Atatürk ve Aleviler – (Selcan Taşcı)

ATATÜRK VE ALEVİLER

BAŞLARKEN…

Tam da Ramazan ayını idrak ederken, sadece Alevileri değil, hemen bütün “milliyetçi”, “ulusalcı”, “Türkçü” kesimleri hele hele de “Hayırcı”ları, “dinsiz/imansız” ilan etmeye hazır kıta bekleyenler olduğunu bile bile, adeta gözlerine sokar gibi, “nereden çıktı şimdi bu dizi” diyenler için “gerekçeli -diziye başlama- kararı”dır: Alevi Türkler’in izini sürmeye karar verdiğimizde, yanımızda Orhun ve Selegen’den; Ötügen’den, Fergana’dan, Ulan Batur’dan, Balasagun’dan, Ordu Balık’tan aktarılarak gelen yolcular ve “mavi gök” ile “yağız yer”in ilhamıyla çıkmıştık yola. İlk durağımız Horasan’dı. Balkanlar’a kadar uzandığını bilsek de Anadolu’da “mola” vermiştik hikayemize.

Ne de olsa Anadolu dediğin, -aldanmayın öyle atlaslarda verdiği üç denizin ortasında bir yarım adacık pozuna- kimine “beşik”, kimine “mezar”dı, kimine “köprü”, “kök”tü kimine; dal, budak, yemiş…

Bir koca derya… Eee, “derya içre olup deryayı bilmemek” de olmaz, “durduk” biraz; derinine daldık, gözü siyah da olsa, ela da “masmavi” bakan insanlar tanıdık… Saçları kestane de olsa, kumral da “başak sarısı”ydı hepsinin… Hepsi biraz “Samsun’a adım atar gibi”ydi, ve biraz “doğrulmuş” bir halleri vardı “Kocatepe’de” sanki… Geçit vermez Çanakkale mevzisiydi yürekleri; ve çarpanı gerisin geriye sektirecek kadar sert kabukları, kimininki yüz, kimininki bin yıllık acılardan oluşlu. “Taş kafa” değil hiçbiri ama tunçtan, çelikten beyinleri; ve her birinin içinde abidevi bir Atatürk heykeli…

Dün Hacı Bektaş Veli’yi “kendinden geçmiş bir meczub” olarak tanımlayanlar bugün “oy devşirmek” uğruna huzuruna çıkıp sahip çıkamadıkları ellerini, dillerini sallayıp, bellerini kıvırıyorlar ya… Dün onların “celladı” olanlar bugün “kurtarıcısı” olmaya soyunuyor da, tam yolun yarısında maskelerini tutmayı beceremiyorlar ve bilinçaltlarına kazınmış kini “terörist”, “PKK’lı” yaftalarıyla, Alevileri “İslam’ın dışına itme” alışkanlıklarıyla dışa vuruyorlar ya…

Mola bitti… Kalbimiz, Anadolu Türkmenleri’nin Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Atatürk’le buluştukları yer olan Hacı Bektaş’ta bugün.

Bizi bu kez kah Selanik’e, kah Anıtkabir’e, kah Samsun’a, kah Erzurum’a, kah İstanbul’un göbeğinde bir Bektaşi tekkesine götürecek bu kısa ama derin yolculukta, tıpkı önceki yazı dizilerinde olduğu gibi bizimle bir olanlara, ancak “bir” olursa “iri” olacağına, “diri” olacağına inananlara ve “Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu!..”
Dalı Hacı Bektaş, gülü Atatürk

Bu milletin yüzyıllardır “dinsiz”likle suçlanan kesimi, bu vatanın mahzun bir parçasında, Hacı Bektaş’taki buluşmalarıyla; ironik biçimde bu topraklarda yaşayan insanların dinine de, diline de, tarihine de, kültürüne de nasıl yılmaz bir kararlılıkla sahip çıktıklarını gösteriyorlar bugün… Bu buluşma kuşkusuz Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar kocaman bir coğrafyayı “Türkleştiren”lerden birini, İslamiyet’i Horasan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Arnavutluk’a Yunanistan’a, Bosna’ya, Makedonya’ya taşıyan “yol”culardan birini; Hacı Bektaş Veli’yi anmak için düzenleniyor… Ama bu kadarla kalmıyor… Ozanların sazlarının tellerine vurdukça Anadolu’nun yerini ve göğünü inleten deyişler sadece Abdal Musa’yı, sadece Pir Sultan Abdal’ı değil; Atatürk’ü de selamlıyor, Cumhuriyet’i de, kurtuluşun bütün isimsiz kahramanlarını da….
Cumhuriyetin ilk karargahı

Hacı Bektaş sadece “kendinde aramanın” adresi değil Aleviler için… Burası aynı zamanda, yüzyıllarca kendi vatanlarında, kendi kurdukları devletlerin devşirme yönetimlerince “sistemli” zulme maruz bırakılan Anadolu Türkmenleri’nin “bağımsız bir Türk devleti” andını içtikleri yer. Son dönemde giderek yaygınlaşan, üç kuruş uğruna değerlerinden vazgeçen “mankurt” tipinin aksine, varını yoğunu Atatürk’ün önüne seren ve bugün de “mirası”nı korumak uğruna aynı fedakarlığa hazır olan insanların kurtuluş mücadelesinin ilk karargahı… “Cumhuriyet” kelimesi ilk defa bu karargahta telaffuz ediliyor çünkü.

Mustafa Kemal, Sivas Kongresi’nin ardından Ankara’ya geçerken Çelebi Cemalettin ile görüşmek üzere, Rauf Orbay, Mahzar Müfit Kansu, Hüsrev Gerede, Refik Saydam, Muzaffer Kılıç ve Muncur Kaymakam vekilinin de bulunduğu kalabalık bir heyet ile Hacı Bektaş’a geliyor. O sırada rahatsız olduğu bilinen Çelebi Cemalettin, daha önce devletin hiçbir resmi görevlisine göstermediği ilgiyi, Milli Mücadele’ye fiilen başlamasından itibaren hiçbir resmi sıfatı bulunmayan, hatta hakkında idam fermanı çıkarılmış “eski” bir subaydan başka hiçbirşey olmayan Mustafa Kemal’e göstererek, onu yolda karşılıyor.

Mustafa Kemal de, kellesini koltuğunun altına aldığı bir dönemde, geceyi Çelebi’nin evinde geçirerek bu güvenin “tek taraflı” olmadığını gösteriyor. Ertesi gün de Dedebaba postunda oturan Salih Niyazi Baba ile Hacı Bektaş dergahını ziyaret eden Mustafa Kemal, burada bulunanlara bağımsızlık mücadelesini anlatıyor. O, 24 Aralık 1919’da Hacı Bektaş’tan ayrılırken, dergahtan çıkan bir başka kafile de, işaret ettiği yerlere ulaştırılacak giysi, yiyecek ve diğer ihtiyaçlardan oluşan yardımı taşımaya başlıyor…

Çelebi Cemalettin’in kardeşi olan Veliyeddin Çelebi yıllar sonra abisinin bu ziyaretle ilgili “sırrını” şöyle aktarıyor:
“Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşa’ya, ”Paşa Hazretleri“ diyor, cesaretli ve basiretli idarenizde Türk Milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz? Çelebinin Cumhuriyet kelimesini böyle açık yürekle söylemesi üzerine, Mustafa Kemal Paşa heyecan ve dikkatle Cemalettin Çelebi’nin gözlerine bakıyor, biraz daha yaklaşıyor, onun elini avucunun içine alıyor, kulağına fısıldar gibi yavaş fakat kararlı bir sesle: ”O mutlu günü ilan edene kadar aramızda kalmak kaydıyla evet Çelebi Efendi Hazretleri“ diyor.”

Çelebi’nin gizli tutacağına söz verdiği bu sırrı ölüm döşeğinde kardeşi ile paylaşmış olması, Aleviler’i milli mücadelenin içinde tutmanın zaruretine dikkat çekmek için değilse ne için olabilir?
Anadolu ihtilali

Falih Rıfkı, Milli Mücadele’yi anlatırken “Anadolu İhtilali” ifadesini kullanıyor. İşgal güçlerinin “bir mezbeleden, bir viraneden başka bir şey olmayan Ankara”nın başarısına ihtimal vermedikleri için, neticesini idrak ve kabulde epey zorlandıkları bu “ihtilal”, gizli saklı değil, Atatürk’ün 27 Aralık 919 günü Ankara’ya gelişi sırasında, coşkuyla ilan ediliyor. Ankara ve civarındaki Türkmenler Mustafa Kemal için “Seğmen Alayı” düzerek; hedefin adını zaten koyuyorlar. Çünkü Türk geleneğine göre Seğmen Alayı “yeni devleti kuracak reisi seçmek üzere düzülüyor”.

Türklerin İslamiyet’i kabulünden sonra sadece üç defa uygulanan bu Oğuz töresi, ilkinde “atlı seğmen alayları önünde, bir torbadan çocuğa ok çektiren” Selçuk’un “Han”lığı, ikincisi, bir ak keçeye oturtulup dokuz defa havaya kaldırılarak, kımız eşliğinde and içen Osman’ın “Bey”liği, sonuncusunda, Orta Asya’da otağ önüne dikilen tuğ gibi, Efeler kahvesine sancak dikilerek müjdelenen “Mustafa Kemal’in reisliği” ve kuracağı yeni devlet onuruna yapılıyor.

Atatürk’ün, “Biz Türkler, bütün tarih-i hayatımızca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mübah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik…” sözlerinin, Çetin Yetkin’in ifadesiyle “Etrak-ı bi idrak” ken, “Ne mutlu Türküm diyene” diye haykırma özgürlüğünü elde eden Aleviler’deki karşılığını anlamak çok da zor olmasa gerek. İmparatorluk düzeninde “Türk”ün yerini düşününce, Anadolu’nun, kimliğini bastırmaya zorlanan, ezilen, horlanan insanlarının beklentisinin adından ibaret olan Cumhuriyet’in özgeçmişi olduğunu görmemek imkansızdır. Milli Mücadele, Anadolu Türkmenlerinin tarihi referanslarını utandırmayacak biçimde davranmasıdır.

Anadolu Türkmenleri, Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan coğrafyayı İslamiyet ve Türklük’le tanıştıran “Horasan Erenleri”nden Hacı Bektaş Veli’nin huzurundan Cumhuriyet düşmanlarına sesleniyor: Eline, beline, diline sahip ol!

Aleviler hem ibadet mekanları olan cemevlerinde hem de düzenledikleri kültürel etkinliklerde Hz. Ali ve Hacı Bektaş’la birlikte mutlaka bir Atatürk posteri de asıyorlar.

“Girmez dilimize Arab-ı Fars-ı / Ölçü olmaz bize yabancı harsı / Özgürlük simgesi barış mayası / Biri Hacı Bektaş, Biri Atatürk” (Aşık Daimi)

“Ağlayalım Atatürk’e / Bütün Dünya Kan Ağladı / Başbuğa Olmuştu Ülke / Geldi Acem Can Ağladı” (Aşık Veysel)

“Hünkar, ruhumdaki en köklü daldır / Atam, o daldaki yetişen güldür ” (Aşık Hudayi)
Köroğlu değil ama dünyaya meydan okuyor

“Cemevlerinde, Hz. Ali’nin resimlerinin yanına Atatürk’ün resimlerinin asılması”nı, “birçok Alevinin kendisini ‘Cumhuriyetin ve laikliğin teminatı’ olarak görmesi ve bunu bir misyon gibi algılaması”nı Stockholm Sendromu olarak değerlendiriyor kimi günümüz yazarları… Oysa Cumhuriyet’le, hele de Mustafa Kemal’le Aleviler arasındaki ilişki hiçbir zaman hastalıklı bir “cellat-kurban” aşkının seyrini izlemiyor.

Aksine, bakın nasıl filizleniyor bu büyük sevda:
Toplumun, Türkmen ayaklanmaları sırasında, saray tarihçilerinin kendilerini tarif biçimi ile “uryan ve puryan” (çırılçıplak) olan kesimine yani Aleviler’e dahil olan Ali Baba, 25 Mayıs 1919’da, Milli Mücadele’nin yol haritasını çıkarmak üzere Havza’ya gelen Mustafa Kemal’i, “Mesudiye” adlı otelinde ağırlıyor ve “Paşa”nın güvenliği için otele başka konuk almıyor.. 12 Haziran’a kadar Havza’da kalan Mustafa Kemal, ilk defa 26 Haziran 1919’da geldiği Tokat’ta da yine bir Alevi olan Rıfat Efendi’nin misafiri oluyor. Buradan Sivas’la kurduğu temasın duyulmaması için, postaneyi denetim altına alanlar da Bektaşiler oluyor.
En anlamlı destek

Gazeteci Ruşen Eşref’in anlatımıyla “O, Bolu beylerine isyan etmiş Köroğlu değil” ama “Millet adına dünyaya meydan okuyan ‘Heyet-i Temsiliye Reisi’ Mustafa Kemal” o günlerde. Ve kurtuluş yolunun henüz başında en anlamlı desteği Tokat’ta, eski, yıpranmış üniformaları ile, bir binbaşı komutasında kendisini bekleyen 19 nefer ve bir çavuştan alıyor.

Mustafa Kemal’in Tokat’tan Konya’daki 2. Ordu Müfettişliği’ne gönderdiği ve Genelkurmay Başkanlığı’nca yayınlanan ve tam bir “güven” beratı sayılabilecek tarihi telgrafı şöyle:
“Tokat ve havalisinin İslam nüfusunun yüzde seksenini ve Amasya havalisinin de mühim bir kısmını Alevi mezhebinden olanlar teşkil ediyorlar ve Kırşehir’de Baba Efendi hazretlerine fevkalade bağlı bulunuyorlar. Vatanın ve milli istiklalin bugünkü tehlikesini bilfiil görmekte olan müşarünileyhin kanaatı hazırası şüphe yoktur, buna pek müsaittir. Binaenaleyh söz sahibi ve emniyetli bazı zevatı görüştürerek, kendilerince muvafık görülecek Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Reddi İlhak cemiyetlerini takviye edecek surette birkaç mektup yazdırılarak, bu havalideki Alevi nüfuzlularına dağıtmak üzere Sivas’a gönderilmesini pek faydalı telakki ediyorum…”
ALEVİ SANILARAK İŞTEN ATILAN MİLLETVEKİLİ ANLATIYOR

Alevi sanılarak işten atıldım

Anadolu Türkmenleriyle ilgili provokatif yakıştırmalara karşı TDK’dan TRT’ye ve TBMM’ye kadar bir çok resmi makamda mücadele veren DSP’li Yağız “Alevilerle Cumhuriyetin bağını koparmaya kimsenin gücü yetmez” diyor.

Horasan’dan Anadolu’ya Yol Hikayesi’nin devamını getirmeye ve zaman içinde bu kez, Aleviler’in Milli Mücadele’de “kurtuluş” nöbeti tuttukları duraklara uğramaya karar verdiğimiz günlerde, DSP İstanbul Milletvekili Süleyman Yağız’ın haberakis.com’a yazdığı “Türkiye’de Alevi olmak” başlıklı yazı düştü e-posta kutumuza.

Yağız Alevi değildi ama “17 yıl önce Alevi sanılarak işten atılan biri” olarak, Alevileri anlamak konusunda, birçoğumuzdan adımlarca öndeydi. Üstelik de bu konuyu kendisine “mesele” edinmiş ender siyasilerden biriydi. Alevilere dönük bir “iftira” ifadesi olarak kullanılan “mumsöndü”nün Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan Türkçe Sözlük’teki karşılığının, “Cem ayinlerindeki çerağ dinlendirmenin maksatlı olarak yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkarılan bir safsata” olarak değiştirilmesini o sağlamıştı. Yine TDK Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın’la birlikte “musahip” sözcüğünün aynı sözlüğe “yol kardeşi” anlamıyla eklenmesine katkıda bulunmuştu. TRT’nin “Şah yasağı”nı, 2008 yılında TBMM gündemine getiren ve Pir Sultan Abdal’ın “Kul olayım kalem tutan eline / Kâtip ahvalimi Şah’a böyle yaz” türküsüne uyguladığı “sansür”ü konu alan soru önergesini hazırlayan kişi de Yağız’dan başkası değildi.
400 yıllık baskı tesadüf değil

Alevilik konusunda bu denli emek harcayan Yağız “Ülkemiz topraklarında Aleviler’e yapılanların hiçbiri tesadüfü değildir” diye giriyor söze. Gerilere gidiyor, “Anadolu Alevileri’nin mağdur edilme tarihi” ni anımsatıyor; Çaldıran Seferi öncesi 40 binden fazla Alevi’nin katledilişini, canını kurtaranların ulaşılması zor dağlara ve ıssız vadilere göçünü, Şii bir Türk olan İran Şahı İsmail’in Hatayî mahlasıyla Türkçe yazdığı şiirlerin nasıl bir korku vesilesi olduğunu, II. Selim, III. Murat, III. Selim, II. Mahmut “icraatları”nı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını, Hacıbektaş Dergâhı’nın başına bir Nakşibendî Şeyhi’nin getirilmesi, Saru Görez ismiyle bilinen Müftü Hamza’nın “ ..hem kâfir ve imansız, hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir. Dine yardım edenlere Allah yardım eder” fetvasını… Özetle, 1514’ten 1914’e kadar, 400 yıl süren baskıyı…
Mehdi kabul ediliyor

Anadolu topraklarındaki kıyımın tarihini azıcık araştıranlar, kendilerini İngiliz, İtalyan, Fransız kadar dönme ve devşirmeden de kurtaran Atatürk’ün, Tükmenler’in zihnindeki karşılığının “mehdi” oluşunu anlamakta zorlanmazlar. “Bütün yıldırmalar, baskılar, baskınlar, kırımlar, kıyımlar ve fermanlar yüzünden, kimliklerini dahi gizlemek zorunda kalan Aleviler” için Atatürk’ün ne anlama geldiğini şöyle tarif ediyor Yağız: “Cemevlerinde üç resim asılıdır… Biri Hazreti Ali, diğeri Hacı Bektaş Veli… Bir diğeri ise Atatürk’ün fotoğrafıdır. Aleviler, Atatürk’ün fotoğrafını resmî bir görevi yerine getirmek için asmazlar; onu gerçekten çok sevdikleri için asarlar. Aleviler, Atatürk’le birlikte kendilerini rahat hissetmeye başlamışlardır. Hatta o kadar ki, Atatürk’ü bir Mehdi gibi görmüşlerdir. Ona gönülden bağlanmışlardır. Maddi-manevi büyük destek vermişlerdir. Bu ilgi ve destekten çok mutlu olan Atatürk de ”amacının cumhuriyeti kurmak olduğu“ fikrini ilk olarak Hacıbektaş’ta Aleviler’in önderi Cemalettin Çelebi’ye açıklamıştır. Aleviler ile Atatürk ve cumhuriyet arasındaki bağı koparmaya kimsenin gücü yetmez.”
Yeniden fişleme nedeni oldu

Atatürk’ten sonrası da “karanlık” Aleviler için. Özellikle de 1950’den sonraki süreç… Çünkü orada Maraş var, Çorum var, Madımak var… Orada “mumsöndü yapıyorlar” denilerek uğradıkları ve Süleyman Yağız’ın deyişiyle “dünyanın en adi, en namussuz iftirası” var (“Oysa” diyor Yağız, “Aleviler; ”el“e, ”bel“e, ”dil“e sahip olmayı temel ilke edinmişlerdir”), orada cemevlerini “cümbüş yeri” olarak gören başbakanlar var… Biraz da bu “varoğlu var”ların etkisinde “Türkiye’de Alevi olmak çok zor” diyor Yağız.

“Neden” sorusuna cevabını güncel bir örnekle vermeyi tercih ediyor: “Bu ülkede, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk örneğinde yaşandığı gibi, bırakınız Alevi olmayı, Alevi köylerine yardım etmeyi dahi suç olarak gören bir zihniyet var! Saldıray Berk, meşrep olarak kendini Aleviliğe yakın hissediyormuş!.. Ama Sünni cemaat önderleriyle görüşmüyormuş!.. Bunlar, Berk hakkında açılan davanın iddianamesinin fişleme ekinde suç olarak yer alıyor.”
Alevistan talebi varmış gibi göstermek, Türkmenlere karşı en büyük hakarettir

“Aleviler’i bölücülerle özdeşleştirme” çabalarının yeni olmadığını savunan Süleyman Yağız, özellikle bazı yandaş gazetelerin yürüttüğü “kara propaganda”ya Daimi Baba’nın, “Olmadıkça insanlığa faydalı/ Sünni’yisem Alevi’ysem ne çıkar” dizeleriyle cevap veriyor ve ekliyor:
“Kendileri öteki görülmelerine karşın, onlar kimseyi öteki görmezler. Dolayısıyla Aleviler asla bölücü olmazlar; olamazlar. Çünkü bir olmayı, iri olmayı, diri olmayı amaçlamışlardır.”

Yine de bir “ama” koyuyor:
“Alevileri siyaseten bölücülerle özdeşleştirmek isteyenler olmuştur.”
Terörle özleştirme tuzağı

“Kime, ne gerek bu çaba?” sorusunun cevabı için arşive dönüyor, kendi kişisel tarihi de olan anekdotlar, yazı örnekleri, haberler çıkarıyor belleğin tozlu raflarından. 14 yıl önce, 21 Temmuz 1996’da Takvim’deki köşesinde yazdığı bu satırlar mesela:
“(…) Aleviler’in terörle bağlantılı gösterilmeleri tamamen bir ’tuzak’tır. Bu tuzağın iki ayağı vardır… Birinci ayağı Almanya’dadır. Bu ülkede kurulan Kürdistan Aleviler Birliği, PKK’ya hizmet etmektedir. (…) Tuzağın ikinci ayağı ise öteki terör örgütleridir. Kendilerine taban bulamayan örgütler, yurt içinde ve dışında Aleviler’i teröre bulaştırarak, onların gücünü kullanmak istemektedirler. (…) Teröristlerin Gazi Cemevi’ni üs yapması, toplumumuzun diğer kesimlerinde yanlış izlenimler uyandırmasın. Alevi kardeşlerimizi düşürülmek istendikleri tuzaktan kurtarmak hepimizin görevidir.”
Cemevleri eylem yeri değildir

Aynı sıcak günlerden birinde 26 Temmuz 1996’da, “Cemevleri eylem yeri değildir” başlığı altındaysa şunları yazmış Yağız:
“Hatırlarsanız Alevi dedesi Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın başkanlığında kurulan Cem Vakfı, belli tipte cemevi oluşturmak için yarışma bile açtı. Yarışmanın amacı, cemevi yapacak olanlara örnek bir model sunmaktı. Aleviler bu denli önem verdikleri cemevlerinin eylem yeri olarak kullanılmasını akıllarına bile getirmemişlerdir. Fakat aşırı sol örgütler eylemleri için cemevlerini kullanmayı en kolay yol olarak seçiyorlar. Bir kişi ya da olayı mı protesto edecekler? Hemen harekete geçip bir cemevi önünde toplanıyorlar. Sonra güvenlik güçleriyle taşlı sopalı çatışmaya giriyorlar. Sık sık tekrarlanan bu görüntü, kamuoyunda ’terörün altında Aleviler’in parmağı olduğu’ kanaatini uyandırma amacını taşıyor. Bazıları diyebilir ki, ’Aleviler madem ki bu kadar teröre karşılar, o zaman cemevlerini teröristlere kullandırmasınlar.’ Silahlı güvenlik güçlerinin zor baş edebildiği teröristleri sivil Alevi vatandaşlarımızın önleyebilmeleri olanaksızdır…”
Yeni tezgah peşindeler

Yıllar önce Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan ’Alevilik’ dizisinde gündeme gelen “Aleviler, Alevistan hayal ediyor” iddiasını da hatırlatan Yağız, “Onları, Alevistan talebi varmış gibi göstermek, Aleviler’e yapılacak en büyük hakarettir. Gerçi geçmişte bu ifadeyi dillendiren birileri olmuştur. Yanılmıyorsam, Fransa’da bir grup tarafından… Bu grup, harita da yayınlamıştır. Ancak bu grubun, Alevi cemaatleri ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu grubun amacı da zaten, Aleviler’le Türkiye Cumhuriyeti’ni karşı karşıya getirmekti” diyerek, 2001 yılında gazetedeki köşesinde gösterdiği tepkiyi yineliyor.

“O zaman bu tür tuzaklardan sonuç alamayanlar şimdi yeni tezgâhların peşinde olabilirler” diyen Yağız Aleviler’e ilişkin tespitlerine şu cümleyle nokta koyuyor: “Anadolu Alevileri, başka bir ifadeyle de Alevi-Bektaşiler; laik, demokratik Atatürk cumhuriyetinin en kadim, en kararlı ve en sağlam güvencesidirler.”
Adına “Ergenekon” denen süreçle ilişkilendirme çabası fos çıktı

Süleyman Yağız Alevilerin “Ergenekon” süreciyle ilişkilendirilme nedenlerini analiz ederken, “Yargıyı etkilemek gibi bir düşüncem yok; olamaz da… Zaten bir muhalefet milletvekili olarak böyle bir gücüm de yok…” diye belirtiyor özenle.

“Fos” çıktığını ileri sürdüğü süreci şöyle özetliyor:
“Bazı Alevi önderlerine suikast yapılacağı iddiası ortaya atılmıştı… Bana göre, Aleviler’i, adına ”Ergenekon“ denilen dava ve soruşturma sürecine bulaştırmak istediler. Tahminim odur ki, bu davaya Aleviler’in de destek olmalarını sağlamayı amaçladılar. Geçmişte Aleviler’e yönelik birçok katliamda, kontrgerilla ya da gladyo denilen yapılanmaların olması nedeniyle Aleviler’i Ergenekon karşıtı yapmayı başaracaklarını sandılar.

Alevi önderlerine yönelik suikast iddiası fos çıkınca, bu işi organize edenlerin niyeti de belli olmuştur. Erzurum-Erzincan hattında yaşananlar; yani Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, Erzurum’un özel yetkili savcısı Osman Şanal’ın talebi üzerine özel yetkili mahkeme tarafından hapse atılması, 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk’in Alevi köylerine yardım etmekle suçlanması, bu niyeti biraz daha belirginleştirmiştir. Eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ile ilgili operasyon ise Ergenekon denilen dava ve soruşturma sürecinin Alevi karşıtı yanını tamamen netleştirmiştir. Görünen o ki, Aleviler de hedef tahtasına oturtulmuşlardır.
Derin provokasyonlar

Aleviler arasında çok saygın yeri olan ve aynı zamanda Alevi dedesi olan Seyfi Oktay savcılığa davet edilmek yerine, evi basılarak gözaltına alınmıştır. Bu yapılan hem hukuksuzluktur, hem de saygısızlıktır. Bu, eski bir adalet bakanına yapılan adaletsizliktir; evrensel hukuk kurallarına da aykırı bir durumdur. Bana göre, Seyfi Oktay bu yaşadıklarını Alevi olduğu için yaşıyor. Zaten yandaş medyanın bir grubu, ”yargıda Alevi yapılanması“ olduğu izlenimi vermek için özel çaba gösteriyor.”
Ve elbette “provokasyonlar”; örneğin “Maraş”…

Yıllardır bu kanlı tezgahın arkasında “derin güçler”in bulunduğunu savunsa da elinde bilgi ve belge olmamasından yakınan Yağız’ın iddialarına en anlamlı teyid, dönemin MİT ajanı Mahir Kaynak’tan gelmişti. Kaynak’ın, 4 Ekim 2005 tarihli Tempo dergisinde yayınlanan sözleri şöyle:
“Türkiye’de mezhep ve etnisite çatışması olmamıştır. Devlet yapmıştır; ama halk karışmamıştır. 12 Eylül’e hazırlıktı onlar da…”
Kaynak’ın sözlerini küçük bir eklemeyle tamamlıyor Yağız: “Sözünü ettiği ’devlet’, elbette ki, ’derin devlet’tir’”
ERİKLİ BABA’DA BİR CEM GÜNÜ

Cumhuriyetin omurgası

Türkmenlerin, Milli Mücadele örgütlenmesine en büyük katkısı, Türk olmanın küçümsendiği imparatorluk günlerinde, ulus-devleti işaret eden bir muhalefet hareketi oluşturmalarıydı.

Bugün durağımız İstanbul Zeytinburnu’nda bulunan Erikli Baba Dergahı. Osmanlı’nın kuruluşunda Anadolu’ya gelen Horasan Erenlerinden olan Erikli Baba’nın açtığı dergah, hem İstanbul’un Fethi hem de Kurtuluş Savaşı sırasında stratejik görevler üstlenmiş. İstanbul’un kuşatılması sırasında, Yedikule’deki Altınkapı’nın karşısına kurulan Yeniçeri ordugahının su ve gıda ihtiyacını karşılayan Erikli Baba Dergahı, Kurtuluş Savaşı’na da bütün varlığı ile katkıda bulunmuş. Dergahtaki mezarların arasına kazılan tünellerde saklanan silahları, buradaki Bektaşi önderleri, günü geldiğinde işgalci İngilizler’e karşı kullanılmak üzere Atatürk’e bizzat teslim etmişler.
Erikli Baba Dergahı’nın bir başka özelliği de 1925 yılında tekke ve zaviyelerle birlikte kapanmamış olmasına karşın, bir süre sonra “Laik cumhuriyete güveni nedeniyle” faaliyetlerine gönüllü olarak son vererek anahtarlarını TBMM’ye bizzat teslim etmiş olması.

Kullanılmadığı süre içinde harabeye dönen dergahı, aslına uygun olarak restore edilmiş hali olan bugünkü görünümüne Erikli Baba Kültür Derneği kavuşturmuş.
Dernek Başkanı Avukat Metin Tarhan, dergahı bugün de tarihsel misyonuna uygun olarak işletmeye özen gösterdiklerini söylüyor.

“Tarihsel misyonu” derken, mekanın “geleneksel Türk kültürünün yaşatıldığı bir merkez” oluşunu kast ediyor Tarhan. Zaten Aleviliği de “Türkmen kültürüyle özdeşleşen bir noktada” konumlandırıyor. Tarhan’a göre “Orta Asya’da medreselerde, tekkelerde yetişen kişilerin, Anadolu’yu Türkleştirmek ve Müslümanlaştırmak için yayıldıkları dönemden bugüne kadar taşınarak gelen değerler” yaşatılıyor Erikli Baba Dergahında.
Türk olmak küçümseniyordu

Osmanlı’da şu veya bu şekilde 1500’lü yıllara kadar Türkmen kültür ve inancı hakimken, Arap kültürünün İslamiyet’e bulaştırılmasını takiben Türkmen kültürünün Osmanlı’dan tasfiye sürecinin de başladığını anlatan Tarhan, bunun özünde bir “inanç ayrışması” olmadığını belirtiyor.

“Öyleyse ne?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap o “büyük kırılma”ya işaret ediyor:
“Türkmenliğin, Türk olmanın küçümsenmeye başlanması.”
“Artık Türklük unutularak Osmanlılık gibi kavramlar geliştiriliyor. Bu dönemden çöküşe kadar Alevilere yönelik kıyımlar var, baskılar var, katliamlar var” diyor Tarhan.

Bu tecrübelerin Alevileri Cumhuriyet için “hazır bir güç” haline getirdiğini savunuyor:
“Anadolu Türkmenleri o dönemde de aydınlık bir güç, kendi değerlerine bağlı bir güç, medeni bir güç, eşitlikçi bir güç… Kendi yapısında, Orta Asya’dan, o kurultay süreçleriyle birlikte gelen, kadını, erkeği, çocuklarıyla tüm sorunları tartışabilen bir geleneği devam ettiriyor. Bu hazır güç Cumhuriyetin omurgasını oluşturuyor. Çok ciddi, hazır muhalefetleri var Bu ulus-devleti oluşturma noktasında bir muhalefet. Atatürk de bunu görüyor. Zaten Selanik’te kendi kişiliğinin oluşmasında da, Anadolu’dan giden erenlerin yarattığı aydınlıkçı ortamın katkısı var. Dolayısıyla Türklük veya Türk kültürü çok önemli Atatürk için.”

* Atatürk’ün Bektaşiliği iddialarına bir gönderme mi bu?
Atatürk’ün geçmişinde Bektaşilik var mıdır, yok mudur bizim için hiç önemli değil. Önemli olan Atatürk’ün kurduğu düzenle Alevilerin beklentilerinin örtüşmüş olmasıdır. Bektaşi olduğunu öne sürenler var. Atatürk, hem kendi yaşam tarzıyla hem de Alevilerin yaşam tarzıyla, talep ve beklentileriyle örtüşen bir cumhuriyetin, ulus-devletin kurulmasına öncülük edişiyle Alevi olmasa da, Aleviler gibidir denebilir.
Mehdi kavramı var

Konuşurken çok iddialı bir ifade de kullanıyor Tarhan:
“Ben bazen uca da kaçarak ’Alevi muhalefet olmamış olsaydı cumhuriyetin kazanılması çok rahat olmayabilirdi’ diye düşünüyorum. Çok afaki bir düşünce olduğunu da sanmıyorum, tarihsel gerçeklere bakarak böyle bir varsayımda buluyorum. Atatürk’le birlikte Aleviler tüm güçleriyle vatan müdafaasına yönelmişler. Bu anlamda Atatürk çok önemli Aleviler için. Alevilerin mitolojisinde, inancında, düşüncesinde bir ’mehdi’ kavramı vardır. Kurtarıcı olarak algılanır. Atatürk’ü mehdi olarak algıladıkları da oluyor. Hemen hemen her Alevinin evinde Atatürk’ün resmi vardır. Çok önemsenir, kutsaldır. Hz. Ali, Hacı Bektaş gibi önderlerle de özdeşleştirilebilecek kadar önemseniyor. Onlardan daha aşağı ve sonrası değil, onlar kadar önemli diye düşünülüyor.”
Hizbullah’ın İslamiyeti kullandığı gibi Aleviliği kullanan dernekler de var

Aleviler’i bugün içine çekilmek istendiği ortamın, Osmanlı’daki Arapsal kanadın hakim kılındığı günleri anımsattığını söylüyor Metin Tarhan. “Bugün de kendi öz varlığına sahip çıkan önemli bir kesimi geri bırakmak, o kültürü yaşatan önemli bir unsuru tasfiye etmek, toplum nezdinde küçük düşürücü bir takım faaliyetlere, yakıştırmalara muhatap bırakmak gibi bir çaba var” diyor.

Tarhan’a göre “Alevileri bir terör yapılanmasının içindeymiş gibi yaftalamak, sadece Alevilere karşı değil, laik, demokratik, ulusal özelliği olan bir Türkiye’ye karşı olan bir düşüncenin sonucu.”

“Hesaplar başka” deyip ekliyor:
“Saldırılar Alevilere değil, Alevilerin kaynak oluşturduğu değerlere yöneliktir diye düşünüyorum. Yargıda üç beş Alevi vardır. HSYK’da bir iki alevi vardır. Neredeyse Aleviler ele geçirmiş gibi lanse ediliyor. Nedense enteresan bir Ergenekon hikayesine dahil edildiler.”

* Seyfi Oktay’ın da böyle bir hedef olup olamayacağı çok tartışıldı…
Seyfi Bey, Aleviler içinde ilgi gören bir insan ama o kadar da önde olan biri değil. Aleviliğini çok vurgulamış biri değil. Ama bakanlık yapmış biri üzerinden Alevileri vurmak daha kolay olabilir diye düşünülmüş olabilir. Ben bütün bunları Cumhuriyetin sorgulanması, Atatürkçülüğün sorgulanması, ulus-devletin sorgulanmasıyla ilgili beklentileri olan kesimlerin, görüşlerin veya güçlerin bir nevi savaşı gibi değerlendiriyorum.

* Cumhuriyet’e karşı savaş açıldığını mı düşünüyorsunuz?
Alevileri zayıf düşürmek, Cumhuriyeti zayıf düşürmek demek. Cumhuriyeti kaybetmeyi göze alabiliyorsak Aleviler de olmasın. Asimile etmek için yıllarca uğraştılar, başaramadılar. Alevilerde çok korkunç bir direnç var Alevilerin vazgeçilmezleri var, esnek olamayacakları yerler var. Onlar için Cumhuriyet var, Atatürk var, ülke var, vatan var. Bunları yok edemezler. Toplumlar yavaş yavaş gelişme sağlıyor. Bu tür bir psikolojik operasyon zaman içinde nasıl sonuç verir bilemiyorum.

* Bir çatışmayla sonuçlanabilir mi?
Bu kanaati taşımıyorum. Sünni kardeşlerimiz olayı görebiliyorlar. Provokasyonlar var, lokal olaylar olabilir. Ama genel bir çatışmanın sosyolojik-reel gerçekleri yok. Bir kere Alevi-Sünni kaynaşması çok önemli. Bir de ulusal kimlik noktasında, Alevilerle entegrasyon söz konusu. Sinangoga da saldırıldı, Allah korusun bir cemevine de olabilir. Ama ben toplumun sağduyusunun bunu yaygınlaştıracağını düşünmüyorum.

* Ayrıştırma yahut kışkırtma amaçlı olarak Alevilerin kendi içlerine sızmalar oluyor mu, buna karşı bir direnç geliştirebiliyor musunuz?
Kendi siyasal talepleri doğrultusunda Alevileri tanımlamaya çalışan dernekler de var. Aleviliğin değişik örgütlerle işbirliği yaparak sisteme karşı durması gerektiğini savunan örgütler var. Bir Muharrem ayında Karacaahmet’e gidin, Erikli Baba’ya gelin, Şahkulu’na gidin, gerçek Aleviler oralarda gördüklerinizdir. Bugün onların sesleri çıkmıyor olabilir. Medyanın gözdesi olan bir takım kişilere aktüel konularla ilgili roller verilmiş olabilir. Avrupa’da da bu tip girişimler olabilir. Ama bunlar Alevileri temsil etme noktasında olan kişiler veya kurumlar değiller. Bunlarınki Hizbullah’ın İslamiyet adına faaliyette bulunması gibi bir şey…

* Yeniden tanımlanmasından rahatsız olduğunuz anlaşılıyor; “gerçek Aleviler” Aleviliği nasıl tanımlıyorlar?
Alevilik, İslam karakteri baskın gelen bir Türkmen yorumudur. Bir Türk inancıdır. Kültür değildir; kültürel unsurları da olan bir inançtır.
Ehlibeyt’le Oğuz geleneklerini bütünleştiriyorlar

Erikli Baba Dergahı’nı ziyaretimiz bir Perşembe akşam üstüne rastlayınca haliyle kendimizi cem hazırlığının seyircisi olarak bulduk. Cemevinin bahçesinde kadını erkeği, yaşlısı genci hatta çocukları, bebekleriyle toplanan Aleviler, düğüne bayrama gelir gibi giyindikleri temiz ve özenli kıyafetleriyle dikkat çekiyorlardı. Gelenlerin bir başka özelliği hemen hepsinin elinin dolu olmasıydı; kimi bahçesinden topladığı armudu, kimi kendi elleriyle kavurduğu helvayı getirmişti “canlar”ıyla paylaşmak üzere. Ceme katılacaklar toplanırken aşevinden mis gibi kokular yükselmeye başladı. Kısa süre sonra “lokma” denen ve cem için kesilen kurbanın etiyle, bulgurdan yapılan pilav dağıtıldı. Lokmamızı Binali Doğan dedeyle kaşıkladık. Doğan bize dergahı da gezdirdi. İstisnasız her odada baş köşede Atatürk var; büstü, posteri, bir sözü… Ama illa var. Geniş ve sade cem salonuna girip karşımızda asılı duran sazı gördüğümüzde, kendimizi bir Dede Korkut masalının sayfalarında gezinir gibi hissettik, “Biraz sonra deyişlerimize başladığımızda görün” dedi Doğan, “O saz, Dede Korkut’un kopuzudur. Alevilik, Ehl-i beytle Oğuz Türklerinin geleneklerinin, şaman inancının bütünleşmesidir. Türk kültürüyle İslamın bütünleştirilmesidir.”

Atatürk gibi İslam’a da özel vurgu yapıyor Aleviler. Din dışı olmadıklarını özellikle belirtiyor Binali Doğan: “Alevi inancından dolayı Alevidir. Ali’den dolayı Alevidir. Ali kimdir? İslamı ilk kabul eden, Hz. Muhammed’in çağrısına ilk uyandır.”
– CEMAL ŞENER VE ALEVİLERİN YASADIŞI(!) YAŞAMI

700 yıldır yasadışı yaşıyoruz

Hacıbektaş’tan yükselen AKP protestosu üzerine harekete geçen bazı medya organları yeni bir kara propagandaya girişirken, Alevi yazar Cemal Şener “korku cumhuriyeti”nde yaşamaya bağışıklı olduklarını söylüyor.

Atatürk ve Aleviler’i anlatırken, konunun kitabını yazan Cemal Şener’le konuşmamak olmazdı. Sosyal Antropolog da olan araştırmacı-yazar Şener’in çalışmalarından birine verdiği isim de bu: “Atatürk ve Aleviler.”

Dolandırmadan soruyoruz:
* Atatürk ortak payda mıdır Aleviler için?
Çoğunluğunun ortak paydasıdır.

* Görüş ayrılıkları yok mu?
Bir aile içinde bile anne, baba, çocuklar arasında siyasi-felsefi farklılıklar olması doğal. Alevi toplumunda da varsılı, yoksulu, orta gelirlisi var; ister istemez bunlar siyaset sahnesine şu ya da bu şekilde yansıyor. Bin çeşit dernekler, vakıflar kurulmuş oralarda siyasallaşmış olanlar, siyasi nedenlerle Atatürk’e karşı çıkan, Kürt siyasal düşüncesinin etkisinde kalmış olanlar da vardır ama tabanda çok fazla farklılık olmaz.

Devleti birlikte kurdular

* Taban veya bahsettiğiniz “çoğunluk” için neye karşılık geliyor Atatürk ve tabii Cumhuriyet?
Osmanlı’da Aleviler sadece katli vacip için aranırdı. Hala kuş uçmaz kervan geçmez dağ köylerinde yaşıyorlarsa, hala Anadolu’nun kır yoksullarıysalar bunun sebebi oralarda aranmalı. Alevilerle Atatürk’ü bir araya getiren Osmanlı’nın son dönemi. Atatürk milli kurtuluş savaşına giriştiğinde, Aleviler karşılarında iki şey görüyorlar; ya işgal kuvvetleriyle işbirliği yapıp duruma razı olacaklar yada işgale karşı olan yurtseverlerin yanında yer alacaklar. Nitekim daha önce Jön Türk hareketi, İttihat Terakki’nin son dönemleri ve Meşrutiyet hareketlerinde Alevi aydınları o mecrada yer almışlardı. Kurtuluş savaşında da Namık Kemal, Ziya Paşa geleneğinin devamı olarak Mustafa Kemal’in yanında yer aldılar. Cephelerde savaştılar. Devleti kurmaya yardımcı olmaya çalıştılar.

* Bir sığınak inşa eder gibi mi?
Aleviler açısından Atatürk sadece bir Osmanlı komutanı değil. Alevileri insan sayan, inançlarını küçümsemeyen yaptığı çalışmalarla da inancının, Türk kültüründen geldiğini, Şamanlıktan geldiğini, Orta Asya’dan, Ahmet Yesevi’den, Hacı Bektaş’tan geldiğini meşru gören, İslam içindeki tartışmalarda, -Nutuk’ta da var-, Emevilerden yana değil, Ehl-i Beyt’ten yana tavır alan biri olduğu için Aleviler topyekün Atatürk’ün yanında yer almışlar ve Cumhuriyet’in başarılı olması için bütün güçlerini birleştirmişlerdir.
Cumhuriyete isyan etmediler

* Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının yarattığı bir kırılma oldu mu?
Ufacık bir kırgınlık, gönül koyma nedeni olabilir ama o günden bu yana o tür hareketlerin içinde hiçbir Alevi’yi göremezsiniz. Tekkelerin kapatılmasıyla ilgili bir sürü kitap yazılmıştır, hiçbir Alevi içinde yer almamıştır.

* Nedeni “şartların gereği” olduğu konusunda bir kanaat ortaklığı mı, yoksa “Atatürk’ün bir bildiği vardır” duygusu mu hakimdi?
O dönemin şartları gereği kapatılmaları gerekirdi. Atatürk’ün Bedri Noyan’la yaptığı söyleşide “Günü geldiği zaman bunları Türk adetlerini sürdürecek biçiminde yeniden icra etmemiz gerekir” diye bir sözü var. Belki vaktinden önce vefat etmeseydi ona bir çözüm bulunacaktı. Bunu Alevilere karşı siyaseten kullanmak isteyen kesimler var. Alevilerin kendilerini Atatürk’le, laiklikle, cumhuriyetle özdeşleştirmelerine bu olay gölge düşürmemiştir. “Olabilir bir şey” diye görülmüştür.
Atatürk Cumhuriyet’inden Korku Cumhuriyetine geçiş yaparken ilginç bir ifade kullanıyor Cemal Şener; “Keşke Alevi toplumu şok geçirseydi yaşananlar karşısında!”

* Geçirmediler mi?
Bizim cem evlerimiz yasadışı, ibadetimiz yasadışı, Osmanlı’dan beri yasadışı yaşıyoruz, anlayacağınız bağışıklıyız bu duruma. “Ergenekon” süreciyle ilgili hiçbir Alevi dedesi, bir tek cümle kurup yorum yapmadı. Ama bütün Aleviler, AKP’ye oy verenler bile bu operasyonların sebebinin AKP’ye karşı duruşu sindirmek olduğunun farkında. Sünni kardeşlerimizin tutuklamalar, dinlemeler vs. karşısında şok geçirme nedenleri, bugüne kadar hep devletin himayesinde bulunmaları. Oysa Alevi Türkmenler 700 yıldır zaten bu tavırla karşı karşıya. Elbette Aleviler de süreci kaygı, tedirginlik ve korkuyla karşılıyorlar ama şok olmuş değiller, hatta sohbetlerinde “Nüfusumuz 20 milyon mu, yüzde onunu gözden çıkarırız, şu kadar adam ölürüz yine de bu vatanı teslim etmeyiz” hesabı bile yapıyorlar. 3. Ordu komutanı gizli örgüt üyesi deniliyor. 3. Ordu teröre kaşı mücadele eden ordu. Bunu benimsemek hiçbir Alevi için mümkün olmadığı gibi Cumhuriyetten yana olan hiçbir Sünni için de mümkün olmamal
En son “İdamla yargılanan bir Alevi dedenin savunması”nı yayınlayan Şener, bu yılki
Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü’nün de sahibi oldu.
Kürdün Aleviliği seçmesi için cinnet getirmiş olması lazım!..

Cemal Şener de Aleviler’in bu ara yeniden hedef tahtasına oturtulmasının tesadüf olmadığını düşünenlerden. Ona göre milat 28 Şubat. “Alevilerin ilk defa TSK ile ortak paydada buluşmalarının rövanşı alınıyor demek abartı olmaz” diyor.

28 Şubat’ın iktidar açısından rövanşı alınacak bir “darbe” olmadığı yolundaki, giderek yaygınlaşan kanaati hatırlatıyorum. “Benim söylediğim de bunun türevi” diyor:
“Hasan Celal Güzel, Ali Bulaç, Ahmet Taşgetiren o günlerde ”Suriye sendromu“ diye bir kavram ortaya attılar. Güya Türkiye’de ordu içerisindeki komünist solcu subaylarla, Kızılbaşların ittifakından, tıpkı Suriye’deki gibi bir askeri diktatörlük kurulacaktı. Her üçünün de ordu içerisindeki, bürokrasi içerisindeki Alevilerden fevkalade rahatsız olduklarını göreceksiniz. Alevilerin devletin erkinde yer almasını istemiyorlardı.”

* Neden?
Fatih Sultan Mehmet’le birlikte Türkmenlerin tasfiyesinde etkili olan merkezi tavır hala devam ediyor.
Türkiye’yi Türkmenler yönetemez

* Alevilerin devlet sistemi içinde olmasının, bahsettiğiniz kesim için rahatsız edici yanı ne?
Osmanlı tarihinde Alevi olmak Türkmen olmakla özdeş. Türkiye’yi Türkmenler yönetecek o zaman. Dinen sapkın saydığımız, milliyet olarak da tamamen köylü avam kabul ettiğimiz bir kesimin yönetime gelmesi demek olacak.

* Bir Türk devletinin Türkmenlerce yönetilmesinden neden ürksünler?
Türkmenler yönetirse, Türk coğrafyası söz konusu olur. O coğrafyada Türklerin gelişmesi ve emperyal güçlere kaşı güç odağı oluşturması söz konusu olur. Onu istemiyorlar. Türkleri dokuz parçaya bölüp yönetmek daha kolaylarına geliyor.

* Aleviler de kendi içlerinde bölünme tehdidiyle mi karşı karşıya?
Türkleri Alevi- Sünni diye bölmeye çalıştıkları gibi, Alevileri de kendi içlerinde az Alevi- çok Alevi, sağcı Alevi- Solcu alevi gibi bölerek yönetmek daha kolaylarına geliyor. İşçilerin de birleşmesini istemezler, Türklerin de birleşmesini istemezler. Bu şekilde bir tasarruf tarihten beri var.
Zaman içinde Kürtleştiler

* Ya Türk Alevi ve Kürt Alevi ayrıştırması; bu mümkün mü?
Sosyolojik olarak herhangi bir inancı benimseyen Türk de olur, Kürt de olur, Arnavut da olur. Ama Türkiye’nin siyasal tarihine baktığınızda, şu anda Kürtçe veya Zazaca konuşup da “Ben Aleviyim” diyenler geçmişte Kürt olup da Aleviliği seçmiş toplumsal kesimler değil. Bunlar Türk olup, özellikle Çaldıran’dan sonra o bölgelere canını kurtarmak için giden, süreç içinde Kürtleşen yada Zazalaşan Türkmenlerdir. Onun için Osmanlı Kürt ilişkilerine baktığımızda, o yıllarda herhangi bir Kürdün Aleviliği seçmesi için cinnet getirmesi lazım. Sosyolojik olarak bu tercihler mümkün ama tarihsel olarak gerçekleşmemiş. Herhangi bir bölgedeki Kürtler İslamla tanıştıktan sonra Aleviliği tercih etmemişler. Şafiiliği seçmişler. Şafiliğin mezhep olarak ortaya çıkması Alevilikten çok daha öncedir.

* Birkaç nesil öncesine kadar “Türkmen” kimliğini bilerek gizleme söz konusu ama son dönemde aileler çocuklarına bu kimliği aktarmakta tereddüt yaşıyor gibi, yeni bir “saklanma” dönemine mi giriyor Anadolu Türkmenleri?
Kesinlikle doğru. Aynısını 500 yıl önce yaşadık. Şah İsmail yenilip Kürt toprak ağaları doğuda hakimiyet kurunca, Kürtçe öğrenenler, entegre olanlar canını kurtarmış, öğrenmeyenler katledilmiş. Bir Osmanlı kaydında okudum. İsyancıları, yani Alevi Türkmenleri takip eden Osmanlı askeri onları yakaladıktan sonra komutanına soruyor “Bunları ne yapayım” diye. Komutan diyor ki “Kürtçe biliyorlarsa serbest bırak, bilmiyorlarsa hallet”. Aynı anlayış bugün de var. Son 30 yıldır çok daha şiddetli biçimde yaşıyoruz. O yöredeki tanıdıklara “PKK’ya karşı tavır al” dediğimizde şunu söylüyorlar; “Gündüz devlet var gece yok. PKK’ya tavır alırsak devlet gittikten sonra ne yapağız? BDP’nin Tunceli’de yerleşmesinin sebeplerinden birisi de bu.”
Alevilerin Türklüklerini ifade etmesinden rahatsız oluyorlar

Merkezinde Alevilerin yer almasının planlandığı bir çatışmaya dönük zemin hazırlayıcı yayınlar yapanlar için “Suriye sendromuna Alevileri ortak etmekle, PKK’ya ortak etmek aynı mantık” diyor.

Bundan Aleviler’den çok Sünniler’in nasıl etkilendiğine bakmak gerektiğini savunuyor Şener:
“Bunlar Alevi toplumunu değil Sünni toplumunu etkiler. Bazısı en azından ’Aaa Aleviler PKK’yla birlikteymiş’ der. Vakit’e inanan birini ikna etmek çok zor. Onun yazdığını, haşa kutsal kitaplardan daha çok doğru buluyor. Yıllarca aynı şeyi yaptılar. Alevi deyince Kürtlükle özdeşleştirdiler, PKK’yla özdeşleştirdiler. Kuran’a el bassanız bile inanmıyorlar, uydurdukları yalanlara inanıyorlar.”

Şener “kendisi Türk olan Kürtçülük yapan bir yazar”la arasında geçen ilginç bir diyaloğu da aktarıyor konuşma sırasında:
“Dedi ki ’Bak Şafii Kürtler Sünni Türkler’e 30 yıldır savaş açmışlar, 30 bin kişi öldü, Sünniler ve Şafiiler arasında problem çıkmadı. Bir tane Alevi, bir tane asker öldürsün Türkiye’de iç savaş çıkar.”

* Siz katılıyor musunuz bu düşünceye?
Bu bir rezerv. Ama Aleviler de eski Aleviler değil. Toplumsal olarak PKK’ya en küçük destek vermeleri mümkün değil. PKK’nın içinde olan varsa onları Alevi olarak kabul etmiyorlar. Siyasi olarak Kürtleşmiş insanlar olarak görüyorlar. Bu dönemden sonra Alevilerin bu oyuna geleceğini sanmıyorum.

* Bu senaryoların sanki bir yerden düğmeye basılmış gibi eş zamanlı olarak yayılmaya başlaması neden?
Aleviler kendi Türklüklerini ifade ettikçe, birileri rahatsız oluyor. Aleviler bugüne kadar da Türktüler ses çıkarmıyorlardı. Geçmişte de Türktüler bugün de Türkler. Kürtçülük üzerinden siyaset yapanlar kaygı duyuyorlar. Aleviler ayrışmacı Kürtlerle aynı fotoğrafta görünmek istemezler. Bu çok kesin. Edirne’deki Aleviyle de, Ağrı’dakiyle de konuşsanız dededen babadan vasiyettir, Kürtçüler dostumuz olamazlar…

* Neden bu kadar keskin bir tavır var?
Dedemiz de, dedemizin dedesi de böyle dediğine göre bir şey var demek ki. Ki Osmanlı tarihine bakınca ayan beyan ortadadır; Hamidiye Alayları filan..
– ATOMİZASYON TEZGAHI
PKK Sünni bir örgüt müdür!

İlahiyatçı Sosyolog Mustafa Cemil Kılıç’a göre, etnik bölücülüğe mezhepçi ayrışmayı eklemek emperyalist güçler ve yerli taşeronlarının Türkiye’yi bölme projesinin en önemli maddelerinden biri.

Mustafa Cemil Kılıç’la, son dönemde bir yayın organında art arda PKK’nın Alevilerin eline geçtiği yolunda yapılan haberleri konuşuyoruz. Tereddüt etmeden, “kesinlikle gerçek dışıdır” diyor Kılıç. Alevileri PKK ile ilintilendirilmeye çalışmanın, Türkiye’yi dönüştürmeyi amaçlayan çevrelerin son dönemde başvurduğu en tehlikeli yöntemlerden biri olduğunu belirterek devam ediyor:
“PKK, Alevilerin eline geçtiyse, önceden kimin elindeydi, şeklinde bir soru aklımıza gelmektedir. Sünnilerin elinde miydi? PKK, mezhepçi bir örgüt müdür? Yoksa etnik bölücü bir örgüt müdür? PKK’nın içinde Alevi kökenlilerin de bulunması muhtemeldir ama bu durumda PKK üyelerinin neredeyse yüzde 95’nin Sünni inançlı ve Kürt kökenli insanlardan oluştuğunu fark etmemek mümkün müdür? PKK, Sünni bir örgüttür şeklinde bir haber yapmak ne derece yanlış ve tehlikeli ise Alevileri PKK ile ilintilendirmeye çalışmak da o derece tehlikelidir.”
* Nasıl bir tehlikeden söz ediyorsunuz?

Alevileri ötekileştirmek ve Aleviliği bölücülük olarak takdim edip meşruiyetini yitirmesini sağlamaya çalışmaktan. Böylece milli Türk devletinden ümmet devletine giden yolda milli devletin en önemli savunucularından olan Aleviler saf dışı bırakılacak.
Milletleşme sürecinin baltalanması

* Bu amaca ulaşılırsa, Aleviler kendilerini Cumhuriyet’in “öteki”leri olarak görmeye başlarlarsa, aidiyetleri zayıflarsa ne olur?
Alevilerin Cumhuriyete bağlılıkları ve Türk milletine aidiyetleri zayıflarsa bundan yararlanacak olanlar elbette ki rejim karşıtları ve etnik bölücü unsurlardır. Türk milletini etnik kimlikler yoluyla parçalamak isteyen çevrelerin mezhepsel bölünmeyi de devreye sokmaları ülkemiz ve milletimiz üzerindeki emperyalist hedeflere hizmet edecektir. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne kasteden çevrelerin inanç farklılıklarını kaşımaları ve bu yolla Alevi – Sünni çatışması çıkarmaya çalışmaları hem Aleviler hem de Sünniler için tam anlamıyla bir felaket olur. Milletleşme sürecinin baltalanması ve Türk ulusunun atomizasyonu bu topraklarda yaşayan toplumsal kesimlerden hiçbirine fayda vermeyecektir.
* Peki kimlere fayda verir?

Etnik bölücülüğe mezhepçi ayrışmayı da eklemek küresel emperyalist güçlerin ve yerli taşeronlarının en önemli gündem maddelerinden biridir. Türkiye üzerinde çıkar çatışması olan kimi komşu devletlerin de bu konuda yoğun bir çalışma içerisinde oldukları bilinmektedir.
Ulus kimliği öne çıkarılmalı

36 etnik grup söylemine Alevi, Sünni ve Caferi farklılaşmasını da eklemlemeye çalışmanın “vatanseverlikle asla bağdaşmayan bir tutum” olduğunu da ekliyor sözlerine Kılıç. “Demokratik özgürlükler söyleminin arkasına gizlenen bölücü emellere geçit vermemenin, Alevisi Sünnisi ve Caferisiyle bütün Türk ulusunun görevi” olduğunu, “Alevileri Atatürk, Cumhuriyet ve Türk milletine aidiyetten koparmaya çalışan çevrelerin öteden beri kullandıkları sorunları hızla aşmak gerektiğini” düşünüyor.
* Teşhiste yarış halindeyiz de, tedavi için bir reçeteniz var mı?

Cem evlerinin hukuken ibadethane olarak kabul edilmesi, Aleviliğin de doğru bir biçimde öğretilmesi, Alevi inanç önderlerinin de tıpkı Sünni din görevlileri gibi devletçe finanse edilmeleri, Diyanet işleri Başkanlığının Alevi gerçeğini de göz önüne alarak yeniden yapılandırılması, Şah İsmail ve Pir Sultan Abdal gibi Alevi ulularının hatırlarına ve eserlerine devletçe ve milli güçler tarafından sahip çıkılması Alevi Sünni bütünleşmesine büyük katkılar sağlayacaktır. Alevilerin yüzde 95’inin Türkmen olduğu gerçeği vatansever ve ulusalcı çevrelerin önemle üzerinde durmaları gereken bir husustur. Türkmen kimliğine yapılacak vurgu Türkiye’nin bütünlüğüne yapılmış vurgu olacaktır. Aynı şekilde Alevilerin tarihi önderlerinin neredeyse tümünün Türkmen oluşları, Aleviliğin ibadet dilinin Türkçe oluşu, Alevilerdeki Atatürk ve Cumhuriyet sevgisi, milli birlik ve bütünlük için çalışan herkesin dikkate alması gereken unsurlardır. Dinsel, mezhepsel ve etnik kimliği değil ulusal kimliği öne alan politikalara önem verilmelidir.

Mustafa Cemil Kılıç, çoğu kişinin diline pelesenk olmuş bir yanlışı da düzeltiyor:
“Aleviliği ve Alevileri bu ülkenin bir zenginliği olarak takdim etmek iyi niyetli olsa da incitici bir söylemdir. Zira zenginlik söylemi sosyolojik olarak ana unsurun yanında yer alan ve hoşgörüyle karşılanan bir farklılık anlamını taşımaktadır. Burada farkında olmadan Sünniliği ve Sünnileri merkezde görme yanlışı kendini hissettirmektedir. Oysa en doğru yaklaşım ve en doğru söylem Aleviliği ve Alevileri tıpkı Sünnilik gibi asli ve merkezi unsur olarak görmektir. Zira Türkiye Cumhuriyeti bir mezhep devleti olarak değil milli devlet olarak kurulmuştur.”

Image resized to : 79 % of its original size [ 630 x 600 ]
Resim

Atatürk ve silah arkadaşları için ‘Allah Allah’ nidalarıyla dua edilir

Kılıç’la Şah Hatayi Cemevi ve Kültür Derneği’nin düzenlediği “Şah Hatayi’yi Anma” etkinliğinde tanıştık. Konuşurken “Biz Aleviler, sırf o gül yüzlü şahı sevdiğimiz için suçlu sayıldık. Ne cevr-ü cefalar çektik. Sürgün edildik. Darağaçlarına yürüdük. Ama o şahtan hiç ayrılmadık. Adını yasakladılar, yolunu yasakladılar. Ama biz bir gizli sır gibi taşıdık onu kalbimizde. Ama sırrı faş etmedik” diyen bu genç adam aslında bir Sünni’ydi. Hem de İlahiyat mezunu. Hem de Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni. İşte bu kimliğiyle yazdığı kitaplarda “Alevi-Bektaşi sevdası”nı haykırıyordu uzun uzun. “Hepimiz Aleviyiz” diyordu.

Camide değilse bir Şaman otağında… Namazda değilse Göktürk’ün kopuzundan bugüne duyurulan deyişde… Özünde, özetle Türklükte buluşmuştu Alevilerle Kılıç… Ve onların Atatürk’le, Cumhuriyet’le buluşmasının “sırrı”nın da bu olduğuna inanıyordu.
İlk defa muhatap alındılar

“Mustafa Kemal ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla birlikte Aleviler’in devlete bakışının kökten değiştiğini” savunan Kılıç’la bu süreci değerlendirdik. Cumhuriyet’in Aleviler için “şeriat yasalarının baskısından, yüzyıllar boyunca haklarında katli vacip fetvaları veren Şeyh’ül İslamların korkusundan kurtulmak” demek olduğunu savunan Kılıç, Atatürk’e olan bağlılığın bir siyasi lidere olan bağlılığın çok ötesine geçtiğini bakın nasıl örnekliyor:
“Onu adeta Hz. Ali’nin reenkarne olmuş hali gibi düşünenler oldu. Kimi Alevilere göre Atatürk hala Hz. Ali’nin yahut Hacı Bektaş Veli’nin don değiştirerek yeniden dünyaya gelmesi biçiminde düşünülmektedir.”

Bu büyük hayranlığın / bağlılığın altında yatan en önemli nedenin Atatürk’ün Alevileri “muhatap alması” olduğuna inanıyor Kılıç:
“Mustafa Kemal Paşa’nın 22 – 23 Aralık 1919’da Hacıbektaş Dergahı’nı ziyaret etmesi akabinde cem ibadetine katılması, Alevi ve Bektaşi inanç önderlerinden destek istemesi Aleviler için tarihi öneme sahip bir olaydır. Çünkü yüzyıllar sonra ilk defa devlet tarafından muhatap alınmışlar ve destekleri talep edilmiştir.

Mustafa Kemal ve ulusal kurtuluş hareketi ile birlikte Alevilerin devlete bakışı kökten değişmiştir. TBMM açıldığında pek çok Alevi, mebus seçilmiş, Atatürk’ün ve milli mücadelenin yanında yer almıştır. Meclis başkan yardımcılığı konumu da dahil Alevi mebuslar çok önemli görevlere getirilmişlerdir.

Cumhuriyet devrimleri, Alevilere yüzyıllar sonra adeta nefes aldırmıştır. Saltanat ve Hilafetin kaldırılışı, mezhepsel ve dinsel temelli tebaa anlayışı yerine ulusal temelde yurttaşlık düşüncesi Alevileri cezp etmiştir. İşte bu ve benzer nedenlerden ötürü Aleviler Atatürk’ü ve Cumhuriyeti baş tacı etmişler, evlerine Hz. Ali ve Hacı Bektaş Veli ile birlikte Atatürk resimlerini de coşkuyla asmışlardır. Bugün dahi bu durum devam etmekte, hem evlerinde hem de cem evlerinde Atatürk resimleri baş köşede durmaktadır.

Alevi cemlerinde Atatürk ve silah arkadaşlarına içtenlikle dua edilmekte ve ibadete katılan canların tümü bu dualara (Allah Allah) nidalarıyla iştirak etmektedir.”
Türkiye’nin atomizasyonunu hedefliyorlar

Mustafa Cemil Kılıç’a göre Aleviler son dönemde özellikle “milli devlete karşı olanlar”ın hedefi haline geldi. “Alevi toplumunun cumhuriyete bağlılıklarından rahatsız olanların, Alevileri tecrit etme, gözden düşürme ve baskı altına alma amacıyla bir dizi provokasyon ve tertibe baş vurduğunu” savunan Kılıç, “Toplumu ve devlet kurumlarını mezhep esasına göre kamplaştırmaya çalışmak Türkiye’nin atomizasyonunu hedefleyen çevrelerin sık sık başvurdukları bir yöntemdir” diyor.
Hristiyanlaştırma projesi

Bu konuda Alevi toplumunun büyük bir sorumluluk gösterdiğini ve ayrışmalara geçit vermediğini vurgulayan Kılıç, bu direnci kırmak için “milli devlet karşıtları” dışında sırada bekleyen başka kesimlerin de bulunduğunu hatırlatıyor. Örneğin “bölücü örgüt”: “Bölücü örgüt ve yandaşları tarafından etnik muhalefet yoluyla Türk devletini yıkma ve Türk vatanını bölme mücadelesine destek yaratmak için mezhep farklılığını istismar vasıtasıyla mezhepsel muhalefet oluşturmaya çalışılmaktadır. Oluşturulmak istenen mezhepsel muhalefet küresel emperyalizmin maşası durumunda olan bölücü örgüt tarafından kendi amaçları doğrultusunda kullanılmak istenmekte ve Aleviler etnik bölücülüğe stepne yapılmaya çalışılmaktadır.”

Aleviler için en ilginç “tehdit” unsuru ise “misyonerler”. Kılıç, Alevileri Hristiyanlaştırma projesine vurgu yapıyor: “Aleviler Hıristiyan misyonerlik çalışmalarının da hedefi haline getirilmek istenmektedir. Kendi inançlarını öğrenme imkanından mahrum kalan Alevi gençlerin Hıristiyanlaştırılmaya çalışılması için yoğun bir faaliyet içerisinde bulunan misyoner örgütler çalışmalarını her geçen gün artırmaktadır.”
-İŞTE BİZİM DEVLETİMİZ

Koçgiri, Alevi tepkisi değil

Anadolu Türkmenlerinin Mustafa Kemal yahut Cumhuriyet rejimine isyan ettikleri iddialarına karşı çıkan araştırmacı-yazar Çetinkaya, Anadolu’daki ayaklanmaların arkasında, İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti, Osmanlı hükümeti ve İngilizlerin başını çektiği batılı emperyalist ittifakın bulunduğunu hatırlatıyor.

Hani sürekli “tabu”ları yıkmak gerektiğinden bahsediyorlar ya, Nihat Çetinkaya bu alanın “cesur” kalemlerinden bir tanesi. Yıllar önce Alevilerin tarihsel kökenlerini ortaya koyduğu kitabına “Kızılbaş Türkler” adını koyarak, o güne kadar bir hakaret, öteleme aracı olarak kullanılan “Kızılbaş” sözcüğünün, Türklüğün sıfatlarından biri haline gelmesinin yolunu açtı.

Değerlendirmeleriyle Horasan’dan Anadolu’ya Yol Hikayesi dizimize de katkıda bulunan Çetinkaya, bu kez de “Mustafa Kemal’in, Samsun’a çıkışıyla başlayan örgütlenme sürecinde, Alevî çevrelerde yarattığı sempati ve ilgiyi” yorumluyor.

Derebeyleri ve özerklik

Çetinkaya’ya göre ilk dönemlerde bu ilgi, “Alevilerin Kurtuluş Hareketi’ni kavrayışlarından çok, Osmanlı yönetimine olan tepkilerinden kaynaklanıyordu.”

Bu “ilgi”nin “desteğe” dönüşümünü Kızılbaş Türkler’den sonra şimdi de Kürtler’i yazdığı kitapla okuyucunun karşısına çıkmaya hazırlanan Nihat Çetinkaya’dan dinleyelim:
“Hareketin gelişmesiyle yani Erzurum, Sivas kongreleriyle ve İstanbul yönetimiyle olan siyasi ayrılıklar ortaya çıktıkça, Alevîlerin önemli bir kesiminde, Mustafa Kemal’e olan ilgi ve sempati siyasi düşüncelerle desteğe dönüşmeye başlar.”
“Ancak” diyor Çetinkaya, “bu durum bütün Alevî çevrelerini kapsamaz.”

Ve, İstanbul Hükümeti ve batılı muhalif devletlerin Mustafa Kemal hareketini dağıtmak için her çareye başvurduklarını hatırlatarak, “düşündürücü” bulduğu Koçgiri olayını anlatıyor:
“Tamamı Türkmen-Alevî olan bu çevrede başlayan isyan, mezhebi ve etnik tepkiden çok feodal derebeylerin özerklik istekleriyle sınırlı gözükmektedir. Ancak kaynaklarda Kürt kimliğine de vurgu yapılmaktadır.

Hareketin arkasında direkt ve açık olarak İstanbul’daki Kürt Teali Cemiyeti ile Osmanlı hükümeti ve İngilizlerin başını çektiği batılı emperyalist ittifak vardır.

Neticede İsyan bastırılır.

İsyanı başlatan Alişan ve Haydar Beyler, Koçgiri bölgesinin yerlileri olmadığı gibi, Koçgiri aşiretinin mensubu da değillerdi. Büyük dedeleri olan Alişan Bey Palu’nun Şemikdere yöresinden gelmiş, Şafiî mezhebinden olup Kürt kökenlidir. Koçgiri’ye geldikten sonra, yöredeki Baba Mansur Ocağı’nın etkisiyle Alevîliğe geçerler ve Baba Mansur talibi olurlar.

Büyük dede Alişan Beyin oğlu Mustafa Bey, II. Abdulhamid döneminde paşa yapılır. Bu aile bu şekilde oldukça güçlenirler ve bölgenin derebeyleri olurlar. Bu ailenin Kurtuluş Hareketi’ne karşı çıkmalarında ve Koçgiri Alevî camiasını isyana sürüklemelerinde, Osmanlı hükümetiyle olan bu ilişkileri esas rolü oynar. Dolayısıyla Koçgiri olayını bir Alevî tepkisi olarak değerlendirmemek gerekir.”

Image resized to : 79 % of its original size [ 630 x 600 ]
Resim

‘İşte bizim devletimiz’

Önceki konuklarımız gibi Çetinkaya da, Yunan işgali ve Kurtuluş Savaşı’nın zaferlerle neticelenmesinden sonra Mustafa Kemal’in Aleviler arasında “mehti” sıfatıyla anılmaya başlandığına dikkat çekiyor:
“Cumhuriyet’in ilânıyla, Kurtuluş Hareketi ve Kurtuluş Savaşı’nın temel düşüncesi ve hedefi, Alevî camia tarafından daha iyi kavranır ki, kendileri için bir kurtuluş bir yeni hayat olarak görülmeye başlanır. 400 yıldır dışlanarak, tahkir edilerek, kimi zamanlar da katliamlara uğrayarak, devlet düşmanı haline getirilmiş bu camia ilk defa laik Cumhuriyet’le birlikte, devletle barışmış, ” işte bizim devletimiz“ diyerek devletin yanında yer alarak Cumhuriyeti sahiplenmişlerdir.”
Küresel muhasaraya karşı

Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan süreci, Alevî kesimin, muhafazakâr politikaların etkinliği ile tekrar dışlanmaya başlandığı dönem olarak yorumlayan Çetinkaya, Alevi ve Sünni Tük çevrelerinde karşılığını bulacağına ihtimal vermese de, “Toplumu onlarca etnik birleşme olarak gören anlayışın çatıştırmaya dönük düşünce ve propaganda girişimleri”nden kaygılı.

Alevîliğin “Alevî camiasının da seslendirdiği gibi bir Türk olgusu, ”Türk tasavvurunun İslâm’ı algılayış“ biçimi” olduğunu özellikle vurguladıktan sonra ekliyor:
“Küresel muhasarada olduğumuz hatta küresel bir taarruzla karşı karşıya bulunduğumuz ve toplum yapımızın 36 etnik karışımla tarif edildiği bir zamanda, Anadolu Türklüğünün ana-kök damarı olan Alevîlerin, Atatürk’le, Cumhuriyetle bağlarının kopması, devletle karşı karşıya getirilmesi, Anadolu Türklüğünü, -Osmanlı döneminde olduğu gibi- büyük bir güç kaybına uğratır.”

Bu güç kaybının geçmişteki en önemli yansımalarından biri şüphesiz Çetinkaya’nın da işaret ettiği gibi Türkmen kökenli olan Alevilerin, Osmanlı Devletince dışlanmaları sonucunda bazı yörelerde Kürtleşmeleri oldu.

Geçmişten gelen bunca tecrübenin ışığında, son günlerde Aleviler’in toplumun gözünde konumlandırılış biçimini değerlendirirken “Camialarında, hakim oldukları alanlarda ve kadrolarında Türk kökenlilerin dışlanmasına özen gösteren bir anlayışın, Alevîleri dışlamasını, bugünkü ortamda doğal karşılamak gerek” diyor Çetinkaya. Ancak “önemle kaydetmeyi ihmal etmemek şartıyla!”
Soy meselesi

Son olarak şu günlerde “Alevi” olan Kılıçdaroğlu hakkında “Annesi Ermeni” denilerek ortaya atılan “soy” tartışmasına da paralel düşen bir ayrıntıyı gündeme getiriyor ve “Aleviliği ”İslâm dışı“, ”Türk dışı“ iddialarla başka kökenlere dayamak isteyen şahıs, kuruluş ve platformların varlığı”ndan bahsediyor Çetinkaya:
“Bu gibi iddialarda bulunanlar arasında, Ermeni kökenli şahısların sürükleyici rol oynadıkları da birçok bilim adamı ve araştırmacılar tarafından, 1915 Ermeni tehciri sırasında, bazı Ermenilerin kırsal kesimdeki Alevî köylerine sığınarak, Aleviliği benimsemiş oldukları ileri sürülerek ifade edilmektedir.”

Image resized to : 79 % of its original size [ 630 x 111 ]
Resim

Cumhuriyet’i var edecek ilkeleri desteklediler

Toroslar’da yürüttüğü saha çalışması sırasında telefonla görüştüğümüz Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Bal, Alevilerin desteğinin “sadece Modernleşme projesinin mimarı Mustafa Kemal ve arkadaşlarına değil aynı zamanda Cumhuriyeti var edecek olan ilkelere” yönelik olduğuna dikkat çekiyor.

Bu ilkeleri, Atatürk’ün Halk Fırkasını kurarken açıkladığı ve “Hakimiyet Milletindir” esasına dayanan dokuz umdeyle özdeşleştiren Bal’a göre “tek başına Cumhuriyet kavramı değil, cumhuriyetin demokratik, laik ve sosyal olabileceği yönündeki kanaatleridir Alevileri yeni yapıyı sahiplenmeye götüren.”

TBMM çalışmaları sırasındaki Alevi-Bektaşi desteğini ve Cemalettin Çelebi’nin TBMM’nin İkinci Reis Vekili seçildiğini hatırlatan Bal’a göre Cemalettin Çelebi’nin vefatından sonra, Hacı Bektaş Dergahında Hizmetin sorumlusu Veliyeddin Çelebi’nin 25 Nisan 1923 tarihinde, “Tekrar beyan ederim ki, bu milleti kurtaracak olan, ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır; Onunla beraber mukaddes vatanımızın has evlatlarıdır… Sizin saadetinizi düşünenler, sizi kölelikten kurtaracak Türkiye Büyük Meclisi Reisi ve cümlenizin büyüğü Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir” dediği bildirisi o günlerde bir inanç önderinin desteğinin ne denli önemli olduğunun işareti.
“Tek başına cumhuriyet kavramı yeterli değildir” diye yineliyor Bal.

“Hukukun güvencesi ile halkın tamamı seçebiliyor ve seçilebiliyorsa, yasama-yürütme-yargı birbiri üzerinde baskı kurmuyorsa, yargı bağımsız ve üstün ise, inananlar özgür, inanmayanlar güvende ise, imkan ve fırsatlardan herkes eşit yararlanıyorsa, yani ”Cumhuriyet“, demokrasiyi özümsemiş, hukukun üstünlüğüne inanmış, laik, sosyal bir devlet yönetimini hayata geçiriyorsa, Cumhuriyet halkın, halk için halk tarafından yönetimi ise Alevi-Bektaşiler bunu doğal olarak benimserler” diyen Prof. Bal, Alevi-Bektaşiler açısından Cumhuriyet’i sahiplenilebilir kılan nedenleri şöyle sıralıyor:

“Cumhuriyet demokrasi ile anlam kazanacak ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu benimserler.
Cumhuriyet erdemli bir rejim ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu isterler.
İkisinin de merkezinde insan var. Cumhuriyet ”düşünce serbestliği taraftarı“ ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu desteklerler.
Cumhuriyet insan merkezli, soysal-hukuk devletinin varlık koşulu ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu isterler.
Cumhuriyet insan ve Tanrı arasına dini bir sınıfın girmesinin önünde bir engel ise Alevi-Bektaşiler elbette bunu benimserler.
Çünkü Alevi-Bektaşiliğin felsefesinin merkezinde Tanrı’nın mucizesi olan insan vardır. İnsan en yüce varlıktır. İnsan emeği en yüce değerdir.”
– ALEVİLİK ANADOLU’DUR

Alevilik Anadolu’dur

Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur’a göre, Anadolu Türkmenleri’nin, “son Celali” kabul ettikleri Atatürk’e duydukları aşk “platonik” değil; çünkü Cumhuriyet gibi bir karşılığı bulunuyor.

Zeytinburnu’ndaki Erikli Baba dergahından sonra, Kurtuluş Savaşı’nda önemli yararlılıklar göstermiş bir başka cemevinde; Göztepe’deki Şahkulu dergahındayız.

Bugün, İstiklal Mahkemeleri’nde “hain” olarak yargılanırken, Müdafa-i Milli’nin belge yollayarak “Benim elemanım” dediği Topal Tevfik’in makamında bulunan Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur, yönettiği kurumu “700 yıldır, tüm zor koşullara karşın yaşamını sürdüren bir onurlu Türk dergahı” olarak tanımlıyor. Şahkulu Dergahı da, tıpkı Erikli Baba gibi 1925 yılında faaliyetine son verilen tekkeler arasında görünse de, Kuvayı Milliye’ye verdiği olağanüstü destekten ötürü fiilen kapatılmamış.

Savaş kazandıran önder

Aleviler’in Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde giriştikleri bütün hak ve hukuk savaşımlarının yenilgiyle sonuçlandığını belirten Çamur, Babalılar, Şeyh Bedreddin, Şahkulu ve elbette Celali gibi ayaklanmalardan örnekler verdikten sonra şöyle bir soru atıyor ortaya. Belli ki yoğun bir “devşirme” tehdidiyle karşı karşıya olan Alevilerin de sorgulamasını istiyor bu konuyu:
“Aleviler tarihte sadece bir kez Mustafa Kemal Atatürk’le kazandıkları halde neden bugün kaybedilen savaşlara övgü düzenler M.Kemal Atatürk’e eleştiri getirir ve Alevi kitle ile M. Kemal Atatürk arasına mesafe koymaya çalışırlar?”

Bu sorunun cevabını verecek olan yine kendisi.
“Sadece bir kez kazandığın savaşın önderine şaşı bakmanın gerekçesi” olamayacağını ifade ediyor Çamur.

Ona göre, “Saltanatın kaldırılması, hilafetin ilga edilmesi, laik cumhuriyetin kurulması, ümmetten olmaktan çıkıp ulus devlete geçiş, kul değil, yurttaş sayılmış olmak…” az buz iş değil.

Eee bu işleri başaran da Atatürk’ten başkası değilse eğer; “Alevilerin sonsuz sevgi ve saygı duyması doğaldır ve aynı zamanda borcudur” diyor Mehmet Çamur. Ekliyor:
“ 13.yüzyılda Anadolu’da Hacı Bektaş Velilerin, Ahi Evranların, Mevlanaların ve Yunus Emrelerin ektiği aydınlanmacı tohumları 20. yüzyılda tekrar yeşerten ve yaşama geçiren biri sevilmez mi?”

“Alevilik Orta Asya’da Ahmet Yesevi’den Ortadoğu’da Hazreti Ali’ye dek Müslümanlık ikliminde boy atmıştır; Anadolu’da Hacı Bektaş’la toprağa kök salıp Balkanlar’a geçmiştir…Ama, Alevilik Anadolu’dur…” diyen Şahkulu Vakfı Başkanı, Cumhuriyetin değerleri yok edildiğinde eski zulüm günlerine geri dönüleceğinin bilincinde olan Aleviler için Atatürk’ün yaptıklarının “olmazsa olmazları” olduğunu vurguluyor.
Hamidiye alaylarıyla katlettiler

Yandaş medyada haklarında çıkan haberlere de tepki gösteren Mehmet Çamur, Anadolu Türkmenleri olan Alevilerin duruşunu ve bu yayınlara tepkilerini şöyle özetliyor:
“Aleviler, üniter-ulus devletten yanadır, laik cumhuriyetten yanadır, Anadolu aydınlanma devriminden yanadır, hümanizmadan yanadır, eğitimin bilimsel ve laik olmasından yanadır, halkçılıktan ve devletçilikten yanadır, yurtseverlikten yanadır, devrimcilikten yanadır.. PKK bunların hangisinden yanadır? Bu propaganda ile amaçlanan, Sünni inançlı yurttaşları bize düşman etmektir.

Hamidiye Alayları’nda, Çaldıran’da, Babalılar Ayaklanmasında(Malya Ovası Savaşı) Alevilere karşı savaş verenler kimlerdi?
Alevi kırımlarında Şafi kökenli şeyhulislamlar fetva vermediler mi?
Ebussuud kimdi ve hangi inanç ve etnik kökendendi?”
Bu sevgi yok edilemez

Atatürk’ü “Son Celali” olarak tanımlayan Mehmet Çamur, “Alevilerin M.Kemal Atatürk sevgisi platonik bir sevgi değildir.. Karşılığı olan bir sevgidir.. Aleviler evlerine ve de cemevlerine M.Kemal Atatürk’ün resmini sevgi ve saygıyla asarlar.. Devriye inancı gereği M.Kemal Atatürk’ü, Hz. Şah-ı Merdan Ali’nin don değiştirmiş hali olarak da görürler. Az bir şey mi?” derken, cemevlerinde Atatürk’ün resminin bulunmasına karşı çıkanlara da ateş püskürüyor:

“Cemevlerindeki Atatürk resimlerine karşı çıkanlar Sevr’cilerdir.. Ama bizler Lozan’cıyız.. Bunu dillendirenler, işbirlikçiler, AB/ABD fonlarından beslenenlerdir. Onları iyi tanırız.. Kar etmez sözleri bize.. Eğer Şahkulu’na gelenler Atatürk’ün büstüne niyaz ediyorsa bu sevgi yok edilemez..”
Şahkulu Vakfı Başkanı sözlerini anlamlı bir selamla noktalıyor:
“Ant olsun, şart olsun, yolun yolumuzdur. Yolunu yol edenlere selam olsun…”

İstanbul Göztepe’de bulunan Şahkulu Dergahı da tıpkı Erikli Baba Dergahı gibi Kurtuluş Savaşı’nda yararlılık göstermiş. Şahkulu Vakfı Başkanı Mehmet Çamur ise tam bir Atatürk sevdalısı.
Dizinin son sözü sizden geldi: Eline, beline, diline sahip ol

* 13.yüzyılda Hacı Bektaş Velilerin, Ahi Evranların, Yunus Emrelerin ektiği aydınlanmacı tohumları 20. yüzyılda tekrar yeşerten biri sevilmez mi?

* Cemevlerindeki Atatürk resimlerine karşı çıkanlar Sevr’cilerdir.. Ama bizler Lozan’cıyız.. AB/ABD fonlarından beslenenlerin sözleri kar etmez…

* Hamidiye Alayları’nda Alevilere karşı savaş verenlerin kimler olduğunu da, Alevi kırımların fetva veren şeyhülislamların kökenlerini de iyi biliyoruz…

Son bir haftada e-posta kutuma gelen mesaj sayısının ikiye, kimi günler üçe katlanması bu diziyle iyi bir şey yaptığımıza dair inancımı arttırdı.
Çata patacılar saldırdı

Dizi devam ederken Mehmet Tezkan’ın Milliyet’teki “Sıra Atatürk’e geldi” başlıklı şu yazısını okuyunca yüreğime su serpildi. Yeniçağ ekibi olarak meselenin “bam teli”ne bastığımızı anladım:

“Bakla ağızdaydı, bir türlü çıkmıyordu.. İktidar yanlısı çata patacı baklayı çıkardı.. Alevi dernekleri referandumda ’hayır’ oyu vereceklerini açıklayınca çata patacı acayip sinirlenmiş.. O sinirle bakla ağzından düşüvermiş.. Demiş ki:
”Cemevlerinde, Hz Ali’nin yanında bir de Atatürk posterini asan bir inanç grubunun, ’bürokrasiyi ve statükoyu’ desteklemesi normal değil mi?
Alevilerin suçunu anladınız değil mi? Çata patacının ’bunlar statükocu’diye aşağılama nedenini.. Atatürk posteri asmak.. Anlaşılan.. Sıra Atatürk’e geldi.. Baksanıza.. Tetikçiler ortaya çıkmadan öncü çata patacı atışlara başladı.. Yandan yandan.. Atatürk’ün resmini asarsın ha.. Vay…… vay
Hacıbektaş protesto’nun yeridir(!)

Yine dizi devam ederken yandaş medyadan yükselen “Hacıbektaş iktidarı protesto yeri değildir” ağlamalarına şahit oldum ve Alevilerin bu ülkenin temellerini korumak noktasında “sağlam” kalan son kalelerden olduğuna dair güvenim pekişti. Çünkü Hacıbektaş, tam da zalimi, insafsızı, haini, işbirlikçiyi protesto yeriydi aslında.

Milli Mücadele’nin hedefinin, Cumhuriyet’in adının ilk kez anıldığı yerdi, kurtuluş için savaş verecek cesur Anadolu insanının eline silahın, silahını alacak paranın verildiği; “kılıç kuşandığı” yerdi…

Okuyucuların, Hacıbektaş’ın “Eline, beline, diline sahip ol” öğüdünün “aslında” ne anlama geldiğini yazmamız konusundaki baskısı o mücadelenin devam ettirildiğine dair en anlamlı örnek oldu; El vatandı, devletti ülkeydi çünkü… Bel kanınla çizdiğin o sınırlar ve dil güzel Türkçen… Yani vatanına sahip çıkmaktı Aleviliğin şartı, sınırına sahip çıkmaktı, lisanına sahip çıkmaktı.
Seyit Rıza’nın torununu kim öldürdü

Rıza Zelyut konuya dair koca bir kitap hazırladı; “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” ilgilisine okumasını tavsiye ederim.
Diziyle ilgili röportajı tamamladıktan sonra, bir konuşmamızda “eksik” kalan bir noktayı hatırlatmıştı Cemal Şener. Şimdi tam da Tunceli’deki Seyit Rıza heykeli tartışmasıyla alevlenmişken ortalık, belki yeridir hatırlatmanın:

“Bugün Seyit Rıza’yı savunan Kürtçü hareketin, 1990’lı yıllarda Seyit Rıza’nın torunu Polat Bey’i öldürdüğünü bizzat Tuncelililer anlatıyor!”
Yine döndük dolaştık “Hiçbirşey göründüğü gibi değil bu ülkede” noktasına geldik değil mi?

Şener benzer bir örneği de Şeyh Sait’ten veriyor.
1925’te Dersim’deki aşiretleri “ayaklanmaya” çağıran Şeyh Sait, “Kızılbaşların kestiği yenmez” deyip sofraya oturmayınca Alevilerle görüşmesi başlamadan bitiyor. Ve Aleviler Dersim’de Atatürk’ün yanında yer alıyorlar.
Yeniçağ okuyucusundan gelen tepkiler, katkılar, öneriler…

Alevilik konusundaki ikinci yazı dizinizi de büyük bir ilgiyle izlemekteyim. Türklüğe yaptığız bu büyük hizmetten dolayı sizi yürekten kutluyorum.Bizler fiziksel olarak buralarda olsak da yüreğimiz hep Türkiye’de, Ankara’da, Anıtkabir’de, Hacıbektaş’ta çarpıyor. Üniversitedeki çalışma odamda üç tane Atatürk fotoğrafı var. Evimizin odaları da fotoğraflarıyla süslenmiş durumda,çocuklarımızı Atatürk sevgisiyle büyütüyoruz…
* Ali Polat / Kanada

Bazı Zaza gençleri Kürtçüler kandırmaya çalışıyorlar ama biz Türk Alevi Müslümanız ve vatanımızı, bayrağımızı, Atatürkümüzü çok severiz. Canımız feda olsun kimseye bir karış yer vermeyiz. Büyük Atatürk 23 Aralık 1919’da Hacıbektaş’a geldiğinde, o gece ağırlanır ve ikrar töreni ile kılıç kuşatılır. Ertesi gün yapılan yardımların başında, Kurtuluş savaşına katkı olsun diye bizzat Atatürk’ün eline dergahta birikmiş olan 1800 altın lira sayılır…
* Dursun Yılmaz / İstanbul

Öncelikle bir Alevi olarak sizi cesaretinizden dolayı kutluyorum. Sayenizde bizler de geçmişimizde eksik kalan parçaları tamamlıyoruz.
* Ali Özkan / Çorum

Ne mutlu Türküm diyene, Türkçe konuşana, yolu Atatürk’ün yolu olana. Önyargıları kıracak bu çalışmanız için de yüreğinize sağlık.
* Şengül Tanör

Anadolu’yu Türkleştiren canları unutmadığınız için kaleminize duyduğum hayranlık daha da arttı. Aleviler onurlu, yiğit ve Türktürler…
* Baki Kızılırmak

Dizinizi arşivledim. Cemevlerindeki Atatürkümüze saldıran Emre Aköz’e yollamayı düşünüyorum…
* Aslı Ulusoy / Ankara

Hem dinine hem de Atatürk’e bağlı olunamayacağını düşündürmeye çalışan provokatörler de sizin yaptığınızı yapıp ibadethanelerimizi ziyaret etsinler lütfen. Hassasiyetiniz, cesaretiniz, doğrulunuz takdire şayan. Yeniçağ’a yürek dolusu teşekkür…
* Can Baba

+++

TEŞEKKÜR…

İlk günden itibaren telefonlarıyla yüreklendiren, önerileriyle ufkumuzu genişleten Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Turan Yazgan’a, Fethiye’den Ahmet Güven’e, İstanbul Milletvekili İlhan Kesici’ye, Antalya’dan Gülcan Adıgüzel’e, Dersim konusundaki hassasiyetinden ötürü İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdülkadir Donuk’a, Bertan Avcı, Mehmet Özpınar, Ali Umutlu, Salih Erkayalar, Rabia Kuvvet, Yavuz Turhan, Onur Bilgin, Canpolat Pehlivanlı, Tuncay Pehlivanlı, Selahattin Sekban, Bozkurt Bozoğlu’na ve internet üzerinden tek tek cevaplamaya çalıştığımız bütün diğer Yeniçağ okuyucularına teşekkürler…

Reklamlar

Alevikutuphanesi hakkında

Neden Aleviyiz? Yaşamı, evreni, dünyayı, insani ve bütün bunlarla ilintili ne varsa; doğru tanımlamak, kavramak, anlamak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Kuranı kutsal kitap. Hz. Muhammed`i peygamber, Hz. Ali`yi ve On İki imamları rehber, Hacı Bektaş Veli`yi Hünkar, Pir Sultan Abdal`i Pir olarak bildiğimiz için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır yok edilmek istenen, baskılara, katliamlara, iftiralar maruz kalan mazlum bir toplumun, haksızlığa ve zalimliğe boyun eğmeyen bir toplumun üyesi olmak için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Asırlardır insanlığa ışık tutan erenlerin, evliyaların, cümle kamil insanların şerefli ve aydınlık yolunda yürümek için Aleviyiz! Neden Aleviyiz? Yozlaşıp değerlerimize yabancılaşmamak için, Yobazlaşıp gerici gelenekleri inanç diye bilmemek için, Serçeşmeden yoksun kalmamak için, Yoksul olmamak için Aleviyiz! Bütün yozlara ve yobazlara inat ALEVİYİZ! ALEVİLİK inancımızdır

Mayıs 31, 2014 tarihinde KONULAR içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Atatürk ve Aleviler – (Selcan Taşcı) için yorumlar kapalı.

Yorumlar kapalı.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû

%d blogcu bunu beğendi: