musiki, şiir ve vecdli raksların ihmal edilmediği onların yazılarından dahi istidlal edilebiliyor. Esasen Türklerin eski dini ananelerine bu suretle tetabuk etmese, Yesevilik halk arasında böyle süratle yayılmaz ve İslamlaştırma rolünü asla oynayamazdı…”

Mezhep sorunu yok
Eski Türk inancıyla, Aleviliği sentezleyen Horasan Erenleri, yaygın kanının aksine devletin de desteğiyle Anadolu’nun Türkleşmesi ile Müslümanlaşması’nda ve Anadolu Selçuklu’nun yıkılmasında olduğu kadar Osmanlı’nın kurulmasında da etkin rol oynarlar. Yavuz Sultan Selim’e kadar Osmanlı’da olacağı gibi ,Anadolu Selçuklu Devleti de vakıf arazilerini bu Türkmen dervişlere tahsis ederek, vergi muafiyeti uygulayarak güçlenmelerini sağlar. Buradan da anlaşıldığı gibi bu döemdeki Türkmen ayaklanmalarına “mezheb ayrılığı” gibi bir nedene bağlamak söz konusu olamaz.

Öyleyse Türkmenler neden kurdukları devlete karşı ayaklanır?
Dünden, “babalar” ın etkisini de katarak devamla;Nejat Birdoğan’ın “Bir devrim yapmayı amaçlayan ilk örgütlü planlı ve bilinçli Türk direnişi” dediği Babai Ayaklanması üzerinden sorumuzu cevaplandırmaya çalışalım.

Anadolu’yu irşad görevi
Horasan Erenlerinden asıl adı “Ebu’l-Beka Şeyh Baba İlyas b. Ali Horasani” olan Baba İlyas, az önce bahsettiğimiz gibi Moğol istilası sebebiyle geldiği Anadolu’da bir “derviş” olarak dönemin sultanı Alaaddin Keykubat’ın desteğini görmüş, saygısını kazanmıştır. Keykubat, Dede Karkın’ın Anadolu’yu irşadla görevlendirdiği Baba İlyas’a 17 köy vakfettiği kaydedilir. Kayseri’de kadılık yapan Baba İlyas, buradan Amasya Mesudiye Dergahı’na geçer.
Türk kaynaklarında rastlanmasa da yabancı kaynaklarda Baba İlyas ile ilgili olarak peygamberlik iddiasında bulunduğuna dair bir kara propaganda yer etmiştir. Tarihte benzeri çıkışlar olmakla bilikte, Baba İlyas’ın yaydığı Alevi inancı çerçvesinde bu mümkün değildir. Hacı Bektaş-ı Veli dekine benzer “Veliyullahlık” iddiası ise mümkündür.

Etrakii bi idrak
Aydınla halk arasında derin uçurumların oluştuğu, Türkmenlerin Farsça eserlerde “Etraki bi idrak (idraksiz, akılsız Türkler), Etraki Mütegalibe (zorba Türkler), Etrak-i Harici veya Etrak-i Havaric (isyancı, dinsiz Türkler)” gibi hakaret dolu sıfatlarla adlandırıldığı bu dönem de idareyi devralan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in Gürcü Kralı’nın kızı ile olan evliliğinden sonra devlet yönetimini tümüyle veziri Sadettin Köpek’e devretmesi, vezirin de sultanın zevk ve sefadan başını kaldıramamasını fırsat bilerek, haka zulüm etmesi, bütün savaş maliyetlerinin ağır vergiler olarak halka fatura edilmesinin yarattığı huzursuz bir ortam oluşur.
Yunus Erme’nin şiirlerini Türkçe yazması, Karamanoğlu Mehmet Bey’in “ayağı çarıklı, başı kızıl külahlı” (daha sonra beyza dönecektir Türkmenlerle kurduğu devletinde “Bundan sonra; devlet dairelerinde evlerde sokaklarda dinsel mekanlarda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır. Aksi hareket edenler idam olunacaktır” fermanı buyurması boşa olmasa gerektir.

Erleri erenleri öldü
Güney bölgelerdeki ahiler tepkilerini, mallarını satarak aldıkları silahları da gösterek çıkarmaya başlamışlardır bile. Bu sırada Amasya’da Baba İlyas’ın halifelerinden Baba İshak, bir vergi memurunun kendisine haksızlık yaptığını ve hakaret ettiğini ileri sürerek ayaklanır. Baba İshak’ın ölümüyle birlikte kanlı bir hal alan ve Beğdili, Kınık, Avşar, Salur, Bayat, Bayındır, Bozova, Çepni Eymiler’in katılımıyla, Tokat, Çorum, Maraş, Elbistan, Malatya ve diğer bölgelere yayılan ayaklanmada Türkmenler Selçuklu ordusunu iki defa bozguna uğratır. Ancak iki buçuk ay süren çatışmalardan sonra, Keyhüsrev’in 300 bin florinle ödüllendirdiği, Frank askerleri, İbni Bibi’nin anlatımıyla “Genç yaşlı kimseye aman vermez” ve “Erleri erenleri” öldürür.
Yaşar Nuri Öztürk’ün tamamen “Türkmen kitlenin perişanlığı ve huzursuzluğuna” bağladığı bu ayaklanmayla ilgili olarak “Tanrı yolundan sapan Keyhüsrev’e karşı cihad” fotoğrafı çekmek abestir.
Bir destan kahramanı
“Boz at” hemen bütün kaynaklarda Baba İlyas tasvirinin ayrılmaz parçası olarak dikkat çeker. Rivayet edilir ki bu Türkmen dervişi öldüğü zaman “boz at” ın üstünde göğe yükselerek kaybolmuştur. Şamanların Gök Tanrı’ya yaptığı yolculuğu andıran bu sahneden de anlaşılacağı gibi “Baba” lar Anadolu’da “Kam” ların yerini almştır. Bu konuda kesin kanaat belirten Ahmet Yaşar Ocak, “Hiç tereddüt etmeden Baba İlyas’ın islami kimliğinin altında çok deirnlerd ekalmış tipik bir şaman olma hüviyetini henüz kaybetmemiş bir Türkmen babası olduğunu söyleyebiliriz” der.
Yine hastalıkları iyileştirmeyi, dargınları barıştrmayı sağlayan büyüler, muskalarla şifa bulduğunun aktarılmasına bakılırsa Baba İlyas Şamanizmdekine benzer keramaetlerin sahibi sayılmıştır.
Bir sığınak: Hacı Bektaş-ı Veli
Babai ayaklanmasından sonra büyük bir kıyımdan geçen Türkmenler’in derlenip toplanmasında önemli rol oynayan Hacı Bektaş-ı Veli, Horasan Erenlerinden Sarı Saltuk’un mürşididir.
Babai Ayaklanmasına katılmadığı için üzerinde baskı oluşmamıştır.
Veli ünvanı, velayet yükünü taşımakla yüklü olduğu anlamına gelir ki bu Alevi felsefesinde herkese verilmeyen bir sıfattır.
Hacı Bektaşi Veli’nin soyunun Hz. Ali’ye dayandırılması, onun bu velayeti taşımaktaki başarısının yansıması olmalıdır.
Çünkü bir Türkmen olan Hacı Bektaş-ı Veli ile Hz. Ali arasındaki “soy” birliği sadece inanç manasındadır.
“Öz” le ilgilenen Alevi inancında asıl olan da budur.
Tıpkı belindeki tahta kılıçla gönülleri fethe çıkan Sarı Saltuk gibi, Hacı Bektaş’ın da kılıçtan kesin olan gücü “Batın” dır.
Somut değil soyut olan bilgi ve karakterdir.
“Şi’a şi’a güruh güruh gelir
Halisan nuhlisan mürit olur”Batinilik ve Alevi Felsefesi

Mananın kesif yolu 4 kapı 40 makam
Türklerin benimsediği “Alevilik” felsefesi, görüneni değil “hakikat”i arayan ve “insan-ı kamil”i,
gerçekleştirmeyi hedefleyen Batıni inancına dayanıyor.

Aleviler’in ibadetl biçimi, insanı mükemmelleştireceğine inanılan kademeli bir yolculuğu andırıyor.
Algıları “Kendilerinden olmayanları yozlaşmış kabul eden Türkmenler’in yerleşik hayata uyum sağlayamamasının getirdiği felaketler”i temel alarak, “efsunlaşan esrarkeşliğin sapkınları”nı “aforoz”a odaklı şekillendirilmiş olanlarca, birkaç gündür yazdıklarımız muhakkak “bir fesad ocağı”nı aklama gayreti olarak tanımlanacaktır. Takdir edersiniz ki, “Türkmen mücadeleleri sonunda Sünni Müslümanlığı bırakanlar, bizim topraklarımıza ait olmayan İran kökenli Şiiliğin bir değişik versiyonu niteliğini taşıyan ekolün peşine takılmışlardır” gibi “kesin” kanaat bildiriminde bulunanların, “mutlak doğru”ya nesilden nesile aktarılan bir “kara propaganda”yla ulaşılamayacağını kabullenmesi zaman alacaktır.
Peki Türkiye Cumhuriyeti’nin temel unsurlarını sahiplenmek için bu kadar zamanı var mı?
Olmadığını düşünenler için, kaldığımız yerden devam edelim ve bugün de Türk Aleviliği’nin benimsediği biçimiyle Batıniliğin “din dışı” olup olmadığı konusundaki yorumları takdirinize sunalım.

Anadolu’dan İran’a yayıldı
İşe Aleviliğin sıkça iddia edildiği gibi “İran’dan Anadolu’ya yayıldığı” tezine itiraz etmekle başlamalı. Çünkü Alevilik “İran” derken işaret edilen Şah İsmail’den çok daha önce Anadolu’ya girmiş ve İran’da Türkçe konuşup, Türk töresine uygun yaşayan kitlelerle buluşması ancak Anadolu’da “tehdit” olarak algılanıp, baskıya maruz bırakıldıkları 16. yüzyıla denk gelmiştir.
Alevilik, İslamiyet’in yayıldığı coğrafyalardaki hakim idari sisteme, üzerine eklemlendiği sosyo-kültürel temele göre farklı formlara büründüğünden Anadolu’da gelişen inanç sistemi, Mısır’daki “Fatımilik” veya bugün İran’da resmi ideoloji olan “Şiilik”ten farklı bir gelişim göstermiştir.
Anadolu Alevileri, Osmanlı’nın kuruluşunda etkilerine tekrar değineceğimiz “Batıniler”dir. Siyasi temsilini, Alamut Kalesi’nde Hasan Sabah önderliğinde gelişen İsmailiyye kolunun yaptığı, zaman içerisinde “terörize” de olan çizgi ile Anadolu Alevileri’ne has olan Kur’an’ın özüne yolculuk, aynı istikamette değildir.

Hacı Bektaş-ı Veli yolu
Anadolu’da “Hacı Bektaş-ı Veli yolu” olarak gelişen felsefe, “mananın keşfi”ni hedefler.
“Peygamberler döneminin Hz. Muhammed ile kapandığı” yani son peygamberin Hz. Muhammed olduğu gerçeğinden yola çıkarak, O’ndan sonraki süreci “vahiy”lerin “ilham” ve “keşif” ile yorumlanışının belirleyeceğini ileri süren bu inanç, iddia edildiği gibi İslamiyet’i dışlamak bir yana, İslamiyet’in derinine inmek için bir “yol” geliştirmeyi dener. Hz. Muhammed’den sonra “nübüvvet” makamı ortadan kalkmış, bu “yol”un rehberliği için “velayet” aranmaya başlanmıştır.
İşte “velilik makamı” Hz. Muhammed’in velayetinin sahibi olan, “manevi mirasçıları; imam”lardan bugüne süregelir.
Kur’an-ı Kerim’in “tefsir” değil “tevil” ile yani “hakikat”e ulaşmak için “açıklananın anlamını açıklamak” yoluyla anlaşılabileceğini savunan bu felsefenin Hz. Muhammed’den sonra tezini dayandırdığı temellerden biri “Kur’an’daki bütün ayetlerin 1) Zahir, dış, biçim, lafzi, 2)Batın, iç, özsel, 3) Had, limit, sınır, anlam, 4) Muttala. tanrısal tasarım anlamı” olduğunu savunan Hz. Ali, diğeri de “Allah’ın kitabı dört şey içerir. Onda; 1) Açıklanmış deyişler/ifadeler vardır, 2) İşaretler vardır, 3) Özel nitelikle duyumsanabilen ince anlamlar vardır, 4) Yüce manevi öğretiler vardır” diyerek Kur’an-ı Kerim’in ancak özel bilgiler ile anlaşılabileceğine dikkat çeken altıncı imam Cafer’üs Sadık’tır.

Eline, diline, beline…
Yeri geldikçe içerdeki kavramları, ritüellerini ve sosyal hayata yansımasını ayrı ayrı ele alacağımız Batıniliğin, Anadolu Alevileri’nce nasıl yaşandığını, Ali Tayyar Önder’in Türkiye’nin Etnik Yapısı adlı çalışmasından aktaracağız:
“Aleviler Batınidir. Kendi ifadeleriyle, Kur’an’ın öz, içsel anlamını benimserler. Ancak Anadolu Aleviliğinin Batıniliğini tarih içindeki diğer fırkaların örneğin İsmailliye batıniğiyle özdeşleştirmemek gerekir. Batıniliği Kur’an’ın bir zahiri, bir de batini anlamı olduğu anlayışı temellendirir. Batın bilgisine herkes ulaşamaz. Batini inancına göre önemli olan manadır.
Alevi inancının 4 kapısı, 10’ardan 40 makamı vardır. Kapılar Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat’tır.
Alevi felsefesinde insan alemin özüdür. Özetidir. İnsan en değerli varlıktır. İmam Cafer’in tanımıyla ”İnsanın biçimi Allah’ın halketme, yaratma gücünü dışa vurduğu en üstün tanıklıktır. İnsan Allah’ın kudret eli ile kaleme aldığı kitaptır. Hikmet ile bina ettiği mabeddir. Bütün kainattaki suretlerin bir araya getirilişidir.“
Alevi ahlakının temeli Kur’an’dır. Malın, neslin, canın korunması esastır. ”Eline, beline, diline sahip olmak”la özetlenen Alevi ahlakı ” düşkünlük“ kurumunu yaratmıştır. Bir alevinin düşkün ilan edilmesi onun ahlakını düzeltinceye kadar toplumca dışlanması demektir.
Alevilikte takıyye esastır. İnancını gizleme asırlarca tehdit ve zulüm altında yaşamış olmanın getirdiği bir anlayıştır. Günümüzde kalkmıştır.”
Özün makamları

Şeriat kapısı:
1. İman etmek,
2. İlim öğrenmek
3. İbadet etmek
4. Haramdan uzaklaşmak
5. Ailesine faydalı olmak
6. Çevreye zarar vermemek,
7. Peygamberin emirlerine uymak
8. Şefkatli olmak
9. Temiz olmak
10. Yaramaz işlerden sakınmak

Tarikat kapısı
1. Tövbe etmek
2. Mürşidin öğütlerine uymak
3. Temiz giyinmek
4. İyilik yolunda savaşmak
5. Hizmet etmeyi sevmek
6. Haksızlıktan korkmak
7. Ümitsizliğe düşmemek
8. Ibret almak
9. Nimet dağıtmak
10. Özünü fakir görmek

Marifet kapısı
1. Edepli olmak
2. Bencillik, kin ve garezden uzak olmak
3. Perhizkârlık
4. Sabır ve kanaat
5. Haya
6. Cömertlik
7. İlim
8. Hoşgörü
9. Özünü bilmek
10. Ariflik

Hakikat kapısı
1. Alçakgönüllü olmak
2. Kimsenin ayıbını görmemek
3. Yapabileceğin hiçbir iyiliği esirgememek
4. Allah’ın her yarattığını sevmek
5. Tüm insanları bir görmek
6. Birliğe yönelmek ve yöneltmek
7. Gerçeği gizlememek
8. Manayı bilmek
9. Tanrısal sırrı öğrenmek
10. Tanrısal varlığa ulaşmak
Kur’an’ın temel mesajı iyi insan yaratmak
İslam dünyasını monoblok saymak olanaklı değil. Bu durum önceki tek Tanrılı dinler olarak kabul edilen; Musevilik ve Hıristiyanlık içinde geçerlidir. Bugün Musevilik içinde de Hristiyanlık içinde de yüzlerce farklı yorum var. Farklı mezhep ve tarikatlar var. Farklı mezhep ve tarikatlar kendilerine farklı fıkıh oluşturmuştur. İbadetlerinde de, ibadet mekanlarında da farklılıklar var. Bu durum İslam dünyasında da oluşmuştur. Kur’an bir sure sonra farklı yorumcular tarafından değişik yorumlara tabi olmuş. Yeni akımlar ya da mezhep ve tarikatlar oluşmuştur.
Aleviler, Hacı Bektaş Veli’nin; “Benim Kıblem İnsandır” tanımını kullandıkları için bazı Sünni İslami kesimler tarafından yadırganırlar. Ama Araf suresinin 2. ayetini okuduklarında; “Yemin olsun ki, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere ’Adem’e secde edin ’dedik. Onlar da secde ettiler. Ama İblis etmedi; secde edenlerden olmadı O.” ifadesini göreceklerdir.
Kuran’ı Kerim incelendiğinde temel mesajı insanları kötülüklerden koruyup iyiliğe sevk etmektir. İnsanın insana ve insanlığa zarar vermemesidir. İyi insan yetiştirmektir. Bunun yolunun ise insanın kalbinden, gönlünden geçtiğidir. İslam’ı sadece beş vakit namaz ile otuz gün oruç ile sınırlamanın yeterli olmadığıdır.
Tarihleri boyunca Alevi uluları bu anlayışları savunmuşlar ama egemenlerce hep aşağılanmış, küçümsenmiş her tür haksızlığa uğrayarak yok sayılmıştır.
İslam’daki farklı yorumların tarihi İslam kadar eskidir. Farklı yorumların
birbirini yok sayma temelinde var olması bir aldatmacadır. Dini farklı yorumlamalar diğer tek tanrılı dinlerde olduğu gibi İslam’da da bizim irademizin
dışında vardır.
İnanç kişinin kendisi ile inandığı olgu arasındaki bir durumdur.
Tarihte bir milletin farklı dinsel tercihleri, farklı mezhepsel tercihleri, farklı felsefi kanaatleri, farklı ideolojileri/siyasi tercihleri olmuştur. Bu günümüzde ve gelecekte de olabilir. Bir ulus farklı dinsel tercihlere, farklı mezhepsel tercihlere, farklı felsefi kanaatlere, farklı iktisadi ya da siyasi tercihlere sahip diye birbirine düşman olması gerekmez.
Bu nedenle; Türklerin İslam’ın Sünni yorumuna inananlara öz evlat, Şii ya da Alevi yorumuna inananlara üvey evlat muamelesi yapmak İslam’a da insanlığa da uygun değildir.
Cemal Şener
Alevileri Cumhuriyet eşit yurttaş yaptı
“Dersim” üzerinden, Türkiye Cumhuriyeti ile Aleviler arasındaki bağa ilişkin bilgi kirliliği yaratma çabaları sürüyor. Konuyla ilgili olarak AKP’ye sert tepki gösteren Güneş gazetesi köşe yazarı Rıza Zelyut dün de, Cumhuriyet’in Alevilere zulüm değil eşitlik sağladığını belirten şu satırları yazdı:
Tarihin o acıklı olaylarını yeniden uzun uzun anlatmaya gerek yok. Osmanlı Devleti’ni yönetenler; bir seferde Anadolu’da 40 bin Alevi’yi yok ederken; ona yardımcı olan en birinci topluluk Kürtlerdir. Dersim kırımını yapanlar da Atatürkçüler değil; işte o yobaz çizginin gizli temsilcileridirler. Şimdi işte o Osmanlı artıkları ayağa kalkmışlar, Dersimlilerin haklarını savunur konumda yazıyor; konuşuyorlar. İyi biliyorum ki sağduyu sahibi Tunceli halkı bunlara inanmıyor.
Olaylardan 71 yıl sonra; AKP’nin demokrat CHP’nin ise tutucu olduğu dedikodusunu yayanlar da zamanında Dersim’de insanları katleden ve katlettirenlerdir. Alevileri Osmanlı zulmünden kurtararak eşit yurttaş haline getiren CHP’dir; Atatürk’tür. İşte bu yüzden yobaz takımı CHP’yi de Atatürk’ü de hiç sevmez. Bütün Aleviler şu temel gerçeği bilmelidir; Cumhuriyetin getirdiği ilkeler ve olanaklar; Alevilerin hayatı için; Aleviliğin mezhep kurallarından bile önemlidir. Unutmayalım ki laik ve çağdaş bir cumhuriyet olmazsa, cem evinin de semahın da Alevileri kurtarması mümkün değildir.Kamil insan olmak

Her şey bir gün aslına döner
Alevilik felsefesine göre, insanın mükemmelleşmesinin yolu “insan-ı kamil” olmaktan, yani aslına dönmekten geçiyor. Bu yolun rehberliğini yapanların özellikleri Orta Asya’ya uzanıyor.
Alevilerin “mükemmel insan”ı yaratabilmek için uyguladıkları yaptırımları “cem”lerde aldıkları kararlar belirler.
Alevilerin “sırra”, yani “hakikate” ermek için 4 kapı ve 40 makamdan geçtikleri bir “iç”e yolculuk yapmaları gerektiğini dün aktarmıştık.
Buna göre İslamiyet’in başlangıç kapısı olan ve müritlerinin “beloğlu” olarak anıldığı “Şeriat” kapısından sonra “yoloğlu” veya “muhip”liğe yükselen Aleviler “Tarikat” kapısının makamlarında Kuran’ın derin anlamına ulaşacakları yola girerler.
Üçüncü kapı olan “Marifet”te, “baba” yahut “derviş” denilen müritler donandıkları iç ve dış bilgiyle, yarandanla yaratılanın birliğini sağlarlar.
Son kapı olan “Hakikat”in son makamı olan “Sırrı Hakikat”, bütün Alevilik felsfesinin insanı ulaştırmak istediği noktadır. “İnsanın yaradanın içinde erimesi” hali olarak tanımlanan bu makamda “İnsan-ı kamil” yani “aslına dönmüş”, böylelikle de “mükemmelleşmiş” insan olunur.

Varlığın birliği ilkesi
İnsanı merkez alan ve dün çok kısaca değindiğimiz “düşkünlük” anlayışı ile kötülüğün insanı “aşağılık” yaptığını tescilleyen Aleviler, iyiliğin ise “Tanrıyla bütünleşme”yi sağladığına inanırlar. Temelini “vahdeti vücut”, “varlığın birliği” ilkesi olan bu yaklaşımda insanın “Enel Hak” diyerek “Ben Tanrıyım” diyebilmesi esastır. Kimi çevrelerce “insanı tanrılaştırmak” olarak yorumlanan ve “sapkınlık” sayılan bu anlayışı benimsediği için Hallacı Mansur 911’de çeşitli işkencelerden geçirilerek öldürülmüştür.
Oysa “Enel Hak” kavramıyla anlatılmak istenen insanın kendisini Tanrı yerine koyabileceği değil, Tanrı’nın yansıması olduğudur. Bütünleşmeye yapılan bu vurgu kuşkusuz manevi bir boyutu ifade etmektedir.

Takiye bir ihtiyaçtı
“Bilgi ile can bulma”yı, “insanın kıyameti, yani ayağa kalkışı” sayan Aleviler, yaşadıkları acı tecrübelerle bire bir ilişkili olan takıye sistemini geliştirmişlerdir. Arap feodalizmine karşı duruşlarında başlayan “gizlenme” Anadolu’da da devam etmiştir. Korudukları kimlik değerleri, imparatorluk “mozaiği”nde bir tehdit olarak algılanmaya başlanınca bazen Sünniler gibi namaz, kılıp oruç tutmuşlar, kimi zaman tümden soyutlanarak uzak, tenha, kendi başlarına olabildikleri bölgelere çekilmişler, çoğunlukla da birbirlerini tanımalarını sağlayacak özel bir dil, davranış sistemi ve görünüm benimsemişlerdir.

Tanrı’nın insana yansıması
Tanrı korkusu değil Tanrı sevgisini öne çıkaran Alevilik felsefesi, bu yönüyle “aşk”ı temel alır. Aleviler, insanı yüceltmeyi, insanın insana kötülük yapmamasının bir yolu görmüşlerdir.
Yunus Emre’nin aşağıdaki dörtlüğü Anadolu Alevilerin “insan”ı ne derece ve hangi niyetle kutsallaştırdıklarının göstergesi gibidir:
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil…
İnsan-ı kamil olmak için geçilmesi gereken 4 kapı ve 40 makamdan önce, bir Alevinin “yol”a girmiş olması gerekir. Bunun için bir rehber eşliğinde “ikrar cemi” düzenlenir. Böylece kişi Alevi inancının bütün gereklerini yerine getirmekle sorumlu hale gelir ve sonrasında aksi yöndeki tutum ve davranışlarından ötürü cezalandırılır.
Bu cezalardan en ağırı dün de bahsettiğimiz gibi, ve bugün üzerinde durduğumuz “insanı mükemmelleştirmek” fikriyle paralellik gösteren “düşkünlük”tür. Aleviler “düşkün” ilan ederek her türlü sosyal ilişkilerini kestikleri kişilere, bu cezayı gerektiren nedenlerden arınmaları halinde yeniden aralarına almak için açık kapı bırakırlar. Düşkün ilan edilmesine sebep olan yanlışlarından dönen bir Alevi “düşkün kaldırma cemi”nde yeniden topluma kazandırılır.

Toplumsal dayanışma önemli
Alevilikteki toplumsal dayanışmayı öne çıkaran bir başka kurum da “muhasiplik”tir. Mekkeden Medine’ye göç sırasında Müslümanlar arasında uygulanan ve Hz. Muhammed’in Hz. Ali ile kardeşliğinden başlayarak gelişmiş olan bu anlayışa göre her Alevi ailenin kardeş olduğu bir başka aile bulunmalıdır. Aksi halde Alevi aile cemde sorgulanma ve arınma hakkını kaybeder. Bu ailelerin çocukları birbirleriyle evlenemez. Müsahip olan ailelerinin birbirlerinin olumsuz davranışlarından sorumlu tutulmaları da, yine “iyi insan” olmaya yönlendirmek ile ilgilidir.
Eline, diline, beline sahip ol
“Edep ve ahlak olarak İslam, töre ve kültür olarak Türk” sayılan Alevilikte önemli bir yeri olan “Eline, diline beline sahip olmak” anlayışı, “Türk töre”sinin de ayrılmaz unsurlarından biri olmuştur.
Kökeni Oğuzların “Han Sözleşmesi” olan bu anlayışın Türk devlet yönetimine yansıması, “eline” derken hakanın “il”i yani devletine; yurt topraklarına sahip olması, “dili”ne derken hem “anadili”ne sahip çıkması hem de halka karşı kötü sözden sakınması, “beline” derken de soyuna/ırkına sahip çıkması beklenmiştir. Bu tarihi ikazlar, Anadolu’ya gelen Türkmen boylarının kültürlerini korumak için verdikleri mücadelenin de üç temel ayağını oluşturmuştur.
Nitekim Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihati incelendiğinde, aynı anlayışın yansıması olduğu görülür.

Aleviler de, Hacı Bektaş-ı Veli’nin yolunda bu üç kuralı sosyal hayatlarına uygularken ellerine sahip çıkıp ‘başkasının malına göz dikmemeyi’, dillerine sahip çıkarak ‘gönül kırmamayı’, bellerine sahip olarak da ‘başkalarının namusuna göz dikmemeyi’ ilke edindiler.

Dedelik “Atalar Kültü”nün devamı
Osmanlı’nın kuruluş döneminde, özellikle Orhan Gazi üzerinde etkili olan, Horasan Erenleri’nden Ge¬yikli Baba’nın Bursa’daki türbesi, Türklerin islam anlayışının, mezar yapılarının put sayıldığı Arabis-tan’dakinden farklı bir gelişim sergilendiğine dair ayakta kalmış en güzel örneklerden biridir
Aleviler arasındaki toplumsal düzenin oluşmasını sağlayan, dini törenleri yöne-ten “dede’Ter, daha önce “Babai Ayak-lanması”nda değindiğimiz gibi “toplumu örgütlemek” işini de üstlenmişlerdir.
Alevilik ile İslamiyetten önceki Türk kültürü arasındaki benzerlikleri değer-lendirirken yeniden döneceğimiz başlık¬lardan biri olan dedelik, şamanizmdeki “kam” in konumunu andırır. Hem soy esası hem de dedelere atfedilen “kera-met’Ter bunun delilidir. Tıpkı kamların ruhlarla sağladığı iletişim gibi, dedelerin de Hz. Ali aracılığıyla ilhamını Hz. Mu¬hammet’ten aldığı düşünülür.
Mezar geleneği farklı
Dedelik kurumu çoğu kez Türk kültü¬ründe var olan “atalar kültü” ile özdeş-leştirilir.
Dergah ve türbe geleneği de yine bu¬radan gelmektedir.
Arabistan’ta mezar taşlarının dahi “put” sayıldığını düşünülürse bu Arap¬ların İslam anlayışı ile Sünni Türklerin ki arasında dahi farklılıklar olduğunu, öte yandan islamiyet’in Türk kültürünün et-kisine girdiği alanın da sadece Alevilik ile sınırlı kalmadığını göstermesi açısın¬dan önemlidir.
Dede Korkut örneği
Türkler’in İslamiyetten sonra da devam ettirdikleri “ata”yı kutsallaştırma gelene-ğiyle ilgili, Rıza Zelyut “Türk Alevi” adlı çalışmasında şu isabetli örneği verir:
“Türk edebiyatının en orijinal öykülerinden oluşan Dede Korkut hi-kayelerindeki “Korkut” da “ata” ve “dede” unvanları ile anılmaktadır. O da bizim Anadolu Alevilerinin kendi dedelerini kutsal kabul etmeleri gibi kutsal bir kişiliktir. Dede Korkut kera¬met sahibidir ve kendisini öldürmek üzere Deli Karçar’ın kaldırdığı kılıç onun duası ile havada asılı kalabilir..Osmanlı’nın kuruluşu, Ahilik ve Alevi etkisi

Hedefe varana kadar Türkmenler baş tacıydı
Osmanlı, kurulurken en büyük desteği Türkmen teşkilatlarından aldı. ‘Gaziyân-ı Rûm’, ‘Ahiyân-ı Rûm’, ‘Abdalân-ı Rûm’ ve ‘Bâciyân-ı Rûm’ olarak anılan bu dört kurum Ahilik disiplini içinde hareket etti.
Osmanlı İmparatorluğu ile Aleviler arasında özellikle 15. yüzyılın sonlarından itibaren yaşananları anlamak için, ilk “fetih”lerden itibaren “beylik”te oluşmaya başlayan yapısal değişikliklere bakmak, dönem Anadolu’sunun sosyal zeminini incelemek gerekiyor.
Tarih derslerinde öğrendiğimiz şekliyle Osmanlı Tarihi, “beylik”, “devlet” ve “imparatorluk” olarak üç aşamada ele alınıyor. Oysa Osman Bey’den itibaren Bizans tekfurlarıyla kurulan temas, Rumeli ve Balkanlar’daki “fetihler”le “bir gecede Müslümanlaşan egemen hristiyan unsurların”, yine bir gecede Osmanlı’nın “egemenleri”ne dönüşmesi ve böylece ortaya konan “Osmanlı” kimliği gösteriyor ki “Alp-Eren”lerin gücü ve “gaza” ruhuyla genişleyen Osmanlı, devletleşmesini “imparatorluk anlayışı”na uygun tasarlamış. Yine bu çerçevede “hristiyan askerler”le büyüyen bir askeri gücün “cihat ordusu” olup olamayacağı sorusunu da gündeme getirmek gerekiyor.

Çok fonksiyonluydular
Bir kısmını saydığımız bütün olumsuzlukları aklımızın bir köşesinde tutarak kabul etmemiz gereken gerçek, Osmanlılar’ın tarih sahnesine çıkışı ve kurumlarını oluşturmasında en önemli itici gücün Türkmenler olduğudur.

Aşıkpaşazade, Osmanlı’nın kuruluş döneminde, yani Fars siyasetinin etkisinde kalan Selçuklu’nun yıkılıp, Anadolu’nun dört bir yanında henüz Türkçe’den ve diğer kimlik değerlerinden vazgeçmemiş Türk beyliklerinin egemen olduğu günlerde, Türkmenlerin dört ana bünyede teşkilatlandığından bahseder:
“Gaziyân-ı Rûm” (Anadolu Gazileri),
“Ahiyân-ı Rûm” (Anadolu Ahileri),
“Abdalân-ı Rûm” (Anadolu Abdalları)
“Bâciyân-ı Rûm” (Anadolu Bacıları) .
Bugün üzerinde duracağımız Ahiyanı- Rum (Ahilik teşkilatı), Türkistan, Buhara, Semerkand, Taşkent, Merv gibi Türk şehirlerinden çıkıp, Horasan üzerinden Anadolu’ya gelen Türkmenlere ait esnaf ve sanatkarlar birliği olarak doğup zamanla siyasi, dini, askeri fonksiyonlar üstlenir.

Alevi felsefesi sürdürüldü
Ahi Evren tarafından kurulan “Ahilik”, sözcük kökeni incelendiğinde; Türkçe’de “cömertlik”, Arapça’da ise “kardeşlik” anlamını verir.
“Horasan Erenleri” veya “Alperenler” dışında kurum Arapça yiğitlik anlamına gelen “Fütüvvet” olarak da anılır ki, “futuvva”, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye verdiği payeler arasındadır.
Ahiliğin Alevilerle kesiştiği bir diğer nokta da örgüte mensup olurken katedilen “yol”un, “insan-ı kamil”e erişirken geçilmesi gereken kapı ve makamları hatırlatmasıdır.
Buna göre Ahîlik örgütüne ilk defa giren birinin(feta), önce “Sıdk, sefâ, emanet, takvâ, kerem, mürüvvet, hayâ” sahibi olması beklenir.
Fetalıktan Ahiliğe yükselebilmek için de kişide “Cömertlik, ilim, helal kazanç, haya ve edep, dünyayı terk etmek…” gibi bir dizi erdem bulunmalıdır.

Mükemmel insan arayışı
Asıl önemlisi de Ahî olan kişinin dört nesnesinin açık, üç nesnesinin de kapalı olması zorunluluğudur.
Buna göre bir “Ahi”nin;
1. Gönlü açık olmalı
2. Kapısı açık olmalı
3. Eli açık olmalı
4. Sofrası açık olmalıdır.
Ve yine bir “Ahi”nin;
1. Gözü kapalı olmalı
2. Dili kapalı olmalı
3. Şalvarı kapalı olmalıdır.
Görüldüğü gibi Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Eline, diline, beline sahip olmak” olarak özetlediği felsefe Osmanlı’nın kuruluşunda, adeta “omurga” görevi gören Ahi teşkilatının da olmazsa olmazıdır.

Kurucusu Ahi Evren
Bu fikirlerin Ahiliğin fonksiyonları haline dönüşmesini sağlayan kişi, Abbasî halifesi Nasır’ın damadı olan ve Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’e “fütüvvet şalvarı”nı getiren heyette yer alan Ahi Evren’dir.
Ahilikte son mertebe olan “şeyh”lik, kişinin tasavvuf hayatıyla ilgili bütün süreçleri tamamlamasıyla elde edilebilir. Ahi şeyhleri yöntem ve misyon olarak Horasan’dan gelen sufi dervişlerden ayrılmazlar. Onlar da “yol gösterici”dirler.
Osman Gazi’nin kayınpederi de bilindiği gibi bir “Ahi Şeyhi”dir ve kuruluş döneminin “yol göstericisi” olmuştur.

Osman’ın kılıç kuşanması
Birçok tarihi kaynak Osman Bey’e ilk kılıç kuşatan kişinin de Ahi Evren olduğu ve bu törenin Bektaşi geleneğine uygun biçimde yapıldığını yazar. Buna göre Osman Bey sözünde durmak, doğruluk, bağlılık, eline, beline, diline sahip olmak gibi kavli şartlarını yerine getirdikten sonra, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye kılıç vermesine benzer biçimde kuşanmıştır kılıcını. Ve bu kılıcın da bir ucu doğu, diğer ucu batıyı gösteren “Zülfikar” olduğu bildirilir. “Kılıç kuşanmanın” son adımı “Fütüvvet geleneklerine göre şerbet içerek ahiliğe bağlanmak”tır ki bu da Anadolu’daki “kan kardeşliği” geleneğini hatırlatır.
Orhan Bey’in Yeniçeri Ocağı’nı Bektaşi Tekkesinin dualarıyla açması da kuruluştaki Türkmen etkisine örnek sayılır.

Gökyüzü vatanın çadırı
Ahiliğin Anadolu’da yayılması da tıpkı İslamiyet gibi sufi bir karakterde ve yine dervişler eliyle olmuştur.
Ömer Lütfü Barkan bu durumu şöyle yorumlar: ”… bazı delillere göre diyebiliriz ki, orta zaman hukukiyatına karşı yeni bir sosyal nizam ve adalet telakkisi taşıyan ve esrarengiz bir din propagandası şekline bürünen misyoner Türk dervişlerinin telkinatı ordularla birlikte ve hatta ordulardan evvel fütühata çıkmış ve karşı tarafı daha evvel manen fethetmiş bulunmaktadır.”
“… yarı Şamanî olan bu dervişlerin uçlarda İslâm kültürünü ve gaza mefkûresini kuvvetlendirdikleri” konusunda büyük oranda görüş birliği sağlanmış durumdadır. Buradaki çelişki dervişlerin niyeti ile kurulmasına çalıştıkları devletin hedefi arasında olmalıdır. Osman Gazi’nin kuvvetlerine katılırken Türk’lerin “Gökyüzünü vatanının çadırı yapma” ülküsü ile İslâmiyetin “yeryüzünü secde yapmaya uygun duruma getirme ve zamana ezan sesiyle hâkim olma” anlayışı arasında bağ kurmuş olan Alperenler, “ata bin, batıya git, atın durduğu yerde in ve hemen hizmete başla” düsturunun gereği olarak Trakya-Balkanlar-Arnavutluk’ta olduğu gibi gittikleri her yerde hem “Türkçe”nin yayılması ve yaşatılmasını, hem de İslamiyet’in tebliğini yaptılar. Ancak kuruluştan kısa süre sonra daha I. Murat döneminde Ahîlerin “eli bayraklı, beli kuşaklı” kısmının faaliyetinin sona erdirilmesi, Fatih’ten sonra ise hiçbir fonksiyonu kalmayan bir esnaf teşkilatına dönüşmüş olması, Osmanlı’nın ilk günden itibaren Türk kimliğini değil, kozmopolit yapıyı temel alan bir sisteme yöneldiğinin göstergelerinden sadece biridir.
Fetihlerde dervişler kullanıldı
İslami İlimler Araştırma Vakfı’nın 1997 yılında İstanbul’da düzenlediği “Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler” sempozyumuna katılan Irene Melikoff “Alevi-Bektaşiliğin Tarihi Kökenleri” başlığıyla sunduğu bildirinin Osmanlı dönemiyle ilgili kısmında şu görüşlere yer verdi:
“İlk sultanlar döneminde, Abdal Dervişler ve Osmanlılar arasında sıkı bağlar vardı.
Büyük zaferler döneminde, Osmanlı ordusunda derviş olan gaziler de vardı. Bu dervişler abdal olan ünvanlarına, gazi ünvanını eklemekten gurur duyarlardı. Böylece gazi olan Abdallar Trakya ve Balkanlar’ın fetihlerine iştirak etmişlerdir. Bunların arasında Abdal Musa, Geyikli Baba daha sonraları Gül Baba ve benzerlerini sayabiliriz.
Hacı Bektaş’ın şöhreti Osmanlılar arasında büyük olması gerekir. Çünkü Yeniçeri ordusu kurulduğu zaman, Yeniçeriler pir olarak niçin Hacı Bektaş’ı seçtiler.
Oruç’a göre Sultan Orhan’ın kardeşi Ali Paşa, meşayih yolunu tutmuş, derviş olmuştur. Kardeşine Yeniçeri ordusunun himayesi için Horasanlı Hacı Bektaş’ı tavsiye etmiştir. Bu himaye ancak manevi olabildi;çünkü Hacı Bektaş 1271 civarında vefat etmiştir. Bu Osmanlı sultanlarının Bektaşi tarikatına olan teveccühünü kanıtlamaktadır.
Ömer Lütfü Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı ünlü makalesinde ilk Osmanlı sultanlarının dervişleri ilk fethedilen yerlerde nasıl kullandıklarını şöyle açıklamaktadır: Bu dervişlere fethedilen yerlerde toprak verildi. Dervişler yerleşik olmuş tekke ve zaviyeler kurmuşlardır. İslam dinini ve Türk medeniyetini buralara yaymışlardır. Bu yüzden Trakya ve Balkanlarda Bektaşilik tarikatı çok gelişti. Hacı Bektaş’ın ismi Rumeli’de derin izler bıraktı.
Kimi Jön Türkler Bektaşi oldukları için ülkenin aydınları ve ilericileri arasında yer almışlardır.”
Aynı sempozyumda Osmanlılar’ın Aleviler’i “bir inanç grubu” veya “bir millet” olarak görmediğini ileri süren Prof. İlber Ortaylı idare ile Aleviler arasındaki “soğukluğun” abartıldığını savunsa da, Osmanlı arşivlerinde “Aleviler”le ilgili bir çeşit yok saymanın gözlendiğini belirtmekten geri durmaz. Ortaylı’ya göre de “Alevilik esas itibarıyle Türk unsurlara has bir inançtır. Yani Türk Şamanizmi ile temel bağlantısı açıktır. Ancak bu tarihi bağın mahiyeti ve teferruatı, folklor ve din tarihi alanında başarılı bilimsel monogrofilerle aydınlatılamamıştır. Türk Şamanizmi konusundaki bilgi ve yorumlar henüz karanlıktadıAlevilikte kadın ve Bacıyan-ı Rum

Töremizden el çekmeyiz
KUMAN Kıpçak kızlarının, İskender şehre girince yüzlerini örtmek isteyenlere cevabı: Yüz örtmek adetimiz değildir. Yüzünü örten kimseler güneşi ve ayı göremez. Evet hepimiz şahın emrindeyiz, lakin törelerimizden el çekmeyiz…
Vatan uğruna kılıç kuşandılar
Uluğ Hatun Mete Han ile, Kanıkey Manas ile, Arıkan Attila’nın yanında, Bacıyan-ı Rum’a mensup Türkmen kadını uç bölgelerde en çetin mücadelelerin göbeğinde yer aldı
Alevi kadınları, Türk destan ve efsanelerinde kutsanan kadın figürünün modern zaman temsilcileri…
Osmanlı’nın “kurucuları” arasında saydığımız dört Türkmen teşkilatından biri, dün belirttiğimiz gibi Bacıyan-ı Rum yani Anadolu Bacıları adlı kadın birliğiydi.
Sosyal hayatın en önemli belirleyicisi, yasakları ve yarattığı özgürlük alanları ile “inanç” olduğuna göre, kadını hayatın her alanında erkeğin yanında ve “tamamlayıcısı” olarak tasarlayan Aleviliğin bu yönüyle de Türklerin önceki toplumsal yapısını devam ettirdiği görülür.

Kutsal misyonları vardı
Üretimin ayrılmaz parçası olan Alevi kadını savaşta da, ibadette de erkekten ayrılmaz. Alevi dedeleri kadar onların eşleri olan “Ana”lar da saygı görür. Cem törenlerinde kadın aktif biçimde yer alır.
Aleviler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan gazeteci Rıza Zelyut “Alevilikten kadını soyutlarsanız, ortada ne dinsel-töresel olarak, ne de kültürel ve sanatsal olarak geriye bir şeyin kalmadığını görürsünüz” der.
Altıncı İmam Cafer’üs Sadık da “erkeklerin inançlarının değerinin kadınlara gösterdikleri sevgi oranında artacağını” savunur.
Türk Tarihini inceleyen Necdet Sevinç, Türklerde Kadın ve Aile kitabında verdiği örneklerle, kadını kutsallaştırmanın, Türk destan ve efsanelerine kadar uzanan bir geçmişi olduğunu kanıtlar.
Destan ve efsanelerde şeref, ahlak, kahramanlık ve fedakarlık sembolü olarak, “karanlıkları aydınlatan ışık manzumesi, erişilmesi, dokunulması, koklanması, beş duyu ile kavranması mümkün olmayan ilahi bir nur huzmesi, iyiliği, yiğitliği telkin eden melek” olarak tasvir edilen Türk kadını, aynı zamanda “iyi ata binmeli, iyi kılıç kuşanmalı, iyi savaşabilmeli”dir. İslamiyet öncesi dönemde Türkler’de, erkeğin yanında görmek istediği kadın tipi budur.

Savaşçı Kanıkey
Buna en güzel örneklerden biri Manas Destanı’nda verilir. Çin seferine çıkmadan önce eşi Kanıkey’in çadırına uğrayan Manas’ın, silahlanarak savaşa hazırlanan kadınları gördüğünde hissettiği şey, gurur ve mutuluktur. Kaldı ki Manas “memnun olmak”la yetinmemiş, Kanıkey’in desteğini pratiğe geçirmesine de izin vermiştir. Manas’ın komutanı olan Almambet, bu seferle ilgili olarak Kanıkey’in “bir gün erteleyin” tavsiyesine uymuştur.
Yaratılış’ta yaratmak ilhamını veren Akana, Dede Korkut’te Beyrek’le kıran kırana mücadeleye tutuşan Banu Çiçek, Alper Tunga da vatanını korumak için ordunun başına geçen Tomris, namus timsali Ayzıt…
İşte bu kültürel kodları taşıyan Türk tefekkürüne göre ’Hakan’ın temsilcisi olan Ay Ata göğün altıncı katındayken, ’Hatun’un temsilcisi olan Güneş Ana’nın yedinci katta bulunması kadının değeri, kutsallığı ve yüksekliğinin işaretidir.
Cemlerde olduğu gibi şaman törenleri de kadınlara açıktır. Hatta kadın Şamanların erkeklerden daha keramet sahibi olduğuna inanılır.

Devlet yöneten ‘Hatun’lar
Bu konudaki en çarpıcı bilgilerden biri İslamiyetten önceki Türk devletlerinde sadece “Hakan buyuruyor ki…” ifadesiyle başlan emirnamelerinin kabul görmeyişidir.
Savaş meclisinde görüşüne başvurulan Türk kadınının savaş meydanında olmaması düşünülemez, nitekim Pinçen kuşatmasında Uluğ Hatun’un Mete’nin yanında olduğu rivayet edilir.
Türkler devletlerini kadın eline emanet etmek konusunda da öncü ve eşsizdir. Delhi Sultanı Raziyye Hatun ve Mısır’da Seceret üd Dür Hatun ile başlayan kadın devlet yöneticileri arasında ilk akla gelenler Kutluk Devletinin 4. hükümdarı Türkan Hatun, ve Hurşitoğlullarının 14. hükümdarı Devlet Hatun’dur.
Ebül Gazi Bahadır Han, Şecere-i Terakime’de Oğuzlarda yedi kadın beyden bahseder: Boyu uzun Burla, Barçın Salur, Şabati Hatun, Künin Körkli, Kerçe Buladı Kuğatlı Hanım…

Batılılar inanmak istemedi
İbni Batuta, 1300’lü yıllarda Türkmen kadınlarının ne kadar özgür olduklarını özellikle not düştüğüne göre, Franz Taeschner gibi, Âşık Paşazâde’nin verdiği “Bâciyân-ı Rûm” bilgisinin, bir yazım hatasından kaynaklandığını, o günün toplumunda kadınların bir teşkilat kuramayacağını ve olsa olsa bir Hacıyan-ı Rum veya Bahşıyan-ı Rum’dan (Anadolu Hacıları ve Anadolu ruhanileri “söz edilebileceğini savunmak abestir. Tarih önyargılar üzerine yazılamaz.
Nitekim Fuad Köprülü bu teze itiraz etmiş ve Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemlerinde Türkmen kadınların mensup oldukları bir teşkilâtın varlığını belirterek şu soruyu ortaya atmıştır:
”Acaba Âşık Paşazade Bâciyân-ı Rûm ismi altında uç beyliklerindeki Türkmen kabilelerin müsellah ve cengâver kadınlarını mı kasdediyor? Şimdilik akla en yakın gelen te’vil bu görünüyor“.
Kaldı ki sadece İbni Batuta değil, Niğdeli Kadı Ahmed de 1340 tarihli ”el-Veledü’ş-Şefik “ine Türkmen dervişlerin eşlerinin faaliyetlerini kaydeder. Ahmed Eflâkî, Mevlana’nın kızı Melike Hatun’un da Şems-i Tebrizi görene kadar ”bacılar“ arasında yer aldığından, Ebu’l Ferec ise Kayseri kuşatmasını anlatırken ”genç erkekler“in yanındaki ”genç kadınlar“ın esaretinden bahseder ki, Ahiyan-ı Rum’un kurucusu sayılan Fatma Bacı’yla ilgili rivayetler de bu sırada esir düştüğü yönündedir.

Türk kadınının karanlık çağı
Hz. Muhammed, peygamberliğini herkesten önce Hz. Hatice’ye açıklayarak kadına duyduğu saygıyı İslamiyet’i tebliğinin daha ilk döneminde ortaya koymuş olsa da, sonraki dönemlerde dini kuralları bahane ederek kadınların hiçbir hak ve özgürlüğe sahip olmayan ikinci sınıf insanlar olarak konumlandırılmasına 15. yüzyılın sonları, ama kesin olarak 16. yüzyıldan itibaren Türk Tarihi’nde de rastlanır. Bu tarihin aynı zamanda Türkmenlerle Osmanlı Sarayı arasındaki ”kan davası“yla çakışması manidardır.

Akıl almaz baskı gördüler
13. yüzyılda Kah derviş, kah asker, kah zanaatkar, kah ana olarak kuruluşunda sorumluluk üstlendikleri devletinin tarihin her döneminde fedakarlığı ve asaleti ile öne çıkan Türk kadınlarını bir çeşit Ahmet Altan bakışıyla algılaması ve onlara karşı şu garip ”tedbir“lere başvurması izaha muhtaçtır:
Kadınların kendi erkekleri yanlarında olsa dahi kayıklara binmesi yasaktır… Üçüncü Osman’ın sokağa çıktığı üç gün kadınların sokağa çıkması yasaktır… Kıyafet nizamnamesine uymayanların elbiseleri kesilecektir… Terziler edepsiz elbiseler dikmeyecektir… Evlerin pencereleri tahta parmaklı kafeslerle örülecektir… Vapur ve tramvaylarda oturma yerleri perde ile ayrılacaktır…
Bu tabloya rağmen 1919’da işgali telin miitnglerinin kadınlarca örgütlendiği düşünülecek olursa bütün yok sayma ve sindirme politikalarına karşı, Türk kimliği gibi, o kimliğin oluşumuna katkısı inkar edilemez olan Türk kadının karakteri de unutturulmamıştır..

‘Anadolu Bacıları’nın eşsiz direnişi
Bacıyan-ı Rum teşkilatının kurucusu kabul edilen Fatma Bacı ile ilgili olarak günümüze ulaşan bilgi ve rivayetler çelişkilidir.
Adına ilk defa babası Şeyh Evhadu’d-Dîn Hâmid el-Kirmânî’nin, Sivas’taki halifesinin oğlu Muhammed’in yazdığı “Menâkıb-ı Şeyh Evhadü’d-din-i Kirmânî”de rastlanır. Dönemin siyasi ortamıyla uyumlu bir dilde kaleme alınan bu eserde, Fatma Bacı “Anadolu’daki siyasî olaylara karıştığı” gerekçesiyle kötülenir.
Söz konusu kaynakta “Fakiregân” denen kadın dervişlerin faaliyetlerinden söz edilmiştir.
Bunun dışında “Fatma Bacı” ile ilgili bilgi ve rivayetler çelişkilidir. Kimi kaynaklarda “Kadın Ana, Hatun Ana, Kadıncık Ana” ile aynı kişi olduğu kaydedilirken, kimi kaynaklar bunları birbirinden bağımsız kahramanlar olarak anarlar.
Gerçek olan Fatma Bacı veya Kadıncık Ana isminin temsil ettiği misyondur.
Velayetnameye göre Kadıncık Ana Hacı Bektaş-ı Veli’nin manevi mirasçısıdır ve himmeti ona intikal etmiştir. Sorumluluk noktasında erkeklerle bir tutulan Kadıncık Ana Alevi-Bektaşi öğretisini korumuş ve yetiştirdiği dervişler, babalar ile sonraki nesillere aktarmıştır. Abdal Musa’nın yetişmesindeki rolü önemlidir. Kadıncık Ana’nın Hacı Bektaş-ı Veli ile evlendiği yolundaki ifadeler, manevi bir boyuta “yol evlatlığı” na işaret ediyor olabilir. Ö.Lütfi Barkan da sayım sicillerinde Kız Bacı, Ahi Ana, Sağrı Hatun, Hacı Fatma, Hundi Bacı Hatun, Sume Bacı gibi dergah yöneticisi birçok kadın adı bulduğunu yazar.
Tıpkı Orta Asya bozkırlarında olduğu gibi Anadolu yaylalarında da ata binen, kılıç kuşanan bu kadınlar, dericilik, demircilik, marangozluk, çadırcılık, keçecilik, halı ve kilimcilik, oya ve dantelcilik, dokuma ve örgücülük gibi işlerde çalışmak dışında Moğol istilası sırasındaki destansı Kayseri direnişiyle de anılırlar. Bu olay esnasında erkeklerle birlikte iki aydan fazla zaman savaştıkları rivayet edilen Anadolu Bacıları’ndan esir düşenler olur. Onlar arasında tecavüze uğrayanların Kızılırmak ve Yeşilırmak’taki toplu intiharları, onur telakkilerinin destanlarda yüceltilen “kadın” figürünü hatırlatır.Türk kimliğinin dışlanma süreci

Her masal mutlu bitmez…
Osmanlı, Türkler’e özgü sembol ve ritüellerle kuruldu. ‘Anadolu’nun göbeğinde zuhur eden Orta Asyalılar’ görünümüne sahip bir devlette Türkmenlerin “reaya” kalmaya mahkum edilmesinin trajik bir hikayesi var
1. Murat zamanında kurulan Yeniçeri Ocağı devşirilen Hıristiyan gençleri Osmanlı adına savaşa
hazırlıyordu.
Dinlemeye doyamadığımız bir hikayeyle başlayalım bugün:
Tarihçiler, Osman Bey’in adının, Türkçe “Ataman”ın söylenişi olan Utman veya Otman olduğu üzerinde dururlar… Osman’ın “beyliği” kerametini, Türk mitolojisinin önemi iki kültü “ay/kutsal ışık” ve “hayat ağacı” ile bildiren bir rüyaya bağlanır.
Osmanlı’nın “devletin kurucusu” sayılacak yeni Bey’i hükümdarlığını ilan ettiğinde, onu kutlamaya gelenler, önünde diz çöküp, elleriyle sunduğu kımızdan içmişlerdir ki bu da bir Oğuz töresidir.
Zaten Türkistan’ı andıran “çıbın”ı (kaftan), “çağatayi tarzdaki horasani tac” ı, “kızıl börk”ü ile o gerçek bir Oğuz Bey’i olmalıdır. Asi halde, önceki Türk devletlerinde yabancılaşmanın en ağır bedellerini ödeyen dervişler, gaziler, kadınlar ve ahilerin etrafında kenetlenmelerinin, adını ve devletinin düzenini yayma çabalarının nasıl bir izahı olabilir?
Orhan Bey de tıpkı babası gibi “Türk milli töre ve yasası çerçevesinde” kalmış ve devlet idaresini bu çerçevede sistemleştirir…

Türk gibi öldüler
Ahilik kuşağı bağlatıp mezhebe giren 1. Murat’tan da farklı bir tavır beklemek zor.
Balım Sultan’ı himaye ederek, Bektaşiliğin kurumsallaşmasını sağlayan Yıldırım Beyazıt “Orta Asya ananelerine sadık kalma” işini öyle abartmıştır ki, İlhanlılar’ı emsal alışına pek içerleyen Kadı Burhaneddin onu “ilim ve faziletten mahrum sade bir Moğol oğlu” olarak tanımlamıştır.
Cem Sultan’ın oğlunun adının Oğuz Han olduğunu duyan kim Osmanlı’nın sarayının “Türk Kimliği”nden kopuk olduğunu iddia edebilir ki!
Saray töresine o denli bağlı idi ki, ölen şehzadeler, İslamiyet öncesi Türk geleneklerindeki gibi yayları naaşlarının üzerine konularak ve kuyrukları kesilen atlarıyla birlikte defnediliyordu. Bu anlamda bir Hun kurganı ile Karacaahmet’teki at mezarları arasında anlayış bakımından fark bulunmaz! Demek ki derinine indiğimizde sarayın Türk gibi yaşatamadığını gördüğümüz mensuplarını, en azından Türk gibi öldürdüğünü anlamış olduk…

Fethe giderken fethedildiler
Yazının burasında artık “madem öyle neden böyle” demenin zamanı geldi. Türk kimliğine ait bunca sembolle donanmış olan bir yönetime rağmen nasıl oldu da “Osmanlı” diye, yazık ki içinde “Türk”ü barındırmayan Fuad Köprülü’nün ifadesiyle “Sadece devlet hizmetinde bulunan ve devlet bütçesinden geçinen, hakim ve müdir sınıfı” kapsayan yeni bir “üst kimlik” oluşturuldu. Ve niye Türk “devlete hizmet eden, devletten geçimini sağlayan” bu egemen sınıfa dahil olmakta zorlandı ve “reaya” olarak kaldı?
İsterseniz bu sefer tümdengelim yapalım ve Prof. Dr. Taner Timur’un “Osmanlı Toplumsal Düzeni” adlı çalışmasındaki tespitini ortaya koyarak başlayalım:
“Osmanlılar Balkanlar’ı fethederken, Balkan aristokrasisi de Osmanlı devletini fethetmektedir.”

İznik’li ilk Osmanlılar
Hep söylendiği gibi “Anadolu’nun fethi”, Malazgirt ile “resmen” giriş yaptığımız doğudan değil, batıdan İznik’ten başlar. İlk “Osmanlılar” herhalde İznik’in yeni devlete “katılması” sırasında, buradaki Bizanslı kadınlarla evlenen gazilerin çocukları olmalıdır.
“Kendini sevdirme” stratejisiyle girdiği Rumeli ve Balkanlar’ı topraklarına kattıktan sonra, “iyi niyet” gösterisi olarak buralardaki aristokratları tımar sahibi yapan Osmanlı, onları sosyal statülerinde bir değişiklik olmaksızın, bir nevi yatay geçişle kendi bünyesine nakletmiştir. Bu nakilin doğal sonucu, başta Köprülü’nün Osmanlı tanımında belirttiğimiz gibi, yeni devletin egemen güçlerinin ilk halkasının Bizanslılar olmasını sağlamıştır.
Onu İslamiyet’e geçtikten sonra hem devlet içinde hızla yükselen, hem de büyük servet sahibi olan Evrenos Bey veya Mihail gibi Rum devşirmesi vezirler takip edecektir. Venedikli amiraller, Sırp ve Makedon askerler… Hepsi Osmanlı seçkinleridir artık.

Menfaat kardeşliği
Yabancı unsurların seri biçimde Osmanlılaşmasında Halil İnalcık’a göre “tımar vaadinin cazibesi” etkili olmuştur. Yani sistemin temelleri “sadakat” değil “menfaat” esasına bağlanarak atılmıştır.
İnalcık, Fatih Devi Üzerine Tetkikler ve Vesikalar’ında, Orhan Bey döneminde “tutsak” düşmüş Selanik Başpsikoposu Gregory Palamas’ın “ulema ile yaptığı din münazaraları!”nda şu ortak noktaya varıldığından bahseder:
“Bir zaman gelecek ki hepimiz fikirlerimizde birleşeceğiz.”
Bu birleşme pek kısa bir zaman sonra sağlanmıştır da.
Fatih dönemine gelinip, İstanbul ele geçirildiğinde, “mağlup olan ancak mağdur olmayan Bizanslılar” memnundur.
“Bizans ileri gelenlerinin, çoluk çocukları ile ev bark sahibi olmasına çalışan” Fatih şüphe yok ki “Romalılar imparatoru” dur. Ve “Roma imparatorluğunun merkezi de hala İstanbul” dur.(Yorgi Trapezuntis) Simeon’un seyahatnamesinde “Rumlar’ın elinde bulunduğu dönemde şehre bezirgan olarak bile giremezlerdi” dediği Ermeniler memnundur.
İstanbul’un yeni sakini olmak üzere davet edilmiş, kiliseleri, patrikhaneleri ile kendi cemaatleri içinde “huzurlu” bir hayat yaşamaya başlamışlardır.

Evlerine bile göz diktiler
Devletin insan unsurunun, kozmopolit bir yapıda şekillendirildiği, Osmanlı’nın bir kimlik olarak iyice belirginleştiği bu dönemde Türkler nerelerdedir diyecek olursanız;
Onların da bir kısmı “davet”le, İstanbul’un nüfusunu arttırmak üzere bu şehirdedir. Ancak kendilerini Rumlar veya Ermeniler kadar “emin” hissettiklerini söylemek zordur.
Devletin kurucusu ve asli unsurları olarak bırakın “hak” sahibi olmayı, Rum Mehmet Paşa’nın çıkarttığı kanunla, İstanbul’da kendilerine verilen evlerin bile sahibi olamamışlardır.
Bu dönemden sonra Osmanlı sarayında artık Türk kökenli veziriazam bulmak mümkün olmayacak, bu da Türkmenler’e yönelik her türlü negatif ayrımcılık ile azınlıkları “devlet içinde devlet”e dönüşmesini sağlayacak her türlü pozitif ayrımcılık politikasının uygulanmasına zemin sağlayacaktır.
Prof. Dr. Yavuz Ercan bu konuyla ilgili olarak yabancı unsurların “Her türlü tehlike ve gelir getirmeyen görevden korunduğunu” kaydeder.
Seferlerde yüksek gelir getiren dirliklerin yalnızca devşirmelere verilmesi ve Türklerin evden sonra toprak sahibi olmalarının da yasalarla engellenmesi, ucu Türkmen ayaklanmalarına varacak tarihi bir tekerrürün en önemli işaret fişeğidir.

Hristiyan ordular Anadolu’da
Bütün bu süreçteki en talihsiz gelişme ise Osmanlı’nın “Anadolu’yu fethe” kalkışması sırasında yaşanır. Balkanlar’a hoşgörü ile, yerleşik inançların ve yaşam tarzının korunmasına azami gayret göstererek “hristiyanlığı himaye eden bir cihat anlayışı!” ile giren Osmanlı yönetimi’nin, zaten Türkleşmiş olan ve Türkmenler’in yaşadığı Anadolu’yu “feth etmeye” yeltenmesi bile trajiktir. Ki bu bir niyet olarak kalmamış, devlet binlerce devşirme askeri ile girmiştir Anadolu’ya!
Paul Wittek bu dönemle ilgili gözlemini şöyle aktarır:
“…cebir politikası Osmanlı hükümdarlarının, Gaziler Sultanı sıfatını gittikçe karartmakta idi. Beyazıd, bu harpleri muhtedi Hristiyanlar’dan mürekkep yeniçerileriyle ve Sırplar, Yunanlılar gibi Hristiyan vassallarının gönderdikleri kuvvetlerle yapmak zorunda kaldı. Şu halde bu seferlerde o Müslümanlara karşı kafirleri sevketmiş oluyordu ki bu da bütün tebaası üzerinde fena bir tesir uyandırmaktan hali kalamazdı.”
Türk kimliğinin törpülenme ve yerine Osmanlı kimliğinin ikame süreci işte bu manzara içerisinde yaşandı.
‘Hayvan biçiminde insana benzer kişiler’
Şahkulu Cemevinin duvarında Hz. Ali ve Hacı Bektaşi Veli ile birlikte Atatürk resmi de var.
Osmanlı saray tarihçileri, Şahkulu Ayaklanması’nı ya “Safevi tahriği”ne, ya da “mezhep çatışması”na bağlama eğilimindedir.
Türkleri “her biri insan biçiminde hayvana benzer kişiler” olarak tanımlayan Hoca Saadettin Efendi’ye göre isyan etmişlerdir, çünkü;
“Ol diyarda yaşayan Türklerin varlıkları doğuştan yaramaz olup, huzursuzluk da onların aşağılık yapılarında ikinci bir huy gibidir.”
Faruk Sümer ise, 50 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan ayaklanmanın “tımarları ellerinden alınmış sipahilerle, Teke dağlarının yoksul köylülerince” başlatıldığını savunur. Şahkulu Ayaklanması’yla ilgili Divan’a sunulmak üzere hazırlanan raporda olayların gelişimi şöyle anlatılır:
“Çağırub söylerlermiş ki: Bir dahi tımar satarlar mı? Tımarlarımızı satun alı alı cemi rızkımız tükendi. Tımar almağa deve gerek, mal gerektir.
Yoldaşa tımar yoktur. Nerede etrak taifesi varsa, bezirganoğulları varsa, kadı oğulları, mütevelli oğulları varsa cümlesi ehli tımar oldu. Görüsnler, imi tımarı namahalle verüb sipahi taifesini zulmetmekten ne fitneler zahir olsa gerektir.”Şah İsmail

Baş ile gövdeyi birleştiren Türkçü
Anadolu’da uğradıkları haksızlıklardan bunalan Türkmenler Şah İsmail’e sığınarak Kızılbaş Devleti’nin kurulmasını sağladı. Uzun zaman sonra ilk defa bir Türk devletinin resmi dili Türkçe, egemenleri Türkler oldu.
Şah İsmail’i sadece “Alevilik” penceresinden değerlendirmek, tarihin gerçeklerinden çalmak demektir. Onun “düşman” olarak konumlandırılması inancından çok, o inançla koruduğu Türklüğü ile ilgilidir. Kaldı ki Çaldıran’a kadar Türkler arasında mezhebe dayalı ayrılıklardan söz edilemez.
Bir tahterevalli düşünün. Türkler yüzyıllarca, evlerinin bahçesindeki bu tahterevallide, Arapları, Farsları, Rumları, Ermenileri, Venedik, Cenevizlileri “yukarıda” tutmak için bütün güçlerini tüketmeye mecbur bırakılan taraftır. Düzen sürekli onların oturduğu tarafın tepesine binmiş, yükselmelerini engellemiştir. İşte Şah İsmail, o tahterevallinin Türk tarafında birikmiş yükleri kaldıran dengesidir. Bunu bir “Türk Devleti!” ile savaşmak pahasına yaptığı için Şah İsmail’i hain ilan edenler, Mustafa Kemal’in de bir “Türk devleti!”ne başkaldırmış olduğunu unutmamalıdır. Kaldı ki o başkaldırı sonunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti gibi, Safevi, diğer adıyla Kızılbaş Devleti’nin Türklüğü konusunda da bir şüphe yoktur. Bu nedenle Şah İsmail’i fanatik bir taraftar edasıyla ele almak, yıllardır süre gelen çıkmazı pekiştirmekten başka birşeye yaramaz.

Hep kaçmak zorunda kaldı
Aşıkpaşazade, Anadolu Türkmenlerinin Şah İsmail ile bütünleşmesini şöyle nakleder: “Ömründe ve diyarında kendüye adem dinmeyen bikarlar tuman beyleri olup hadden ziyade itibar buldular. İşiten çıktı gitti. Yerinden ayrılup yurdunu terk idüp çiftin çubuğun dağıttı.”
Şeyh Safiyüddin’in torunu, Akkoyunlular’ın varisi, Şeyh Haydar’ın oğlu ve Şeyh Ali’nin ölmeden önce, o daha altı yaşındayken halef gösterdiği Şah İsmail, bütün bu sıfatlarından ötürü rakip ve tehdit olarak görüldüğü için küçük yaştan itibaran ölümden kaçarak yaşamak zorunda kaldı. Saklanarak, korunarak, savaşarak büyüdü. Annesi Alemşah’ın Erdebil’e Şeyh Safiyüddin’in türbesine götürdüğü gün başlayan kaçışı, oradan Gazi Ahmet Kakuki adlı bir Türkmen müridin evine, sonra Hancan adlı bir kadına, sonraki ilk tehlike de, halası Paşa Hatun tarafından Dulkadirli Türkmenlerinden Ubayi Cerrah adlı kadının evine sürüklenmesiyle devam etti. Ubay Hatun, Timur zamanında Erdebil’e getirilip yerleştirilen Anadolu Türkmenleri’nin bulunduğu mahallede yaşıyordu. Şah İsmail’in bu misafirliği, ancak izlerini sürenlerin soluklarını hissetmeye başlayana kadar sürdü. Bu sefer Allahvermiş Ağa Türbesi’nden, Karamanlı Rüstem Bey aracılığıyla gittikleri Kerkan Köyü’ne, Kesker Hakimi Emir Siyavuş’un yanından, Reşt’e, Gilan’a, Lehican’a kadar uzandı. Türkmenlerin içinde, Alevi terbiyesine uygun biçimde yetiştirildi. Türkmenler birlik için umut olarak gördükleri Şah İsmail’i her türlü baskıya rağmen ve canlarından vazgeçmek pahasına korudular. Öyle ki, İsmail’i bir dönem evinde saklayan ve yetişmesinde emeği olan Ubay Hanım, Akkoyunlu hükümdarı Rüstem ’in emri ile Tebriz’de idam edildi.

7 boy, 7 Bey ile birlikte…
Lehican’dan, 7 Türkmen boyundan 7 Türkmen beyi eşliğinde (Şamlı Lele Hüseyin Bey, Dulkadırlı Dede Abdal Bey, Hadim Bey Hulefa, Karamanlı Rüstem Bey, Karamanlı Bayram Bey, Hınıslı İlyas Bey, Aykutoğlu ve Gacar Kara Piri Bey) hedefine doğru harekete geçtiğinde henüz 12 yaşındaydı.
Prof. Dr. Faruk Sümer, Safevi Devleti’nin Kuruluşunda ve Gelişmesinde Anadolu Türkleri’nin Rolü adlı kitabında Şah İsmail yanlısı Türkmen-Alevi boy ve oymakları şöyle sıralar: Rumlu, Ustacalu, Tekelü, Şamlı, Bozok, Dulkadir, Varsak, Çepni, Turgudlu, Türkmen, Bozcalı, Acırlu, Hınıslı, Çemişkezeklu, Avşar, Kaçar, Sad’lu, Arapgirli, Alpavut, Bayat, İspirli, Silsüpür, Baharı, Cakirlu, Bayburtlu, Otuzikilu, Karaman..
Cemal Şener de Alevilerin Etnik Kimliği’nde Şah İsmail’in tahta çıkışında hepsi Oğuz boyu olan 72 oymak ile 40 seyyid ocağının desteğinden bahseder.
O yürüdükçe, peşine takılan Türkmenlerle büyüyen kafilesinin ilk durağı Erdebil darül irşadı; şeyh Safi’nin mezarı olur. Buradaki sufi tören ve zafer dualarıyla önce Ercüvan’a geçer. Oradan da Iğdır Ovası, Kağızman, Erzurum, Erzincan derken Ustacalı Türkmenlerin bulunduğu Tercan’ın
Sarıkaya yaylağına…
Şah İsmail’in Anadoluya gelişini Osmanlı topraklarına tecavüz ve tahrik sayan tarihçiler her nedense o çağda buraların henüz Osmanlı sınırına dahil olmadığından bahsetmez. Bu gelişin, Türkmenler arasında “Artık baş ile gövde birleşmiştir” sevinciyle karşılandığına bakılırsa, Osmanlı korkmakta haklıdır. Yanlış olan bu korkunun Türkmen kıyımına dönüşmüş olmasıdır.
Kısa süre sonra Safevi toprağı haline gelecek olan bu bölgedeki diğer “tecavüz” iddiası Yavuz’un Trabzon Valisi olduğu döneme aittir. Buna göre Yavuz, Erzincan ve Bayburd’a kadar iner. Bölgeye zarar vermekle kalmaz, Şah İsmail’in kardeşi İbrahim’i de esir alır. Bu olaydan sonra Şah İsmail “baba” diye hitap ettiği ve her fırsatta “soy birliği”nden bahsettiği 2. Beyazıd’a gönderdiği elçilerle üzüntüsünü iletir.

Kızılbaşlar (Safevi) Devleti
Etrafındaki Türkmen kitlenin genişlemesi ve güçlenmesiyle devletleşme sürecini fiili olarak başlatan Şah İsmail önce Şirvanşah Ferruh Yesar’dan atalarının intikamını alır, peşinden Baküyle, Irak’ı, Fars ve Kirman’ı fetheder. 12 İmam adına hutbe okutup para bastırır. O artık Kızılbaşlar Devletinin şahıdır.
Şah İsmail’in kurduğu yeni devlet tamamen Türkler’e dayanır. Türkler eliyle kurulmuş diğer devletlerden farkı, en azından Şah İsmail’in ölümüne kadar, (sonra onlar da İran etkisine girecektir) devleti yönetenlerin kanındaki cevheri aslinin önemsenmiş olmasıdır.
Soyunun Oğuz dedelerine dayandığı iddia edilen Şah İsmail’in neden Osmanlı saray tarihçilerince linç edilmek istendiğini bir İranlı’nın; Nasrullaf Felsefi’nin kaleminden okuyalım: “O İran’ın yerli ahalisini kendisine tebaa etmiş ve onları kökence Türkmen olan Kızılbaş taifelerin hakimiyeti altına düşürmüştür. Şirin fars dili Osmanlı İmparatorluğunda ve Hindistan’da siyaset ve edebiyat dili olduğu bir devirde, Türk dilini İran sarayının resmi dili yapmıştır. Hatta o kendisi de yalnız Türk dilinde şiirler yazıyordu.”
Felsefi tarafından esefle yazılan bu satırlar, Türkler açısından bakıldığında taherevallideki denge değişiminin kanıtıdır. Türkler artık kendi devletlerinin “kaba, akılsız, eşek” dite itilip kakılan değersiz unsurları değil egemenleridir.
Şiirleriyle Türkçe’nin ses bayrağı haline geldi
Şah İsmail döneminde sadece idare biçimi değil sosyal yaşam da her haliyle Türkçe’dir. Rivayetlere göre ülke Dede Korkut’ta geçen sahnelerin canlandırıldığı doğal setlere dönmüştür; ozanlar, koçaklamalar… Şiiliği resmi din, Türkçeyi de resmi dil yapan Şah İsmail, aynı zamanda Alevilerin önde gelen ozanları arasında sayılır. Şiirlerini ‘Hatayi Divanı’nda toplamıştır. Türkçe’nin gelişmesine büyük katkıda bulunan bu şiirler onun felsefesinin anlaşılması açısından da önemlidir. İşte onlardan biri:
Serime Bir Sevda Geldi
Muhammed Ali’den Beri
Yandı Vücudum Kül Oldu
Ta Kalubeli’den Beri
Ali’nin Fatma Kanber’i
Hırka Tutunur Önleri
Severim On İk’imam’ları
Atası Pirimden Beri
Hasan’la Hüseyin’i Sevdim
İkrarım Onlara Verdim
Kafirleri Bütün Kırdım
Halil-Ür-Rahman’dan Beri
Zeynelabidin Yolları
Açılır Gonca Gülleri
Bakır İmamlar Serveri
Severim Soyundan Beri
Muhammed Dünyaya Geldi
Şu Alem Nur İle Doldu
Hacem İmam Cafer Oldu
Okuram Kur’an’dan Beri
Yavuz’un Divan’da yaptığı “kıyım” savunması
Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’nun Şah İsmail ile bağını kesmek için giriştiği Türkmen kıyımından önce Divan’da yaptığı konuşmayı Hoca Saadettin Efendi şöyle nakletmiştir:
“…mürid ve dostlarını arttıra arttıra genç yaşlı herkesin gönlünü özüne çekmiştir…
Peygamberin gönüller açan yüce sünneti yapısının zulüm ve dinsizlik kazmasıyla temelinden yıkarak harab etmiştir… Sevinç duyduğumuz başımızın tacı cevheri köklü dinin, devamını sağlamak ve açık şeriat yolunda yürümek olup, Tanrı’nın desteğiyle gücümüz en yüksek derecede, cihanı tutan kılıcımız İslam’ın nuruyla parlamakta iken, ol kayıpların kaynağı Şia topluluğu bağını paralamak, ad ve şanlarını varlık dünyasından gidermek işini üstlenmek akıl ve din kuralları gereğince boynumuza borç olmuştur…
Madem ki ol ayıplı mezhep ve geniş mezhep ıssılarının değersiz baş ve buğlarının vardıkça gücü artması, zararının da bizlere dokunması gün konusu olmuştur. Zira Anadolu illerinde yaşayan kavrama gücünden yoksun Türkler, o karalanmışlarla bağlantı kurarak, tanımadan, bilmeden ol sapkınlık örneğine uymuşlar, çoluk çocuklarını, mal ve varlıklarını anın yoluna feda ider olmuşlardır. Gücü olanlar ölçüsüz adak ve armağanlarla anı ziyarete giderler. Sapkınlıkla pişkin halifeleriyle her yıl sayısız adaklar gönderip, ol yasaklara öğünç duyan mubahinin yıkılasıca dergahı gölgesini haşa hacet kapısı ve dilek kabesi bilürler ve ergin kızların, belki kız kardeşlerini tepelenesice adamlarına peşkeş çeküp adın işitseler secde ederler.”
DUYURU
Alevi Türkler konusunda selcantasci@gmail.com adresine göndereceğiniz hür türlü katkı dizi kapsamında yayınlanacaktır.Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail kavgası

Tımar hatrı için ere kılıç çekilmez
Kardeş kavgası yapmak istemeyen Türkmen sipahiler tımardan vazgeçerek savaşa katılmayı reddettiler. Çaldıran arifesinde, Osmanlı ordusunda hâlâ “Anadolu’ya dönmeyi” teklif eden paşalar bulunuyordu

Çaldıran Savaşı’na gerekçe olarak ne Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim’in padişahlığını kutlamaması, ne Diyarbakır Beylerbeyi’nin Osmanlı Sarayı’na hediye olarak gönderdiği kaydedilen “kadın elbiseleri”, ne de Şehzade Ahmet’in oğlu Murat’ın, Şah İsmail’e sığınması sayılamaz. Bunlar ancak “sudan sebepler”dir.
Şehzadeliği döneminde Yavuz’un Alevi Türkmenlerle kurduğu yakın ilişki hatırlanınca Osmanlı padişahının bir sabah “Kendi soyumdan olan insanların kanını akıtayım” hevesiyle uyandığını söylemek de abartılı olur.
Trabzon valisiyken Türkmenler’e hitaben “Yüce Hak ben kuluna devlet bağışlarsa iyilik bahşeden bakışlarım halk çocuklarınadır” diyen ve Türkmen ozanlarının sazlarıyla “Yürü Sultan Selim devran senindir” diye benimsediği ilk padişah olan Yavuz’u, bu savaşa götüren “asıl” neden önemlidir.

Devşirmelerin cezasını çektiler
Dünyada ticaret yol ve yöntemlerinin değişmeye başladığı bir dönemde, yeni düzenin dışında kalmaya başlayan Osmanlı’nın, alarm veren bütçesine “gelir” getirecek kervan güzergahlarına hakim olması için yüzünü “doğu”ya dönmek ve Safeviler üzerinden Basra’ya ulaşmak mecburiyeti vardır. Ama bu mecburiyetin oluşmasının müsebbibi o güne kadar Balkanlar’a yapılan bütün sefer maliyetlerini “vergi” olarak Türkmenlerin omzuna yükleyip halkı devletten soğutan, öngörüsüzlükleriyle deniz ticaretinden geri kalınmasına neden olan devşirme yönetim zümresidir.
Nitekim Yavuz da şehzadeliği döneminde “saray erkanı”nı “Atalarımın yanında bulunan hünersiz yan kesiciler, mal ve mülke düşkünler, bağış ve hediyyeye tapınanlar, halk çocuklarını devamlı ileri gitmekten el çektirenler, beceriksizler, pinti ve alçaklar…” olarak tanımladığına göre Osmanlı’nın esas “sorunu”nu kavramış olmalıdır. Dolayısıyla devleti içine düştüğü darboğazdan kurtarmak “mecburiyet”i duymuş olması, “yediden yetmişe varınca ol yaramazlardan idüğü saptanan eşkıyanın adları defter olunub mutlu kapuya bildirilmesine” diyerek Türkmen katliamına ferman çıkarmasını “haklı” bulmayı sağlamaz.

Halk da, asker de karşıydı
Herşeyden önce dinen ve hukuken “bir Türk Devleti” ne savaş açması için uygun şartlar oluşmamıştır. O da bu şartları oluşturmak için “siparişle fetva” verdirme yöntemine başvurur. Kemal Paşazade ile Müftü Hamza’nın yayımladığı iki fetva Türk tarihi açısından önemlidir. Çünkü Aleviler’le ilgili yalan yanlış ve düşmanca bir çok fikir için en önemli veri kaynakları aşağıda bir bölümüne yer verdiğimiz bu “fetva”lar olmuştur.
Yavuz’un hocalardan aldığı “izin ve yetki” belgesi ne halkta, ne de yarısı Bektaşi kültürüyle yetişmiş Yeniçerilerden, yarısı da o belgenin “katli vaciptir” buyurduğu Kızılbaş Türkmenlerden oluşan Osmanlı ordusunda karşılığı yoktur. Kaldı ki Yavuz sadece, geçeceği yolları boşaltarak yiyecek tedarikine destek vermeyen Türkmenleri değil, emrindeki kimi askerleri de öldürtmüştür. Sefer esnasında “Anadolu’ya dönmeyi” teklif eden Hemdem Paşa ile “asi” Kazasker Cafer Çelebi, İkinci Vezir İskender Paşa ve Sekbanbaşı Osman Ağa bunlardandır.
Dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı, Yavuz’a yegane desteğin Kürt beylerinden gelmiş olmasıdır. Yavuz’un elinden kurtulmak isteyen Türkmenlerin kendilerini Kürt gibi göstermelerine, Kürtçe öğrenip, Kürt gibi yaşamalarına neden olacaktır.
Osmanlı ordusu çaldıra geldiği gün yapılan bir oylama da ibret vericidir. Yavuz, yirmi dört saatlik bir istirahattan sonra savaşa başlamayı öneren vezirlerin teklifi, Piri’nin “askerlerin büyük kısmının düşmanın mezhebinden olduğu ve düşünme vakti bulurlarsa Şah İsmail’in tarafına geçme ihtimalleri bulunduğu” nu hatırlatınca reddedilir.

Yavuz’un mektubu
Savaş öncesinde Yavuz’un gönderdiği mektuplarla İsmail’i tahrik etmeye çalışması, ne hazin ki “kendi kendini ikna etme çabası”nın da yansımasıdır. İşte Yavuz’un savaş için “neden” yaratmaya çalıştığı o mektuplardan sonuncusundan bölümler:
“İsmail Bahadır. Allah durumunu ıslah etsin.
…düşmanını avlayan sayısız askerle senün kasdına, doğu ülkelerine şanlı yönelişi eyledik.
(…)Hak sübhaneu ve talanın çızdığı yol ve kararı neye yönelik olmuş ise ortaya çıka deyu buyurmuştum. Pes bundan amaç şu idi ki, birkaç ay ve gün önürdiden sen de uyarlanasun. Tedarükin idesin. Gafil bulundum. Elim altındaki askeri toplamağa el virmedi deyü özür ve bahane itmeyesin. Ama uzun bir süre ve epeyce bir vakittir ki, dökülen at nallarından yer yüzü demire bürünmüş, dizginlerin şakırtısından cahanın kulağı çınlayıp dolmuştur. Bu arada, gizli, açık, iyi yada kötü senden cesareti belirtir bir davranış görülmedi. Ola ki, şimdiki halde gökleri andıran Azerbaycan yöresinde olan dağ ve tepeler muzaffer ordunun katırları nallarıyla hilallerle doğmuş, göğe benzemişken senden ne ad, ne san peyda olmuş, ne de varlığından bir iz ortaya çıkmıştır.
(…) Selamet duygusuyla perde gerisinde oturmayı seçenlere erlik adı hatadur. Ölümden korkan kimselere ata binmek ve kılıç kuşanmak yaraşuk değildir.
(…) Eğer özünde her ne çeşitten gayret ve yiğitlikten iz varsa, gelüp zaferleri kovalayan askerime karşu olasın. Ezelden yazılu olan her ne ise gün yüzüne çıkmış ola…”

Şah İsmail’in cevabı
Şah İsmail’in Yavuz’un hakaretlerini alttan alarak, Türk birliğine verilecek zararla ilgili kaygı ve ikazlarını dile getirmiş olması manidardır:
“…Şerefli mektuplarınız yetişti. Onların mevzusu kin ve düşmanlık bildirse de cüret ve metanet ifade ettiği için bize lezzet verdi. Lakin bilemedim ki, bu düşmanlığın başlangıcı ve kökeni ne ile ilgilidir.
(…)Eğer özellikle hakimiyet davası için gelmiş ise, ne yapalım öyle olsun. Ancak igeşkenlik, sözü öyle bir yere çıkarır ki, eski dostluğun da temelini berbat eder.
(…) Bizim o tarafa gelmememizin iki sebebi vardı: birincisi bulunur ki, o diyarın sakinlerinin askeri bizim yüksek nesepli babalarımızın müritleridirler… İkincisi de, sizin mukaddes yürüyüşlü hanedanınıza olan muhabbetim idi. İstemiyordum ki, Timur zamanınkine benzer bir karışıklık, beklenilmez bir halde o memlekette meydana gelsin. Bunu şimdi de istemiyorum. Vaziyetin böyle bir hal almasından da kırılmıyorum. Niye de kırılayım? Hükümdarlar arasında kin ve düşmanlık eski bir adettir…
…hiç kimsenin sözüne uymadan meselenin aslı konusunda düşünülse daha iyi olur. Çünkü sonuncu pişmanlık fayda vermez… Eğer iş harbe çekerse ertelenmesin. Lakin uzakgörenlik yolu ile hareket edilsin.”
Çaldıran’dan sonra Yavuz’u ayaklarının altına halılar sererek karşılayan Farsların tavrı, hepimizi, kazananın kim olduğu konusunda düşünmeye sevk etmelidir. Çaldıran’ı o güne kadar yaptığı hiçbir savaşı kaybetmeyen Şah İsmail’in yenildiğini söylemek güçtür. Çünkü o sonuç ne olursa olsun “Türkler” in yenileceğini bildiği bu savaşta “haremiler gibi kervan kesmem” diyerek, kazanmak için eline geçen fırsatları değerlendirmeyi reddetmiştir.

Kemal Paşazade’nin Çaldıran Fetvası
Şerif Fırat’ın “hilafetin zehiri” derken neyi kastettiği, Zeki Velidi Togan’ın Mısır fethinden sonra Anadolu’ya getirilen yabancı din adamlarının tavrıyla ilgili şu tespitini okuduktan sonra iyi anlam kazanır:
“Bunlar Doğuda Cengiz ve Temür zamanında yaşatılan nizama ve Şiilik temayüllerine karşı müthiş bir düşmanlık beslemişler ve belki de Doğu’dan gelen her şeyi Şiilik telakki etmişlerdir.” Anadolu’ya doğudan gelen en önemli şeyin Türk kültürü olduğunu hatırlatmaya bilmem gerek var mıdır?
Türk birliği içine hâlâ kapanmayan bir yara açan, Kemal Paşazade’nin aşağıdaki fetvasının etkisi de sonradan gelecek olanlarınkinden az olmamıştır: “…Şah İsmail’in rezil ordusunun, Alevi ve Şi’i taraftarlarının kafirliği her tarafa yayılmıştır.
(…) Onların kafirlikleri, irtidatları konusunda hiçbir şüphemiz yoktur. Onların ülkesi darü’l-harb’tir. Gerek erkekleri ve gerekse kadınları ile evlenmek ittifakla bağlıdır. Onlardan doğan çocuklardan her biri veled-i zinadır. Onlardan birinin kestiği şey yenmez. Onlara özgü olan kızıl takkeleri herhangi bir zaruret olmadan giyenin küfründen korkulur. Bunlar çoğunlukla küfür ve inkarın açık alametlerindendir. Onlar hakkındaki hüküm mürtetlere uygulanan hükümlerdir. Harp diyarı olan ülkelerinde yenilgiye uğratılmaları halinde malları, kadınları ve çocukları Müslümanlara helaldir. Erkeklerin katli vaciptir. (…) Aynı şekilde onlara karşı cihad, onlarla savaşmaya gücü yeten tüm ehli İslam üzerine farz-ı ayandır.

(…) Onlara üstün gelmemiz halinde iki seçenekten birini seçmek zorundadırlar: Ya Müslüman olmak ya da Arap müşriklerle yapıldığı gibi kılıç. (…) Tüm bu sözler sahihtir ve Müslümanların sultanı üzerine Yüce Allah’ın ” Ey peygamber! Kafirler ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert ol. Onların varacağı yer cehennemdir. Orası ne kötü bir sondur. Tüm bu işler Allah’a döndürülecektir. “ Buyruğunda olduğu gibi, bu kafirlerle cihad etmesi vaciptir.”
Müftü Hamza’nın fetvası da Kemal Paşazade’ninkiyle örtüşür: “kafirler ve dinsizler topluluğu olduğuna dair fetva verdik. Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden ve yardımcı olanlar da kafir ve dinsizlerdir. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların vazifesidir. Bu arada Müslümanlardan ölen kutsal şehitlerin yeri cenneti ala’dır. O kafirlerden ölenler ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır.”Alevi-Türkmen ayaklanmaları

Anadolu’nun göbeğinde ot otlayan Türkmenler
Devşirme tarihçiler ve siparişle fetva yayınlayan din adamlarının bütün çarpıtma gayretlerine rağmen, Kanuni döneminde hazırlanan resmi rapor, ayaklanan Türkmenlerin yokluktan “ot otlamaya” başladığını gösteriyordu

Alevi Türkmenler geleneksel Türk giyim tarzını benimsemişlerdi. Huzura böyle çıktığı için öldürülen elçiler oldu.
Anadolu’da Alevi Türkmen babaları / dedeleri / şeyhlerinin öncülüğünde gelişen ayaklanmaların 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar mezhebe değil büyük ölçüde iktisadi nedenlere ve Türkler üzerindeki idari baskıya dayandığını belirttik.
Hüsnü Merdanoğlu, “Kemalizm ile Bütünleşen Alevilik” adlı kitabında, Türkmen ayaklanmalarının Çaldıran Savaşı öncesinden başlayıp Kanuni yönetimine uzanan dönemini şöyle yorumlar:
“O günler; kendi öz kültürleri doğrultusunda yaşamak isteyen insanların, türlü çeşitli iftiralarla çürütülmek üzere zindanlara dolduruldukları, ya da Kızılırmak’a atılarak boğuldukları, köylünün elinde avucunda ne varsa el konulduğu, kadınların kızların zorla evlerinden alınarak sürüklenip götürüldüğü, Ebusuud fetvaları ile inanç değiştirilmeye zorlandığı, Mert olanların töre inancından vazgeçmeyerek, zulme başkaldırıp ölmeyi yeğlediği, dönek ve korkak olanların teslimiyetçi bir tutum içinde korkakça yaşamayı yeğledi günlerdir. (…) Bu koşullar altında ili dağıtılan, beylikleri yok edilen, sofrasındaki ekmeğine el konulan, binlerce yıldır sahip olduğu kültürüne saldırılan, kendi yurdunda köle durumuna düşürülen, ezilen, horlanan Anadolu’nun Oğuz Türk halkı bazen ayaklanmalara başvurarak kendine bir kurtuluş yolu aramıştır”
Enderun tasfiyesi
Prof. Dr. Mustafa Akdağ da aynı konuda “Anadolu halkı ile hükümet adamlarını birbirine düşüren asıl sebebin iktisadi olduğunu kabul etmekle beraber, hükümet merkezinin güttüğü yahut gütmek zorunda kaldığı iç idare siyasetinin de bunlarda bir rolü olmadığını iddia edemeyiz. Bir defa yüksek mansıplarının Türk ümera zararına olarak Enderun’dan yetişme kimselere geçmesinin ileri gelen Türkler arasında bir tepki yarattığını kati olarak kabul edebiliriz” der.
2. Beyazıt’tan itibaren “İlmiye” sınıfı dışındaki Türklerin idari sistemden uzaklaştırılmasının gözle görünür bir hal alması Hristiyan ailelerden devşirilen çocukların eğitildiği “Enderun” etkisiyledir.
Prof. Dr. Fuat Bozkurt’un “halkın yokluktan ot otladığı”na dair “hükümet raporu” bulunduğunu aktardığı “devletin en parlak çağı”nda ortaya çıkan Türkmen ayaklanmalarına dönecek olursak;

Nur Ali Halife Ayaklanması:
Anadolu’ya Şah İsmail tarafından gönderildiği söylenir. Sultan Ahmet ile Yavuz Sultan Selim arasındaki taht kavgasını fırsat bilen Nur Ali Halife Amasya, Çorum, Sivas ve Tokat Alevilerini ayaklandırır. Destekçileri arasında Sultan Ahmet’in oğlu Murat da vardır. Bu ayaklanmaya katılanlar Solakzade Tarihi’nde “soysuz , arsız ve akılsız insanlar” tanımlanır.

Şeyh Celal Ayaklanması:
Turhal kalesinde inzivaya çekilmiş ve halk tarafından çok sayılan bir Türkmen şeyhi olan Celal’in halkı uğradıkları haksızlıklara karşı çıkmaya çağırması üzerine Bozok Valisi Üveys Bey’in evini basmasıyla başlayan isyan kısa sürede büyür ve yayılır. Yavuz o sırada Mısır seferindedir. Rumeli Beylerbeyi Hırvat kökenli Ferhat Paşa isyanı bastırmakla görevlendirilir. Ancak Dulkadirli Maraş Valisi Şehsuvaroğlu Ali Bey ondan önce yetişir ve Şeyh Celal’in başını keserek İstanbul’a gönderir.
Bu ayaklanmanın ve sonucunun yarattığı yankı dolayısıyla sonraki isyanlar aynı karakteri taşımasalar da “Celali İsyanları” olarak anılır.
Bu olaydan dolayı taltif edilen Ali Bey’in, kısa süre sonra beş oğlu ile birlikte Ferhat Paşa tarafından katledilmiş olması dikkat çekicidir.

Baba Zünnun Ayaklanması:
Keyfi vergi artırımlarına itiraz üzerine çıkan bu ayaklanmada, il yazıcısının istediği bedelin fazla olduğunu söyleyen Süklün Koca’nın saçının ve sakalının kesilerek, bir merkep üzerinde dolaştırılmasına tepki olarak başlar.

Kalender Çelebi Ayaklanması:
Peçevi, Hacı Bektaş postnişinlerinden olan Kalender Çelebi’nin, Kadıncık Ana’nın oğlu Hanin Efendi’nin soyundan olduğunu kaydeder. “Uryan ve puryan” olan Türkmenlerin büyük ayaklanmalarından birinin daha da yayılmasını önlemek için Dulkadır oymaklarından Karaçalu ve Dokuz Boy beylerine tımarlarının geri verileceği ve yolsuzlukların giderileceği sözü verilir. İsyan gerekçelerinin ortadan kalkacağına inanan Türkmenler, özellikle toprak sahibi boy beyleri Kalender Çelebi’yi yalnız bırakır. Bu ayaklanma Çelebi’nin öldürülmesiyle sona erer.

Kesilen başlardan kubbe
Osmanlı’nın üç kıtaya yayıldığı ve zirvede olduğu dönem boyunca, Anadolu’da gerçek manasıyla egemenlik kuramamış olmasının sosyo-psikolojik sonuçları hala gerçek manada analiz edilememiştir. Oysa “kesilen başlarından kubbeler yapılan” Anadolu Türkmenlerinin günümüzde de hala “kilit makamlar”dan sistemli olarak “el çektirilen” kesimi temsil etmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinde belirleyici olacak en önemli meseledir. Kaldı ki Alevi ayaklanmaları bastırıldıktan ve Alevi nüfusu büyük oranda dağıtıldıktan sonra da, Osmanlı’nın kurduğu düzene karşı başkadırılar devam etmiştir. Yarın değineceğimiz ve ilk Celali İsyanları’ndan ayrı bir konumu olan “Büyük Celali Kavgası” buna en güzel örnektir.

Gizli imha fermanları
Türklerin yok edilmesini öngören devşirme uygulamaları, bunun başarılamadığı yerlerde onları terörize etmeye, yine bugün “Türküm” diyen insanlara karşı yürütülen psikolojik savaşta olduğu gibi onları ötekileştirmeye ve marjinalleştirmeye dönük olmuştur.
Dönemin en önemli vak’alarından biri saraydan yerel yöneticilere iletilen “gizli imha” emirleridir.
Amasya Beyi’ne gönderilen “…toprak kadısı marifetiyle mezkurları hüsnü tedarik ile getürüb dahi kimseye ifşa eylemadiyen elaltından Kızılırmağa iletüb iğrak eyleyesin. Veyahud münasip görüldüğü üzere hırsızluk ve haramilik eyledüler deyu iddia eyleyüb haklarından gelesin.” Emri, Türkmenlerin hangi yöntemlerle “çeteci, yağmacı” ilan edildiğine misaldir.
Osmanlı Mühime Defterleri çok sayıda Bey ve Beylerbeybeyine gönderilen benzer fermanlarla doludur. Bunlar tarih ve sayıları belli resmi yazışmalardır ve bugün de devletin resmi arşivlerinde tutulmaktadır.
Osmanlı da dahil Türklerin kurdukları devletlerde uzun dönem “mezhep ayrılığı”nın “sorun” teşkil etmediğini göstermesi açısından Kanuni döneminde Sünni Osmanlılara sığınan Şii Ulema Han’ın, “tarafsız politikalarından hoşlanılmayan!” Şeref Han’ın yerine, Kürdistan Eyaleti Valiliğine atanması önemlidir.
Yine Kanuni’nin “babası” Yavuz Sultan Selim’in Kızılbaş elçilerin öldürülmesi, Şah İsmail’in karısının evlendirilmesi gibi kararlarını sorguladığı ve “bir imansıza iltifat gösterdiği” gerekçesiyle eleştirilmesine rağmen Şah Tahmasb’ın kardeşi Elkas Mirza’yı, “Biz devletin sanı ve haysiyeti neyi gerektiriyorsa onu yaptık. Eğer ortada bir hainlik varsa, onun cezasını Cenabı hakka havale ederiz.” Diyerek Osmanlı Sarayında en üst düzeyde ağırladığı bilinmektedir.
Din ile isyanların aynı zemine oturtulma çabası
Sosyo-ekonomik patlamalar olan Alevi Türkmen ayaklanmalarının din zeminine oturtulmasında, Türk olmayan veya olduğu halde “Türk’üm” demeye utanan saray tarihçileri dışında, en fecisini Çaldıran’da gördüğümüz gibi “fetvalar”, dolayısıyla “din adamları” başrolde yer almıştır.
Yukarıda andığımız olaylardan Nur Ali Halife olayı Hoca Saadettin Efendi’nin anlatımına kalırsa şöyle olmuştur:
“… çirkin Kızılbaş katından halife sıfatıyla geli, Rum ülkesinde oturan Türkmenlerden ölümü hiçe sayan yoldaşlar derleyen Nur Ali Halife adındaki sonu sapkınlık olan aşağılık… Kızılbaş ise Tokat’a gelüb ol uc üzerinde nice fitne tohumları saçtı. Çünkü ol tarafın Türk’ü Kızılbaş’a tutkun idiler. Ülke halkından çok sapkın ol kötü görüşlere katılarak bakımlı memleketi ayaklar altında çiğnediler.”

Öldürülmesi helaldir
Yine Hoca Saadettin Yavuz’un politikasını eleştiren Kanuni’ye Hasan Can’ın verdiği “Şah’ın has haremi neyle oluşmuşturki başkasına eş olarak verilmesi töreye aykırı düşer” cevabını, Alevi aile yaşantısını hiçe saydığı için büyük bir coşkuyla aktarmıştır. Görüldüğü gibi bir Alevi Türkmenlerinin evlilikleri dahi meşru sayılmamış ve Hoca Saadettin kafasındaki “bilgin!”ler, kendilerini onların kadınları üzerinde doğal hak sahibi görmüşlerdir.
Bugün yaşıyor olsalar, Türkmen kıyımlarından dolayı hesap vermesi gerekenler listesinin başında kuşkusuz Şeyhülislam Ebusuud Efendi gelir. Her bir fetvası bir “katliam emri” gibi olan Ebussud 1548’de şöyle buyurur: “Kızılbaşların öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu en büyük kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur…
Kızılbaşların öldürülmeleri diğer kafirlerin öldürülmelerinden daha önemlidir…”

Üç farklı inanç
Aynı şahıs “Kızılbaşlar İslam sultanına isyan ettikleri için mi öldürülürler yoksa başka sebepleri var mıdır” sorusuna, “Bunlar hem sultana isyan ederler, hem de dinsizdirler” diyerek, ayaklanmaların gerçek nedenlerini saptırmaya çalışmıştır.
Kızılbaşlarla birlikte isyan ettikleri için yakalananlardan bazılarının Ermeni çıkması halinde ne yapılacağı konusundaki bir soruyu da Ebusuud “Ermeniler kurtulurlar” diye cevaplamıştır. Görüldüğü gibi Alevilerle ilgili temel rahatsızlık onların devletin kurucu unsuru olan Türk kimliğine sahip olmalarıdır.
Bu Türklerin, Mısır seferinden sonra medrese çevresinde oluşacak “yabancı din adamı” etkisine girmemeleri, toplumdan uzak yaşamalarından başka, bu eğitimin Türkçe olmamasıyla da ilgilidir. Safevi Devleti’nin de aynı etkiye girdiği bu dönemde yeni bir Osmanlı Sünniliği tesis edildiği gibi, yeni bir Safevi Şiiliği de tesis edilir ki bu Anadolu Türkmenlerinin sahip olduğu ve bugüne ulaştırdığı Alevi inanç felsefesinden çok farklı bir gelişim sürecinden geçer.“Büyük Kaçkunluk”

Erime noktası ‘büyük kaçkunluk’
Aleviler, Celali Ayaklanmalarından sonra başlayan kitlesel kıyımlardan kurtulmak için çifti çubuğu terk edip dağ kuytularına, ormanlara ve Kürt bölgelerine gizlendiler. Böylece inançlarını bugüne kadar yaşatabildiler

Celali ayaklanmalarının önderlerinden Köroğlu’nun hikayesi. ozanlar tarafından, halk edebiyatının en güzel eserlerinden birine dönüştürüldü
Anadolu’da Alevi lidelerin başlattığı Türkmen ayaklanmaları, Kanuni Sultan Süleyman döneminde farklı bir kimlik kazandı. Yoksul köylüler ile Haçova zaferinden sonra dirlikleri kesilen askerler ve Türkmen beylerininin sıkıntı ve beklentileri farklılık gösterse de hepsi “yönetici zulmüne” karşı aynı cephede buluşmuştu. Hüseyin Hüsamettin, Celali Ayaklanmaları’nın bu yönüyle “milli bir tepki” özelliği gösterdiğini savunur. Anadolu köylüsünün yüzde 95’inin ayaklanmalara fiilen katılmış olması da bunu destekler.

Sus payına kandılar
Maliyenin ve tımar sisteminin bozulması, toprak gelirlerinin el değiştirmesi, feodalitenin güçlenmesi, bütün vergi yükünün köylünün üzerine binmesi, savaş ganimetlerinin düşmesi gibi öncekilerle benzer iktisadi gerekçelere dayanan Celali Ayaklanmaları’nın kırılma noktası “Enderun’dan yetişme devşirme kadrolar”ın kendi çıkarlarını kaybetmemek için, Türk beyleriyle anlaşma yoluna gitmesi ve onları “beylerbeyliği,” sancakbeyliği“ gibi görevlere getirerek, yani ”sisteme dahil ederek“ köylüden koparması olmuştur.
Bu ”uzlaşma“ tarihi sonuçlar doğurur. Umut bağladığı beylerce kaderine terk edilen Türkmen ahali, kendisini bir tarafı devşirme yapıya ”ümmetleşmek“, diğer tarafı ”katledilmek“ olan bir yol ağzında bulur ki, Türk kültürünün ve yakın dönem siyasi-sosyal tarihinin belirleyicisi de olan ”en kritik karar“lardan biri o anda alınır. Kimlikleri ve varlıklarını korumak için direnmeye karar veren Türkmenler dağlara, ormanlara yönelerek izlerini kaybettirirler.

Derebeylerinin yükselişi
Çaldıran savaşı esnasında ordusundaki askerler dahi tereddüt içindeyken, Kürt beylerinin Yavuz Sultan Selim’e tam destek verdiğinden bahsetmiştik. Yavuz’un bu desteğe teşekkürü devletin toprak sisteminden taviz vermek biçiminde olur. Osmanlı’nın miri toprak düzeni, Aleviler’e karşı kılıç sallayan 33 Kürt beyine özel olarak delinir. Ve bu beyler daha önce devletin olan ”toprağın sahibi“ yapılarak, Osmanlı’nın ilk derebeyleri olurlar.
Bugün Türkiye’nin, Doğu ve Güneydoğu’da hâlâ, Şafi mezhebinden olan Kürtlerin, Sünni devlet yönetimi ile Aleviler’e kılıç sallama anlaşmasının bedelini ödüyor olduğu yadsınamaz. Bölgedeki din ve toprak ağalığı düzeninin tohumları o günlere dayanır ki bu aynı zamanda halkın köleleştirilmesi sürecidir.

Kürt beylere ferman buyurdu
Kanuni Sultan Süleyman’ın Kürt Beyleri’ne bahşedilen toprakların ”ebediyete kadar“ onları olacağını ilan ettiği ferman şöyledir: ”Kızılbaşların yenilmesinde yararlılık gösteren Kürt beylerine, gerek devlete karşı gösterdikleri öz kulluk ve dilaverlikleri karşılığı olarak ve gerek kendilerinin vaki müracaat ve istirhamları göz önüne alınarak, her birinin öteden beri ellerinde ve tasarruflarında bulunan eyalet ve kaleler, geçmiş zamanlardan beri yurtları ve ocakları olduğu gibi ayrı ayrı beratlarla ihsan edilen yerleri de kendilerine verilip, mutasarrıf oldukları eyaletleri, kaleleri, şehirleri, köyleri ve mezraları bütün mahsülleriyle oğuldan oğla intikal etmek şartıyla kendilerine temlik ve ihsan edilmiştir.
(…)Bu emir-i celile riayet edilecek hiçbir suretle üzerinde kalem oynatılmayacak hiçbir yeri değiştirilmeyecektir. Bey öldüğünde eyaleti kaldırmayıp bütün hududu ile mülkname-i Hümayun uyarınca oğlu bir ise ona kalacak, eğer müteaddid ise istekleri üzerine kale ve yerleri aralarında paylaşacaklardır. Uzlaşamazlarsa, Kürdistan beyleri nasıl münasip görürlerse öyle yapacak ve mülkiyet yolu ile bunlara ebediyete kadar ila ebeddevran mutasarrıf olacaklardır. Eğer Bey varissiz akrabasız ölmüşse o zaman eyaleti hariçten ve yabancılardan kimseye verilmeyecek Kürdistan beyleriyle görüşülüp ve ittifak edilip, onlar bölgenin beylerinden veya beyzadelerinden her kimi uygun görürlerse ona tevcih edeceklerdir.

Kürtleşme başlıyor
Bu dönemde hem Osmanlı ile Safevi arasında “tampon” olarak oluşturulan Kürt bölgesinin varlığı, hem de Şah İsmail’in ölümünden sonra İran’a sığınmanın güçleşmesi dolayısıyla sayıları ve silahlı güçleri yüksek olmadıkça Türkmenler, Anadolu’dan çıkmak imkanı bulamamıştır.
Erzurum Defterdarı Mehmet Paşa’nın raporuna göre, Çıldır, Kars, Kağızman, Diyadin, Göle, İspir gibi bölgelere yerleşen Türkmen gruplar ücra yerlere, dağ ve tepelere, vadilere, kuytulara çekilir.
III. Murat’ın “Kürt emirleri şimdiye kadar Kızılbaşlara kılıç sallayarak Allah yolunda gaza ve cihat edegelmişlerdir. Abbas Mirza’nın etrafında toplanan şeytan tabiatlı askerler tek durmayıp muhtelif hareket ederek onun başına bela getirseler gerekür. Artık hamiyet vaktidir. İnşallah uğuru Hümayunumdaki hizmetiniz zayi olmayacaktır. Kat be kat çoğalarak inayetlerime mazhariyetiniz muhakkaktır. Din uğrunda çalışıp Kürt emirleri arasında faideli ve adı anılır olasız” çağrısı göz önünde bulundurulursa, Anadolu’da Kürtlerin yaşadığı bölgelerinde, ’köyünü, çiftini, çubuğunu bırakıp terk-i diyar eden, cilayi vatan eyleyen Türkmenler’ için güvenli bir seçenek olduğu iddia edilemez.
Bu ortamda herşeyden önce can güvenliklerini sağlamak durumunda olan Aleviler kendilerini gizlemek için Kürtçe öğrenerek, Kürtlerle birlikte yaşamaya başlarlar. “Hükümdar çıkartan Oğuzlar”dan olan Avşarlar da dahil, Halaç, Ağaçeri, Bayat, Beğdili gibi birçok boy Kürtleşen Alevi-Türkmen boyları arasında sayılabilir.
Konuyla ilgili çalışırken bir süre bu “Kürt köyleri!”nde yaşayan Irene Melikoff gözlemlerini şöyle aktarır: “Araştırmalarım beni Kurmancı denen ve Kürtler oarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. Töreleri Orta Asya’ya kadar uzanan Türk töreleri idi. Ölümle ilgili adetler… Al inanışı… Türklerin on iki hayvanlı takvimlerine eski yeni yıl bayramları olan Hızır Bayramının kutlanması vb. Sorduğumda, kaynaklarımdan biri bana ’Soy olarak biz Kürt değiliz, fakat inançlarımız dolayısıyla eza gördük, dağlara sığındık, Kürtlere karıştık ve Kürtler olarak adlandırıldık’ dedi.”
Celali İsyanlarını takip eden kitle kıyımlarından korunmak için başlatılan “büyük kaçkunluk” veya “büyük firar” dönemi sonunda “göze görünmez ormanlık kayalık dağ kovukları”nda, Abdülkadir Efendi’nin deyimiyle “palamut ile karın doyuracak bir yaşantı”ya başlayan Türkmenler Melikoff’un belirttiği gibi etkileşim ve müdahalelerden uzak yaşadıkları için inançlarını bugüne taşımayı başarabilmişlerdir.
Amacından sapan Celaliler Türk’ün felaketi oldu
Bolu’da Köroğlu, Ege’de Demircioğlu, Haymana’da Yazıcıoğlu, Kırşehir’de Kulaksızoğlu, Orta Anadolu’da Kiziroğlu… Kimine destan yazmışız, kimine türkü…
Sazımızla sözümüzle ya bir “bey”e yolladıkları “selam” vardır hâlâ dilimizde, ya “zor bey”e karşı duruşları…
Halk ozanlarına sözlü edebiyatın en güzel örneklerini verdirdiklerine göre, demek ki ikinci dönem Celali Ayaklanmaları da, sonradan amacından sapmalar görülse de çıkış noktası olarak, halkın duygu ve beklentileriyle örtüşmüştür.
Çünkü isyan edilen “bey”ler devşirme vezirlerin kontenjanından toprak gelirlerine sahip olan mültezimlerdir.
Celali Ayaklanmalarının en ünlülerinden biri olan ve Hammer’da “Osmanlı sultanlarının hukukuna bu denli bir meydan okuma görülmedi” diye tasvir edilen Karayazıcı ayaklanması sırasında yaşanan ibret verici “Hüseyin Paşa” hadisesi, yönetici zümre ile halkın birbirine yabancılaşmasının çarpıcı örnekleri arasında sayılmalıdır.
Sivas’ta yeni sancak beyinin kendi yerine başka bir vekil tayin etmesi üzerine ayaklanan Karayazıcı’nın köylüyle birlikte sancakbeyini öldürmesiyle büyüyen olayları bastırmakla görevlendirilen Hüseyin Paşa Türk’tür.
Ve ayaklanmanın “gayrı Türk sipahi kodamanlarından, yeniçeri azmanlarından” kaynaklandığını söyleyerek “halka zulmeden ayanları” cezalandırmış, yerlerine “Celali” Türkmen beylerini atamıştır.
Devşirme saray erkanının bu olaydan rahatsız olarak Amasya Kalesi’ne hapsettiği Hüseyin Paşa buradan kaçıp Celalilere katılmıştır. Ancak Celali liderlerin kendilerine “rakip” görerek paşayı saray elçilerine teslim etmesi, Türk soylu bu paşa için korkunç sonun başlangıcı olur.
İstanbul’a getirilen Hüseyin Paşa elleri ve ayakları kırıldıktan sonra bir at üzerinde sokaklarda teşhir edilir ve odun kapısında çengele asılarak öldürülür.
Bu olay hem Celali liderlerinin kişisel çıkarlarını düşünerek hareket etmeye başlamalarını, hem de çıkabildikleri en üst devlet kademesinde bile Türklerin sonunun zulme uğramak olduğunu gösteren vahim bir olaydır.
Ama bundan da vahimi, Hüseyin Paşa’nın yerine “kalleş oğlu kalleş”, “uğursuz oğlu uğursuz”, “ arsız serdar” diye anılan Arnavut devşirmesi Mehmet Paşa’nın görevlendirilmiş olması ve bir “sancak beyliği” karşılığında, on binlerce Türk’ün kanının heba edilmiş olmasıdır.
Osmanlı sarayına giden “Celalileri ortadan kaldırıp halkı onların soygunundan kurtarmaya görevli iken o da her tarafta sekban bölükleri zoru ile halktan ağır salmalar toplamakta, soygundan vazgeçmemekte idi. Onun için gerçek Celalinin Mehmet Paşa mı yoksa Karayazıcı mı olduğu üzerine tartışma bile yapılıyordu” şikayetleri günün Anadolu’sunu gözünde canlandırmak isteyenlere yardımcı olacaktır.
Karayazıcı Ayaklanmasını, Kalenderoğlu, Cennetoğlu, Katırcıoğlu, Gürcü Abdünnebi gibi diğerleri takip eder.Murat Paşa’nın kuyuları

‘Devlet terörü’nün köklü mazisi
Anadolu Türkmenlerinin var olma mücadelesinden vazgeçmeyeceğini anlayan Kuyucu Murat Paşa, Boşnak İsmail Paşa gibi devşirme yöneticiler toplu katliamlarla tarihin en ibret verici Türk kıyımlarına imza attılar

Semah, Erdoğan’ın tabiriyle “cümbüş” değil, Aleviler için “maddi dünyadan maneviyata geçme” ritüelidir.
Çetin Yetkin, “İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri”nde “devlet terörü” olarak adlandırıyor yapılanları. Bu da demek oluyor ki çok bildik bir hikaye anlatacağız bugün.
Devleti ele geçirenlerin, “ebed müdded” ellerinde kalması için yaptıklarını okurken, kullanılan baskı ve zulüm araçlarını değiştirin mesela onca insanın kılıçtan geçirilmediğini de, hayatlarına kılıç yaraları açan yaftalarla yargısız infaz edildiğini düşünün… Mesela çifti çubuğu terk etmiyor da, korunmak için, telefonlarını buzdolabına koyuyor, konuşmadan, yazışmadan iletişim kurmaya yarayan bir garip dil arıyor olsunlar…
Zulüm araçlarını güncellerseniz “akça pakça, nur yüzlü” Murat, Mehmed paşaların yerine ikame edebileceğin “ak”ça oğlanlar bulmak hiç de zor olmayacaktır. Ak saçlı, ok sözlü kavlinden…
Bugün “bunlar fırsatını bulsalar kafa derimizi yüzerler” dedirten yöneticilerin, “primitif” örneklerini hatırlayacağız.

Murat Paşa’nın kuyumculuğu
Sırp kökenli olan ve veziri azamlığa kadar yükselen Murat Paşa, Peçevi’ye göre “Saltanatın namusunu korumakta kesin kararlı idi. Celali diye adı çıkan kimsenin Cuhud, imana gelmez, merd-i mülhid, tövbekar olmaz dizesinin anlamına uygun olarak, ne imanına, ne de tövbesine güvenmezdi. Ölümden gayrı bir araçla onun doğru yola getirilebileceğine inanmazdı!”
Türkmenleri ölümle imana getireceğine inanan bu adam nasıl “kuyucu”olmuş onu da Ermeni rahip Grigor’dan dinleyelim: “Murat Paşa bütün konakladığı yerlerde önceden kuyular kazdırır ve bütün Celaliler’i, halkın şikayet ettiği muzır adamları bu kuyulara attırır, oraya indirilen birkaç adam da atılanları istif ederdi. Vakadan dört sene sonra kış mevsiminde oradan geçerken ev büyüklüğünde olan kuyuları müşahede etmiştik.”

Cellatlık da yaptı
Türkmenleri bir daha ayaklanmayı akıllarından dahi geçiremeyecek hale getirmeyi, yani ebediyen sindirmeyi hedefleyen bu cinayet şebekesinin başı olan ’Kuyucu’nun dillere destan insafsızlığını Naima şöyle aktarır:
“… bir gün pigşah-otakta iskemle üzerinde oturup harfolunan bi’re gelen adamları katlettirip doldurmağa meşgul idi.
O sırada gördü. Halk verasında bir atlu sipahi, bir sabiyi kenduya redif edip geçüp gider. Paşa emreyledi, varıp sabiyi at arkasından indirip huzuruna getürdüler. Oğlancığa:
– Sen ne yerdensin? Celali arasına neden düştün? Dedikte, sabi doğru söyleyip:
– Falan diyardanım, kıtlık sebebinden babam beni alıp bunlara katıldı. Boğazımız tokluğuna yanlarınca gezerdik. Dedi.
– Baban ne idi?
Deyu sorucak:
– Peştar çalardı ve anınla doyunuyordu.
-Vezir-i azam Murat Paşa başını sallayarak acı acı güldü:
– Hay Celalileri şevke getürürdü.
Deyup çocuğun katline işaret etti. İşaret üzerine çocuğu cellatlara verdiler. Fakat cellatlar:
-Bu sabi masumu nice öldürelim!?
Deyu çekilip, her biri bir tarafa gidip göz yumdu. Murat Paşa, emrinin neden geciktiğini sordukta, cellatların çocuğa merhamet edip istinkaf ettiklerini bildirdiklerinde paşa:
-Yeniçerilerden birisi öldürsün.
Deyu buyurdu. Yeniçeri dilaverlerine teklif olundukta, anlar dahi, sabiye bakıp:
-Biz cellat mıyız? Cellatlar bile merhamet etti.
Vezir, kendi içoğlanlarına emretti ki, sabiyi öldüreler. Anlar dahi huzurundan dağılıp kabul etmediklerinden oğlancık meydanda kalıp onu öldürecek adam bulamadıkta, ihtiyar vezir, arkasından kürkünü bırakıp ve kalkıp, sabiyi kendi eliyle alıp kuyunun kenarına getürüp, başını burup, boğazını sıkıp helak ve kendi eliyle kuyuya ilkaa etti.”

Türk kanına susamış
Üç yıl içinde Anadolu’da 100 bin civarında Türkmen’in öldürülmesinden sorumlu tutulan Kuyucu Murat Paşa’yla ilgili olarak İsmail Hakkı Danişmend’in şu tanımına bakın: “Anadolu Türkü’nün ebediyyen lanetle anacağı Kuyucu Murat ihtiyarlığından dolayı ”Koca“ lakabıyla da tanınan 90 lık bir zalimdi. Kuyucu yalnız asilerle taraftarlarını değil, onlara her nasılsa ekmek ve su vermiş zavallılardan başka civarlarda bulunan komşularını bile kılıçtan geçirtecek derecede kana ve bilhassa Türk kanına susamış bir canavardır.”
4. Murat döneminde de ağır darbeler yiyen Anadolu Türkmenlerinin başından, “var gücüyle devlet hizmetine koşan, maharetli” yöneticiler hiç eksik olmamıştır.
Halkın silahını toplayıp savunmasız bırakan, kıydığı insan sayısı bakımından Kuyucu’yla yarışır haldeki Boşnak İsmail Paşa’dan başka, Köprülü Mehmet Paşa’yı anmamak olmaz. Evliya Çelebi “nice hanelerden söndürmüş, nice yüz bin masum ve caninin canını, ten kafesinden uçurmuş…” diye tarif ettiği Köprülü’nün “maharetleri”ni seyahatnamesinde şöyle anlatır:
“Neşe içinde yedi gün yedi gece Üsküdar sahrasında kalıp, gece yarısında nice çadırlarda yanık seslerle tevhid ve temcid okunup, ibadet yapıldı…
Sabahleyin, padişah divanı toplanıp otağ önünde hakanı köslere tokmaklar vurularak, eyalet, eyalet, şer’i hücetler ile Celaliliği sabit olmuş kimseleri müfettiş paşalar yakalayarak gönderdiklerinden, kösler önünde divandan sonra, yüzlerce kişi sürüklenir, tertip üzere celladlar bu kadar insanı dizip ateş saçan kılıç ile, dilim dlim ederlerdi… Ve Üsküdar bu şekilde, insan cesetleriyle donatılırdı.

Kavak iskelesinin dili olsa
Birkaç gün içinde Üsküdar insan kanından laleliğe dönüp, kokuşma neticesi meydana gelen kötü kokudan, divan azaları rahatsız olmağa başladı. Kanlar üzerine ölürcesine konan sinekler çadırlarda kalanların üzerine ölürcesine konan sinekler çadırlarda kalanların üzerlerine konup, herkesin elbise ve sarıklarını kana bularlardı. Hassas olanlar, kötü kokudan ve sineklerin hücumundan yemek yiyemezlerdi, İslam ordusu üzerine o kadar sinek musallat oldu ki; öğle vaktinde güneşin ışığını keserlerdi. Bu perişan hal yedi gün sonra bildirilince, cesetler için kuyular kazılıp, kesilenler beşer, altışar kuyulara dolduruldu. Nihayet kuyu kazmaktan da bıkıp Asesbaşı ve diğerleri cesetleri arabalara yükletip Haydarpaşa bahçesinden denize dökmeye başladılar. Nihayet bununla da baş edemeyip mahkumların, divanda muhakemesi görülenlerin, Kavak iskelesine götürülerek orada katledilmeleri emredildi. Her gün Kavak iskelesinde yüzlerce insanoğlu kanı dökülürdü.”

Kesik başlar çöplüğü
Cemal Şener de bir makalesinde “Topkapı, Yıldız, Çırağan ile Dolmabahçe Sarayları”nın önlerinden “adeta birer kesilmiş başlar çöplüğü” olarak bahseder. Çünkü isyancıların kellelerini bedenlerinden ayırmayı yeterince dehşet verici bulmayan devşirme yöneticiler, Türkmenler’e ibret olsun diye kesik başları teşhir için İstanbul’a göndermişlerdi.
Herhalde en ironik olan kıyımının elebaşlarının Türk tarihine “zorbalarla mücadele eden kahraman ve fedakar devlet büyükleri”, susturulmak istenen Anadolu Türkmenlerinin ise “eşkıya” olarak geçmiş olmasıdır.
Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Dün, canlarını kurtarmak için tenhalara göçmüş ve bir kısmı Kürtleşmiş Türk boylarını sayarken Avşarlar’ı anmıştık. Yine dün örnek verdiğimiz Köroğlu destanı gibi, Anadolu Türkmenlerine dönük zulüm politikalarının saza döküldüğü bir başka örnek de Dadaloğlu’nun o ünlü “kalktı göç eyledi Avşar elleri” çığlığıdır. Bu dizeleri, günlerdir tartışageldiğimiz tarihi vak’aları gözümüzün önüne getirerek okuduğumuzda kuşkusuz bugüne kadar olduğundan daha anlamlı hale gelecektir:

Kalktı göç eyledi Avşar elleri,
Ağır ağır giden eller bizimdir.
Arap atlar yakın eder ırağı,
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.
Belimizde kılıcımız Kirmani,
Taşı deler mızrağımın temreni.
Hakkımızda devlet etmiş fermanı,
Ferman padişahın,dağlar bizimdir.
Dadaloğlu’m birgün kavga kurulur,
Öter tüfek davlumbazlar vurulur.
Nice koçyiğitler yere serilir,
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.
‘Maymunlaşmaması kanındaki değerdendir’
Kurtuluş Savaşı’na katıldıktan sonra, Cumhuriyet’in ilanıyla Muş ve Kahramanmaraş milletvekilleri yapmış, Türk Dil Kurumu’nun kurucuları arasında bulunmuş olan Hasan Reşit Tankut, sosyolojik araştırmalarının sonucu olan “Köylerimiz Dün Nasıldı? Bugün Nasıldır? Yarın Nasıl Olacaktır?” kitabında “Türk” ün asıları dolduran kanlı kovalaşmasının sonuçlarını şöyle özetler:
“ Yarın güneşin nasıl doğacağını bile kestiremiyordu. Bu ruhi halet, ruhi bir kansızlık yapar. Böylece bedbin bir felsefe, ürkek, kurnaz, itimatsız bir moral dokudu. Kaya gibi sağlam, bronz gibi asil Türk yapısında bir çığ damlası berraklığındaki ılık ve cana yakın Türk bakışında, gani, rahat ve keyifli Türk gönlünde dillugış yer tutar oldu. Birbirinin en mahrem hareketlerini sezecek ve en pes seslerini duyacak kadar yakında ve bitişik yatan aileler hususiyetlerinde de koyun koyunadırlar. Fazla olarak bir de hayvanlarla yatmak mecburiyeti var. Bu havayı teneffüs ede ede batınlar değişmiş, asırlar yaşamış bir halkın eğer maymunlaşmamış olduğuna hayret ediyorsanız, bunu Türk kanının hürmete değer özlüğünde arayınız.”Hamidiye Alayları

Yarı resmi eşkıya birlikleri
Yarı resmi askeri kuvvet durumundaki Hamidiye Alayları, kısa sürede, “yarı eşkıya” durumuna geldi ve Anadolu’da köylerin yağmalandığı, kadınların ve kızların ırzına geçildiği, “kılıçların Türk’e doğru sallandığı” yeni bir dönem başladı

2. Abdülhamid’in emriyle kurulan Hamidiye Alayları Kürt aşiret ağalarının komutasında teşkilatlandı.
Aleviler ile Kürtler arasındaki ilişki; Yavuz Sultan Selim’in Osmanlı toprak sistemini delmek pahasına 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vermesi, Kanuni’nin bu sistemin devamına ilişkin olarak ve 3. Murat’ın da “Kızılbaşlar’a kılıç sallamayı” teşvik için yayınladığı fermanların gölgesinde gelişti.
İstanbul; Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla yeni bir yola girerken, 2. Abdülhamit Anadolu’sunda “Türk Sorunu”nu çözme biçimi değişmemişti.
Babai ayaklanmasında “Kızılbaş Türkler”i bastırmak için Selçuklular’a destek veren Kürt beyleri, bu kez “devletin yarı resmi askeri gücü”olarak atları, silahları, emirlerindeki alaylar ve o alaylardaki “tek bir harf okumasını bilmeyen askerler” ile cehaletin cesaretine fazlasıyla sahiptiler.
Tehlike yaratabilir
Aşiret ağalarının“komutan”, akrabalarının da binbaşı, yüzbaşı, mülazim gibi rütbeleri paylaştığı o günlerde Aleviler’in alay kurma istekleri reddedildi. Gerekçe manidardı:

“Tehlike yaratabilir!..”
“Türk devleti”, Alevi Türklere sırtını dönerken, asıl tehlike ile yüzleşmesi uzun sürmeyecekti. Yarı resmi kuvvet durumundaki Hamidiye Alayları, kısa sürede, gazeteci-yazar Rıza Zelyut’un deyimiyle “yarı eşkıya” durumuna geldi ve Anadolu’da köylerin yağmalandığı, kadınların ve kızların ırzına geçildiği, “kılıçların Türk’e doğru sallandığı” yeni bir dönem başladı…
Bu dönemin sonunda da kaderlerine terk edilen birçok Türkmen boyu, çareyi terör estiren bu Kürt beyleri ile kaynaşmakta, dillerini öğrenip onlar gibi yaşamakta buldular.
2. Meşrutiyet’e kadar Alevi Türkmenler’e dönük politikaların“sistemli biçimde eritme”yi hedef aldığını savunanların sayısı hiç de az değildir.
Hamidiye Alayları’yla açılan yoldaki en kritik virajlardan biri Şafii Kürtlerin, ağa ve aşiret reislerinin çocuklarını eğitmek üzere İstanbul’da kurulan ve Kürtçülüğün filizlendiği “Aşiret Mektepleri” olduğuna göre, bu tezi savunanlar haksız olmasa gerek. Nitekim Aşiret Mektepleri’nden sorumlu Kolağası Kamil Bey’in “bunlar aşiret değil haşerat!” sözü , faaliyetlerinin ne kadar yaka silktirir hale geldiğinin göstergesidir.

Yola getireceklerdi
Çalışmalarına 1890’da başlanıp fiilen 1891’de kurulan, Erzurum, Van, Bitlis ve Diyarbakır’da 50’den başlayıp sayıları zaman içinde 65’e ulaşan Hamidiye Alayları, Nihat Gültepe’ye göre “Askeri disiplin içine alınan aşiretlerden Doğu Anadolu için kolluk kuvveti olarak faydalanmak, düzenli süvari birlikleri oluşturarak, olası bir Rus işgaline karşı elde hazır kuvvet oluşturmak, dış tahriklere kapılan ve isyana kalkışacakları açık olan unsurları yola getirme, aşiretleri iskan ettirmek ve bunları medenileştirmek; onları disiplin altına alarak eğitmek, aşiret kavgalarına son vererek bu yöndeki bütün potansiyeli devlet lehine kullanmak, bu vesile ile yol, köprü, okul binaları vs. yaparak Doğu Anadolu’nun imarına çalışmak” için kurulmuştur.
“Dış tahriklere kapılan ve isyana kalkışacakları açık olan unsurlar” görünürde Ermeniler olsa da, alayların uygulamalarında Aleviler’in de bu kapsamda değerlendirilmiş olduğu ortadadır.
Hamidiye Alayları’nın Türkmenlere uyguladığı zulme çocuk yaşlarda şahit olan Mehmet Şerif Fırat, ’Varto Tarihi’nde yaşananları birinci ağızdan şöyle aktarır:
“Sultan Hamid istibdadını yürütmek için artık temelli olarak doğu illerine Kürdistan ve kendisine de Kürtlerin babası demekteydi.
Sultan Hamid o gün, bu aşiret ağalarına verdiği geniş selahiyet ve rütbe ile doğu bölgesindeki şehirler esnaf ve tüccarı, ve doğu illerindeki çiftçi ve halk tabakasını ve bu illerde biz Türküz diyenleri, bu Hamidiye alaylarına birer esir gibi teslime ederek onları aşiret alaylarına soydurmuş, kırdırmış ve ezdirmişti.
Bu beylikler, kendilerini yalnız Sultan Hamid’in Kürtleri ve oğulları, din ve şeriatın arkaları, insanların en kutsalları, Türklüğün düşmanları ve yurdun jön Türklere karşı müdafileri sayar ve kendilerini hiçbir kanuna tabi tutmadan doğunun diğer halkını karşılarında kul ve köle biliyorlardı.
Osmanlı imparatorluğunun orta devrinden başlayıp Sultan Hamid çağında tamamlanan bu yıkıcı siyaset ve zehirli duygulardan doğan Hamidiye teşkilatı az bir müddet içinde doğudaki Türk nesli arasında müthiş bir kötülük ve nefret uyandırmış, milli birlik ve bütünlüğü çok ağır bir surette parçalamış, Hamidiye olmayan halkı bu aşiretlere ezdirdikten sonra menfaat ve saltanat hırsıyla deliren bu alayları ve hatta bir alayda olan öz kardeşleri birbirine musallat ederek doğu illerimizin her yanını kanlarla sulamıştır..

Alevilerle çatıştılar
Sünnilik ve Alevilik gayretiyle birkaç kere dövüşen Cibran ve Homek aşiretleri bu son Hamidiye teşkilatının siyaseti karşısında birbirlerini yok etmek için yıllarca çarpışmışlardı.
Cibranlılar; Sultan Hamit’in müstebit alayları ve Kürdistan’ın kudretli bir aşireti, Hormekliler, mülkiye, reaya ve ahali, aşiret ve Kürt sayılmayan, bayağı bir Türkmen oymağı bilinirdi.
Cibran alayı kumandanları ve aşiret ağaları; hükümlerini Muş ve Varto idare makamlarını yürüten ümera ve zabitan, Hormek ağaları; hükümet kapısından kovulmuş, malı, canı, helal kafir Kızılbaşlardı.
İşte birisi asalet, selahiyet, kudret ve zorunu göstermek için köylere ve talanlara saldıran ve öbürüsü malını, canını, namusunu ve hakkını, istibdadın kanlı pençesinden kurtarmak için çarpışıyordu.
Cibran Aşireti, Hamidiye Teşkilatında bin ikişer yüz atlı mevcutlu dört Hamidiye Alayına ayrılmıştı.
Sultan Hamid’in, para, rütbe, silah ve kuvvetiyle teçhiz edilen bu dört alay, kendi bölgelerindeki halka, kasabalara ve Hamidiye olmayan diğer aşiretlere saldırarak onları kendi çiftlikleri haline getirmişlerdi. Bilhassa Kızılbaş bildikleri Hormek aşiretini yok etmeye yeltenerek, onların Varto’daki bölgelerine, köylerine saldırmışlardı. Bu üstün kuvvetler karşısında şaşıran Hormekliler başkanları olan İbrahim Talu’nun etrafında toplanmışlardı. İbrahim Talu ve akrabaları, ilahi ve tevekkülle, canlarını ve namuslarını kurtarmak için, bu sayısız aşiret akınlarına karşı durmaya ve hiçbir kuvvete boyun eğmemeye karar vermiş, bunlar bin zorlukla ele geçirdikleri basit silahlarla köylerinin mevzilerinde gece gündüz beklemişlerdi.”

Ölmeyi tercih etti
Şakir Keçeli Baba da Bingöl ve Varto’da yaşayan Aleviler’e “dünyayı dar eden” Hamidiye Alayları’nın neden olduğu acılarla ilgili şu örneği aktarır: “Hamidiye Alaylarından bir bölümü Dikmen ailesinin atalarını kuşatır. Taraflar arasında silahlı çatışma çıkar, Dikmen ailesinin geçmişleri ya toptan ölecek ya da çemberi yarıp kurtulacaklardır. Ama yanlarında hamile bir bacı vardır. Kadıncağızı orada bıraksalar Hamidiye alayı mensupları kadına hakaret edecekler. O anda kadıncağızın da isteği ile orada onu şehit ederler.”
Tanzimat, Islahat ve azınlık olma hali
1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra Alevi dergahlarını yıktıran, Alevi-Bektaşi babalarını astıran, dedelerini sürdürenler, 1839’a gelindiğinde, “Avrupa umumi efkarını tatmin etmek ve güya azınlıkları memnun etmek için, Türkler’e hakaret teşkil eden fermanlar, hattı hümayunlar” yayınlamaya başmışlardı.
Anadolu’nun adım adım Hamidiye Alayları’nın zulmüne sürüklendiği günlerde, “İstanbul modernleşmesi”ni es geçmemek, Türkmenler ile diğer unsurların tabi tutulduğu “muamele farkı”nı görmek açısından önemli.
Adalphus Slade 1829-1831 arası İstanbul’unu şöyle anlatır: “Rumlar, varsıl Türklerinkini gölgede bırakan lüks bir yaşam sürmektedirler… Ne ki yine Rumlar’ın bir bölümü kendilerine zulüm yapıldığını öne sürmektedirler. Öte yandan Rum köylüsü de, herkesten daha iyi giyimli ve toktur, özgürlük içinde yaşamaktadır”
Rumlar böyleyken Ermeniler’in durumu da çok farklı değildir. Ermeni Yazar Yetvart Çark, “Devlet makamlarını işgal eden Ermeniler kendi cemaatlerinin rahatlığı ve refahı için ellerinden geleni esirgemiyor, nüfuzlarını kullanıyorlar ve çok defa nazlarını geçirebiliyorlardı. Birçok Ermeni müesseselerine Saray tarafından senelik yardım bağlanmıştı” der.
Tanzimat gündeme getirdiği “ala turca” kavramıyla “Türk gibi” olmayı bir aşağılanma, kötülenme gerekçesi sayarken, Islahat da Hristiyan ve Yahudilere “cemaat / millet” olarak “örgütlenme” hakkı tanımıştı. 1876’da Osmanlılığın Türklük anlamına gelmediği “anayasal güvenceye” alındı. Bu ortamda eğitimsiz bırakılan, yoksullaştırılan Türkler’in yükselebildiği en yüksek makam Osmanlı Bankası’nın hademeliği veya ’sözde azınlıklar’ın yanında hizmetkarlıktı. (Sözde dedik, çünkü günün şartlarında hak ve eşitlikten mahrum olan asıl azınlık Anadolu Türkmenleri idi.)
Bu ortamda çıkan birkaç isyanın “din” temelli olması “milli bilincin” ne derece törpülenmiş olduğunu göstermesi bakımından dikkate değer.
Yukarıda anlatılanları okurken, Anadolu Türkmenlerinin, 2. Abdülhamid döneminde baş gösteren yeni baskı dalgasını, “millet” olma hakları ellerinden alınmış vaziyette karşıladığını unutmamalı.
Türkmenler’e karşı tedbir
Anadolu’daki Alevi Türkmen varlığını tehdit olarak gören Ankara Valisi’nin, II. Abdülhamit’e “ivedi önlem” alınması tavsiyesiyle gönderdiği raporda şunlar yazılıydı:
“Saadetlü Efendim Hazretleri,
… Anadolu kıtasının vasatında batıl ve gafil ve cahil böyle nüfus-u kesirenin (kalabalık nüfusun) kendi hallerine metruk olmaları (terk edilmiş olmaları) her zaman korkunç neticeler iras edecektir (doğuracaktır)… Binaenaleyh bu babda gayet esaslı bir tedbir-i acil ittihazını (ivedi önlem alınmasını) lüzumu sadakat hasebiyle şimdiden arza cüret eyledim. Ol babda emir ve irade Hazret-i mellehülemrindir.
Ankara Valisi Mahmut”Alevilerin Etnik Kimliği

Kürtçe konuşan Türk kitleler
Her milliyet farkı dil farkını gerektirse de, her dil farkı milliyet farkını gerektirmez. Sosyolog ve tarihçiler, bazı Aleviler’in Kürtçe veya Zazaca konuşmalarını onların etnik kimlik tescili değil, 450-500 yıllık Kürtleşme sürecinin göstergesi kabul eder
İbadet dili “kutsal” sayıldığı için “Alevi Kürtler” olarak bilinen kesim ibadetini Türkçe yapmaya devam etti
Konunun ’bir kere daha’ gündeme gelmesi, Türk Tarih Kurumu’nun eski başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun Kayseri’de yapılan “Türk Tarihinde ve Türk Kültüründe Avşarlar” sempozyumundaki (2007), “Bugün kendisini Kürt kabul eden bazı aşiretlerin 16. yüzyıl Osmanlı vergi kayıtlarında Türkmen aşiretidir” sözleriyle olmuştu.
Aleviler Türk müdür? Kürt Alevi olur mu?
Ali Rıza Özdemir’in “101 Soruda Kürtler” kitabındaki 83. soru da buna benzer:
“Alevî Kürtler kavramını açıklayınız? Alevîden Kürt olur mu?”
Özdemir gibi kısa ve net biçimde “Olmaz” demek mümkün tabii.
Kitabında Şeref Han ve Evliya Çelebi’den alıntılar yapan Özdemir “16. ve 17. yy.larda Alevîliğe bağlı Zaza ve Kürt aşireti yoktur ve Kürtlerin tamamı Şafiî mezhebindendir. Oysa biz tarihî kaynaklardan, bölgede sayısız Alevî Türkmen aşiretlerin olduğunu biliyoruz.
Ayrıca Zazaca ve Kürtçe konuşan Alevî aşiretlerin ileri gelenleri de, Zazaca’yı ya da Kürtçe’yi sonradan öğrendiklerini ve ’Öz Türk’ olduklarını atalarından gelen bir bilgi olarak söylemektedirler.” diye özetler konuyu.

Etnik kimlik değil
Suudi Arabistan’da Hz. Ali’den yana bir tavır alış şeklinde ortaya çıkan, tarihsel süreç içinde ise Mısır’da Fatımilik, İran-Irak’ta Şiilik, Hindistan’da “terörize edilmiş” biçimde İsmilliyelik gibi farklı “form” lara bürünerek karşımıza çıkan “Aleviliğin” genel manada etnik bir kimlik olduğunu savunmak akla ve mantığa aykırı olur. Bu pencereden bakarsak bir Türk kadar, bir Kürt, bir Arap, bir Fars, bir Ermeni, hatta bir Rum’un Alevi olabileceği pekala kabul edilebilir.
Ancak “İslamiyetin farklı biçimde yorumu” ile soy esası arasında bir bağ kurmak güç olsa, Anadolu Alevileri söz konusu olduğunda konu “teolojik” perspektiften çıkar ve “sosyolojik” bir boyut kazanır. Ve dışa kapalı yaşamak durumunda kalmış Aleviler, etnik manada “homojen” bir kitle olarak günümüze ulaşmışlardır.
Tokat, Çorum, Amasya, Yozgat, Hacıbektaş ve çevresi ile, Ege, Marmara ve Trakya’da Türkçe konuşan, Toroslar’da “yollarının Türkmen yolu olduğunu” söyleyen, Sivas, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya’da Zazaca ve Kürtçe konuşan ama kendilerini Türk olarak tanımlayan, Maraş- Elbistan, Pazarcık ve çevresinde Kurmanci konuşup Türkçe ayin yapan, Hatay, İskenderun, Adana ve Mersin’e inince ise kendilerini “Arap” olarak ifade eden Aleviler’e rastlanması bu iddiayı çürütmez. Ord. Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’a göre sonradan edinilen bu kimlikler, “sosyal bir değer taşır, belli bir yaşam biçimini gösterir, resmi Sünniliğe uymayan, aşiret adetleri hala canlı olan ve kendi içlerine kapanmış olarak yaşayan cemaatleri ifade eder.”

İslamiyet’in Türkçesi
Bu “içe kapanıklığa” neden olan ve iki haftır kronolojik bir çerçevede aktardığımız tarihi sürecin üzerinden kabaca geçmek gerekirse;
Arap ordularının Türkistan’a kanlı girişine, yağma, hakaret ve işkencelerine tepki olarak İslamiyet’e 300 yıl boyunca “direnen” Türkler’in, Yusuf Hemedani, Ahmet Yesevi gibi isimlerin öğretisi ve onların yetiştirdiği Horasan Erenleri ile birlikte katettiği yol bellidir. O yol, diziye isim de veren Horasan-Anadolu yoludur. Ve Türkler o yolda İslamiyeti, Türk sufiliği ile bütünleştirerek, kendi kültürel birikimleri ile özdeşleştirerek yaşamaya başlamışlardır.
Anadolu’ya gelen bu Alevi kitleler, yaygın bir izah tarzı ile “İslamiyet’in Türkçesi”ni yaşadıklarını savunmuşlardır.
Türkmen Alevilerin Kürtlerle uzun soluklu karşılaşması, Şah İsmail ile yapılan Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Osmanlı yönetiminin uyguladığı sistemli sindirme ve yok etme politikasının sonucu yaşanır. “Şah İsmail’in peşindeki Kızılbaş Türkmen’e karşı, Osmanlı çoğu Sünni ve Şafi olan Kürt beylerini tutmuştur.” (Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi)
Kürtler’in yaşadığı bölgelerde kendilerini korumak için Kürt gibi yaşamaya başlayan Alevi Türkmenler 450-500 içinde Kürtleşmiştir.

Boyların kökeni belli
Sosyolojik olarak “Her milliyet farkı dil farkını gerektirse de, her dil farkı milliyet farkını gerektirmez.”
Konuyu karmaşık nüfus istatistik tahlillerine, secere ve göç haritalarına boğmadan, bu alanda çalışan sosyolog ve tarihçilerin tespitlerinden örneklerle açıklamak gerekirse;
Türk sosyolojisinin temel taşlarından biri olan Ziya Gökalp “Kürt Aşiretleri Üzerine Tetkikler” inde “Kürt aşiretlerinin Türkleşmesini kabul edip, Türk aşiretlerinin Kürtleşmesini kabul etmeyen” anlayışın sakatlığına dikkat çeker.
Kendisi de Diyarbakır’lı olan Gökalp bu ilden verdiği bir örnekte “Karacadağ’da yaşayan ’Türkan/ Terkan’(Kürtçe: Türkmenler) aşiretinin bütün fertlerinin Oğuz ilinin Beydili boyuna mensup halis Türk olduklarını bildiğini” kaydeder. “Bununla beraber, Türkçe’yi unutarak onun yerine Kürtçe’yi ikame etmişlerdir.”
“Yine Siverek’te Bucak isminde bir nahiye vardır. Ki Zazaca konuşur. Halbuki Lazkiye’de Bucak ve Bayır ismindeki nahiyeler Türkçe konuşur”
Çalışmalarını Koçgiri aşireti üzerine yoğunlaştıran tarihçi Baki Öz de bu aşiretin Orta Asya’dan Anadolu’ya gelip sonradan Kürtleşen bir Türkboyu olduğunu, Şeyhhasan aşireti ile de akrabalık ilişkilerinin bulunduğunu belirtmiştir.

Tarihi izler var
’Dersim Tarihi’ni araştıran Ali Kaya ise konuyu “izler” üzerinden giderek ele alır ve Desim civarında üzerinde “koç resimleri” bulunan mezartaşlarının, İbni Batuta’nın 1333-34 yıllarında Kuzey Dersim’e uğradığında Moğollarla sürekli savaşırken gördüğünü aktardığı “iki Türkmen kabilesi” Karakoyunlu ve Akkoyunlular’a ait olduğunu savunur.
Türkiye’de Alevilik araştırmaları denince ilk akla gelen akademisyenlerden olan Mehmet Eröz, “Türkiye’de Alevilik Bektaşilik” isimli eserinde “Kalmuk Türklerinin yerleşme yerlerinden birinin adının ’Sarız’olduğunu gösterdik. Kayseri’ye bağlı Sarız’da Türkçeyi unutmuş olan ve Kurmançça konuşan, Alevi cemaatlerin oturuyor olması, konumuz bakımından üzerinde durulmaya değer bir hadisedir” diye yazar.

Meclis kürsüsünden…
Aleviliğin Türklüğü-Kürtlüğü konusu aynı tarihte TBMM gündemine de gelmiştir. Dersim milletvekili Hasan Hayri Bey burada yaptığı konuşmada “Yavuz Sultan Selim zamanında Harzem’li Alevi Türkler’in can güvenlikleri nedeni ile, Dersim dağlarına çekilmek zorunda kaldıklarını ve bu tecrit neticesinde kendilerini gizlemek için Kürtçe öğrendiklerini, süreç içinde Türkçe’den uzaklaşarak Kürtleştiklerini” anlatır.
Yaşayanın ağzından “kimlik” meselesi
Aleviliğin bir “tabu” olmaktan kurtulmasına ve Aleviler’in kimliklerini açıklamak konusunda “özgüven” le hareket etmesine katkıda bulunacak çok sayıda çalışma yapan araştırmacı-yazar Cemal Şener’in kendisini tanıtma biçimi, Alevilerin etnik kökeninin “sorun”a dönüştüğü noktayı ortaya koyuyor:
“Annem Gümüşhane- Kelkit’li bir Türkmen köyüne mensup idi.
Ama babam, dedem Tunceli- Ovacıklı idi. Babam kendisini Türk olarak ifade edince onun asimilasyon sonucu Zazalığı değilde Türklüğü savunduğunu düşünüyordum.
Babam ise ısrarla 30 yıl boyunca bana kendilerinin Horasan’dan gelen Türkler olduklarını Zazaca’yı sonradan öğrendiklerini bana anlatmaya çalıştı.

Türkleştirme şansı yoktu
Ben babamın Kürt olsa idi asimile olamayacağını tam tersine Türk olduğu için asimile olduğunu Türk Tarihini, Osmanlı Tarihini ve Alevi Tarihini okuyunca öğrendim.
Gerçekten ortada bir asimilasyon vardı.
Ama bu benim iddia ettiğim gibi değil babamın iddia ettiği gibiydi.”
“Alevi olup Kürtçe ya da Zazaca konuştukları halde kendilerini Türk olarak ifade eden Alevi yerleşmelerinin % 75 ini gezmiş” biri olarak bu konuda geniş söz hakkı bulunan Şener, genç kesimin anne, baba ve dedelerinin kendilerini Türk olarak ifade etmelerine karşı yönelttikleri “asimile” oldukları cevabının siyasi nedenleri olduğunu öne sürüyor.
Şener’e göre de “Türkler’in Anadolu’daki Osmanlı ile ilişkileri düşünüldüğünde Osmanlı’nın Kürdü ya da Ermeniyi Türkleştirmesi olasılığı yok.
Tam tersine Osmanlı Türk ve Alevi karşıtı olduğu için Alevi Türkmen’in canını, malını kurtarması için Kürtçe ya da Zazaca konuşan bölgeye sığınması daha büyük olasılıktır.”
Aşiretlerin kökeni
1937 yılında doğan, Pülümür kökenli dede Pir Ahmet Dikme, 1999’da “Haykırıp Duyuramadıklarım” adıyla kitaplaştırdığı iddialarını şu kararlılıkla ortaya koyuyor:
“Munzur dediği dağın güney yakasında bir tek Kürt yoktur. Orada yaşayan Şeyhhasan aşireti tamamen Horasan kökenli Türkmenler’dir. Daha doğuya, Pülümür’e doğru gelindiğinde ise, Areli, Lolanlı, Şahvelanlı, Kemanlı, Çerekanlı ve daha bir çok aşiret oturmaktadır. Bu aşiretlerden hiç biri Kürt değildir. Tamamı Türk kökenli aşiretlerdir. Ben bu konuyu her platformda tartışmaya hazırım.”Yabancıların saha çalışmaları

Sahaya önce batılılar indi
Kimi fitne peşinde, kimi ilim; Alevilerin etnik kimliği üzerine yapılan çalışmalarda yabancı akademisyen ve araştırmacılar gözle görülür biçimde öndeler. Saha çalışmaları sırasında kafatası ölçenler var…

Narlıdere Belediyesi’nin müzeye dönüştürdüğü cemevinde sergilenen mezar odası Orta Asya Türk inanışını yansıtıyor
İngiliz Sosyal Antropoloğu David Shankland, Alman araştırmacı Anton Jozef Dierl, Ruth Mandel, F.R. Hasluck…
Yabancı akademisyen, gazeteci ve gezginlerin “Aleviler”i özel ilgi alanı olarak seçmelerinin geçmişi epey eskiye dayanıyor. Birçok belgenin günümüze ulaşmasını sağlayan, bir dönemin “yok sayılan” kültürünün “yazılı kaynakları” haline gelen bu eserlerden ne kadar veya nasıl faydalanabiliriz?
Elbette, 1800’lerden itibaren dünyanın bir ucundan Anadolu’ya gelen bu araştırmacıların “neden”lerini göz önünde bulundurarak. Aralarında birçok “gerçeği” gün ışığına çıkaranlar olduğu gibi, tahrik amaçlı yazılmış düzmece tarihlere imza atanlar da var.

Hedef mezhep kavgası
Cumhuriyet öncesinde “Türkiye, İran, Afganistan ve Arap ülkeleri gibi kapitalist gelişmesini tamamlamamış ülkelerde sınıf mücadelesi yerine mezhep, tarikat mücadelelerini kışkırtmalı, bir avuç aydını fikren bölmelidir” mantığıyla yola çıkanlar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “rejimi” yıkmaya dönük ayaklanmaları “din” maskesiyle gizlemek aklını verenlerle aynı odaklardı.
Albay Stoks’un 1920 yılında Lord Curzon’a gönderdiği şu mesaj üzerinde durup düşünmek gerekir:
“Azerbaycan’da Sünnilerle Şiiler arasında zıtlık büyüktür, biz bu zıtlığı daha da geliştirebiliriz.”
Şüphesiz bu zıtlığı geliştirmek isteyenler Türkiye’de de boş durmadılar. Olayları bu pencereden ele alınca, hala “faili meçhul” sayılan birçok provokatif olayın sorumlusu gün gibi ortada değil mi?

Barış gönüllüleriyle pişti
Osmanlılar dönemindekilerden sonra, “ikinci dalga” olarak karşımıza çıkan yabancı “Alevilik uzmanları”nın Türkiye’ye geliş tarihinin, ABD’nin “Barış Gönüllüleri” adıyla sofralarımıza kadar oturtmayı başardığı “misyonerleriyle” aynı tarihe rastlaması ve Alevililerin hafızasındaki en derin yaraların da onların mesken tuttuğu Maraş, Çorum gibi illerde açılmış olması tesadüf olabilir mi?
Reha Çamuroğlu’nun, Bektaşiliğin “Hristiyanlığın boş inançlarını” devam ettirdiğini belirten tarihçi F.R. Hasluck için “İngiliz İstihbaratı’nda görevliydi ve tezlerini ortaya atarken siyasi amaçlar güdüyordu” demesine bakılırsa Aleviler bu konuda, haklı olarak şüpheci davranıyorlar.
Alevileri konu eden yabancı yayınlar arasından en çarpıtılmş olanı, son yıllardaki etniklik kavgasının da fitilini ateşleyen Peter Alfred Andrews’in Türkiye’de Etnik Gruplar çalışması oldu. Türkleri kendi içinde “Türk, Alevi, Sünni, Sünni Yörükler, Alevi Yörükler, Tahtacılar, Abdallar, Azeriler, Kırgızlar, Kazaklar, Sünni Kürtler, Alevi Kürtler…” diye ayıran Andrews, her bir Türk boyunun ayrı bir etnik kimlik olduğunu savunacak kadar ileri giderek, Erdoğan gibi “mozaiğin parça sayısını zenginleştirme!” çabasındaki siyasilere de ilham kaynağı oldu.

Uyur idik uyardılar
Alevilik, özellikle etnik şifreleri konusunda çalışan yabancı akademisyenlerin en tanınmışı, önceki bölümlerde de yer yer alıntılar yaptığımız “Rus ve Azeri asıllı Fransız Türkolog!” Irene Melikoff oldu. Bakü Devlet Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi’nin fahri doktora verdiği Melikoff uzun süre Strasburg Üniversitesi Türk Dilleri Enstitüsü’nün yöneticiliğini yaptı.
1969 yılından 2009’daki ölümüne kadar Alevilik ve Bektaşilik üzerine çalışan Melikoff, Umur Paşa Destanı, Melik Danişmend, Ebu Müslim Horasani, Türk Sufizminin İzinde, Uyur İdik Uyardılar, Efsaneden Gerçeğe Hacı Bektaş ve Kırklar Sofrası gibi çok sayıda Türkçe eser verdi.
Bektaşiliği “Türk halk dini” olarak tanımlayan Melikoff’un Selçuklular döneminde “İslam’a girmiş, Müslüman olmuş, kültürü İranlaşmış kentli Türk”e Müslüman, “yeterince Müslümanlaşmamış(!), göçer ya da yarı göçerler”e ise Türk dendiği yönündeki tespiti önemlidir.
Sonraki dönem saray tarihçilerinin “hakaretamiz” sıfatlarla anışına bakılırsa durum Osmanlı’da da değişmedi ve “Türk”, bir “aşağılama, dışlama, kötüleme” ifadesi olarak kullanıldı.
İlk Safeviler’in taraftarlarının adı olan, fakat giderek horlayıcı ’asi zındık’, hatta ’Kürt’ anlamlarına gelmeye başlayan Kızılbaş deyiminin yerini, sonradan Alevi sözünün aldığını ifade eden Melikoff “Aleviler’in büyük bölümü Türk olduğu halde, günümüzde Alevi deyimi de aynı anlama doğru çekilmektedir” der.

“Kürt Aleviliği”ni inceledi
Kürtler üzerine “ilan edilen” ilk saha çalışmalarını yapan isim Hollandalı araştırmacı Martin Van Bruinessen’in “Kürt Aleviliği”ni incelemek üzere çıktığı yol da onu “ister istemez” Türk inanç ve ritüellerine çıkardı. Bruinessen “Kürtçe konuşan Aleviler”in aşiret adlarının ve ritüel dillerinin Türkçe olması karşısında “muğlak kimlik” gibi bir tanım geliştirmeyi denedi.
Çalışmasında Jandarma Genel Komutanlığı tarafından hazırlanan bir rapora değinen Bruinessen, “Zaza Aleviler’in mezhep ve ibadet dilinin Türkçe olduğu, ayinlere iştirak edenlerin Türkçe konuşmak mecburiyetinde oldukları” bilgilerini aktardı. Söz konusu rapora göre “Türklük’ten pek de uzaklaşmamış Dersim Alevileri arasında Türkçe meram anlatmak mümkünken, 10 yaşından küçük çocuklarla Türkçe konuşmak imkanı ortadan kalkmak üzeredir ve bu netice Dersim Alevi Türkleri’nin benliklerini kaybetmelerine ve günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilememesine” neden olabilir. Günümüzde karşımıza çıkan fotoğraf, bu kaygıların yok yere olmadığını göstermiyor mu?
Dersim konusunda Başbakanlık arşiv belgelerinde çalışan Cevdet Türkay’ın tespitlerini de dikkate alan Bruınessen, Türkay’ın “Konar- göçer Türkmen Erkadi taifesinden”, göçmen Türkmen Kürtler “, yani Kürtleşmiş Türkler” olarak bahsedildiği , Dersimlilerin de Kürtleştirilmiş (ya da Zazalaştırılmış) Kızılbaş Türk aşiretleri olduğu“ tezine destek verir.

Horasanlı aşiretler
Yine Bruinessen’in gündeme getirdiği 1930’lara tarihlenen bir istihbarat raporuna göre ”Pülümür bölgesindeki yaşlı erkekler hala Celalettin Harzemşah’a dair efsaneleri hatırlarlar. Büyük Baba Dağı O’nun mezarı olarak sayılır.”
“Şeyhhasan aşiretinin aslen Horasan’dan olduğu ve Dersim’e yakın zamanda Malatya yakınındaki Alacadağ bölgesinden geldiği” bilgisini de değerlendiren Bruinessen, Dersim’de Zazaca konuşan Şeyhhasan aşiretinin Malatya’daki köyünde Zazaca konuşan bir tek kişinin olmamasının Zazaca’nın sonradan öğrenildiğini kanıtladığını savunur.
“Yalnızca Şeyhhasan değil, ama bazı başka Dersim aşiretleri”nin de Horasan’dan geldiğinden bahseder ki bunlar İzol, Hormek ve Şadi’dir. Ona göre Bingöl, Muş, Varto’da yaşayan çoğu Hormek, Lolan ve Balaban aşiretine mensup Aleviler “Kendilerini Kürt addetmeye daha az meyillidirler.”
Kaldı ki bu aşiretler Şeyh Sait isyanına katılan Kürtlere karşı çıkarak Mustafa Kemal’e destek vermişlerdir.
Kafatası ölçümü yaptı
Luschan, 1890’da Zincirli Göyük’te kazı yapan Alman bilim kurulunda görevliydi.
1880 – 84 yılları arasında Balkanlar’ı, Türkiye’yi ve Kuzey Afrika’yı dolaşan Felix Von Luschan, Tahtacılar ve Bektaşiler ile Erzincan, Diyarbakır, Tunceli, Elazığ gibi kentlerde yaşayan Aleviler üzerinde araştırmalarda bulundu.

Karakteristikleri değişmedi
Antropolog olan Luschan, buralarda yaptığı kafatası ölçümlerinin sonucunu şöyle nakletti:
“Tüm bu Alevi ve Bektaşi gruplar kısa kafalı (brakisefal), Arap ve Kürt gruplar ise Dolikosefaldir. Ayrıca Aleviler dinlerini korumuşlar, bu yüzden yabancılarla dış evlilikten kaçınmış, böylece de eski karaktersitik özeliklerini korumuşlardır.”
Hükümete bağlılıkgösteriyorlardı
Osmanlı dönemi “Anadolu gezginleri”nden biri de Alman Feldmareşal Moltke’tur. Gözlemlerini Türkiye Mektupları adıyla yayımlayan Moltke Pazarcık’ı şöyle anlatır: “Pazarcık Ovası’nı geçtik. Bu ovada üç Türkmen kabilesi: Atmalı, Kılıçlı, Sinimili’ler konaklamıştı. Bu üç kabile halkı 2000 çadırda oturuyordu. Reşit Paşa, en nüfuzlu Kürt beylerinin akıllarını başlarına getirdikten sonra bu Türkmenler de hükümete karşı olan sevgi ve bağlılıklarını ilan etmişlerdi ve 400 kese akçelik (20.000 florin) bir salyana (yani vergi) ödüyorlardı.”Milli Mücadele dönemi

Cumhuriyet, Anadolu’nun saklı kalan özgeçmişiydi
Mustafa Kemal, Samsun’a çıkışından Ankara’ya ayak bastığı güne değin, Milli Mücadele hazırlıklarını, Türkmen direnişinin öncüleri olan Alevilerle dolu şehirlerde yürüttü ve onlardan “koşulsuz” destek gördü
Ankara’ya gelişinde Atatürk’ü karşılayan Ahilerin Seğmen Alayı’nın Cumhuriyet Bayramı temsili tören geçişi.
Mustafa Kemal Milli Mücadele’yi fiili olarak başlattığında, hakkında idam fermanı çıkarılmış “eski” bir subaydan başka bir şey değildi, ona destek olan veya olmayı aklından geçirenlerin, işgalcilerle işbirliğine hazırlanan İstanbul Hükümeti nazarındaki konumlarının “konforlu” olmayacağı açıktı, “üç kıtaya hükmetmiş” koca bir imparatorluktan, “Anadolu yarım adasında kıstırılmış” aciz bir “av” görünümüne gerilenmişti… Ümitsizlik o derecedeydi ki, “bağımsızlık” savaşına girişmek için yola çıkanlar dahi “manda”yı bir “çözüm yolu” olarak kabule hazırdı; iş ki şartlarında anlaşılabilsin!..

İstanbul’un ummadığı taş
İşte bu ortamda, önceki Türkmen ayaklanmaları sırasında, saray tarihçilerinin kendilerini tarif biçimi ile “uryan ve puryan” (çırılçıplak) olan kitlelerin yaptıklarına bakanlar, kuşkusuz “boylarından büyük” işlere kalkıştıklarını düşünmüş ve endişeye gerek duymamışlardı.
Ali Baba adındaki bir Alevi, 25 Mayıs 1919’da, Milli Mücadele’nin yol haritasını çıkarmak üzere “karargah” olarak seçtiği Havza’ya gelen Mustafa Kemal’i, “Mesudiye” adlı otelinde ağırlıyor ve “Paşa”nın güvenliği için otele başka konuk almıyordu… (Bu otel, kurtuluşun kilometre taşları olan Amasya, Sivas, Erzurum, Ankara adları verilen odalarıyla “Gazi Evi Müzesi” ne dönüştürüldü.)
12 Haziran’a kadar Havza’da kalan Mustafa Kemal, ilk defa 26 Haziran 1919’da geldiği Tokat’ta da yine bir Alevi olan Rıfat Efendi’nin misafiri oluyordu. Buradan Sivas’la kurduğu temasın duyulmaması için, postaneyi denetim altına alanlar da Bektaşiler’di.

Tokat’tan anlamlı destek
Gazeteci Ruşen Eşref’in anlatımıyla “O, Bolu beylerine isyan etmiş Köroğlu değildi” ama “Millet adına dünyaya meydan okuyan ’Heyet-i Temsiliye Reisi’Mustafa Kemal’di.”
Ve kurtuluş yolunun henüz başında en anlamlı desteği Tokat’ta, eski, yıpranmış üniformaları ile, bir binbaşı komutasında kendisini bekleyen 19 nefer ve bir çavuştan alıyordu.
Mustafa Kemal’in Tokat’tan Konya’daki 2. Ordu Müfettişliği’ne gönderdiği ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayınlanan ve tam bir “güven” beratı sayılabilecek tarihi telgrafı şöyleydi:
“Tokat ve havalisinin İslam nüfusunun yüzde seksenini ve Amasya havalisinin de mühim bir kısmını Alevi mezhebinden olanlar teşkil ediyorlar ve Kırşehir’de baba Efendi hazretlerine fevkalade bağlı bulunuyorlar.
Vatanın ve milli istiklalin bugünkü tehlikesini bilfiil görmekte olan müşarünileyhin kanaatı hazırası şüphe yoktur, buna pek müsaittir. Binaeanaleyh söz sahibi ve emniyetli bazı zevatı görüştürerek, kendilerince muvafık görülecek Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak cemiyetlerini takiye edecek surette birkaç mektup yazdırılarak, bu havalideki Alevi nüfuzlularına dağıtmak üzere Sivas’a gönderilmesini pek faydalı telakki ediyorum…”

Hacı Bektaş ziyareti
Ve “Cumhuriyet” kelimesinin ilk defa dile geldiği Hacı Bektaş…
Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin ardından Ankara’ya geçerken Çelebi Cemalettin ile görüşmek üzere, Rauf Orbay, Mahzar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Refik Saydam, Muzaffer Kılıç ve Muncur Kaymakam vekilinin de bulunduğu kalabalık bir heyet ile Hacı Bektaş’a geldi. O sırada rahatsız olduğu bilinen Çelebi Cemalettin Efendi’nin daha önce devletin hiçbir resmi görevlisine göstermediği ilgiyi, artık hiçbir resmi sıfatı bulunmayan Mustafa Kemal’e göstererek onu yolda karşılaması “ülkü birliği”nin işaretiydi.
Geceyi Çelebi’nin evinde geçiren, ertesi gün de Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ile dergahı ziyaret eden Mustafa Kemal burada bulunanlara bağımsızlık mücadelesini anlattı. O, 24 Aralık 1919’da Hacı Bektaş’tan ayrılırken, dergahtan çıkan bir başka kafile de, işaret ettiği yerlere ulaştırılacak giysi, yiyecek ve diğer ihtiyaçlardan oluşan yardımı taşıyordu.
Aleviler, Milli Mücadele’ye sadece lojistik desteği vermedi. Bağımsızlık için en çok feda edilmesi gereken “can”dı ve sayısız örnekte görüldüğü gibi “canlar”cepheye yürümekte tereddüt etmiyordu.
Yunanlılara karşı, Tavas’tan 200 kişilik gönüllü birliğine sahip, Teslim Tekkesi Şeyhi Mazlum Baba’nın yedek subay oğlu, Bektaşi taç ve kıyafetleriyle savaşacaktı. Yine Tahtacı ve Çepniler askeri güç olarak ön saflarda yerlerini aldı. Alevilerin cephede “sembolleri” ile birlikte varlık göstermesi, “milli kimlik” mücadelesi olarak idraklerinin en önemli delilleridir.

Anadolu ihtilali
Falih Rıfkı, Milli Mücadele’yi anlatırken “Anadolu İhtilali” ifadesini kullanır.
İşgal güçlerinin “bir mezbeleden, bir viraneden başka bir şey olmayan Ankara”nın başarısına ihtimal vermedikleri için, neticesini idrak ve kabulde epey zorlandıkları bu “ihtilal”, gizli saklı değil, Atatürk’ün 27 Aralık 919 günü Ankara’ya gelişi sırasında, coşkuyla ilan edilir. Ankara ve civarındaki Türkmenler Mustafa Kemal için “Seğmen Alayı” düzerek; hedefin adını koymuş olurlar. Çünkü Türk geleneğine göre Seğmen Alayı “yeni devleti kuracak reisi seçmek üzere düzülür”.
Bu eski Oğuz töresi, Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra sadece üç defa uygulanır. İlkinde “atlı seğmen alayları önünde, bir torbadan çocuğa ok çektiren” Selçuk’un “Han”lığı… İkincisi, bir ak keçeye oturtulup dokuz defa havaya kaldırılarak, kımız eşliğinde and içen Osman’ın “Bey”liği… Ve sonuncusu da, Orta Asya’da otağ önüne dikilen tuğ gibi, Efeler kahvesine sancak dikilerek müjdelenen “Mustafa Kemal’in reisliği” ve kuracağı yeni devlet onuruna…
Bu milli galeyanın sadece düşmana karşı olmadığını İsmail Habib Sevük Yenigün’de yazdığı 1922 tarihli makalesinde şöyle özetler: “Şüphesiz kıyam ettikten sonra ilk gayemiz düşmanı tepelemekti, fakat en büyük gayemiz bu değildi… Sevr muahedesini yırtmaktan da büyük olan bu gaye nedir? Bu milletin kendi kendisine sahip olmasıdır…”
İhtilali yapan Anadolu’nun sesine kulak verildiğinde oradan yüz yıldır yükselen şu çığlık duyulur:
Yürü bre Hızır Paşa / Senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın / O da bir gün devrilir.
(Pir Sultan Abdal)

Ne mutlu Türküm diyene
Atatürk’ün, “Biz Türkler, bütün tarih-i hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mübah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik…” sözlerinin, Çetin Yetkin’in ifadesiyle “Etrak-ı bi idrak” ken, “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye haykırma özgürlüğünü elde eden Aleviler’deki karşılığını anlamak zor olmasa gerektir.
İmparatorluk düzeninde “Türk”ün yerini düşünce, Anadolu’nun, kimliğini bastırmaya zorlanan, ezilen, horlanan insanlarının beklentisinin adından ibaret olan Cumhuriyet’in özgeçmişi olduğunu görmemek imkansızdır. Milli Mücadele, Anadolu Türkmenlerinin tarihi referanslarını utandırmayacak biçimde davranmasıdır.
Cumhuriyet’in ilk defa dile geldiği an
Yıllar sonra ortaya çıkar ki “Cumhuriyet”in ilk defa telaffuz edilişi de, Mustafa Kemal’in Ankara yolundayken yaptığı Hacı Bektaş ziyareti sırasında olmuştur.
Çelebi Cemalettin’in kardeşi olan Veliyeddin Çelebi abisinin “sırrını” şöyle aktarır:
“Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Paşa Hazretleri“ diyor, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz.
Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?
Çelebinin Cumhuriyet kelimesini böyle açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa heyecan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz daha yaklaşıyor, onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle:
”O mutlu günü ilan edene kadar aramızda kalmak kaydıyla evet Çelebi Efendi Hazretleri“ diyor.
Çelebi’nin gizli tutacağına söz verdiği bu sırrı ölüm döşeğinde kardeşi ile paylaşmış olması, Aleviler’i milli mücadelenin içinde tutmanın zaruretine dikkat çekmek için olsa gerektir…Yabancıların tahrikleri

Anadolu ihtilaline fesat tohumu
Milli Mücadele’nin “zafer” yolunda olduğunu gören işgal güçleri, tek vücut olan Anadolu’yu bölmek için “İslam’ın içine girmek” olarak tanımladıkları yeni bir yöntemi gündeme getirdiler
Tahriklere rağmen Atatürk’e bağlılıklarını, Malatya Zeynelabidin Cemevi’ndeki gibi başköşeye koydukları resimlerle gösteriyorlar
Mustafa Kemal tarafından yayınlanan Hakimiyet’i Milliye’nin ilk sayısında (Ocak 1920) Pazarcık Müftüsü Veli ve beraberindeki üç Alevi vatandaşın imzasıyla gönderilen şu telgrafa yer verilir: “Fransız işgal güçlerinin komutanları, anlaşma hükümlerini her gün biraz daha bozuyor. Maraş’ı aldıklarının birinci günü İslam kadınlarına saldırıldı. Depolardaki silahlar ve bombalar Ermeni vatandaşlarımıza dağıtıldı. Geceleri polis ve jandarma devriyelerimiz öldürüldü. Bazı aşiret reisleri para ve rütbe ile aldatılıp ayaklanmaya çağırılarak toplumlar arasına nifak ve birbirini öldürme tohumları ekilmeye başlandı…”

İslamın içine girmek
Bu “nifak ve öldürme tohumları”nın filiz vermesi için sürülecek tarla paylaşım”a tabiydi. İstanbul hükümeti ve mütareke basını, Anadolu Türkmenleri arasında (yanda Yakup Kadri’nin bahsettiği nedenlerle…) Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ele verecek muhbir filizlendirme konusunda başarısız olunca meydan bütünüyle, zaten faaliyet halindeki dış destekli “cemiyetlere” kaldı.
Onlar milli mücadelenin tuttuğu yolun zafer olduğunu görmeye başlamış ve bunun mimarı olan kitlesel inancı hedef almışlardı. Yöntemleri “İslamın içine girmek”, bu yolla kah yozlaştırmak, ya ayrıştırmak, kah birbirine kırdırmak olacaktı.
Milli Mücadele döneminde “Cumhuriyet” kavramını ilk telaffuz eden ve temsil ettiği toplumun beklentisinin bu yönde olduğunu dile getiren kişi bir Alevi (Çelebi Cemalettin) olmasına karşın, Cumhuriyet’e karşı girişilen iki ayaklanmanın “Aleviler”e mal edilmesi, yukarıda andığımız faaliyetler birbirinden bağımsız gelişmemiştir.
1920’de Hacıbektaş’ta, Mutki’de Aleviler Mustafa Kemal’in “Kutsal birliğimize dayanç ve inancımıza güvenerek töreye uygun isteklerimizin elde edileceği güne değin, hiç yılmadan çalışılması” ricasını bütün ulusa duyurma görevini üstlenirken… Güneydoğu’da Fransızlar’a “kesin darbeyi vurmak” için Kılıç Ali’yle omuz omuza çarpışırken… Sivas’ta veya Erzincan’da, yahut Tunceli’de neden ayaklansındı?
Baki Öz, Koçgiri Ayaklanması üzerine çalışmalarında ayaklanmanın elebaşları “Alişan ve Haydar Beyler’in Mustafa Kemal ve hareketini bir türlü içlerine sindiremediklerinden” bahseder. Derebeyliği ile milli devlet arasındaki kan uyuşmazlığı düşünülünce, Abdülhamit döneminde kılıç kuşandırılarak “paşa” yapılmış, varislerini aşiret mekteplerinde yetiştirmiş bu “ağalar”ın Cumhuriyet’i memnuniyetle selamlamaması elbette normaldir. Koçgiri ayaklanmasında “anormal”olan, ana figürün, ülkenin her yanında Kuvay-ı Milliye’nin belkemiği durumundaki “Aleviler” oluşudur.

Koçgiri’de Alevilik maskeydi
Ayaklanmayı çıkaranlar bunun tam da böyle, bir Alevi ayaklanması olarak algılanması için, ince ince planladıkları belli olan her detayı hayata geçirmişler; ilk toplantılarını Hüseyin Abdal Tekkesi’nde yaptıktan sonra, aşiret reislerinden, ortaya Zülfikar koyarak üzerine ant almışlar; örneğin Dersim’de yöre halkının isyana destek vermesi için “Zülfikar Murtaza’ya ve parçalayıp Fatma Zehra niyazına yedikleri elmaya” ant içtirmişlerdir. Alevilerce kutsal sayılan her türlü sembol ve ritüel de işin içine katılarak şeklen “Alevileştirilen” ayaklanma özünde hiçbir zaman “Alevilik”le ilgili bir tavır olmamıştır. Hatta dönemin ünlü provokatörü Alişir’in “Türkm subayların cebinde Alevileri öldürmek için talimat var, kırım yapacaklar” tahrikine rağmen, Erzincan, Tercan ve Çayırlı aşiretleri ayaklanmaya katılmamış, Kureyş aşireti ise engel olmak için üstün bir çaba sarfetmiştir. Ankara Hükümetine destek olmak için Topal Osman öncülüğünde Milli Mücadele birliklerine katılan Türkmenler Kemah’ta ayaklanmanın bastırılmasında görev almışlardır…

İngiliz parmağı vardı
Koçgiri, İngilizlerce desteklenen Kürt Teali Cemiyeti’nin İmranlı’daki kolunu kurmuş olan Haydar Bey ile Alişan’ın Osmanlı’dan gelen imtiyazlarını kaybetmemek ve özerk Kürdistan’ı kurmak fırsatını kaybetmemek için giriştiği tahrikin neticesidir. Jin ve Jepin gazeteleriyle propagandası yapılan fikir Sevr’in hayata geçirilmesidir. Burada en dikkat çeken vurgu, özerkliğin “Avrupalılarca verildiği”yle övünülmesidir.
Görüldüğü gibi kökü ta Orta Asya’ya dayanan, Osmanlı mühime defterlerine bakılırsa 1300’lerden beri bölgede olan ve ekrat taifesinden yani Kürtleşmiş Türk boylarından sayılan bu aşiretler federasyonun, Milli Mücadele’yi baltalamak için Aleviliği kullandığı ayaklanma, Nuri Dersimi’nin sözüyle “Kürt bağımsızlık savaşının bir aşamasıdır. Onunla bir meydan savaşı yitirilmiştir, ama savaş bitmemiştir.”
Türk tarihini inceleme fırsatı bulanlar, halkın kutsallarını kullanarak, menfaatlerini korumak savaşının bitmediğini Dersim’de bir kere daha göreceklerdir. Dersim’de çıbanbaşlığını aynı isimlerin yaptığı “devam ayaklanması” tarihsel süreç içinde Aleviler’in Atatürk ve Cumhuriyet ile arasını açmak için kullanılmıştır.

Hedef Atatürk’ten koparmak
Hüsnü Merdanoğlu, Kemalizmle Bütünleşen Alevilik adlı kitabında, bu tür faaliyetlerle ilgili olarak “Emperyalistler bilmektedirler ki; Kemalizm kalesini sarsmak için kalenin bütünlüğünü oluşturan yapı taşlarını yerinden oynatmak, devletin kurucusunu, kurtarıcı olarak gören unsurların düşüncelerini bulandırmak gerekir…” diyor.
İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri’nde, Hollanda Leiden Üniversitesi’nde, dönemin Selçuk Üniversitesi Rektörü Mehmet Aydın’ın tavsiye ettiği Prof. Dr. Erik J. Zürcher’in danışmanlığında, “Bektaşilerin Türkiye’nin Milli Mücadelesi’ndeki Rolleri” konulu doktora tezi hazırlayan Hülya Küçük’ün “Bektaşilerin Milli Mücadeleye ve ardından gelen reformlara desteklerinin” saltanatı ve hilafeti kaldırıp Cumhuriyeti kurmak için“olduğu ve bu sebeple topyekün bir şekilde Milli Mücadeleyi desteledikleri şeklindeki savı da çürütmeye çalıştım” ifadesine değinen Yetkin “Demek ki bu çalışma bir araştırma değil, önceden varılmış bir yargıyı, daha doğrusu önyargıyı kanıtlamak için yapılmış.” diyor.
Yetkin’in adı geçen eserini okuyanlar o önyargının biraz irdelendiğinde Milli Mücadele’nin “Türk” kimliğini unutturmaya, inkara dönük olduğunu görebilirler.
Türk münevveri sebebi sensin!
Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Onu, behimiyetin, cehlin ve yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla, kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin?
(…) Tabi ellerine batacak. (…) İşte her yanın şerha şerha kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun, öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren şey, senin kendi eserindir…
l Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Yaban
“Asya’nın muazzam kapıları yüzümüze kapanıyor”
“Anadolu İhtilali” karşısında hayrete düşenler sadece Yakup Kadri’nin bahsettiği “İstanbul aydınları” değildir. Metin Aydoğan’ın Yeni Dünya Düzeni, Türkiye ve Kemalizm’de, 1922 yılında Hollanda basınında çıkmış bir makaleden yaptığı aşağıdaki alıntı paylaşımcıların şaşkınlığını göstermekle kalmaz, Türkler’le yeni mücadelelerini “İslamiyet’in içine girerek” yani mezhep ayrılıkları ekseninde sürdürme niyetlerini ifşa eder:
“Türkleri en yakından tanıyanlar ve en koyu Türk dostları için bile şaşırtıcı olan bu beklenmedik başarı akla şu soruyu getiriyor: Görünüşe göre son nefesini vermekte olan, ölüme mahkum Türkiye, dört yıl süren dünya savaşı sırasında maddi ve manevi gücünü son damlasına kadar tüketmiş olduğu, üstelik bu savaşta hiç de öyle özel yetenek ya da başkaca bir nitelik değişimi ortaya koymadığı halde, nasıl olur da böyle bütün dünyayı şaşkına çevirir?
Sonu gelmiş gibi duran bu ülke, bugün üstelik yapayalnız kaldığı bir anda, en yüksek düzeyde bir örgütlenme yeteneği ve doludizgin bir coşku sergiliyor. Türk paşalarıyla siyasetçileri, Asya halklarının ruh halini, Batının büyük devletlerinin, Dawning Street ya da başka yerlerdeki bakanlıklarında kurulu bütün Müslümanlık işleri şubelerinden çok daha iyi kavramışlar.

Sıfırı tüketmiş sayıyorlardı
Londra’da yapılan hesaplarda Mustafa Kemal ve milliyetçi hareketlerinin sıfırı tükettiği, Anadolu yaylasının ortasına itildiği yalnızlığın er yada geç tüm Kemalist hareketi iflasa sürükleyeceği, iki kere iki dört edercesine kanıtlanmıştı. Anadolu’nun daha dünya savaşı sırasında fazla kan kaybından öldüğü, sözcüğün tam anlamıyla bir dullar ve yetimler ülkesine döndüğü söyleniyordu. Toprakların işlenemediği, tohumluk, tarım makinesi ve iş gücü sıkıntısı çekildiği ileri sürülmekte idi. Eninde sonunda ülkenin sabrı taşacak, milliyetçi önderlere karşı ayaklanmalar patlak verecekti. İşte Londra’da söylenenler bunlardı. Gerçi Anadolu’nun dullar ve yetimler ülkesi olduğu konusunda haklıydılar. Tam dört yıl boyunca, milyonlarca insanın fedakarlığıyla durmaksızın savaşabilmesi, demirden yumruğuyla İngiltere’nin maşasını denize dökebilecek ölçüde güçlü darbeler indirebilmesi ise ulusal davaya duyduğu inanç sayesinde mümkün olabilmiştir.
Bekleyelim görelim tutumu yetmez. Kendimizi Avrupalı olma zirvesinden ya da kibirliliğinden kurtarıp İslam düşüncesinin içine girebilmeliyiz. Bunun gerekçesi, Müslümanlık konusundaki bilgimizi arttırmak falan değildir. En basitinden kendi bencil çıkarlarımız buna bizi zorluyor. Yoksa günün birinde gözlerimizi açtığımızda, Asya’nın muazzam kapılarının şaşkın bakışlarımız önünde ebediyen kapandığını görürüz.”Atatürk ve Aleviler

Atatürk sevgisi tutku düzeyinde
Atatürk sevgisini adeta “Alevi olmanın şartı” sayan Cemal Şener’e göre, “Aleviler ile Cumhuriyet arasındaki akort ayarı”nın bozulması, çok partili siyasi hayata geçilmesinden sonra dinin siyasallaştırılmasına paralel yaşanıyor
Milli Mücadele’de aktif rol oynayan Diyap Ağa Atatürk’ün Hz. Ali’nin izlerini taşıdığını düşünüyordu
Zaman zaman etnik bölücü gruplarla yan yana getirilmek istenen Aleviler’in 1950’li yıllara kadar cenaze törenlerinde dahi Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuduklarını, yıllık kurbanlarını Cumhuriyet Bayramı’nda kestiklerini bilmek gerekir. Ve bilmek gerekir ki, Aleviler, devlete ve kurucusuna sevgi gösterilerini, o tarihten sonraki “cumhuriyet hükümetleri”nin baskıları sonucu bırakmak zorunda kalmışlardır.
Fitne girişimlerine rağmen cemevlerinin büyük bölümünde Hz. Ali ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin yanında Atatürk resmi de olduğunu yazmıştık. AB’ye uyum bahanesiyle Atatürk’ün bütün kamu kurumlarından silinmeye, suç deliline dönüştürülmeye meyledildiği bir dönemde, bu, “milliyetçi” olduğu iddiasındaki çok kişi ve kurumun gösteremediği kadar net bir tavır, duruştur.

İnkar eden bizden değil
Bursa’yı ziyaretinde Atatürk’ü gören bir Alevi’nin, 1993 yılında Prof. Dr. Çetin Yetkin’e gönderdiği mektupta “O biz Bektaşi ve Aleviler için Ali’nin ruhu tecelli etmiş bir ikinci Ali’dir…” ifadesini kullanması da gösterir ki, aralarındaki bağ kutsallaşmıştır.
Benzer biçimde Diyap Ağa, Atatürk’ün sırtında Hz. Ali’nin elinin izini ve mührünü gördüğünü düşünmekten alamamıştır kendini.
Atatürk’ün tam anlamıyla “kurtarıcı” sayıldığı, Mecitözü Kaymakamı’nın Konya Valisine gönderdiği “Alevilerin Mustafa Kemal Paşa’yı mehdi diye anmaya başladıklarını” bildiren meşhur telgrafıyla sabittir.
Veliyeddin Çelebi de Cumhuriyet’in ilanına kısa bir zaman kala (25 Nisan 1923) yayımladığı şu bildiri ile Atatürk’le birlikte hareket etmeyenleri “kendilerinden saymayacakları”nı duyurmuştur:
“Bu milleti yeniden yaratarak bağımsızlığımızı sağlayan, varlığı bütün İslam dünyasına onur kaynağı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi, Gazi namlı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin (…) vatanın yücelmesi ve yükselmesi konusundaki her arzusunu yerine getirmek, bizlerin en birinci görevidir. Milletimizi kurtaracak, mutluluğumuzu sağlayacak, onun koruyucu düşünceleridir. Bunu inkar edenlerin bizimle asla ilgisi yoktur…”

Tekkelere ihtiyaç kalmadı
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının Aleviler’in Atatürk ve devrimlerine bağlılığını sarstığı savunulur. Oysa Topkapı Abdullah Baba Dergahı’ndan Yusuf Ziya Baba ve Naki Baba’nın 11 Eylül 1925’te ilan ettiği ve Nejat Birdoğan tarafından yayımlanan bildiri Atatürk varken inançlarını korumak, ilme ulaşmak için “tekkelere” ihtiyaç duymadıklarına işarettir: “İnsanlık aleminin ve Bektaşi taifesinin asırlardır halaskar (kurtarıcı) olarak beklediği Mehdi-i Sahipzaman efendimiz Hz.leri zuhur etmiştir (ortaya çıkmıştır/belirmiştir). Yüze Reis-i cumhurumuz Mustafa Kemal Paşa Hz.lerinin bedenleriyle vürud eden(gelen) halaskarın teşrifleri ile cümle alem-i İslamın ve bu arada Güruh’u Naci taifesinin canları ve malları ve huzurları tahtı emniyete (güvence altına) alınmıştır. Ol saye-i Alilerinin ve tekkelerin sebeb-i mevcudiyeti (var olma nedenleri) ortadan kalkmıştır. Bizlere düşen , Halaskarın emr-i alilerine (yüce buyruklarına) muti olup (baş eğip) badema ilm’el dünyayı tedris eden (dünya bilimlerini okutan) Cumhuriyet’in mektebatına (okullarına) ve ol yol ile ilm-i insaniyeye vusulettir (insanlık bilimlerine ulaşmaktır).”

Alevi olmanın şartı
“Atatürk ve Aleviler” üzerine çalışan araştırmacı yazar Cemal Şener, Yeniçağ için yaptığı değerlendirmede Atatürk sevgisinin, “tutku düzeyinde” olduğuna dikkat çekerek şu çarpıcı ifadeyi kullanıyor: “Atatürk adeta Alevi olmanın şartı gibidir.”
Atatürk’ün Ankara’da Seymen Alayı’yla karşılandığını hatırlatan Şener, Aleviler ile Atatürk arasındaki ilişkinin gelişimini şöyle özetliyor: “Mustafa Kemal, Hacıbektaş dergahına Alevilerin Kurtuluş Savaşı için desteklerini istemeğe geldiği zaman Osmanlı padişahı tarafından idam suçlusu olarak aranıyordu. Hacıbektaş dergahındaki Dede, Baba ve dergahtaki dervişler O’nu adeta kutsal kurtarıcı olarak karşılarlar , saygı, destek ve sevgilerini sunarlar. Dergahın kasasında bulunan, 1.800 adet altın bizzat Dede ve Baba tarafından Mustafa Kemal’e takdim edilir.

Başkan vekili Aleviydi
Atatürk ise ilk TBMM kurulduğunda dergahın dedesi Cemalettin Efendiyi meclis başkan vekilliğine getirir. 20 Alevi milletvekili mecliste yer alır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması bahane edilerek Hacıbektaş Dedesi Hamdullah Efendi, Kırşehir’de şeriat mahkemesinde 8 dede ile birlikte idam ile yargılanırken, Atatürk dergah dedesine 1.TBMM’de 1. başkan vekilliği görevi vermiştir. Bu yaklaşım doğrultusunda Anadolu, Rumeli ve Ortadoğu’daki tüm Aleviler topyekün olarak Kurtuluş Savaşı’nın ve daha sonra da Atatürk devrimlerinin yanında yer almışlardır. Aleviler tarihlerinde ilk defa insan, yurttaş, vatandaş, eşit yurttaş olma hakkını kazanmışlardır.”

Akortun bozulmaya başlaması
Şener’e göre “Alevilerle Cumhuriyet yönetimi arasındaki akortun bozulması” ilk olarak çok partili dönemde görülüyor. Bunu “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın siyasallaşmasına” bağlayan Şener’in konuyla ilgili tespitleri şöyle: “Bazı siyasi partilerin seçim kazanmasının yolu Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen tavizlerle orantılı hale gelmiştir.
Diyanet İşleri yöneticileri, İslamın Türkçe konuşması olan Aleviliğe karşı; kör, sağır ve dilsiz davranmışlardır. Diyanet İşleri’nin bazı yöneticileri İslam olmanın yolunu Türkler’in Araplaştırılmasına endekslemişlerdir. Kendi İslam yorumları dışındaki kesimlere özellikle Alevilere karşı; tekci, dayatmacı, hegemonyacı, mezhepçi, inkarcı davranmışlardır. Alevilerden de alınan vergilerden oluşan bütçeden maaş ve diğer giderlerini almışlar ama Alevilere karşı üç maymunu oynamışlardır.
”Alevi Çalıştayı“na karşı da Diyanet yöneticileri aynı çizgiyi sürdürmektedir. Aleviler sorunlarını elbette kendi devletleri ile çözmeye çalışacaklardır. Devleti bugün temsil eden ise AKP’nin yasalara göre kurduğu Hükümettir. O halde tüm toplumsal kesimler gibi Aleviler de sorunlarını hükümet ile çözeceklerdir.”

Oyuna gelmeyecekler
Şener, Alevi Çalıştayı’na çağrılan bazı konukların “Alevilerin Atatürkçülüğünü, laikliği savunmalarını, Türk Silahlı Kuvvetlerine neden darbeci demediklerini, hatta Türkçü olmalarından duydukları rahatsızlıkları, darbeci olduklarını, benzer sosyal ve siyasal tercihlerini v.s. de sorgulamalarına” dikkat çekiyor ve Alevilerin eski bir oyunun parçası olarak Atatürk karşıtı gösterilmek istendiğini söylüyor.
Şener’in bir Alevi olarak nihai mesajı ise şu: “Aleviler tarihsel tecrübeleri ile bu entrikaları yutmayacak kadar tecrübe sahibidirler. Alevilerin Atatürk sevgisi; sahte demokratların, sahte laikcilerin, sahte alevicilerin ve sahte Dersim dostlarının entrikaları ile değişmeyecek kadar köklü bir sevgi, saygı ve tutkudur. Alevilerin Atatürk sevgisi yaşam biçimleri ile ilgilidir, özgür olmaları ile ilgilidir.”
Ozanların sazında, sözünde, nefesinde…
Okuyucularımızdan gelen değerlendirmeleri önümüzdeki günlerde toplu olarak yayımlayacağız. Ancak bugünkü konu başlığını tamamlayıcı olması bakımından, Kanada’dan yazan ve
“Ben bir Alevi ailenin çocuğu olarak, Türklük bilinci, Atatürk sevgisi ve Cumhuriyet aşkıyla büyütüldüm. Ailemiz ve cem törenlerini düzenleyen dedelerimiz bize hep Cumhuriyet ve Atatürk sevgisi aşıladılar” diyen Ali Polat’ın dikkat çektiği “Alevi ozanlarının Atatürk sevgisi”ne değinmeden geçemeyeceğim.
“Ben değil yedi sülalem Kızılbaştır” diyen Aşık Mahsuni Şerif “Ben ağlamam On Kasım’da / O’nu her gün diri gördüm / Ölene dek göreceğim / Doğduğumdan beri gördüm. / Matemin doyurmaz beni / Minnetim kucaklar seni / Bize cennet gibi yeni / Verdiğin eseri gördüm ” diye anar. Büyük ozan Aşık Veysel ise “Ağlayalım Atatürk’e / Bütün Dünya Kan Ağladı / Başbuğa Olmuştu Ülke / Geldi Acem Can Ağladı ” diye yakar ağıtını. Atatürk Aşık Daimi’nin sazında, “Girmez dilimize Arab-ı Fars-ı / Ölçü olmaz bize yabancı harsı / Özgürlük simgesi barış mayası / Biri Hacı Bektaş, Biri Atatürk” biçiminde, Aşık Hudayi’nin sözündeyse, “Hünkar, ruhumdaki en köklü daldır / Atam, o daldaki yetişen güldür / Tıpkı buna benzer, buna misaldir; / Dalım Hacı Bektaş, gülüm Atatürk” diye yaşatılır.
On üçüncü imam!
Hüsnü Merdanoğlu’nun Operatör Doktor Celal Kılıç’tan aktardığı anekdottaki sahiplenmeye bakın: “Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı bir köyden iki kişi, eşeklerine yükledikleri buğdayı, şehre satmaya götürmektedirler. Yokuşu çıkarken, eşeklerden biri yükün ağırlığı ile yürümekte güçlük çeker. Eşeğin sahibi, ”yetişin ya on üç imamlar beni yolda bırakmayın“ der. Diğer yolcu ”arkadaş benim bildiğim imamlar on ikidir. Sıkıntıdan imamların sayısını bile unuttun“ diye eleştirir. Eşeği zorda kalan yolcunun yanıtı anlamlıdır: ”Asıl sayıyı şaşıran sensin. Benliğimizi kimliğimizi kazandıran, şu yollarda rahatlık içinde yolculuk etmemizi sağlayan, Osmanlının zulmünden eşkıyanın, uğursuzun, hırsızın baskısından kurtaran Atatürk’ü unutan sensin…“ihat Çetinkaya’nın ağzından Kızılbaş Türkler

Kızılbaşlık; İslâm’ın Türk yorumu
Çetinkaya: Alevi inanç alanının Türkmen ahaliyle sınırlı kalması, 16. yüzyılda başlayan çatışmalar ve aşağılayıcı sıfatlarla anılmaya başlanmasıyla ilgilidir. “Alevi olunmaz Alevi doğulur” ifadesi de o döneme dayanır
Alevi törenlerinin vazgeçilmezi olan semah Göktürk döneminde kızların döne döne yaptığı dansı hatırlatıyor
Bizi Horasan’dan Anadolu’ya getiren yolun tarihi, teolojik, edebi, sosyolojik yönlerini ele alan sayısız çalışma içinde “meselenin adını” net biçimde koyabilmiş az sayıdaki araştırmacıdan biri Nihat Çetinkaya. Bugün onunla “Kızılbaş Türkler” çalışmasıyla gündeme getirdiği “Türk Aleviliği”ni konuşacağız.
Diziye başlarken yaptığımız gibi Çetinkaya da “Türk Aleviliği” kavramını izah edebilmek için, İslam’da ayrılıkların gelişme sürecini hatırlamak gerektiğini vurguluyor.

Sünnilik-Şiilik ayrımı yoktu
Çetinkaya’nın ifadesiyle “mezhep inancı açısından ”Alevilik“ sözü 1800’lü yılların son çeyreğinde” ortaya çıkmış. Hz. Muhammed’in vefatından sonraki ilk ayrılıklar ise “siyasî” bir nitelik göstermiş; “Emeviler döneminde devlet eliyle yapılan uygulamaların İslam dininin hükümlerine ve felsefesine uymadığı gerekçesiyle meydana gelen tepkilerle, ayrılıklar inanç sahasına yani mezhebi alana kaymış, süreç içinde İslamî algılayışlarda farklılaşmalar meydana gelmiştir.”
İslam’da belirgin ve etkin ayrılıklardan günümüze kadar uzanan ikisi; Sünnîlik-Şiîlik’in 10. asırda daha da belirginleştiğini vurgulayan Çetinkaya, “10. ve 11. yüzyıllara kadar, anılan ayrılık, ”Şiî-Sünnî“ şeklin-de pek ifade edilmez. Ayrılık, halifelik ve yönettiği Arap devleti ile başını, Hz. Ali neslinin ve taraftarlarının çektiği Şiî muhalefet arasında cereyan etmiştir. Şiî-Sünnî adlarıyla ayrılık, 1040’lı yıllarda, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Irak sahasına inmesinden sonra keskinleşmiştir” diyor. Devamını kendisinden dinleyelim:
“Tuğrul Bey Bağdat’a geldiğinde, Halife Kaim Biemrillah’ın bütün siyasi yetkilerini elinden alır, dinî yetkilerini de kısıtlar. Halifeliğin siyasi yönetimini elinde bulunduran Şiî Büveyhoğlu’nu ve yine Şiî (12 İmamcı) ordu komutanı Türk asıllı Arslan Besasirî’yi kovar. Tuğrul Bey Bağdat’tan ayrıldıktan sonra, mezhepler arasında hukukî alanda ihtilaflar çıkar. Şiîlerin dışlanmasından sonra bu ihtilaflar, o tarihten itibaren hep Sünnî olarak algılanmış olan 4 mezhep yani Hanefîlik, Şafiîlik, Hambelîlik ve Malikîlik arasında cereyan eder. Bu tartışma daha çok adalet sahasında, kadı hü-kümlerinde ortaya çıkar. Bu durumda halife, bu dört mezhebi ”hak mezhep“ olarak ilan ederek, bu mezheplere mensup kadıların, kendi inanç topluluklarında verecekleri fıkhî (hukuki) kararlarının halifelik makamınca meşru olup geçerli kabul edileceğine dair bir fetva yayınlar.”
Çetinkaya, Alevilerin “İslam dışı, aşırı, hatta sapık” kabul edilmesinin miladı olan bu olayın takipçisi olmuş. “Sadece dört mezhebin Müslümanlığını kabul ve tasdik eden ‘Ehli Sünnet vel cemaat dört hak mezhep’ hükmünün, nerede, ne zaman, niçin, neye dayanarak, kim tarafından verildiğini” öğrenmeye çalışmış. “Bir açıklama ve kaynağa rastlayamadım. Birçok din adamına sorularım, hep cevapsız kalmış, cevap verenler de ”bilmiyorum“ diye cevaplamışlardır.” diyor.

Farklılığın oluşumu
“Türk Aleviliği”nin ayrışımının ve farklılığının oluşum sebeplerinden birinin; bu fetvaya dayanan anlayış ve uygulamaların, halifelik güç kazandıkça, diğer İslâm topluluk ve ülkelerinde de etkin olmaya başladığı bu dönemde aranmasını gerektiğini savunan Çetinkaya’ya göre de “Türk-ler, Müslüman olmadan önce, Emeviler ve Abbasilerle üç asra yakın bir süre onların baskı, zulüm ve katliamlarına maruz kalmaları nedeniyle bi-linçaltlarında önemli tepkiler birikmişti. Bunlara karşı muhalefeti sürdüren Hz. Ali soyundan gelenlerin Türkistan (Horasan)” daki bütün isyanlarına -Müslüman olmamalarına rağmen katılmışlar ve bu vesileyle, Ehl-i Beyt nesline ilgi ve sempati duymaya başlamışlardır.
Türklerin X. Asırda toplu olarak İslam’a geçişlerinde de, Hz. Ali nesline olan sempatileri inanç alanlarında da etkisini sürdürmüş ve halifeliğin etki alanlarından uzak durmuşlardır.
Türklerde başlayan İslâmlaşma, Hz. Ali yanlılığı ekseninde gelişirken, halifelik merkezli hakim dinî alanın teferruatından farklı olmakla, Ehl-i Beyt çevrelerinin anlayışına göre de göre de sathi bir görünüm arz ediyordu.

Şimdiki Türk Aleviliği
Soru cevaplarla devam edecek olursak;
– “Şimdiki Türk Aleviliği” hangi aşamalardan geçmiştir?
Konunun otoritesi olan bilim adamlarının ortak görüşüyle de, ilk asırlar Türkmenlerin Müslümanlığı, kendilerine özgü, eski Türk inançlarının, İslâm’ın genel hükümleriyle bütünleşmiş, teferruattan arınmış “sathi” bir İslâm anlayışı ve kavrayışı idi.
Bu dönemde, bu konuyla ilgili önemli bir olay da, Batı’ya doğru başlayan büyük, kitlevî bir Türk göçünün başlamış olmasıdır.
Söz konusu Türkler daha çok Oğuz/Türkmen kitlesidir. Horasan’dan Anadolu’ya kayarak Anadolu Selçuklu devletini kuran bu Türkmen ahali, ifade etmeğe çalıştığımız temayüllerini devam ettirmiş, kendilerini halifeliğin ve Arap dinî merkezlerinin etki alanlarından uzak tutmuş ve kendi kavrayışları olan İslâmî anlayışlarını şimdiki “Türk Aleviliği” sürdürerek günümüze kadar getirmişlerdir.
– Anadolu Aleviliğin Sünni kitleden ayrılarak ortaya çıktığı görüşüne karşı çıkıyorsunuz; “durum tam tersidir” derken , o zaman bir de “Anadolu Sünniliği”ni mi gündeme getiriyorsunuz?
İlk gelişlerinde, İslamî anlayışlarında bir bütünlük içinde olan bu Anadolu Türkmenlerin içinde gelişerek çoğunluk sağlayan Sünnî kesimin oluşum sebeplerine ve gelişim safhasına da değinmek gerekir. Çünkü Türkmen boylarının Anadolu’ya yerleşerek Selçuklu devletinin kurulma-sıyla, Batı/Hıristiyan dünyasının Haçlı ordularıyla çatışmalar ve savaşlar başlar. Şartlar Selçukluların, İslâm dünyası ile dostluk ve ittifak içinde olmasını gerektirir. Halifelikle ilişkiye girmekle, dinî açıdan Anadolu kapıları halife merkezinin etkinliğine açılmış olur. Türkmenlerin anlayışları doğrultusunda, Türkmen dedeliğine bağlı ocaklar, dergâhlar ve ahilik gibi kurulaşmaların varlığını sürdürdüğü Türk muhitinde, halifelik makamının İslâmî anlayışı, Anadolu’da, üst tabakalardan başlayarak yayılmaya, medrese, kadılık ve benzerleri gibi kurumlaşmaya başlar. Bu şekilde Anadolu’da, anılan etki ve kurumların çevrelerinde, Sünnî anlayış doğrultusunda İslâmî araştırmalar ve eğitim çalışmaları başlar. İşte çalışmaların doğrultusunda, bugünkü, şehir, medrese yahut yüksek İslâm diyebileceğimiz Anadolu Sünnîliği’nin başlangıç safhası, Türkmen muhitinden koparak bu gelişmelerle başlamıştır.

İkinci Türkmen göçü
– Peki Alevilik ile karşı karşıya gelişi?..
Halife ve Arap muhitinin etkisiyle başlayan bu gelişmeler, Osmanlı devletinin kuruluşuna kadar, üst tabakaların dışında pek yayılma gösterememiştir. 1200’lerin başlarından itibaren, Cengiz Han’ın batı seferlerinin etkisiyle başlaya ikinci Türkmen göçüyle, Anadolu’da görülmeğe başlayan Sünnîlik, Türk Sünnîliği’nin merkez şehirleri olan Buhara ve Semerkant’ın İslâmi çevreleriyle irtibatlanır ve beslenmeğe başlar. Anadolu’da, 16. yüzyılın başlarına kadar, bu iki İslâmî anlayışa mensup Türkmenler arasında, tartışmaya ve çatışmaya yönelik bir olaya pek rastlanmaz.

İnanç alanı Türk/Türkmen ahaliyle sınırlı kaldı
– 16. yüzyıla kadar çatışma yok diyorsunuz; o zaman 16. yüzyılda her şey bir anda mı oldu? Mesela Türkmenler bir anda “ayaklanalım”mı dediler?
15. asrın sonlarıyla 16. asrın başlarında, başta ekonomik sebepler olmakla çeşitli sebeplerle, devletle Türkmen ahali arasındaki anlaşmazlıkların savaşlara dönüşen Türkmen kalkışmaları, Sünnî-Alevî ayrılığın kırılma noktası olur. Günümüzde, toplumumuzu yakından ilgilendiren Alevi-Sünnî ayrışması, Çaldıran Savaşı’ndan sonra tırmanışa geçerek günümüze kadar gel-miştir.
Şah İsmail, Çaldıran Savaşı öncesi, İran’ın önde gelen, etkili, tanınmış Sünnî Ulemasından şok sayıda kimseleri toplatıp gözetim altında tutuyordu. Yavuz savaş sonrası Tebriz’e gelir ve bunları İstanbul’a gönderir.
Yine Mısır seferinde, Halife ile tahminen üç bin civarında bir âlim topluluğu İstanbul’a gönderilir. İstanbul’da toplanan bu şahsiyetler, daha sonra dinî kurumlarda, kadılık makamları ve medreselerde görevlendirilir.
Bu şekilde başlayan süreçte dinî kavrayışlardaki ayrılıklar daha da derinleşir ve ayrışır. Böylece Alevi inançlı Türkmenlerin dışlanmasını ve Müslüman ahalinin kesin çizgilerle, bugünkü ifadesiyle Alevi-Sünnî olarak kutuplaşması doğar. Bu dönemden başlayarak, Türkmen ahali, tahkir edici birçok sıfatın yanında, daha çok kendilerinin de benimsediği Şiî ve Kızılbaş adlarıyla tanımlanmaya ve anılmaya başlanır. Buraya kadar ifadeye çalıştığımız Alevi inanç alanı Türk/Türkmen ahaliyle sınırlı olmuştur. Bu durum, Aleviler arasında ifade edilen “Alevi olunmaz, Alevi doğulur” ve Aleviliğin “İslam’ın Türk Yorumu” tanımlamasıyla daha iyi anlaşılır.
Şia’dan Şii’ye…
“Şiî sözü, Arapça taraftar anlamında kullanılmıştır. Ayrılıkların ortaya çıkıp çatışmaya dönüşmeğe başladığı Hz. Osman döneminde, Ali Şia’sı, Ömer Şia’sı, Muaviye Şia’sı v.s. gibi taraftar anlamında kullanılmaktaydı.Muaviye’nin hakimiyetinden sonra, Hz. Ali evlâtlarının ve taraftarlarının muhalefeti tekleşerek öne çıktığı için, diğerleri ile beraber “Muaviye Şia’sı” sözü devlet veya halife yanlılığına dönüşmüş, Ali Şia’sı sözü de, 717 tarihinde Emevi halifesi Ömer b. Abdüla-ziz’in halifeliği döneminden itibaren de, muhalif Hz. Ali taraftarları sadece “Şia” veya “Şiî” olarak anılmaya başlamıştır. Zamanla halifeliğe muhalefet kesimini ifade eden Şiî sözü, siyasî ve itikadî anlamda birbirinden farklı grupların ortak adı haline gelmiştir.”Türklerin parçalanması sorunu

Anadolu’da Türklüğün ana damarı oldular
“Alevilik alanı, eski Türk kültür unsurlarının yaşatılmakta olduğu canlı bir müzeye
benzer. Bu bakımdan, ihtiyacımız olan şey, yeni bir bağ tesis etmek değil, yüzyıllardır varolan birliğin tespitidir…”

Alevilerin cemde semah dönerek Tanrı’ya yaklaştığına inanması şamanın yolculuğunu hatırlatıyor.
Dün “Türk Aleviliği”nin ortaya çıktığı zemini tahlil eden Nihat Çetinkaya ile sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz:
– Öne çıkarılan bir vurgulama var: “Alevi Kürtler”… Tarihi kaynaklara bakınca, biz “Kürtleşen Aleviler”diyoruz. Sizin ise yeni bir tanımınız var “Kürtçe konuşan Aleviler” diye…
“Alevilerin Kürtlüğü” uygun bir tanım olmaz.
Anadolu’da var olan Anadolu Aleviliği -Bektaşilik söz konusu edilmezse- Türkmenlere mahsus bir inançtır.
Çok küçük bir kısmının Hanefi olmasının dışında bütün Kürtler Sünnî/Şafiî mezhebine mensupturlar.
Ancak Doğu Anadolu’nun bazı yörelerinde çok az da olsa Kürtleşmiş değil de Kürtçe konuşan Alevi gruplara rastlanmaktadır.
– Gerçek manada Kürtleşme yok mu diyorsunuz?
Burada, Zazaca konuşan Alevileri Kürt olarak görmemek gerektiğini belirtelim. Zaza Aleviler kendilerini Kürt olarak tanımlamazlar.
Türkçeyle beraber Zazaca konuşmalarına rağmen Türk kökenli olduklarını bilirler, ifade de ederler.
Kürt ve Zaza Alevilerin ibadetleri ve dinî anlatımları tamamen Türkçe’dir.

Türkmen göçlerine müdahale
– Kimliklerini korumak için “dil”i koruyucu olarak kullandıkları söylenebilir mi?
Tarih ve arşiv kaynaklarının yanında, son dönem araştırmalardan, bazı Alevi Türkmenlerin Kürtleşmesini tespit edebiliyoruz.
II. Bayezid ve Yavuz döneminde meydana gelen olaylar dolayısıyla Anadolu’dan İran’a önemli sayıda bir Türkmen göçü başlar.
Bilindiği gibi o sıralarda İran’da, tamamen Anadolu’dan göçmüş olan Türkmenler tarafından kurulan Safevî devleti hakimiyeti vardır.
Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Safevî hükümdarı Şah İsmail, Yavuz’a bir barış heyeti gönderir ve bu vesileyle Amasya’da bir barış antlaşması imzalanır. Bu antlaşmaya göre, Anadolu’dan İran’a yönelik Türkmen göçlerinde, Safevî devleti bu Türkmen topluluklarını İran’a sokmayacaktır, kaçak girenler de yakalanarak Osmanlı devletine teslim edilecektir.
Bu antlaşma Kanunî döneminde de ilavelerle yenilenmiştir.
Yavuz, Çaldıran dönüşü, Fırat nehrinden İran sınırına kadar olan bölgede, zamanın meşhur âlimlerinden, Kürt kökenli İdris Bitlisî öncülüğünde bir tampon bölge yaratmaya yönelir. Bölgede bazı sancakların yönetimi, özel statüyle yetkili Kürt aşiret beylerinin yönetimine verilir.

Aşiretlerin etki alanı
Devletle problemli olan bazı Türkmen topluluklarından göçe başvuranlar, İran’a geçemedikleri için, Kürt aşiret beylerinin yönetiminde bulunan dağlık kesimlere yerleşmeye başlamışlardı.
Bu bölgeler, devlet kontrolünün zayıf olduğu ya da hiç olmadığı, Kürt aşiret beylerinin yönetimine bırakılmış, sarp, geçit vermez dağlık bölgelerdir ki, toprakların ve yaylaların kullanılmasına ait yetkiler Kürt beylerinin inisiyatifine bırakılmıştı.
Bu şekilde bazı Alevi Türkmen grupları, topraklardan ve yaylalardan faydalanmak için, Kürt aşiretlerinin etki alanında Kürtçe’yi de öğrenerek, hem Kürt beyinin yetkilerinden faydalanmışlar hem de devlete karşı kendilerini kamufle etmişlerdir.
Bugün inanç, gelenek, görenek ve hâlâ muhafaza ettikleri boy ve aşiret adlarından, Türkmen asıllı olan bu grupları tanıyabiliyoruz.
– Türkmenlerin birlikte yaşamaya başladığı Kürt Beyleri’ni gündeme getirince, Hamidiye Alayları için de ayrı bir parantez açmak gerekiyor galiba…
Türkmenlerin Kürtleşmesini, 1890-91 yıllarında, II. Abdulhamid’in, doğu bölgesinde “Hamidiye Alayları” adıyla askerî birlikler oluşturması sürecinde de gözlemleyebiliyoruz.
Prensip olarak, Hamidiye Alayları Kürt asıllı aşiretlerden kurulmaktadır. Bazı Türkmen aşiretlerinin de, kendilerinin Kürt asıllı olduğunu söyleyerek alaylar kurmak için müracaatta bulundukları, bunlardan bazılarının da yalan beyanlarından dolayı cezalandırıldıkları bilinmektedir.

Canlı bir müze gibi
– Siz Kürtleşmiş olan birçok aşiret ve toplulukların, hafızalarında, geçmişte Türkmen oldukları bilgisini ve bilincini muhafaza ettiğini savunuyorsunuz, o zaman Aleviler’le “yeniden bağ kurmaya” ihtiyaç yok mu?
Kültür bağlarında bir farklılaşma yok. Alevilerdeki dinî ve millî kültür unsurları tamamen Türk kültür alanı içinde Türk kültür unsurlarıdır.
Bu bakımdan, bağların tesisinden ziyade tespitlerine ihtiyaç duyulmalıdır.
Alevilik konusuna eğilen araştırmacı ve yazarlar, tarihî derinliğine doğru genel Türk kültürünü araştırırlarsa, Alevilerdeki bütün inanç ve kültür motif ve sembollerin, genel Türk inanç ve kültür unsurlarıyla birebir örtüştüğünü tespit edeceklerdir; çoğu yönlerden de Alevilik alanını, eski Türk kültür unsurlarını yaşatılmakta olduğu canlı bir müze halinde bulacaklardır ki, son yıllarda yapılan araştırmalar, bu gerçeği ortaya çıkarmış durumdadır.
– Bu noktada, farklılaşma iddiaları yersiz mi?
“İstisnalar kaideyi bozmaz” söylemini de dikkat merkezimizde tutarak Alevilik alanının, homojen bir yapıya sahip olduğunu ifadeyle, Anadolu Türklüğünün ana damarı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Etnik zafiyeti olanlarla anlaşamazlar
“Alevilerin, arka planında hangi amaç ve düşüncelerin olduğu bilinmeyen ”Alevi Açılımı“ projesinden ancak bir tek talepleri olabileceği düşünülebilir. Bu tek talep, devlet karşısında, Sünnî inançlılarla eşit statüye sahip olmaları olabilir.
Zaten bunu talep etmektedirler.
Alevilerin, asırlardır kendilerini dışlayan, inançlarından öte varlıklarına dahi tahammül göstermeyen, her türlü tahkir ve iftiranın üretim alanı olan bir anlayışın uzantısı olup İslâm’ı ”araç“ olarak kullanan etnik zafiyetin siyasî aktörleri olarak gördükleri, ”Alevi Açılımı“ gündemini oluşturanlarla, herhangi bir konuda anlaşabileceklerini tahmin edemiyorum.”
Alevilerin ulusal tırmanış süreci başladı
– Aleviler Cumhuriyet’i selamlarken, peşlerinde sizin de bahsettiğiniz trajediler vardı. Yeni devlete adaptasyonlarında, bu bilinçaltının nasıl bir etkisi oldu?
Türkmen kıyımından anlaşılması gereken, devletle Alevi Türkmen ahalisi arasında meydana gelmiş olaylardır.
Cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar, anılan olaylar dolayısıyla, bu Türkmen ahalinin bilinçaltında, devlete ve toplumun diğer kesimine (Sünnîlere) karşı düşmanlık hissi gelişerek devam ettiği bilinmektedir.
1908’de II. Meşrutiyet’ten sonra, İttihat ve Terakki bünyesinde yapılan araştırmalarda, Alevilere yönelik müspet yaklaşımlar ve Cumhuriyetin yarattığı ortam, Alevi kesiminde memnuniyetle karşılanmış, bu sebeple de, onların bilinen tepkilerinde bir durgunluk ve yumuşama sağlamıştır.
Burada şunları da hatırlamak yerinde olur:
Bu döneme kadar Alevi Türkmenlere karşı, Sünnî kitlede ve devlet yapısında tepkiden öte keskin bir dışlama ve suçlamalar vardır ki, çirkin iftiralar herkes tarafından bilinmektedir.
1950’de Sünnî içerikli muhafazakâr iktidarlar döneminin başlamasıyla, Alevi Türkmen kitlesinde tarihî birikimlere dayanan tepkiler kabarmaya başlar.
1960’lardan itibaren, daha çok kırsal kesimde yaşayan Alevi Türkmenler şehirlere gelmeğe, bu suretle siyasal alanda aktif muhalefetin içinde, hatta ön saflarında görülmeğe başlarlar. Siyasî temayüllerinin blok halinde olması, siyasî kurum ve kuruluşların ilgi alanına girmelerine sebep olur. Bu ilgi, araştırmacı, yazar ve bilim adamlarını da Aleviler konusunda araştırmalara sevk eder.
Çokça eser vermiş olan ve halen devam eden bu çalışmalar, ilmî tespitlerle birçok konuyu aydınlatmış olmakla, Alevi kitlede bir aydınlanma ve bilgilenme sürecini başlatmıştır.
Bu gelişme, ayrışmanın değil bütünleşmenin işaretlerini verir ki, beş yüz yıldır neredeyse uzaklaştıkları Türk kimliğine sarılıp siyasî alanda “Ulusal Duruş”un ön saflarında yer alarak, Alevilerin ulusal tırmanışa geçtikleri bir süreci başlatmıştır.
– Kimlik siyasetinde en kolay tanım biçimi “sorun” ilan etmek oldu. Aleviler bir “sorun”un adı mıdır?
Evet Aleviler konusu bir sorundur; adlandırmak gerekirse Türklerin parçalanması sorunudur yani “Türk Sorunu”dur diyebiliriz.Simgeler ve törenler ortak

Saz da aynı söz de aynı…
Türk topluluklarının, İslamiyeti kabul etmeden önceki döneme ait ibadet biçimleri, kurban ve ölü gömme adetleri ile Anadolu Türkmenleri’nin bugün yaşattıkları gelenekler birbirinin devamı niteliğinde

Türkmenler Anadolu’ya yalnızca bir “ad”la gelmediler. En başından beri korunduğunu savunduğumuz bir “kültür”e sahiptiler. Arabistan’da, Irak’ta, İran’da yaşanan İslamiyet’le Anadolu’daki arasında nüans farkları doğmasına yol açan o “kültür” bugüne; renklerle, motiflerle, sembollerle, kılıkla- kıyafetle, sazla, deyişle ve nereden geldiğini sorgulama gereği duymadığımız bir yığın yerleşik davranışla, gelenek, görenek, tavırla taşındı.
Sünnilerin de günlük hayatlarını etkileyen “Türk töre”si, Aleviler’de, inançları gereği belli bir disiplin çerçevesinde, şekil ve muhteva kaybı olmadan yaşatıldı.

Kopuzdu; bağlama oldu
İki dönemin birbirine “ahenkle” bağlanmasını sağlayan araç ise şüphesiz “saz” dı. Orta Asya’nın kopuzu, Anadolu’nun bağlaması oluverdi. Dedem Korkut’un bıraktığı yerden aldı sazı eline Pir Sultan…
Şaman’ın elinde atlarla yarıştı kopuz, ’Hak aşıkları’nın elinde deyişler, nefesler, İmam Hüseyin’e ağıtlar, Hz. Ali’ye naatlar, Hz. Muhammed’in miracına besteler, “Allah’tan geldik, Allah’a döneriz…” diye devriyelerle dile geldi.
Öyle kutsandı ki; “Telli Kur’an” diye, sözü yasa kabul edilir oldu. Ve dede duayı verdi; hizmet sahipleri niyaz etti…

Dede ve kam benzerliği
Sadece cemlerdeki işlevleri değil; Alevi yolunun kılavuzluğunu yapan dedelerle, şamanların yol göstericisi kamların seçiliş biçimleri, giysileri, kerametleri, duaları da birdi… İkisinin de “sırrı”nı edinmek mümkün değildi; gizleri, güçleri, yazgıları “soy”ları ile belirlendi.
Kızılbaşlık ve Bektaşilik’te nasıl mürşitse talibi hakikate götüren, Şamanizm’de de kam besledi ruhları. “Oldum” demekle olamadı hiç kimse. Bir kam adayı, kam olabilmek için tecrübeli bir şamanın yanında uzun bir eğitimden geçmeliydi. Sabırla. Kendini keşfedene, bilene kadar. Parçalanıp, parçalanıp yeniden bütün olarak. Ölüp ölüp dirilerek. Arınarak. Doğudan veya batıdan; ruhunun sürüklendiği yer neresiyse oradan kabul edilerek Tanrılar katına; “can” olarak, “sırı” bularak!..
Bu mistisizmin en önemli iki öğesinin, “sır” ve “can”ın binlerce yıl sonra Alevilik’te de vazgeçilmezler olarak karşımıza çıkmış olması tesadüf olabilir mi?
Kamın kendisini “manen kurban ederek”, ölmeden ölmesinin Alevlik’teki karşılığını Şah Hatayi’den dinleyelim:
Arif olub her ma’niden duya gör,
Cesedin kendi elinle yuyagör,
Kendi namazını kıl da andan gel…
Kamların hizmetinin karşılığı; ona sunulan armağanlardı. Bu kural Alevi-Bektaşilik’te de değişmedi; dede ve babalarda “gönüllülük” esası temel alındı ve talipleri onlara “hakkullah” veya “çıraklık” adıyla niyazda bulundular.

Ak keçe üstünde
Kamın mesleğe başlama ritüeline damgasını vuran semboller, Alevi dedesinin de cem yönetirken kullandığı “araç”lar arasındaki yerini aldı.
Kamın at kılları bağlanmış asasının yerine, Anadolu’da dedenin alaca değneği, erkan değneği (tarik) geçti.
Kam, göreve başlarken keçe üzerine oturtulup havaya kaldırılıyordu. Bu gelenek Osmanlı’nın kuruluşunda, Osman’ın Beyliğini ilan edişi sırasında bir kere daha karşımıza çıktı. Halen de Antalya – Isparta arasında yaşayan Tahtacılar ’ın “mürebbi” seçimlerinde benzer bir törene rastlamak mümkün: Tahtacılar “mürebbi”yi ak keçe üstünde “Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali” diyerek üç kere havaya kaldırırlar…
Şamanizmde kamın giysisi aynı zamanda onun ibadetini gerçekleştirme aracı. Kam esrik yolculuğu sırasında biçim değiştirmesini, bu elbise ile bütünleşen aksesuarlara borçlu. Yolculuğunun amacına göre, hangi tanrıların yardımına ihtiyacı olacaksa; yer, su, ateş, onların sembolleriyle donatmalı kendisini. Ve öbür aleme gittikten sonra geri dönmesi için “yeniden diriliş” nüvesi olan “kemikler”i asmalı kollarına, göğsüne..

Kutsal giysileri var
Türk dünyası coğrafyasının her yanında, kimi farklılıklarla karşımıza çıkan şaman giysisinin esası, tıpkı Alevilerde olduğu gibi “hırka, başlık ve kemer”. Bunlardan yoksun olan şaman adeta çıplak sayılır.
Kozmoğrafik yönü olan kam hırkası “ruhların barınağı”dır. Tunguzlar bu nedenle ölen şamanın elbisesini evin bir yerine asıp saklarlar.
Alevilik’te bu kutsiyet daha çok “başlık/külah”la ifade edilirken, Bektaşiler’de de aynı şekilde “Fahir” denen hırka “her nesneyi setretmek, dünyayı terk” gibi derin anlamların sembolüdür. Hakikatle bağlantı kurulan bu giysinin içliği olan, “tennure” de “teni nur etme”yi temsil eder. Bektaşi hırkasının her dikişi ve unsuru ayrı bir anlamın karşılığı olarak işlenmiştir.
Kamların “sihirli” kemerleri gibi, dedelerin de “kuşakları” vardır.
Ahilerde “şed bağlamak” yani kemer kuşanmak olgunluk sembolü sayılır. Kemale ermenin göstergesidir. Alevilerde de, On iki İmam’dan sonra elden ele geçerek Hacı Bektaş-ı Veli’ye geçtiğine inanılır. Kemer; muhabbet, hidayet, hilm, alçak gönüllülük, doğruluk, azamet ve taat sembolü olarak kimi zaman yedi defa dolanmıştır.
Yine kamların ayinlerde giydikleri kızıl külahları ile dedelerin kırmızı börk veya taçları benzer.
Alevilerde mürşidin başında ’kızıl taç’ olmadan ayin olmaz. Tacın kubbesindeki on iki dilim, on iki imamı sembolize eder. Ve bu tacı giyenin on iki özelliğe sahip olması beklenir; Bilgi sahibi olmak, isyankar olmamak, nefsine uymamak, gaflette olmayıp can gözü açık olmak, tama etmemek, dünyaya bağlanmamak, isteklerden geçmek, şehvetperest olmamak, kibirsiz olmak, kimseye acı ve zarar vermemek, Pinti ve aceleci olmamak, kazaya rıza ile teslim olup vesvese etmemek… “Hırka”daki gibi, “tac”ın içi de sırdır.

Kurban ve ölü gömme
Hem şamanlarda hem de Aleviler’de kurbanla ilgili işlerden sorumlu özel görevliler vardır. Bunlar Alevilerde “kurbancı”, şamanlarda “kazancı” diye anılır.
Şaman geleneğinde olduğu gibi Aleviler’de de kurbanın kemikleri kırılmaz toplanır. Çünkü hayvanının canının kemiklerde olduğuna inanılır; şaman giysisinde kemiğin yeniden dirilişi temsil etmesi de bununla ilgilidir. Kemikler ya toprağa gömülür, ya da bir çam dalına asılır.
Yine her iki dönemde de kurban kesilirken kanının saçılmamasına önem verilmiştir. Buna kurbanın yığlanması denir. Bazı Türk toplulukları bu nedenle kurban edecekleri hayvanı kesmek yerine, kafasına vurarak öldürmeyi tercih etmişlerdir.
Kurban illa bir hayvan olmak zorunda da değildir; o toplumun sosyal hayatına göre tarımla ilgiliyse buğday, darı, tüccarsa para da olabilir, Alevi cemindeki “dolu” ve şaman ayinindeki “saçı” gibi kımız da, süt de…
Ölülerini kimi eşyalarıyla birlikte gömen Tahtacılar’ın bu hareketinin de geçmişi Orta Asya’ya dayanır. Yeniden dirilişin esas alındığı şamanizmde ölü en değerli eşyalarıyla birlikte gömülür. Orta Asya’daki kurganlarındaki atlara ait mezar odaları ile Karacaahmet’teki at mezarları arasındaki bağ aşikardır.

Gülbanglardaki sözcükler bile değişmemiş
Aleviler’in hemen her işe başlarken ettikleri “gülbang” adı verilen dua, kamların “alkış”ıyla birebir örtüşür. İşte bir kam duası:
“Sizden medet diliyorum. Kara bıyıklı ata evliya!
Hu… ey!
Bektav Ata, Bekata Behiç Ata yardım et ! Çakmak Ata evliya, Koçkar Ata evliya, sizden medet diliyorum.
Hu…ey!
Evliya Ata Evliya…
Sizden medet diliyorum. Tekdurmuş Ata evliya.
Karahan Baba yardım et!
Hu… ey!”
Ve bu da ifade biçiminin nerdeyse aynen tekrarlandığı bir Alevi gülbangı:
“Allah.. Allah..
Hizmetleriniz kabul ola, muratlarınız hasıl ola, Muhammed Ali ehlibeyt katarından, didarından ayırmaya…
Adlarını zikrettiğimiz 12 İmamların himmeti üzerinizde ola.
Diliniz dert görmeye.
Dil bizden, nefes Hz. Hünkar’dan ola… Gerçeğe hu…”
Hayır duası olan “Alkış”ın tezatı olan beddua da şamanlarda “kargış” olarak anılırdı.
Gülbangların kökeni ile ilgili en önemli veri şüphesiz dilleri. Aleviler yaşadıkları olayların etkisiyle hangi kimliğe bürünmüş olurlarsa olsunlar gülbangların dillerini hiç değiştirmemişlerdir; bu dualar daima Türkçe’dir.Şaman’ın yolculuğu / Cem

Şamanın hayat ağacı yolculuğu
Orta Asya’da kutsal sayılan ve bugün camiler dahil bir çok mimari eserde motif olarak görülen hayat ağacına tırmanan kamın kendinden geçişi, semah dönerken başka bir dünyaya dalan Alevileri anımsatır
Dün verdiğimiz örneklere ek olarak, Anadolu Aleviliği ile Orta Asya Türk kültürü arasında ocak-eşik, kutsal gök, su, dağ, tahta kılıç, tavşan etinin yenmemesi, ve elbette, kadının, daha önce ayrıntısıyla değindiğimiz sosyal statüsü gibi başka benzerlikler de var.
Anadolu’da hala yaşatılan evin ocağın girişine eşik koyma adeti, Orta Asya’da kutsallaştırılmıştır. Eşiğe saygısızlığın Şamanizm’deki karşılığı, en ağır biçimde cezalandırılmaktır. Bu saygı Aleviler’de “eşiğe niyaz”la gösterilir.
Yine dün bahsettiğimiz asa gibi tahta kılıç da hem velilere, hem de şamanizmde kamlara mal edilen önemli simgeler arasındadır.

Yer, su, hava kültleri
Türk mitolojisinde tanrıların, koruyucu ruhların sınıflandırılmasında temel teşkil eden yer, su ve hava kültleri, Alevilik inancında da mevcuttur.
Örneğin Hz. Muhammed’i güneş, Hz. Ali’yi ay, Hz. Fatma’yı zühre yıldızı ile özdeşleştiren Aleviler için gök kutsaldır. Bunun şamanizmdeki kökleri; güneş-ana, ay-baba inancıdır.
Şaman ayinleri için nehir kıyılarının da kullanıldığı Orta Asya’da “suyu kirletmek” günah sayılır. Aynı biçimde Aleviler de suya tükürmezler; kirletmezler. Tunceli’de su kenarında yapılan ant törenleri ve Alevilerin subaşı toplantıları bu yanıyla şaman ayinlerini hatırlatır.
İslamiyet öncesi dönemde, kutsal dağların dünyanın eksenini oluşturduğuna inanılırdı. Göğe yakınlıklarından dolayı kutsal kabul edilen bu dağlar tanrıyla özdeşleştirildikleri gibi, ibadet alanı olarak da kullanıldı. Orta Asya’daki Ötüken gibi, Anadolu’da da Toroslar bu anlamda kutsal sayılan yerler arasındadır ve Türkmenler göç sırasında buraya kurban keserler.
Dağa kurban kesme geleneği Hunlar’da da görülmüştür.

Tavşan eti yenmiyor
Hamile kadına kötü ruhların musallat olabileceği inancı da yine hem şamanizmde hem de Anadolu kültüründe yaygın biçimde benimsenmiştir. Şamanizmde tanrıça Umay’la özdeşleştirilen bu olay albastı adıyla anılır ve lohusanın belli bir süre korumaya alınmasını gerektirir. “40 uçurmak” geleneği de bunun devamıdır.
Anadolu Türkmen kültürünün ilham kaynağının Orta Asya olduğunu gösteren işaretlerden biri de tavşan etinin yenmiyor oluşudur. Şaman’ın Tanrılar alemine yolculuğu sırasında göğün altıncı katında karşısına çıkan tavşanın onu yolundan alıkoymaya çalıştığı varsayıldığı için bu hayvanı uğursuz sayan Orta Asya Türkleri gibi, Anadolu’daki Alevi Türkmenler de tavşan etini yemezler.

Göğe çıkış töreni
Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları’nda, Altay şamanının göğe çıkışını Rus kaynaklarına dayandırarak şöyle anlatır:
“İlk akşam tören yemeği yerine bir yurt(çadır) kurulur. Yurdun orta direği kayın ağacındandır ve gövdesine dokuz basamak oyulmuştur. Kayının üst kısmı yurdun ocak deliğinden dışarı çıkar. Yurdun çevresinde kayın dallarından bir çit vardır. Kurbanlık ”baş tutan“ denilen kişiye tutması için teslim edilir. Şaman gövdelerinden ruhları çıkarmak amacıyla kurban ve baş tutana doğru kayın dalını sallar. Şaman, davulu aracılığıyla yardımcı ruhlarını topladıktan sonra, çadırdan çıkar ve hazırlanan kaz şekli üzerine oturarak ilahiler söyler ve atın ruhunun peşinden göğe çıkmaya başlar. Atın ruhunu yardımcılarıyla birlikte yakalar. Atı kutsadıktan sonra kanını akıtmaksızın öldürür. Atın eti törende yenir ve derisi bir sırığın ucuna asılır.

Kurbanın sunulması
Törenin ertesi akşam gerçekleşen ikinci kısmında, şaman ateşin yanmakta olduğu yurdun içinde, ruhlara ve Kayra Han’a atın etinden sunar ve kabul etmesi için ilahiler söyler. Ateşe ve yardımcı ruhlara et sunar.
Ev sahibinin sungusu olarak bir ipe asılmış dokuz giysiyi ilahiler eşliğinde tütsüleyerek Ülgen’e sunar. Kam, şaman giysisini giydikten sonra, yardımcı ruhları çağırır ve göğün kuşu Merküt’e seslenir. Cezb haline geçtiğinde kayının gövdesindeki çentikleri kullanarak göğe yükselmeye başlar. Bunu hareketleriyle de belli eder. Her bir basamak göğün bir katını temsil eder. Şaman yanında atın başını tutan kişinin ruhunu da götürür. Üçüncü katı geçince mevcut yardımcı ruh yorulduğu için şaman, kazı çağırır. Bu arada bir mola verir. Böylece yolculuk şamanın gücüne göre 9-12. katlara kadar devam eder. Ulaşabildiği son katta Ülgen’e seslenir. Sonra kurbanın kabul edilip edilmediğini ve başka şeyleri öğrenir. Geri döndüğünde şaman yere yığılır ve kendinden geçer. Uyandığında uzun bir yolculuktan dönmüş bir kişi gibi töreni izleyenleri selamlar.”

Aynı yolun yolcuları
Şamanın diğer yolu da yerin altına gider ki buradaki tehlikeler kendisini epey yorar ve oyalar.
Şaman, her iki yolculuğunda da, sonuçları ayine katılanlarla paylaşır.
Çoruhlu’nun Wilhelm Radloff’tan aktardığı ev temizleme ve şifa ayinlerinde de en çok dikkati çeken, ilahilerin yolculuk ilerledikçe giderek şiddetlenmesi ve kamın vecd halidir. Bu ’kendinden geçme’ haline cemlerde de rastlamak mümkün.
Daha önce benzerliğine dikkat çektiğimiz dolu/saçı, dede/kam gibi benzerliklerin dışında “Maddi dünyadan uzaklaşıp, maneviyata, Tanrı’ya yaklaşmak” üzere yapılan semahın da, şamanınkine benzer bir çeşit “yolculuk”olduğuna şüphe yoktur. Her ikisinin sonunda da ulaşılan bir “sır” vardır.
Anadolu Alevilerinin ağacı kutsal saymalarının kökeninde, kamın göğe merdiven yaptığı hayat ağacı aranabilir.

Kar fırtınası gibi
Çinli şairlerin Göktürk kızlarının raksını tarif etmek için kullandığı aşağıdaki ifadelerin gözümüzün önüne getirdiği görüntünün, Alevi cemlerinin olmazsa olmazı semah olduğuna hiç şüphe olmasa gerektir:
“Döne döne raks eden yabancı kızlar! Döne döne raks eden yabancı kızlar! Gönlünüz sanki bir saz, elleriniz sanki birer dümbelek. Sazlar ve dümbelekler çalınca, kollarınızı açtınız, döne döne durmadan dönerek, kar fırtınası gibi, tek ayak üstünde sola ve sağa, hiç durmadan bin kere döndünüz, on bin kere döndünüz…”

Bir ibadet biçimi olarak ‘cem’in ana hatları
Kaynağının Hz. Muhammed’in Miraç’tan dönüşte uğradığı dergahtaki topluluğun birlikte yaptığı “Kırklar semahı” olduğu düşünülen cem ayini “Bizim küçüğümüz, büyüğümüz yoktur. Küçüğümüz de uludur, büyüğümüz de uludur. Birimiz kırkımız, kırkımız birimizdir” anlayışıyla kadın, erkek ve çocukların birlikteliğiyle yapılır.
Tören sırasındaki bütün hizmetler 12 imam adına yapıldığı için, insanı kamil sayılan mürşit, yardımcısı olan rehber, düzenden sorumlu gözcü, aydınlanmadan sorumlu çerağcı, bağlama çalıp nefesleri okuyan zakir, temizlikten sorumlu süpürgeci, güvenlikle ilgili bekçi, kurbancı/lokmacı, doluyu sunan saka, semahda görevli pervaneci, haberleşmeden sorumlu peyikçi ve yer gösteren meydancı olmak üzere cemin 12 hizmet makamı vardır. Bu makamların sahipleri Hacı Bektaş Veli, Balım Sultan, Kaygusuz Sultan, Halil İbrahim, Abdal Musa gibi Alevi büyükleri adına konulmuş 12 posta oturur.
Cemde bulunanlara, toprağa ve dedeye niyazla başlayan törende dededen dua alınır. Getirilen ve cem sonunda ülüştürülecek lokmalar toplanır.
Küskün, dargın ve suçluların, üzerinde kul hakkı olanların alınmadığı bu törende, “dar”da kurulan divanda herkesin huzurunda bir çeşit yargılama yapılır. Cemler bu anlamda Alevi toplumunda sosyal yaşamını düzenleyici işleve de sahiptir. Ek olarak yılda bir kere yapılan görgü ceminde kişi gönüllü olarak “kendini dara çekebilir” yani yargılayabilir.
Dedenin “edep erkan” dileyerek cemi başlattığı dua şöyledir: “Bu post, Şahı Merdan Ali postudur. Bu post, üçlerin, beşlerin, 12 İmamlar’ın Kırkların postudur. Bu post Hünkar HacıBektaş Veli’nin postudur. Bu posta oturmak için, bu demi sürmek için, sırrı hakikate varmalı, Dört kapı Kırk makamı bilmeli, vahdet-i vücuda ermeli… Ele, dile, bele sahip olmalı. Her türlü kötülüğü, kini, kibri ve düşmanlığı gönülden uzak tutmalı. Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali! Üçler, Beşler, Yediler, On İkiler, On Dört Masumlar, On Yedi Kemerbestler, Kırklar, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş Veli yardımcımız, bekçimiz ve gözcümüz ola… Cemimiz bizi birleştirici ola, dil bizden, uymak canlardan, yardım Allah’tan, nefes Pir’den hizmet bizden ola… Gerçeğe hû diyelim hû…”
Herkes birbirini görecek biçimde oturur. Kırgınlıklar, şikayetlerin konuşulmasından sonra, zakirlerin bağlama eşliğinde saatler süren nefesleri başlar. Bu nefes aralarında dede dua eder, oturanlar da ‘halka namazı’ denilen biçimde secde eder. Nefeslerin söylenmeye başlanmasından itibaren başlayan “yolculuk” şamanınki gibidir ve doruğa ulaşıldığında, dedenin işaretiyle semaha geçilir.
Cem töreni başta toplanan lokmaların dağıtılması ve dedenin bitirme duası ile sona erer.Cumhuriyet ve Aleviler

Pasif kitle planı ve BOP
Kendi içinde küçük kutuplara ayrılmış, değerleri karşısında yabancılaştırılmış Alevîlikler ve Alevîler yaratmak istiyorlar. “Açılım”ın amacı konuyu magazinel boyutta tartıştırıp anlamsızlaştırmak

Alevîlik, kültür ve tarihimizin önemli öğelerindendir. Sosyal ve kültürel boyutlara sahip bir inanç – düşünce sistemidir. Alevîliğin tarihsel süreci kritik edildiğinde toplumsal hayatımıza katkıları çok daha iyi anlaşılmaktadır.
Taşıdığı dinamikler ile Avrasya dünyasının bir gerçeği durumundaki Alevîlik; kendine ait ilkeleri, değerleri ve kurumları olan bir sosyolojik yapıdır. Alevîlik’in temel ve geleneksel kurumu, Alevî inanç – dede ocaklarıdır. Ocaklar, Alevî inancının belirleyici özneleridir. Her biri sosyal – dinî lider olan ve Hacı Bektaş Veli tarafından Anadolu’nun farklı yörelerine görevli olarak gönderilmiş erenler tarafından kurulmuş olan bu ocaklar, Anadolu kültür ve tarihinin de ana unsurlarındandırlar. Anadolu’da 13. yüzyılda hızlanan Türkmen topluluklarının Anadolu’yu yurt tutma sürecinin de taşıyıcısı, bu erenler ve ocaklar olmuşlardır.

Aydınlanma ve akıldan taraf
Alevîlik sahip olduğu değerler, ilkeler itibariyle tarihi boyunca aydınlanmadan, akıldan ve bilimden taraf olduğunu Pir Sultan Abdal’a ait şu dizelerle âdeta özetlemiştir:
“Dört şey vardır karındaşa çok lazım
Bir ilim, bir kelâm, bir nefes, bir saz.”
Alevîliğin 13. yüzyılda olduğu gibi 20. yüzyılın ilk çeyreği içerisinde, emperyalizme karşı verdiğimiz ulusal var oluş mücadelemizde de tavrı son derece net olmuştur. Anadolu Alevîleri Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren Yüce Önder Mustafa Kemâl Atatürk’e inanmış ve onun yanında yer alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katkı sağlamışlardır. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci içerisinde Hacıbektaş ilçesini ziyareti, bu ziyarette Salih Niyazi Dedebaba ve Ahmed Cemaleddin Çelebi ile görüşmesi; Mustafa Saltık, Diyap Ağa, Fahrettin Erdoğan gibi Alevî önderlerinin Mustafa Kemal Atatürk ile diyalogları, Alevî’lerin Mustafa Kemal Atatürk’e sevgilerinin, saygılarının ve de cumhuriyetimize inançlarının somut belgeleridirler.

Büyük Ortadoğu ideali
Emperyalizm, soğuk savaşın son bulması ile 1990’lar sonrası “globalizm”, “tek kutuplu dünya” sloganlarıyla kendi içinde dönüşümler yaşamıştır. Ulusları, devletleri, kültürleri hedef alan emperyalizm ve Batı egemenliği tüm yerellikleri tekleştiren, dünya toplumlarını batı toplum kriterleri ile değerlendiren bir standart geliştirmiştir. Yapılanların tek sebebi vardır. Batı elinde tuttuğu dünya egemenliğini kaybetmek istememektedir. Batı bu amacının; iktisadi, siyasi, kültürel kimliği olan emperyalizmi daha da vahşileştirerek sürdürmesinin mümkün olacağına inanmaktadır. Bu sebeple ülkeler işgal edilmekte, devletler yıkılmakta, parçalanmaktadır. Batı hegemonyasının bu mücadelede tahammül gösteremediği tek varlık ulusal güçlerdir.
Bu gün emperyalizm kapitalist üretim ilişkilerini devam ettirmek için büyük çapta enerji kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. Geleneksel kapitalizmde hammadde – insan gücü şeklinde oluşan ihtiyaç, 21. yüzyılda enerji olarak tanımlanmaktadır. Özellikle petrol ve doğalgaz başta olmak üzere enerji kaynakları, Batı emperyalizminin denetim altında tutmak istediği zenginliklerdir. Dünya insanlığına ait bu varlıkları Batı; kimi coğrafyalarda turuncu devrimlerle, kimi yerlerde iç savaşları sürükleyerek, kimilerinde de demokrasi palavracılığı altında işgaller yaparak ele geçirmektedir. Ülkemizin de dâhil olduğu Ortadoğu, dünya enerji kaynakları açısından en stratejik bölgedir.
Irak işgali öncesi Batı oryantalistlerinin “Medeniyetler Çatışması” şeklinde ifade ettikleri, Batı’nın Ortadoğu ile ilgili planları, “Büyük Ortadoğu Projesi”ne dönüşerek bölge üzerinde uygulamaya konulmuştur. İslâm’a “ılımlı” sıfatı yükleyen veya siyasi misyonlarını bu şekilde açıklayan siyasi – dinî hareket ve cemaatler, “Büyük Ortadoğu İdeali” ile buluşturularak bir ucu Doğu’da Malezya’ya, Pakistan’a; diğer ucu Batı’da Türkiye’ye kadar uzanan yeni bir siyasi harita oluşturulmaya çalışılmaktadır. Projenin hedefinde ulusalcı, laik devlet ve güçlerin pasifize edilmesi bulunmaktadır.

Ulusal dinamiklere savaş
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren tercihini aydınlanmadan, laik, ulusal yapıdan yana gösteren Alevîler bu projede hedef alınan kitlelerin başında gelmektedir. Böylece Türkiye’nin ulusalcı dinamikleri bitirilmeye çalışılmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı, Sayın Başbakan’ın lideri olduğu siyasi iktidarın günümüze gelinceye kadar Alevîlik ve Alevîler hakkındaki yanlış ve olumsuz bakışları ortada iken; Alevîliği “cümbüşlük” olarak dillendirenlerin “neden” ve “niçin” Alevî’ler ile ilgili bir açılım başlatma ihtiyacı duyduklarını, bu mânâda anlamak çok zor olmasa gerek. Kimi odaklar Türkiye’de laik, demokrat, cumhuriyetçi, Atatürkçü büyük bir kitle olan Alevî’lerin tutarlı bu çizgilerinden rahatsızdır. Kendi içinde küçük kutuplara ayrılmış, değerleri karşısında yabancılaştırılmış Alevîlikler ve Alevîler yaratılmak istenmiştir. İktidar aslında, başbakan ve hükümet sözcüsü nezdinde, hakkında söylenenlerin ayyuka çıktığı “açılım” hakkında bir açıklama yapmayarak gerçek niyetini ortaya koymaktadır. Konuyu toplumda magazinel boyutta tartıştırarak anlamsızlaştırmakta, bir yönü ile de Alevî’ler hakkında Avrupa Birliği ile sürdürdüğü temaslara yeni bir paradoks eklemektedir. Basında iletildiği üzere Antalya, Elmalı, Tekkeköy’de Alevîlik üzerine bir enstitünün açılacağını; üç bin dede, zakir kadrosu verileceğini söyleyenler aslında, Alevîliğin geleneksel ve inançsal yapısı ile oynama niyetlerini âdeta belli etmektedirler. Bugüne kadar Hacı Bektaş Veli’ye verdiği değeri; her yıl uluslararası düzeyde kutlanan Hacı Bektaş Veli törenlerine katılmayarak ispatlamış olan bu iktidara karşı Alevî toplumunun her zamanki sağduyusuyla gereken cevabı vereceğine can-ı yürekten inanmaktayız.
-Mehmet Elibol

Kutlu vatanın bağımsızlığı için çalıştılar
Kutlu vatanın bağımsızlığı için çalışan Alevi ve Bektaşiler, Cumhuriyet’in resmen ilân edileceği günlere yaklaşırken, kurulan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Alevi Bektaşi ileri gelenlerinden seçilen Milletvekillerinin olduğu ve Cumhuriyet’in temelinde, İlk Meclise seçilen Alevi ve Bektaşi önde gelenlerinin de katkıları olduğu görülüyor; Tunceli Ferhatuşağı aşiretinden Diyap ağa, Şeyh Hasan aşireti reisi Hasan Hayri Bey, Abbasuşağı aşireti reisi Girlevikli Hüseyin Bey, Denizli’den Bektaşi babası Hüseyin Mazlum baba, Kars’tan Garip Musa ocağı’ndan Pirzade Fahrettin bey örnek olarak gösterilebilir.
Cumhuriyetimizin 85. yılında da Alevi- Bektaşi inanç sahipleri, Mustafa Kemâl’e ve O’nun kurduğu Cumhuriyet’e aynı desteği, bahsettiğimiz olaylar kadar özverili şekilde, can-ı gönülden vermektedir. Zaten, günümüzde de Cumhuriyet’in niteliklerinden sayılan lâiklik anlayışını sürekli vurgulamamız, eşitlikten söz etmemiz ve bunların aksini hissettiğimiz anda demokratik hakkımız olan tepkimizi sunmaktayız.

Cumhuriyet iddiası yetmez
Bugün Cumhuriyete verilecek en büyük desteğin, ulu önderimiz Mustafa Kemâl Atatürk’ü anlayarak, işaret ettiği sözler ve uyarılar doğrultusunda hareket ederek sağlamaktayız, O’nun sağladığı tüm değerleri yaşatmakta ve yükseltmekteyiz.
Sözlerime son verirken yine Ulu önder Mustafa Kemâl’in bir sözü ile bitirmek istiyorum; “Gelecek nesillerin, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilânı günü, ona en merhametsizce hücum edenlerin başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla farz etmeyiniz! Bilâkis, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların hakikî zihniyetlerini tahlil ve tespitte hiç de tereddüde düşmeyeceklerdir. Onlar, kolaylıkla anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife unvanıyla başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkân kalmayacak surette muhafazasını mecburî kılan bir devlet şeklinde, cumhuriyet idaresi ilân olunsa bile, onu yaşatmak mümkün değildir.”

Reklamlar

Alevikutuphanesi hakkında

Neden Aleviyiz? Yaşamı, evreni, dünyayı, insani ve bütün bunlarla ilintili ne varsa; doğru tanımlamak, kavramak, anlamak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Kuranı kutsal kitap. Hz. Muhammed`i peygamber, Hz. Ali`yi ve On İki imamları rehber, Hacı Bektaş Veli`yi Hünkar, Pir Sultan Abdal`i Pir olarak bildiğimiz için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır yok edilmek istenen, baskılara, katliamlara, iftiralar maruz kalan mazlum bir toplumun, haksızlığa ve zalimliğe boyun eğmeyen bir toplumun üyesi olmak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır insanlığa ışık tutan erenlerin, evliyaların, cümle kamil insanların şerefli ve aydınlık yolunda yürümek için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Yozlaşıp değerlerimize yabancılaşmamak için, Yobazlaşıp gerici gelenekleri inanç diye bilmemek için, Serçeşmeden yoksun kalmamak için, Yoksul olmamak için Aleviyiz! Bütün yozlara ve yobazlara inat ALEVİYİZ! ALEVİLİK inancımızdır

Mayıs 31, 2014 tarihinde KONULAR içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Horasan’dan Anadolu’ya bir ‘YOL’ hikayesi-(Selcan Taşcı) için yorumlar kapalı.

Yorumlar kapalı.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû

%d blogcu bunu beğendi: