Günlük arşivler: Eylül 5, 2013

İRAN’DAKİ BAZI CEMHANELER (CEMEVLERİ) VE DEDELERİ (SERCEMLER)

1- Aşağı Cemhane: Ilıhçı kentinde. Abdullah Virani Dede sercem. 2-Tebriz kentinde: Abdullah Virani Dede sercem 3-Yukarı Cemhane: Ilıhçı kentinde. Ali Asgar Zakiri Dede sercem. 4-Tebriz kentinde: Rıza Pirinya Dede sercem. 5-Tahran’da: Rıza Pirinya Dede sercem. 6-Meşhed kentinde: Mirza Ali Guli Nezad Dede sercem. 7-Merage kentinde: Baba Seburi sercem 8-Urmiye’nin Gıpcag köyünde: Abdullah Virani Dede sercem. Saygı ve sevgiyle… İyi biliyoruzki Özbek TÜRK-lerine karşı şah İsmail Kızılbaşları(ezidi-zerdüş Kürtler-türkler) sunni oluşumun karşısında hetorodoks İslam anlayışını Ali ehlibeyit anlayışına tutma gereği duyarak sunni (Türk denilen) olan Özbeklere karşı büyük savaş açmış Özbek ve tır.. Oğlu olan 1.şah . Şah Tahmasp fars hayranı olduğu ve babasının şah İsmail(xızır) anlayışını kısmen terk etmişti ama yine Kızılbaşları (çoğu Kürtler-Türk göçerlerde var)Özbeklerin karşısına dikmiştir… Şirvanşahlar Türk sunni devleti Şah İsmail Kızılbaşları tarafından gülistan şehrinin yakınlarındaki savaşta şirvanşahların akimiyetine darbe indirildi.. Şah severlerin çoğu kürttür aslanda Abbas zorunlu olarak geterdiği ve sınırda Özbeklere karşı güç olarak değerlendirdiği bir kol.. Göçten önce ilk Yerleşim yerleri Geleneklerine göreneklerine dönemine bakılınca kürt olduğu olasılık fazla gibi gelmektedir… daha sonra kızılbaş Türklerin etkisiylede Türkleştiğini görüyoruz… kızılbaşlar kürt ve Türk kİmlığini unutmuş hakim kimse (hızır)ona inanmış onun dediklerini yapmış ve onun dili ile konuşmuş olmalarıda doğaldır diye bakmaktayım… etkileşim çoğrafya şartlar işte her yöreden oluşmuş gibi.

Reklamlar

ELE DİLE BELE SAHİP OLMAK

Hıdır Hoca Hacı Bektaş-ı Veli’nin, hayvanlardan farklı yaşamamız konusunda bize yaptığı en anlamlı öğüttür. ELE SAHİP OLMAK: Hiçbir canlıyı, elimizle incitmemek anlamını içermektedir. Kişi eline sahip olmakla; kendisini her türlü şiddetten, hırsızlıktan, cinayetten korumuş olur Bize ait olmayan bir şeyi izinsiz almamalı, hırsızlık yapmamalı, kul hakkı yememeli, hakkımızdan ve nasibimizden fazlasına göz koymamalıyız. Başkalarının malını kıskanmamalı, bize emanet edileni korumalı, kötülük yapmamalı, gücümüzü birilerine baskı aracı olarak kullanmamalı, adam öldürmemeli, düşmanımız kin olmalıdır. Elimizle koymadığımızı almamalı ve yetmiş iki millete aynı nazarla bakmalıyız. Alevi felsefesine göre, Allah’ı temsilen AKIL, Şeytan’ı temsilen NEFİS bedenimizde bulunmaktadır. Nefsimize uyduğumuz sürece Şeytan’a, aklımıza uyduğumuz sürece Allah’a kulluk yapmaktayız. Tasavvufta “çile çekme” kavramı, her konuda nefsi öldürmeye yönelik olarak sufilerin tabi tutuldukları birinci sınav olarak gözükmektedir. Dervişler mutlaka çilehanelerde çile çekme ile yükümlü tutulmuşlardır. Çile, kırk gün nefse cihat uygulama yöntemidir. Çile çekmeden, nefsi öldürmeden kişi kemale eremez. Yani insanı kâmil olmak için, cefaya sabretmek, küfür deryasında imanı bulmak, rıza şehrinde haspuhal olmak gerekir. Nefis el ve ayağı suça yönelttiğinde akıl “oşt” dedirtmeli insana. O zaman, EL öteki ELİ Hakk’a ulaştıran kutsal bir aracı olur. DİLE SAHİP OLMAK: Dil, gerek insanlarla ve gerekse diğer canlılarla iletişim kurduğumuz biyolojik organımızdır. Dilimiz bazen başımıza umulmadık belalar açar, bazen de bizi ihya eder. Diline sahip olan kişi, kendisini her türlü yalandan, sahtelikten korumuş olur Eğer direktifleri dile AKIL verirse kemaletimiz, NEFS verirse cehaletimiz ortaya çıkar. Dilimiz nefsten direktif alırsa, dedikodu, iftira, küfür, yalan, hakaret vb. davranışlar yaptırır bize ve sonucunda insanlar nefret edip bizden uzaklaşırlar. Fakat dilimiz akıldan direktif alırsa dostluk, barış, hoşgörü, muhabbet gibi ortamlar oluşarak, insanların bizi sevip saygı duymaları ortamı oluşur. Alevi-Bektaşi felsefesinde dil; zikre gözyaşı katarak yalvarıp yakaran, insanları mutlu etmeye çalışan, kin ve nefreti yok etmeye çabalayan konumda olması gerekir. Yunus Emre; aşağıdaki dörtlükle dilimizin, hayatımızdaki yerini ne güzel açıklıyor. Söz ola kese savaşı Söz ola bitire başı Söz ola ağulu aşı Bal ile yağ ede bir söz BELE SAHİP OLMAK: Kaba tabiriyle ZİNA yapmamak anlamını taşır. ZİNA, Kuran-ı Kerimde birçok Surede zikredilir. Bunlardan bazı ayetler şunlardır. NİSÂ SURESİ 24. AYET: Sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helal kılındı. Onlardan (nikahlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. MÂİDE SURESİ 5. AYET: Bu gün size temiz ve hoş şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir. Mü’min kadınlardan iffetli olanlarla, daha önce kendilerine kitap verilenlerden olan iffetli kadınlar da, mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâldir. Her kim de inanılması gerekenleri inkar ederse bütün işlediği boşa gider. Ahirette de o, ziyana uğrayanlardandır. İSRÂ SURESİ 32. AYET: Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur. NÛR SURESİ 24. AYET: İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mü’min kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır. FURKÂN SURESİ 68. AYET: Onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah’ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar. Açıkçası, Rabbimiz bizden ahlaklı, terbiyeli ve onurlu bir yaşam sürdürmemizi ister ve nikâhlı eşimiz dışındakilere kardeş gözüyle bakmamızı emreder. Edepli ve hayâ sahibi olmamız gerekir. Bu kavramları biraz daha açmamız gerekmektedir. EDEP Cemlerimize katılanlar, “edep erkân, sükûtu lisan, mümine nişan” söylemini duymuşlardır mutlaka. Çünkü ERKÂNI yürütmeye EDEP ile başlanır. Ayrıca Alevi-Bektaşi felsefesinde “Vel haya i min el iman” söylemi vardır. Yani, imanın temel şartı hayâdır. İnsanı hayvandan ayıran temel fark ta edep ve hayâdır. Hayâ ile iman yapışık ikizler gibidir, biri yoksa öteki de yoktur. Bu anlamda Mevlana diyor ki “ne adamlar gördüm üstünde elbise yok, ne elbiseler gördüm içinde adam yok.” Buradaki elbiseden maksat zenginlik ve fakirliktir. Demek ki edepli olmak için, zengin olmak ya da okuyup tahsil etmek te ölçü değildir. Edebin ölçüsü Alevi-Bektaşi felsefesindeki “sen seni bilir isen nuru Huda’sın, sen seni bilmez isen Hak’tan cüdasın” söyleminde mevcuttur. Biraz da EDEBİN sözlük anlamına bakalım. Edep, güzel terbiye, iyi davranış, güzel ahlak, hayâ, nezaket, zarafet gibi manalara gelir. Edep, Arapça bir kelime olup Türkçe karşılığı saygıdır. Yani, yaratandan ötürü yaratılana saygı duymak anlamına gelir ki, içeriği çok geniştir. Bir bakıma, insan ile hayvan arasındaki farktır edep. Edep kelimesinin çoğulu ADAPTIR. Alevi erkânında, biz edepi edepsizden öğreniriz. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (İman edenler arasında kötülüğün, hayasızlığın yayılmasını isteyenler ve sevenler için dünyada da ahirette de elim bir azap vardır.) [Nur 19] Kısaca, konuşurken, düşünürken, yiyip içerken, yatarken, otururken, okuryazarken velhasıl her türlü iş yaparken edep ölçülerine dikkat etmeliyiz. Edebin ölçüsü şudur; bize yapılmasını istemediğimiz bir davranışı başkasına yapmamalıyız. Edeptir insanı insan yapan, Hayâdır insanı kâmil eden, Hıdır Hoca, edebi arar iken, Rabbi der ki, edepsizden öğren. HAYÂ: Utanma demektir. Edepli bir insan, hayâ duygusu taşır. Derler ki “ bir insan Allah’tan korkmaz, kuldan utanmazsa o insandan her türlü kötülük beklenir.” Hayânın imanla bağıntısına dikkat edilirse, imanı olanın hayâsı, imanı olmayanın da hayâsızlığının söz konusu olduğu görülür. Zira, Hz. Peygamber ” hayâ imandandır” demiş ve “din nedir?” diye sorulduğunda ise “din güzel ahlaktır” buyurmuştur. “Hayâ on kısımdır. Dokuzu kadında, biri erkekte mevcuttur) hadisinde de bildirildiği gibi, kadınların hayâsı erkeklerden fazladır. Hayânın en güzel örneklerinden biri DÜZGÜN BABA efsanesinde gizlidir. Düzgün Baba o kadar HAYÂ sahibidir ki, babası “kış günü hayvanlarını doyurmak üzere meşe yeşerttiğini” gördü diye kaçıp SIR olur. Ya Hu Edep Yetmez su hava toprak ateş Ya Hu edep illa ki edep Çamuru pişirmeden güneş Ya Hu edep illa ki edep Dil ile hayvanı bağlasan Göz ile yürekler dağlasan Öz ile özünden çağlasan Ya Hu edep illa ki edep Güneşe baksan yüzü solsa Asanı atsan yılan olsa Deryalar avucuna dolsa Ya Hu edep illa ki edep Oturup Nebilerle yesen Sen olsan gönüllerde esen Bir olup enel-Hak’ ta desen Ya Hu edep illa ki edep Şeytanın kast etsin dalaşsın Varsın dört yanını dolaşsın Anka olup dağları aşsın Ya Hu edep illa ki edep El uzatıp aya dokunsan Şems’e giden yolu da bulsan Yetmez, insanı kâmil de olsan Ya Hu edep illa ki edep İhsan Ertem Ancak Alevi-Bektaşi inancında TEVELLA VE TEBERRA düşüncesinin olduğunu da unutmamak gerekir. TEVELLA: Ehlibeyt ve nesline sevmek ve ona dost olmaktır. TEBERRA: Ehlibeyt ve nesline düşman olanlardan uzak durmak demektir. İnancımızda, tevella ve teberradan haberi olmayan kişiler için ZAHİD veya HAM ERVAH tabiri kullanılır. Ele, dile, bele sahip olma içeriği, tevella ve teberra dışındadır. Zira YOL her şeyden uludur. Sonuç olarak insanın hayvandan farkı, eline, diline, beline sahip olması ile mümkündür. Eline, diline, beline sahip olan insan, kendini bilen insandır. Kendini bilen insan ise kâmil insandır. Sen seni bilir isen nuru hudasın, sen seni bilmez isen haktan cüdasın. Hüüüü gerçeklerin demine. Hıdır Hoca

şahi Merdan Alinin Hayati

BİRİNCİ İMAM HZ. İMAM ALİ’NİN HAYATI Dünyaya Gelişi, Lakabı ve Künyeleri Hz.Ali Oniki İmâmın ilkidir, aynı zamanda Hz.Muhammed’in dâmâdı ve amcasının oğludur. Hz.Ali Hicret’ten 23 yıl önce (Milâdi 598) Recep ayının 13. gününde Mekke’de, Kâ’be-i Muazzama’nın içinde dünyaya gelmişlerdir ve Kâ’be’nin içinde doğan tek kişidir. Baba ve anne tarafından Hâşimi soyundan gelmiştir. Hz.Peygamber, Hz.Ali’nin doğumunu duyunca amcası Hz.Ebû Tâlib’in evine geldi. Hz.Ali’yi kucağına aldı, dilini ağzına verip emzirdi. Adını sordu, Fâtıma; “Esed koymak istiyorum” deyince Hz.Muhammed; “Hayır” buyurdu. “Onun adı Ali’dir” dedi ve adını “Ali” koydular. Künyeleri ise “Ebü’l Hasan” ve “Ebû Türâb”dır. Hz.Muhammed kendilerine, toprağın babası anlamına gelen “Ebû Türâb” künyesini vermişlerdi. Bu yüzden, bu künyeyi çok severlerdi. İlk İman Eden Hz.Ali Hz.Muhammed’e ilk vahiy geldikten sonra; erkeklerden İslâmlığını ilk izhâr eden Hz.Ali’dir ve ondan sonra kadınlardan da ilk olarak eşi Hz.Hatice’tül Kübrâ, İslâmiyet’i kabul etmişlerdir. Hz.Ali, bütün ömrü boyunca Hz.Muhammed’in en yakınlarından ve yardımcılarından biri olmuş, bütün savaşlarda Hz.Peygamber’in yanında savaşmış, bu savaşlarda çok büyük yararlıklar ve kahramanlıklar göstermiş, canını Hz.Peygamber’in uğruna vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır. Hicret Gecesi Hz.Muhammed hicret edeceği o gece, Hz.Ali’yi çağırdı ve “Bu gece Rabbimin emriyle Mekke’den göç edeceğim ve Sevr mağarasında gizleneceğim; sende benim yatağıma yatacaksın, ne dersin?” buyurmuşlardı. Hz.Ali bu haberi canına minnet bilmiş, şükür secdesine kapanarak kabul etmiştir. Bu olay münâsebetiyle, Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara Sûresi’nin: “İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızâsına nâil olmak için canını satar ve Allah, kullarını pek esirgeyendir.” meâlindeki 207. âyet-i kerîmesi nâzil olmuştur. Hz.Muhammed ile Kardeş Olmaları Hz.Peygamber, Medine-i Münevvere’ye Hicret’lerinden sonra; “Ansar (Yardım edenler)” denilen Medineli Müslümanlarla, “Muhacirun (Göçmenler)” diye anılan ve Mekke’den göç eden Müslümanları, birbirleriyle daha da kaynaştırmak için kardeş ettiler. Kardeşlik töreni bitince, tek kalan yalnız Hz.Peygamber ile Hz.Ali idiler. Hz.Ali: “Yâ Resûlullah! Ashâbını birbirine kardeş ettin; beni ise yalnız bıraktın” dedi. Hz.Resûl: “Yâ Ali! Sen; Mûsâ’ya Hârun ne menziledeyse, bana o menziledesin. Ancak benden sonra Peygamber yok, sen dünyada da benim kardeşimsin, âhirette de” buyurmuşlardır. Bedir Savaşında Hz.Ali Medine’ye Hicret’in 2. yılında, Ramazan ayında vuku bulan ve Ebû Cehil ile diğer müşriklerin önde gelenlerinin ölümleriyle sonuçlanan Bedir savaşında, Hz.Ali 25 yaşlarında idi ve İslâmiyet’i koruyanların başındaydı. Bu savaşta vadideki su kuyuları, daha önce gelen müşrikler tarafından zapt edilmişti. Ashâb da geceleyin susuzluk baş gösterince Hz.Peygamber; “Bize kim su getirir.” buyurdular. Hz.Ali, eline bir kırba alıp hayli uzakta olan su dolu kuyuya vardılar; suyla doldurup sahâbeye ulaştırdılar. Böylece Hz.Ali, Bedir savaşında Kevser sâkiliğinin bir örneğini göstermiş oldu. Hz. Fatıma ile Evlenmesi Hicret’in 2. yılının son ayı olan Zilhicce’de Hz.Muhammed, sevgili tek kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’yı, Hz.Ali’ye vererek onu kendisine dâmâd etmiştir. Hz.Ali’nin, Hz.Fâtıma ile olan evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm Hüseyin ve doğmadan düşen, adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir. Hz.Peygamber’in nesl-i pâk olan soyları “Ehl-i Beyt’i”, Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’den devam etmiştir. Uhud Savaşında Hz.Ali Uhud savaşında, müşriklerden sancağı her kim eline aldı ise o kişiler, Hz.Ali tarafından birer birer katledildiler. Tarih kitaplarında ve Kur’ân âyetlerinde tafsilâtıyla bildirildiği gibi Uhud savaşında müşrikler bozguna uğrayınca; Hz.Peygamber’in bu savaşta, Abdullah bin Zübeyr’in kumandası altına verilen ve bir gediği korumaya memur edilip; “Her hâlde, yerlerinden ayrılmamaları emredilen okçuların” bozgunu görünce, gânimet hırsına düşmeleri ve yerlerinden ayrılmaları yüzünden, çetin bir bozguna uğrayan İslâm ordusu, Halid bin Velid’in bu gedikten hücumuyla bozulup dağıldı. Abdullah şehit düştü. Hz.Peygamber’in yanlarında, Hz.Ali ile bir kaç kişi kaldı. Ancak Hz.Ali, Hz.Muhammed’e saldıranlarla savaşmadaydı; o gün on altı yara almışlardı. Sonra, ashâbın tekrar Hz.Peygamber’in yanında toplanmaları, Hz.Ali’nin sebâtı sayesinde olmuştur. Bu savaşta Hz.Ali müşriklerle savaşırken ve Hz.Peygamber’i korurken elindeki kılıcı kırılmış, bunun üzerine Hz.Muhammed kendi kılıcı olan elindeki meşhur “Zülfekâr” adlı kılıcı vermişlerdir. O gün Hz.Muhammed, Hz.Ali için şu meşhur hadîsi buyurmuşlardır: “Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfikâr” Anlamı: “Ali’den kahraman yiğit yoktur, Zülfikâr’dan üstün kılıç yoktur.” Mekke’nin Fethinde Hz.Ali Hicret’in 8. yılı, Ramazan ayında Mekke-i Mükerreme fethedildi. Hz.Muhammed, Ka’be-i Muazzama’nın çevresindeki putları kırdılar; içerisine girip oradaki putları da yerlerinden sökerek dışarıya attılar. Yüksekteki putların kırılması için Hz.Muhammed, Hz.Ali’ye “Yâ Ali! Omuzlarıma bas çık, şunları indir, kır” diye buyurdular. Hz.Ali, Hz.Muhammed’in omuzlarına basıp putları indirdi. O vakitteki hallerini anlatırken; “Bana öyle geldi ki, dileseydim göğe ulaşabilirdim” buyurmuşlardır.

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

Alevi Kütüphanesi

Bismişâh Allâh Allâh Gerçeğe Hû